Anasayfaİletişim
  
English



E-Bülten Üyeliği

Günlük bültenimize üye olmak için aşağıdaki alanları doldurunuz.
Ad:
Soyad:
Eposta:


DERGİ SAYILARI

Olaylar ve Yorumlar

Emekli Büyükelçi Ömer Engin LÜTEM*
ERMENİ ARAŞTIRMALARI, Sayı 16-17, Kış 2004-İlkbahar 2005

 

Title: Facts and Comments

 

Abstract: This article relates and comments the main developments on Armenian question and Turkish-Armenians relations between September 2004 to May 2005.

The article is divided to six chapters.

Chapter I : Developments in Turkey ( Reactions to Turkish novelist Orhan Pamuk, Initiatives taken by People’s Republican Party, Agreement of Mr. Erdoğan and Baykal on Armenian policy, Failure of Vienna Platform, Justin McCarthy’s conference in National Assembly, Commemoration of Foreign Ministry’s Martyrs, Declaration of the Retired Ambassadors Group, Meeting of the National Assembly’s Foreign Affairs and European Union Commissions, Speech of the President of the Republic, National Assembly’s General Debate on Armenian Question, Postponement of the Boğaziçi University Conference)

Chapter II: Developments Concerning Turkish-Armenians Relations (Meeting in New York of the Turkish and Armenian Foreign Ministers, September 2004, Mr. Erdoğan visit to Moscow, January 2005, Declarations of Armenian Foreign Minister, Letter of the Turkish Prime Minister to the President of Armenia, April 2005, Speeches of Armenians high officials in the Conference on genocide in Yerevan, April 2005, Letter of Armenian President to the Turkish Prime Minister,April 2005)

Chapter III: Countries that Recognized Armenian Genocide Claims (, Netherlands Poland, , Argentina Uruguay recognitions and Turkish reactions), 

Chapter IV: Officials and Organizations that Recognized the Armenian Genocide Claim (Mr. Hatemi, Iran President of the Republic, Mr. Purvanov, Bulgaria President of the Republic, Mr. Ruutel, Estonia President of the Republic, Mr. Kirkilas, Ministry of Defense of Lithuania, World Council of Churches, Jewish Defense League, State of Kansas, Autonomous Republic of Crimea (of Ukraine), Australian Ryde City Council)

Chapter V: Developments in Some Countries Concerning Armenian Genocide Claims (USA: President Bush message, Mrs. Rice statement, Draft Resolution on Armenian “Genocide”; France: French Government attitude on Turkey’s EU membership and the Armenian Question, Referendum on EU Constitution and Turkey’s EU membership;

: Belgian Senate refusal to amend the law concerning genocide denial;

: German Parliament resolution on the commemoration of Armenian’s exile and “massacres”, Turkish reaction to this resolution)  

Chapter VI : Turkey’s membership to the European Union and the Armenian Question (Reactions of Armenian Diaspora organizations, Armenian Patriarchs and Armenian Government, European Union decisions on Turkey, parts concerning Armenian question and Turkish Armenian relations)  

 

Key Words: All the words of the Abstract and particularly , Armenian diaspora, Turkish-Armenian relations, genocide allegations.

 

 

          Dergimizin ilk sayısından itibaren sürdürdüğümüz “Olaylar ve Yorumlar” yazı dizisi, her sayının kapsadığı dönem içinde, Ermeni sorunu ve Türkiye-Ermenistan ilişkilerinde meydana gelen başlıca gelişmeleri, bunlar hakkında bazı açıklamalar ve yorumlar yaparak okuyuculara sunmaktadır.

 

          “Olaylar ve Yorumlar” bu sayıda sekiz ay gibi (Eylül 2004- Mayıs 2005) uzun bir dönemi ele almaktadır. Bu dönem gerek soykırım iddiaları gerek Türkiye-Ermenistan ilişkileri bakımından birçok gelişmeye sahne olmuştur. Yazımız bu süre içinde önce Ermeni sorunu konusunda Türkiye’deki gelişmeleri, sonra da Türkiye- Ermenistan ilişkilerindeki gelişmeleri incelemektedir. Yazıda bu dönem içinde Ermeni soykırım iddialarını kabul etmiş olan altı ülkenin (Slovakya, Hollanda, Polonya, Rusya, Arjantin ve ) durumu ele alınmakta, Ermeni soykrım iddialarını kabul eden resmi kişiler ve bazı kuruluşlar da ayrı bir bahiste anlatılmaktadır. Ermeni soykırım iddiaları hakkında dört ülkede (ABD, Fransa, Belçika ve Almanya) görülen gelişmeler ise başka bir bahiste incelenmektedir. Yazının son kısmında Türkiye’nin Avrupa Birliği adaylığı bağlamında Ermeni sorunundaki gelişmelerden bahsedilmektedir.

 

 

I. TÜRKİYE’DE GELİŞMELER

 

 

          Türkiye’nin AB üyeliği ile ilgili tartışmalar, AB ülkelerinin 16–17 Aralık 2004 tarihinde yaptıkları doruk toplantısında Türkiye ile müzakerelerin 3 Ekim 2005 tarihinde başlamasına karar verilmesiyle Türk kamuoyunu ilgilendiren başlıca mesele haline dönüşmüştür. Bu arada Ermeni soykırım iddiaları ve bu iddiaların Türkiye’nin AB üyeliği sürecine olası etkileri de çok tartışılmıştır. Tanınmış yazar Orhan Pamuk’un Ermeni görüşlerini benimsemesi büyük tepkilere neden olurken CHP’nin Ermeni sorununun çözümüne ilişkin önerilerinin Başbakan tarafından da kabul edilmesi Türkiye’de Ermeni sorunu için izlenecek politikaya ışık tutmuştur. Amerikalı tanınmış tarihçi Justin McCarthy’nin verdiği konferans çok ilgi çekmiş ve kamuoyunun bu konuya ilgisinin artmasının sonucu olarak TBMM AB Uyum ve Dışişleri Komisyonları bir toplantı düzenleyerek Ermeni sorunu konusunda uzmanlığı bulunan üç emekli büyükelçi ile üç Türkiye Ermenisi yazarı dinlemiştir. Kısa süre sonra TBMM Ermeni sorunu hakkında genel görüşme yapmış ve milletvekillerinin Mavi Kitap hakkında İngiltere Parlamentosu üyelerine bir mektup göndermesine karar verilmiş, ayrıca bu konuda bir bildiri kabul edilmiştir.  Başbakan Erdoğan’ın Ermenistan Devlet Başkanı Koçaryan’a iki ülkenin bir tarihçiler komisyonu kurmasını önermesi, Türkiye’nin bu konuda aktif bir politika izlemeye başladığının işaretini oluşturmuştur. Mayıs ayı sonunda Boğaziçi Üniversitesi’nde düzenlenmesi planlanan ve Ermeni görüşlerini destekleyen Türk bilim adamlarının katılacağı bir konferansın gördüğü tepkiler üzerine ertelenmesi de kamuoyunu uzunca bir süre meşgul etmiştir. 

 

          Orhan Pamuk Olayı

 

Tanınmış Yazar Orhan Pamuk’un İsviçre'de yayınlanan Tages Anzeiger gazetesinin Das Magazin isimli kültür ekine verdiği bir mülakatta  "30 bin Kürt'ü ve bir milyon Ermeni'yi öldürdük, Türkiye'de hiç kimse bunu dile getirmeye cesaret edemiyor. Ben ediyorum" şeklindeki açıklaması Türkiye’de çok yankı bulmuştur. Çoğunluk Orhan Pamuk’u bu hiçbir bilimsel temele dayanmayan sözleri için şiddetle eleştirmiş, bazı kişiler Orhan Pamuk için suç duyurusunda bulunmuşlar, bazıları da tazminat davası açacaklarını söylemişlerdir. Yazarın bu sözleri yeni kitabının Avrupa’da satışını arttırmak için sarf ettiği iddia edilmiştir[1].  Bazı yazarlar Orhan Pamuk’un Nobel Ödülü almak için böyle davrandığını ileri sürmüştür[2].  Buna karşın, bazıları da, ifade özgürlüğünü esas alarak, Pamuk’u savunmuşlardır. Orhan Pamuk’un kitaplarını yayınlayan İletişim Yayınevi  ''Pamuk'un sözlerinin, bu topraklarda yaşanmış ve pek çok insanın canına mal olmuş olayların hâlâ yeterince konuşulmamasına, sorgulanmamasına yönelik olduğunu “bildirmiştir[3]. İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi ise Orhan Pamuk’un ırkçı ve şoven saldırılara hedef olduğunu, yazarı eleştirenlerin antidemokratik, militarist ve yasakçı yönetim geleneğinden geldiğini iddia etmiştir[4]. Tabii Ermeniler Orhan Pamuk’u kahraman gibi görmüşlerdir[5].  Orhan Pamuk ise bu konuda, tahammülsüzlüğün geçmişte ne büyük acılara yol açtığını ifade etmeye çalıştığını söylemiş[6] ancak pek etkili olamamış ve Türk kamuoyunda büyük bir itibar kaybına uğramıştır.

 

          CHP’nin girişimi

 

          Türkiye’de Ermeni sorunu genellikle bir dış siyaset sorunu sayılır ve bu nedenle de bu konuda alınacak önlemler ve girişimler Hükümetlere (Dışişleri Bakanlığına) bırakılır. Hükümetlere katılmayan partiler ise dış siyasetle pek ilgilenmezler, ilgilendikleri vakit de eleştirmekle yetinir ve izlenecek politikaya bir katkıda bulunmazlar. CHP bu genel eğilimin dışına çıkarak Ermeni sorununda izlenecek politika konusunda önerilerde bulunmuştur.

 

          CHP Başkanı Deniz Baykal, 1 Mart 2005 tarihinde Meclis Grubunda yaptığı bir konuşmada sorunun çözümü için üç aşamalı yeni bir politika izlenmesini öne sürmüştür[7].  Buna göre birinci aşamada tehcir konusunu incelemek üzere, eşit sayıda Türk ve Ermeni tarihçilerinden oluşacak bir komisyon kurulacak, ikinci aşamada yalnız Türkiye ve Ermenistan’ın değil, soruna taraftar olan diğer ülkelerin (ABD, İngiltere, Rusya, Almanya, Fransa ve diğer) arşivleri de incelemeye açılacak, üçüncü aşamada ise komisyonun yapacağı inceleme ve tartışmaların zabıtları uluslararası bir kuruluş (mesela UNESCO) tarafından tutulup kamuoyuna açıklanacaktır. 

 

          CHP lideri bu girişimin amacını şu şekilde izah etmiştir[8]: "1915 olaylarının doksanıncı yılı olması dolayısıyla, ABD ve Avrupa'da yaşayan bazı Ermeni grupları, Osmanlı döneminde Türklerin Ermenileri soykırıma uğrattığını Türkiye’nin kabul etmesi yönünde kampanyayı hızlandırdılar. Türkiye artık bu sorunla meşgul olmaktan yoruldu ve sıkıldı. Oysa biz, Türkiye'nin sürekli savunmada kalmasını gerektirecek hiçbir şeyin olmadığını düşünüyoruz. Bu eğilimi tersine çevirmenin, sorunu bütün boyutlarıyla kamuoyu önünde tartışmanın gereğine inanıyoruz. Herkes ne biliyorsa söylesin, eteğindeki taşı döksün. Gerçek ortaya çıksın."

 

          CHP’nin bir diğer önerisi de “Mavi Kitap” ile ilgili olmuştur. Ermenilerin soykırıma tabi tutuldukları iddiası I. Dünya Savaşı içinde ve hemen sonrasında üç kitap tarafından ortaya atılmıştır. Bunlardan Birincisi 1916 yılında Viscount Bryce tarafından yayımlanan, (gerçekte o zaman genç yaşlarda olan İngiliz tarihçi Arnold Toynbee tarafından derlenen)  asıl adı  “Osmanlı İmparatorluğunda Ermenilere Yapılan Muamele” olan ve kısaca “Mavi Kitap” olarak anılan kitaptır. Diğer iki kitap ise, 1913–1916 yıllarında İstanbul’da ABD Büyükelçisi olarak bulunan Henry Morgenthau’un 1918 yılında yayımlanan “Büyükelçi Morgenthau’un Hikâyesi” ve 1920’de yayımlanan Aram Andonian’ın  “Naim Bey’in anıları, Ermenilerin Tehcir ve Katliamına İlişkin Resmi Türk Belgeleri”dir. Bu son kitabın geçersizliği kanıtlanmıştır[9].

 

 “Mavi Kitap” ise I. Dünya Savaşı içinde İngiliz resmi makamları tarafından yayımlanmış bir propaganda kitabıdır. Bu savaş sırasında Belçika’yı işgal eden Alman birliklerinin yaptığı iddia edilen mezalime dair İngilizler tarafından yayınlanan bir başka kitap, savaş sonrasında, 1925 yılında, Alman hükümetinin talebi üzerine, o zamanın İngiliz Dışişleri Bakanı Austin Chamberlain tarafından Lordlar Kamarasında savaş propagandası olarak nitelendirilmişti. Mavi Kitap için ise böyle yapılmamış ve bu kitap Ermeni propagandasınca, yıllar boyunca soykırımın kanıtı olarak gösterilmiştir. CHP’nin, İstanbul Milletvekili E. Büyükelçi Şükrü Elekdağ tarafından yürütülen bir diğer girişimi de İngiliz Parlamentosu‘nun, Almanları hedef alan kitap için yapılmış olduğu gibi, “Mavi Kitap”ın da savaş propagandası amacıyla yazıldığını kabul etmesi için çalışmak olmuştur.

 

CHP üçüncü girişim olarak tanınmış Amerikalı tarihçi Justin McCarthy’i Ankara’ya çağırıp Ermeni sorunu konusunda bir konferans verdirmiştir.

 

          Erdoğan-Baykal Mutabakatı

 

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, beraberinde İstanbul milletvekilleri Şükrü Elekdağ ve Onur Öymen olduğu halde, 8 Mart 2005 tarihinde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı ziyaret etmiş ve bu görüşmede Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ile Adalet Bakanı ve Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek de hazır bulunmuştur[10]. Görüşme sonunda taraflar Ermeni soykırım iddialarına karşı izlenecek yol üzerinde mutabık kaldıklarını açıklamışlardır[11]. Buna göre Türk ve Ermeni tarihçileri ve diğer uzmanlardan bir komisyon kurulacak, tüm arşivler kısıtlama olmadan açılacak,  ayrıca  “Mavi Kitap” ile ilgili olarak hazırlanacak bir mektup, tüm milletvekillerinin imzasından sonra, İngiltere Parlamentosuna gönderilecektir.

 

Baykal ve Erdoğan’ın Ermeni sorunu konusunda izlenecek yol üzerinde bir anlaşmaya varmaları, CHP ve AKP milletvekilleri TBMM’nin çok büyük bir çoğunluğunu oluşturduğundan, bir milli mutabakat niteliği taşımaktadır.

   

          Ermenistan’ın bu olaya tepkisi gecikmemiştir.  Dışişleri Bakanı Vardan Oskanyan ertesi gün yaptığı bir açıklamada, tarihçilerin tehcir konusunu incelemesi önerisine değinerek tarihçilerin yapacağı bir şey kalmadığını, Türkiye’nin artık bu hususta tutumunu tayin etmesi gerektiğini söylemiştir[12]. Ermeni Bakan Türkiye’nin sözde Ermeni soykırımının 90. yılı münasebetiyle yapılacak etkinliklere karşı önlem almak amacıyla hareket ettiğini, Türkiye’nin Ermeni iddialarına karşı geniş bir cephe açmaya çalıştığını, ancak bu cephenin sadece Ermenistan’a karşı değil, uluslararası topluma ve insanlığa karşı da olduğunu, ancak bu politikanın değeri bulunmadığını, tek bir gerçek olduğunu (yani soykırımı olduğunu) ve Türkiye’nin de bununla yaşaması gerektiğini söylemiştir.  Oskanyan ayrıca, Ermeni soykırımının uluslararasında tanınması ile Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin birbiriyle ilgisi olmayan konular olduğunu,   soykırımı konusunun Türkiye ile ilişkilerin normal hale getirilmesinin ön koşulu olmadığını, Türkiye ile her zaman diyaloğa hazır bulunduklarını, ancak soykırım hususunda ısrarlı olacaklarını ifade etmiştir[13].

 

          Ermenistan Dışişleri Bakanı’nın bu sözleri üzerinde durmamız gerekmektedir. Ermeni Diasporası, sonraları Ermenistan’ın da katılmasıyla, yıllardan beri 1915 tehcirinin aslında bir soykırım olduğunu kanıtlamaya çalışmaktadır. Bu amaçla büyük paralar sarf edilmiştir. Aksini savunan yabancı bilim adamları da çeşitli baskılarla sindirilmiş ve bunlardan bazıları Türkiye’ye sığınmak durumunda kalmıştır.  Diğer yandan Türkiye’nin 1915 tehcirinin gerçek niteliğini ortaya koyan çalışmaları da yetersiz kalmıştır. Halen Batı ülkeleri kamuoyu ve genelde bilimsel çevreler Ermenilerin soykırıma uğradığına inanmış durumdadır.  Son yıllarda bazı Türk bilim adamları da Ermeni görüşlerini benimsemişler ve bunları hararetle savunmaya başlamışlardır. Bu durumda Ermeniler “soykırım savaşını” kazandıklarına kanaat getirmişlerdir. O nedenle şimdi tehcir konusunda inceleme yapılmasını gereksiz bulmakta, tarihçilerin yapacağı bir şey kalmadığı görüşünü ileri sürmekte ve Türkiye’nin, diğer ülkelerin ve özellikle Avrupa Birliği’nin baskısıyla, sözde Ermeni soykırımını kabul etmek zorunda kalacağına inanmaktadırlar. Nitekim o günlerde Başkan Koçaryan’ın milli güvenlik konuları danışmanı Garnik İsagulyan Türkiye’nin, er veya geç, Ermeni “soykırımı” tanımak zorunda kalacağını ifade etmiştir[14]. Bu beklentinin Diasporada da yaygın olduğu anlaşılmaktadır. Ancak Ermenilerin gözden kaçırdıkları husus sözde soykırımını tanıyan ülkelerin sayısının son zamanlarda artmış olmasının, Türkiye’yi soykırımı tanımaya değil, Baykal- Erdoğan mutabakatının da gösterdiği gibi, bu husustaki Ermeni suçlamalarına karşı tek cephe halinde, daha azimle karşı koymaya götürmüş olduğudur.

 

          Diğer yandan Ermeni bakanın “soykırım” konusunun Türkiye ile ilişkilerin normal hale getirilmesinin ön koşulu olmadığı, Türkiye ile her zaman diyaloğa hazır oldukları, ancak soykırım hususunda ısrarlı olacakları ifadelerinin, Türkiye bakımından benimsenmesi mümkün değildir. Ermenistan, “soykırımı” bir şart olarak öne sürmemesine rağmen, Türkiye ile normal ilişki kuramamıştır.  Böyle bir koşul ileri sürse, diğer bir deyimle, Türkiye ile normal ilişki kurulmasından önce Türkiye’nin sözde soykırımı tanımasını istese, bu ilişkiyi hiçbir zaman kuramayacağı açıktır. Diğer yandan Ermenilerin, Türkiye ile ilişkilerini normal hale getirseler de, soykırım iddialarına devam edecekleri Oskanyan’ın sözlerinden anlaşılmaktadır. Bu da tabii, Türkiye’yi Ermenistan ile ilişki kurmak için isteksiz kılmaktadır.

 

          Türk-Ermeni Platformu Çalışmalarının Durması

 

            Ermenilerin soykırım iddiaları hakkında tarih araştırmaları yapılmasını istemediklerini gösteren ikinci bir olay da Ermenilerin Viyana Platformu girişimine son vermiş olmasıdır. Daha önce değindiğimiz gibi[15] 2004 yılı Mart ayında özel bir girişim olarak kurulan Viyana Türk-Ermeni Platformu (VAT) aracılığıyla Ermenistan ve Türkiye tarihçileri 2004 Temmuz ayında 100’er belge teati etmişlerdi.  İkinci bir aşamada belge teatisine devam edilecek, daha sonra bir toplantı düzenlenerek taraflar görüşlerini bildirecekler ve sonra gerek belgeler gerek ifade edilen görüşler bir kitap halinde yayınlanacaktı.  Ancak Ermenilerin girişimin ikinci aşamasına katılmayı reddetmeleri bu süreci durdurmuştur. Erivan’daki Soykırım Müzesi Müdürü Lavrenti Barseghian’ın başkanlığını yaptığı Ermeni tarihçilerinin neden bu şekilde hareket ettikleri açık değildir. Akla gelen olasılık Ermeni tarihçilerin Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Halaçoğlu tarafından kendilerine ulaştırılan 100 belgeyi inceledikten sonra, bunları çürütecek bilgi ve belgelere sahip olmadıklarını görünce, bu sürece son vermiş oldukları, diğer bir deyimle masadan kaçtıklarıdır.

 

          Justin McCarthy’nin Konferansı

 

          Prof. Dr. Justin McCarthy, CHP daveti üzerine Türkiye’ye gelmiş ve 24 Mart 2005 tarihinde, TBMM eski Senato salonunda, Meclis Başkanı Bülent Arınç, CHP Başkanı Deniz Baykal, Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ve diğer bazı bakanlar ile çok sayıda milletvekili ve dinleyicinin katıldığı bir konferans vermiş ve soruları cevaplamıştır.  Justin McCarthy’nın bu konferans metninin  tarafımızdan yapılan çevirisini bir makale olarak bu sayımızda yayınlıyoruz[16].

 

İncelenmesinden de görüleceği üzere McCarthy konferansında geçmişte Ermeni sorununun hangi koşullar altında ortaya çıktığı ve geliştiğini açıklamakta ve bu çerçevede büyük devletlerin oynadığı role değinmektedir. Diğer yandan Ermeni sorununa ilişkin araştırmalarda propaganda yaklaşımlarına de işaret eden ve bu konuda bazı örnekler veren McCarthy tarih yazımında arşivlerin birinci derecedeki önemini belirtmektedir.  McCarthy Türklerin yalan bir tarihi kabul etmeyeceklerini,  gerçek tarihi kanıtlarıyla dünyaya duyuracaklarını ve Türklerin suçlu olduğu yolunda halen Avrupa ve Amerika kamuoyunda hakim olan ön yargıyı yıkabileceklerini vurgulamaktadır. McCarthy ayrıca,  Ermeni milliyetçilerinin soykırım iddialarından sonra tazminat ve toprak isteyeceklerini de ifade etmekte ve Türklerin işlemedikleri bir suçu üstlenmeyeceklerine olan inancını dile getirmektedir.

 

          Türk basını McCarthy’e çok değer vermiştir.  Kendisinden “Tek Kişilik Ordu” diye bahsedilmiştir[17]. Gerçekten de McCarthy halen ABD’de Ermeni iddialarına karşı koyan tek tanınmış bilim adamıdır. Bilimsel dürüstlüğü ve cesareti her bakımdan taktire değerdir.

 

          McCarthy’nin konferansı, Türkiye’de esasen başlamış olan Ermeni sorunu hakkındaki tartışmaları daha da arttırmıştır. Bu tartışmalar, sözde Ermeni soykırımının 90. yıldönümü için Ermenistan’da ve diğer ülkelerde yapılan anma törenleri ve konferansların etkisiyle daha da büyümüş ve aşağıda değineceğimiz gibi Boğaziçi Üniversitesi’nde yapılması öngörülen bir konferansın ertelenmesinden sonra doruk noktasına ulaşmıştır. Bu dönemde Ermeni sorunu hakkında pek çok konferans ve panel düzenlenmiş, televizyon ve radyolar, bu konuda genellikle ayrı düşüncelere sahip kişileri bir araya getiren, karşılaştıran programlar yapmışlardır.   Sonuç olarak Ermeni sorunu, Türkiye’de hiçbir zaman bu kadar uzun süre ve bu kadar yoğun biçimde tartışılmamıştır.  Tartışmalara katılanların iki cepheye bölündüğü gözlenmiştir. Türk basınının çok büyük bir bölümünde yer alan yazılarda, 1915 tehcirinin soykırım olmadığı belirtilmiş, buna karşın Radikal, Birgün ve Agos gibi gazetelerde ve Birikim, Toplum ve Bilim ve Toplumsal Tarih gibi dergilerde bazı yazarlar aksi fikri savunmuşlardır. Ancak bu kişilerin “soykırım olmamıştır” görüşüne, bunu bir tür milliyetçilik tezahürü saydıkları için karşı çıktıkları, diğer bir deyimle “soykırım” konusunun,  ulus-devleti eleştirmek için bir bahane olduğu ve Ermeni sorununun irdelenmesinin ikinci planda kaldığı görülmüştür.

 

          Dışişleri Şehitlerinin Anma Töreni

 

          Bilindiği gibi, Ermeni Diasporası, soykırım iddialarını çarpıcı bir şekilde dünya kamuoyuna duyurabilmek için teröre başvurmuş ve 1973–1985 yılları arasında yurt dışında görevli Dışişleri Bakanlığı mensubu veya diğer kamu görevlilerinden 34 kişi Ermeni teröristlerce şehit edilmiştir.

 

Aradan yirmi yıl kadar bir zaman geçtiği için Türk kamuoyunda bu cinayetlerin izleri silinmeye başlamış, oysa günümüzde Ermeni sorunu doruk noktasına ulaşmıştır. Bu ortamda, 18 Mart 2005 tarihinde Cebeci Mezarlığında Dışişleri Şehitliğinde yapılan şehitleri anma töreni yeni bir anlam kazanmıştır.  Bu törende Dışişleri Bakanı Gül’ün yapmış olduğu konuşma ektedir (Belge No.1) İncelemesinden görüleceği üzere Dışişleri Bakanı konuşmasında,  şehitler hakkında anma ve yas ile ilgili ifadeler dışında, Ermenistan’a önerilmiş bulunan tarihçiler komisyonuna da kısaca temas etmiştir. Bakan bunun dışında Dışişleri Bakanlığı’nın bahçesine şehitlerle ilgili bir anıtın inşa edileceğini bildirmiştir. Dışişleri Bakanlığı için yeni inşa edilen ek binanın salonlarına da şehitlerin adı verilmiştir.

 

Ermeni terörüne kurban olan şehitlerimizi anmak sadece manevi bir görev değildir. Ermenilerin soykırım iddialarını bazı siyasi çıkarlar için kullanmaya çalıştıkları bir ortamda Türkiye’nin de Ermeni mezalimini ve terörünü hatırlaması ve hatırlatması siyasi bakımdan da gereklidir.

 

          Emekli Büyükelçilerin Bildirisi

 

          2001 yılından beri Ankara’da faaliyet gösteren Emekli Büyükelçiler Grubu bir bildiri yayınlayarak tartışmalara katılmıştır. 25 Mart 2005 tarihinde bir basın toplantısı yapılarak[18] açıklanan bildirinin metni Dergimizin Belgeler bölümündedir.  (Belge No.2) Kanımızca emekli büyükelçiler bildirisinin en önemli yönü soykırım suçunun işlendiğine kimin karar vereceğini açıklıkla ortaya koymasıdır. Bildiri bu bağlamda soykırımın uluslararası bir suç olduğunu, bu suçun sadece gerçek kişiler (devletler değil) tarafından işlenebileceğini, soykırım suçunun işlendiğini sadece yetkili mahkemelerin tayin edeceğini, bir parlamento, bir senato, bir belediye meclisi, bir dernek ve diğer kuruluşların soykırım suçu işlendiğine karar veremeyeceklerini belirtmektedir. Böylelikle bazı ülke parlamentolarınca alınmış olan ve Ermeni soykırım iddialarını kabul eden kararların hukuki bir temeli olmadığı ortaya çıkmaktadır.

 

            TBMM AB Uyum ve Dışişleri Komisyonları Toplantısı

 

          TBMM Avrupa Birliği Uyum Komisyonu, Dışişleri Komisyonu üyelerinin katılımıyla, 4 Nisan 2005 tarihinde, tertiplediği bir toplantıya emekli büyükelçiler Gündüz Aktan, Ömer Lütem ve Pulat Tacar ile Ermeni kökenli Türk vatandaşlarından yazar Levon Debağyan, gazeteci Hrant Dink ve yazar Etyen Mahcupyan’ı davet ederek görüşlerini almıştır. Bu görüşleri yansıtmaya yerimiz müsait değildir.  Bunlar gerek TBMM gerek AGOS gazetesi tarafından yayınlanmıştır[19].

 

          Toplantıda Etyen Mahcupyan’ın Justin McCarthy’nin bilim adamlığını değil kişiliğini kötülemeye çalışan sözleri tepkilere neden olmuştur.  Aynı şekilde Hrant Dink’in “  Siz anıtlar dikiyorsunuz, törenler yapıyorsunuz. Ben atalarımı kaybettim ama 24 Nisan’ı anamıyorum” sözleri de gerginlik yaratmıştır.  Buna karşın Dabağyan’ın olayların soykırım değil tehcir olduğunu vurgulayan sözleri Hrant Dink tarafından beğenilmemiştir[20]. Ancak toplantıdan sonra gerek Dink gerek Mahcupyan memnuniyet duyduklarını belirtmişlerdir. Dink “çok özgür bir ortamda bugüne dek yazdığımız ve dile getirdiğimiz görüşlerimizi sunduk. Bize de bilinenler tekrar edildi” derken Mahcupyan “Böyle bir toplantının yapılmasını son derece olumlu olarak karşılıyorum. Toplantıya katıldıktan sonra bunun bir jest ya da şov toplantısı olmadığını gördüm. Son derece katılımcı, heyecanlı bir tartışma ortamı vardı ve insanlar 'Türkiye, ileriye dönük ne yapmalı' sorusuyla masanın etrafında buluşmuşlardı.” Demiştir[21].

         

            Cumhurbaşkanı’nın Konuşması

 

          Cumhurbaşkanı Sayın Ahmet Necdet Sezer 7 Nisan 2005 tarihinde Harp Akademilerinde yaptığı bir konuşmada Türkiye’nin AB üyelik süreci ile doğrudan ilgisi olmayan bazı sorunların üstü kapalı koşullar olarak önüne getirilmek istendiğini (,)  Avrupalı dostlarının Türkiye’yi bu konularda zorlamalarının yanlış ve haksız olduğunu,   bize dayatılmaya çalışılan ancak dayanaklardan yoksun isteklerin kabul görmeyeceğini söyledikten sonra soykırım savlarının Türk ulusunu üzdüğünü ve rencide ettiğini, Türk toplumunda bazı kişilerin, tarihsel doğruluğunu hiç sorgulamadan,  en aşırı iddia sahiplerinin yanında yer almasının üzücü olduğunu, bu konuda yapılması gerekenin tarihi ön yargılardan arınmış olarak belgelere dayanarak araştırmak, soruşturmak ve belgeler üzerinden tartışmak olduğunu, bu tartışmanın zemininin siyasal değil, bilimsel olması gerektiğini ifade etmiştir.

                  

TBMM’de Ermeni Sorunu Hakkında Genel Görüşme

                  

          Dışişleri Bakanı Abdullah Gül 9 Nisan’da yaptığı bir açıklamada TBMM’nin Ermeni sorunu konusunda 13 Nisan 2005 tarihinde bir genel görüşme yapacağını bildirmiştir. Gül, Türkiye’nin uzun zamandan beri Ermeni iddialarıyla gerektiği gibi uğraşmadığını, bu konunun cesaretle izlenmesi ve dünya kamuoyunun bilgilendirilmesi gerektiğini, hiçbir zaman olmamış ve hukuki yönü de bulunmayan bir iddianın, propaganda sonucunda, Batı ülkeleri kamuoyunda yer ettiğini söylemiştir[22].

 

          Ermenistan Dışişleri Bakanı Oskanyan, TBMM’in toplanacağı gün olan 13 Nisan’da bir basın toplantısı düzenleyerek görüşlerini dile getirmiş ve böylelikle, yapılmadan önce, TBMM toplantısına bir cevap vermeye çalışmıştır. Ermeni Bakan, trajedinin ( tehciri kastediyor) 90. yıldönümünün arifesinde Türkiye’nin, daha pasif bir tutum takınacağı yerde, hücuma geçtiğini, yalnız kendi tarihini utanmadan yeniden yazmaya çalışmakla kalmayıp diğer ülkelere (İngiltere’yi kastediyor) tarihlerini gözden geçirmek çağrısında bulunduğunu, ancak bu gibi hareketlerin ters teptiğini ve Türkiye’nin itibarını sarstığını söylemiştir. Oskanyan Türk aydınlarının (Ermeni görüşlerini destekleyen kişilerden bahsediyor)  soykırım konusunda görüşlerini açıkça dile getirdiklerini ancak Türk Hükümetinin onları dinlemediğini ifade etmiştir.  Ermeni Bakan ayrıca Türkiye “soykırımı” tanımadıkça Ermenistan’ın güvenlik içinde olmayacağını zira Türkiye’nin güçlü bir devlet olduğunu ve Azerbaycan’ı çekincesiz bir şekilde desteklediğini de belirtmiştir.

 

          13 Nisan 2005 tarihindeki genel görüşmede ilk olarak söz alan Dışişleri Bakanı Abdullah Gül Ermeni sorununun geçmişini kısaca anlattıktan ve Ermeni terörüne, BM’in 1948 tarihli soykırım sözleşmesi hükümlerine, Diasporanın faaliyetlerine ve mali imkânlarına değindikten sonra, Türkiye’nin Ermeni iddiaları konusunda uzun yıllar savunmada kalan bir politika izlediğini, gerçeklerin dünya kamuoyuna anlatılması için gerekli arşiv çalışmalarının zamanında yapılmadığını, bu durumun Türkiye’nin bir şeyleri gizliyor imajını oluşturduğunu, ihtiyaç duyulan mali kaynakların sağlanmadığını, sonuç olarak da Türkiye’deki çalışmaların yetersiz kaldığını söylemiştir.

 

          Ermeni iddialarının sadece hükümet tarafından yürütülecek bir mücadeleyle başarılı olacak bir konu olmadığını ve ancak toplumun bütün kesimlerinin ve bireylerinin ortak çabalarıyla başarıya ulaşılabileceğini belirten Dışişleri Bakanı, Başbakan Erdoğan ile CHP Başkanı Baykal arasında 8 Martta yapılan açıklamaların Ermeni iddiaları ile mücadelede önemli bir dönüm noktası oluşturduğunu belirtmiştir.

 

Baykal ve Erdoğan’ın Türk ve Ermeni tarihçilerinin, arşivlerde araştırma yaparak, 1915 dönemi ile ilgili gerçekleri aydınlığa kavuşturmaları yolunda çağrıda bulunduklarını hatırlatan Gül, Başbakanın bu teklifi resmen bir mektup aracılığıyla Başkan Koçaryan’a göndermekte olduğunu, özellikle sözde soykırımı tanıdığına dair kararlar alan ülkelerin bu teklife olumlu cevap vermesi için Ermenistan’ı teşvik etmelerinin beklendiğini de söylemiştir.

 

Dışişleri Bakanı sonra Türkiye-Ermenistan ilişkileri hakkında bilgi vermiş, Ermenistan ile normal ilişki kurulmamış olmasını açıklamak için de “Hangi devletten sınırlarını resmen tanıdığını ortaya koymayan bir devletle ilişkilerini normalleştirmesini bekleyebilirsiniz ?” demiş, Ermenistan’ın Karabağ hakkındaki Güvenlik Konseyi kararlarına uymadığını vurgulamış ve Ermenistan’ın uluslararası hukukun temel ilkelerine, Güvenlik Konseyi kararlarına aykırı tutumu ile iyi komşuluk ilişkilerine uygun davranmamasının Türkiye’nin bu ülkeyle diplomatik ilişki kurmasına imkân vermediğini belirtmiştir.

 

Dışişleri Bakanı son olarak Türkiye’nin Ermeni iddiaları konusunda inisiyatif alan, tarihi gerçeklerin ortaya çıkartılması için her türlü gayreti gösteren bir politika izleyeceğini, Türkiye’nin tarihi ile yüzleşmeye hazır olduğunu ve tarihimizde utanılacak hiçbir dönem olmadığını, bu mücadelede sonuna kadar gidileceğini, çalışmaların kurumlar arasında en geniş ve etkin bir işbirliği ve eş güdüm içinde yürütüleceğini, bu süreç içinde belki Türkiye’den çok daha fazla bazı ülkelerin tarihleriyle yüzleşmek zorunda kalacağını, bu sürecin topyekün bir mücadeleyi gerektireceğini söylemiştir.

 

Dışişleri Bakanı’nın konuşmasının tam metni ektedir (Belge No. 3 )

 

CHP’nin görüşlerini belirtmek üzere söz alan İstanbul Milletvekili, Emekli Büyükelçi Şükrü Elekdağ konuşmasında Ermeni sorununun çeşitli yönlerine değinmiştir. Bu arada Ermenilerin, tüm çabalarına rağmen, doksan yıldır dünya kamuoyuna iddialarını kanıtlayabilecek geçerli bir belge sunamadıklarını, bu nedenle doğruluğu kanıtlanamamış, hatırat türü sübjektif yayınlara ve savaş sırasında yayımlanmış propaganda amaçlı üç kaynağa başvurduklarını ifadeyle, bunlardan ikisinin (Aram Andonyan’ın ve Henry Morgenthau’un kitapları) geçersizliğinin kanıtlanmasına karşın “Mavi Kitap”ın hala güvenilir bir tarihi eser olarak değerlendirdiğini ve akademik çalışmalarda kullanıldığını belirtmiştir. Bu kitabın, İngiliz Parlamentosu’nun alacağı bir kararla propaganda malzemesi olduğunun ve güvenilir bir kaynak olmadığının belirtilmesinin yararlı olacağını ifade eden Elekdağ bu amaçla TBMM üyeleri tarafından topluca imzalanarak İngiltere Avam Kamarası ve Lordlar Kamarasına bir mektup gönderilmesinin önemine değinmiştir.

 

Genel Görüşmede, sırasıyla, Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına Erzurum Milletvekili Mücahit Daloğlu, önerge sahipleri adına ilk konuşmacı olarak Aksaray Milletvekili Ramazan Toprak, önerge sahipleri adına ikinci konuşmacı olarak İstanbul Milletvekili Onur Öymen, Doğru Yol Partisi Genel Başkanı ve Elazığ Milletvekili Mehmet Ağar, Anavatan Partisi Bitlis Milletvekili Edip Safter Gaydalı, Sosyal Demokrat Halkçı Parti Milletvekili Ahmet Güryüz Ketenci ve Bağımsızların temsilcisi olarak da Bayburt Milletvekili Ülkü Gökalp Güney konuşmuşlardır[23].

 

          Genel Görüşmenin bitiminde TBMM oy birliğiyle bu birliği kabul etmiştir. (Belge No. 4) Ayrıca İngiltere Avam Kamarası ve Lordlar Kamarasına “Mavi Kitap” hakkında gönderilecek mektup, Başbakan Erdoğan ve CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın imzalanmasından sonra milletvekillerinin imzasına açılmıştır. Söz konusu mektubun bir örneği de ektedir. (Belge No: 5 )

 

          TBMM tarafından kabul edilen bildiride Türkiye ile Ermenistan’ın kendi tarihçilerinden oluşacak ortak bir komisyon kurmaları, ulusal arşivlerini kısıtlamaya tabi tutmadan araştırmaya açmaları ve ilgili diğer ülkeler arşivlerinde de sürdürülecek araştırma sonuçlarının dünya kamuoyuna açıklanması hususundaki İktidar ve Ana Muhalefet Partileri önerisinin TBMM tarafından tümüyle benimsendiği ve desteklendiği bildirilmektedir. Bildiride ayrıca bu girişimin uygulanabilmesi için Ermenistan Hükümeti’nin desteğinin şart olduğu, Türkiye ve Ermenistan’ın tarihleriyle hesaplaşmaya hazır olmaları ve Ermenistan’ın, Türkiye ile iyi ilişkiler kurmak ve işbirliğini geliştirmek istiyorsa, Türkiye’nin ortak tarih değerlendirilmesi önerisini kabul etmesi gerektiği, Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin düzelmesini içtenlikle isteyen ve bu arada özellikle Parlamentolarında Ermeni iddialarına ilişkin karar alan devletlerin bu girişimi desteklemelerinin beklendiği, TBMM’nin bu tür kararları yakışıksız, anlamsız, keyfi ve adaletsiz uygulamalar olarak gördüğü ve kınadığı, Türkiye’nin tarihinin tek yanlı ve yanıltıcı değerlendirmelere bina edilmesini kabul etmeyeceği gibi hususlar yer almaktadır.

 

          TBMM’nin 13 Nisan tarihli toplantısının en önemli yönü,  Mecliste temsil edilen tüm partilerin Ermeni sorunu ve Ermenistan için belirlenen yeni politikayı benimsemiş olmalarıdır.

 

Boğaziçi Üniversitesi Konferansının Ertelenmesi

 

25–27 Mayıs 2005 tarihlerinde Boğaziçi Üniversitesi’nde üç gün sürecek olan ve elliden fazla kişinin katılacağı “İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri: Bilimsel Sorumluluk ve Demokrasi Sorunları” başlıklı büyük bir konferans düzenleneceği, konferansın yapılmasından bir hafta önce basında yer almıştır[24].

 

 Konferansa katılanların büyük çoğunluğunun Ermeni tezlerini benimseyen ve onları savunan bazı Türk bilim adamları olduğu ve aralarında Halil Berktay, Taner Akçam, Murat Belge, Selim Deringil, Fikret Adanır, İlhan Tekeli, Fatma Müge Göçek, Cemil Koçak Mete Tuncay, Baskın Oran ve Stefan Yerasimos gibi isimlerin bulunduğu görülmüştür. Diğer yandan konferansın programı incelendiğinde 1915 tehcirinin soykırım olmadığını savunan yüzlerce Türk bilim adamından hiçbirinin çağrılmamış olduğu ve böylelikle konferansın tek sesli olmasına diğer bir deyimle Ermeni tezlerinden başka fikirlerin söylenmemesine çalışıldığı anlaşılmıştır. Ayrıca,  soykırım bir uluslararası hukuk kavramı olmasına rağmen, bu konferansta 1915 tehcirinin uluslararası hukuka göre soykırım olup olmadığının tartışılmayacağı da görülmüştür. Son olarak konferansın ancak önceden seçilmiş davetliler tarafından izlenebileceğini yani davetli olmayanların konferansa girmelerinin mümkün olamayacağı da anlaşılmıştır. Oysa, adet bu gibi toplantıların halka açık yapılmasıdır.

 

          Konferans hakkında merak uyandıran bir diğer konu da neden Mayıs ayı sonunda düzenlendiğidir. Üniversitelerin sınav dönemine girdikleri bu günlerde akademik faaliyetlerde bir yavaşlama görüldüğünden bu büyük konferansın da ya daha önce veya daha sonraki bir tarihte yapılması normal olurdu. Ancak herhalde konferansı düzenleyenler başka mülahazaları dikkate almışlardır. Sözde Ermeni soykırımının 90. yıldönümü, Ermenilerce özellikle Nisan ve Mayıs aylarında, bir çok ülkede düzenlenen toplantılarda anılmıştır. Bunların sonuncusu da 22 Nisan 2005 tarihinde Erivan’da yapılmıştı. Boğaziçi Konferansını düzenleyenlerden bazıları bu toplantılara katılarak ve 1915 tehcirinin soykırım olduğunu anlamını taşıyan konuşmalar yapmışlardır. Boğaziçi Konferansının zamanlaması ve konferansı düzenleyen kişilerin Ermeni görüşlerini savunması, Boğaziçi Konferansının da sözünü ettiğimiz 90. yıldönümünün Ermeni konferansları dizisinin bir parçası olduğunu düşündürmüştür. Boğaziçi Konferansı yapılabilseydi Diaspora Ermenileri ve Ermenistan yetkilileri, çok sayıda “bağımsız” Türk bilim adamının soykırım “gerçeğini” kabul ettiğini ileri sürecekler, ayrıca,  başta AB üyeleri olmak üzere, bazı ülkelerin Ermeni sorunu konusunda Türkiye’ye yaptıkları baskıyı daha da arttırmasını isteyebileceklerdi. Bu açıdan bakıldığında Boğaziçi Konferansının bilimsel değil siyasi amaçlara düzenlenmek istendiği sonucuna varılmaktadır.

 

          Sözkonusu konferans TBMM’de büyük tepkilere neden olmuştur.  24 Mayıs 2005 tarihinde gündem dışı söz alan İstanbul Milletvekili Şükrü Elekdağ konferanstaki konuşmacıların hemen tümünün Ermeni soykırımı varlığını iddia eden ya da bu konudaki resmi görüşleri sorgulayan kişiler olduğunu, konferansa Türkiye’nin görüşlerini savunacak ve açıklayacak hiçbir tarihçi ve uzman çağrılmadığını, bu durumda Boğaziçi Üniversitesi’nde düzenlenen bu konferansın tamamen Ermeni iddialarının propagandasına hizmet etmek amacı güttüğünü söylemiştir. Söz alan Ramazan Toprak ve Ülkü Güney de aynı doğrultuda konuşmuşlardır. Hükümet adına söz alan Adalet Bakanı Cemil Çiçek,  TBMM’nin yukarıda değindiğimiz 13 Nisan tarihli toplantısına atıfla, iktidar ve muhalefetin Türk milletine karşı yapılan soykırım iftirasını bertaraf etmek için işbirliği yaparak bir karar aldıklarını, bu kararın gereğini yerine getirmek üzere çaba gösterildiği bir sırada bu konferansın düzenlemek istenmesinin bu çabaları arkadan hançerlemek olduğunu, üniversitelerin özerk olduğunu ancak özerkliğin sorumsuzluk anlamı taşımadığını söylemiş ve Hükümetin yetkisi olsaydı gereğini yapacağını ifade etmiştir.

 

          Bunun üzerine Boğaziçi Üniversitesi Rektörlüğü bir açıklama yaparak konferansın ertelendiğini bildirmiştir. Açıklamanın ilgili kısmı şöyledir: “ Henüz gerçekleşmemiş olan bir konferansın içeriyle ilgili peşin hükümler öne sürülmesinin, bir devlet üniversitesinin bilimsel özgürlüğünü zedeleyeceğinden kaygı duyuyoruz. Bu şartlar altında ve toplantıyı gerçekleştirmenin doğurabileceği sonuçlar karşısında toplantının ertelenmesinin daha doğru olacağına karar verdiğimizi Türkiye kamuoyuna bildiririz”[25]. Rektörlüğün bu açıklamasının hayli tutarsız olduğu görülmektedir. Zira konferans hakkında peşin hükümler ileri sürülmesinin üniversitenin bilimsel özgürlüğünü neden ve nasıl zedeleyebileceği anlaşılamamaktadır. Bir çok sakıncası olmasına karşın, ifade özgürlüğü ilkesi gereğince bu konferansın önlenmesi mümkün değildi. Nitekim Adalet Bakanı da bu konuda Hükümetin yetkisi olmadığını açıkça söylemişti. Bu durumda Boğaziçi Üniversitesi Rektörü Prof. Ayşe Soysal’ın konferansı ertelemesi için yasal bir zorunluluk yoktu.

 

          Konferansın ertelenmesi Türk medyasında olumsuz yorumlara neden olmuştur. Adalet Bakanı Cemil Çiçek’in “arkadan hançerlemek” sözleri özellikle eleştirilmiştir. Bu eleştirilerde Ermeni sorunu arka planda kalmış ve Türkiye’de ifade özgürlüğü üzerinde tartışılmıştır.

         

Konferansın düzenleyicileri ve katılımcıları 27 Mayıs’ta bir açıklama yaparak[26] konferansı, baskı, tehdit ve karalamalar sonucu ertelemek zorunda kaldıklarını ancak bu konferansın yakın bir gelecekte toplanacağını kamuoyuna duyurmuşlardır. Konferans Bilgi ve Sabancı Üniversiteleriyle beraber düzenlenmekte olduğundan, kısa zamanda toplanması mümkündü. Ancak bu olmamış ve bu gecikmenin nedeni de açıklanmamıştır.  Konferans hemen yapıldığı takdirde Türkiye’ye karşı özellikle yabancı ülkelerde sürdürülmekte olan eleştirilerin duracak olmasının konferansın tekrar düzenlenmemesinin esas nedeni olması mümkündür.

 

 

           II.  TÜRKİYE - ERMENİSTAN İLİŞKİLERİNDE GELİŞMELER

 

 

Türkiye ve Ermenistan Dışişleri Bakanları 2004 Eylül ayında Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda yaptıkları konuşmalarda Türkiye-Ermenistan ilişkilerini ele almamışlardır. Vartan Oskanyan “soykırım” konusuna Türkiye’ye atıf yapmadan çok kısa değinmiş ve konuşmasının büyük kısmını Karabağ sorununa ayırmıştır. Abdullah Gül de Karabağ sorunu konusunda Türkiye’nin politikasını kısaca açıklayarak Türkiye’nin(,) bu sorunun uluslararası hukukun temel ilkeleri ve Azerbaycan’ın toprak bütünlüğü esas alınarak adil ve kalıcı bir çözüme bağlanmasını desteklediğini ve böyle bir çözüme ulaşabilmek için de Ermenistan hükümetinin ilgili Birleşmiş Milletler kararlarına uymasının beklendiğini ifade etmiştir[27].

 

Artık adet haline geldiği üzere iki ülkenin dışişleri bakanları New York’ta bulunmalarından yararlanarak bir görüşme yapmışlardır. Bu toplantı hakkında Türk Dışişleri Bakanı ikili ilişkilerin ve bölgesel sorunların görüşüldüğünü[28], ayrıca Ermenistan Dışişleri Bakanı’nın Azerbaycanlı meslektaşı ile yaptığı görüşmeler hakkında bilgi verdiğini, kendisinin de Türkiye’nin taraflar arasında katalizör rolü oynamaya devam edeceğini söylediğini[29] basına ifade ederken, Ermenistan Dışişleri Bakanlığı sözcüsü iki bakanın sınırların açılması meselesini ele aldıklarını belirtmiştir[30].

 

          Bu görüşmelerinin üzerinden sekiz aylık bir süre geçmesine karşın dışişleri bakanları tekrar toplanmamışlardır. Son toplantıdan önceki yaklaşık 14 aylık dönemde iki bakanın dört kez bir araya geldikleri düşünüldüğünde iki ülke ilişkilerinde en azından bir duraklama olduğu sonucuna varılmaktadır.

         

Başbakan Erdoğan’ın 2005 Ocak ayında Rusya Federasyonu’nu ziyareti sırasında Başkan Putin ile yaptığı görüşmelerde Ermenistan ile olan sorunlar da gündeme gelmiştir. 

 

Putin bu ziyarette yaptığı konuşmada Türkiye ile Ermenistan arasındaki sorunu bildiklerini, Rusya olarak eski Sovyetler Birliği'nden kalan sorunları çözme konusunda ellerinden gelen gayreti göstereceklerini, sorunun çözülmesi için aracı ve garantör olmaya hazır olduklarını ifade ederek "Türkiye ile Ermenistan arasında ağır tarihi sorunlar olduğunu biliyoruz. Türkiye'nin Ermenistan'a yönelik tutumunu biliyoruz. Ancak Ermenistan çözüm yolları arıyor. Biz de bu süreçte elimizden gelen desteği vereceğiz" şeklinde konuşmuştur.

 

          Başbakan Erdoğan da Ermenistan sorununa çözüm bulma konusunda Rusya ile dayanışma içinde olacaklarını belirterek, Türkiye'nin Ermenistan politikasının çözümsüzlük değil, çözüm üzerine kurulduğunu ifade etmiştir. Ermenistan'ın Kars Antlaşması'nı tanımama konusundaki yaklaşımını eleştiren Erdoğan, Türkiye'nin Ermenistan'a havayolunu açtığını ancak Ermenistan'dan gördüğü olumsuz tavır nedeniyle karadan ulaşımı henüz açmadığını söylemiştir.  Ermenistan'ın Türkiye aleyhine tutumunun devam etmesinden yakınan Erdoğan, "Biz Ermenistan ile sorunların aşılmasını istiyoruz. İlişkilerimizin her alanda gelişmesini istiyoruz. Özellikle ticari konularda olumlu noktalar var. Komşularımız arasında tek dargın Ermenistan. Biz dargın komşu istemiyoruz" demiştir[31].

  

Ermenistan’ın Kars Antlaşması’nı tanıması, Türkiye’nin mevcut sınırlarını ve toprak bütünlüğünü tanıması anlamına geldiğinden bu konu iki ülke arasında en önemli sorunlardan biridir. Ermenistan Dışişleri Bakanı Vardan Oskanyan Zaman gazetesine verdiği bir mülakatta[32], Başbakan’ın Kars Antlaşması hakkındaki sözlerine cevap vererek, şu ana kadar hiçbir Ermeni liderin Kars Antlaşması’nı tanımadığı şeklinde bir açıklama yapmadığını, vaktiyle Sovyetler Birliği’ne bağlı olan ülkeler için Sovyetler Birliği’nin imzaladığı anlaşmaların, bunları ortadan kaldırıp yeni anlaşmalar imzalanmadıkça veya bu antlaşmaların tanınmadığı yönünde bir açıklama yapılmadıkça yürürlükte olduğunu söylemiştir.

 

          Hukuki durum Oskanyan’ın ifade ettiği gibi olmakla beraber Ermeni Bakanın sözlerinde samimi olmadığı görülmektedir. Mülakatı yapan Zaman gazetesinin görüşüne başvurduğu bir üst düzey Dışişleri Bakanlığı yetkilisi Ermenistan’ın Bağımsızlık Bildirgesinde Türkiye’nin doğusu için “Batı Ermenistan” deyiminin kullanıldığını, ayrıca Ermenistan’ın armasında Ağrı Dağı’nın resminin bulunduğunu hatırlatmıştır. Buna göre Ermenistan’ın bir yandan Türkiye’nin sınırlarını tanırken diğer yandan da Doğu Anadolu’yu Ermenistan toprağı olarak kabul etmesi gibi anlamsız bir durum ortaya çıkmaktadır. Ermenistan’ın Türkiye’nin sınırlarını resmen tanıması için bunu yazılı bir şekilde yapması ve sonra da Bağımsızlık Bildirgesini ve armasını değiştirmesi gerekmektedir. 

 

          Oskanyan’ın Zaman gazetesine verdiği mülakatta dikkati çeken diğer bir husus Türkiye’nin Rusya ile işbirliği yapmasının Ermenistan ile olan anlaşmazlığın çözümüne yardımcı olacağını zannetmediğini söylemesidir.   Rusya ile çok yakın ilişkilerine rağmen Ermenistan’ın, Putin’in teklif ettiği aracılık veya garantörlüğü istemediği görülmektedir. Bunun nedeni Batı dünyası ülkelerinin birçoğundan Türkiye’ye karşı destek alan Ermenistan’ın bu safhada Rusya’ya ihtiyaç duymaması olabilir. 

 

          Oskanyan “soykırım” konusunda Ermenistan’ın gündeminde toprak veya tazminatın değil sadece “soykırımın” uluslararası kamuoyu ve Türkiye tarafından tanınmasının bulunduğunu ve hiçbir zaman Ermenistan’ın ilişkilerin normalleşmesi için Türkiye’nin önce “soykırımı” tanımasını istemediğini, sınırın açılmasının ve “soykırımın” tanınmasının iki önemli konu olduğunu, sınırın açılmasının AB’nin gündeminde bulunduğunu, diğer yandan AB’in Türkiye’nin bir noktada soykırımını kabul etmesini istediğini ve bu iki konunun da Türkiye’nin AB ile yapacağı müzakerelerde gündeme gelmesini umduklarını ifade etmiştir.

 

          Oskanyan tarihçilerin “soykırım” konusunu tartışmaları konusunda, bu konuda çok sayıda çalışma yapılmış ve 1915 yılında olanların çok açık bir şekilde ortaya konmuş olduğunu, tarihçilerin masaya oturmasının bir şey değiştirmeyeceğini, tarihçilerin işlerini bitirdiğini artık Türk Hükümetinin devreye girmesi gerektiğini söylemiştir.            

 

Nisan ayında   Başkan Koçaryan da Türkiye’nin toprak bütünlüğü konusuna değinerek hiçbir Ermenistan devlet kuruluşunun Türkiye’den toprak talebinde bulunmadığını  söylemiş,  dış politikalarının sadece  Ermeni “soykırımının” tanınmasını içerdiğini  ve gelecekteki başkan ve politikacıların bu tanımanın yasal sonuçlarıyla ilgileneceklerini eklemiştir. Türkiye’de bu sözler Ermenistan’ın şimdi değil gelecekte Türkiye’den toprak talebinde bulunmayı öngördüğü şeklinde yorumlanmıştır[33].

 

Yukarıda değindiğimiz, 13 Nisan 2005 tarihli TBMM genel görüşmesinden sonra Başbakan Erdoğan Ermenistan Başkanı Robert Koçaryan’a  bir mektup göndererek iki ülke tarihçi ve diğer uzmanlarından oluşacak bir grubun, ilgili tüm arşivleri araştırarak bulgularını kamuoyuna açıklamalarını önermiştir. Mektubun basında yayınlanan metni şudur[34]:

 

"Sayın Cumhurbaşkanı"

 

"Türk ve Ermeni halkları, dünyanın hassas bir bölgesinde ortak bir tarih ve komşu coğrafyayı paylaşmakla kalmamış, uzun yıllar bir arada yaşamışlardır. Ancak, ortak tarihimizin bir dönemine ilişkin yorum ve değerlendirme farklılıklarımızın mevcudiyeti bir sır değildir.

 

Geçmiş yıllarda halklarımıza acı veren hatıralar bırakan bu farklılıklar bugün de ülkelerimiz arasında dostane ilişkiler geliştirilmesini kolaylaştırmayan bir rol oynamaktadır.

 

Ülkelerimizin yöneticileri olarak başta gelen görevimizin, gelecek nesillerimize hoşgörünün ve karşılıklı saygının egemen olduğu barış ve huzur dolu bir dostluk ortamı bırakmak olduğunu düşünüyorum.

 

Bu görüşleri, ülkemizin ana muhalefet partisi lideri Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Sayın Deniz Baykal da paylaşmaktadır. Bu çerçevede, ülkelerimizin tarihçi ve diğer uzmanlarından oluşan bir grubun 1915 dönemine ait gelişme ve olayları sadece Türk ve Ermeni değil, ilgili üçüncü ülkelerde yer alan tüm arşivlerde araştırarak, bulgularını uluslararası kamuoyuna açıklamaları yolunda ülkenize bir davet yapıyoruz.

 

Bu yönde bir girişimin hem tarihin tartışmalı bir bölümüne ışık tutacağını, hem de ülkelerimiz arasındaki ilişkilerin normalleşmesine hizmet edecek bir adım oluşturacağını düşünüyorum.

 

Gelecek nesillere dostça ve daha barışçı bir ortam devretmeyi amaçlayan bu önerimizin kabul göreceğini umuyorum. Tarihçi ve diğer uzmanlarınızdan bir grup oluşturarak arşivlerde ortak çalışma yapmaları yolundaki önerimize olumlu yaklaştığınız takdirde, bu önerimizin ayrıntılarını ülkenizle görüşmeye hazırız.

 

Saygılarımla."

 

 

          Mektup daha Koçaryan’a ulaşmadan gerek Ermenistan’dan gerek Disaporadan olumsuz tepkiler gelmeye başlamıştır.

 

          Ermenistan Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hamlet Gasparyan, bir soru üzerine, daha önce de bezer girişimler olduğunu ve Ermenistan’ın “soykırımının” tartışılamayacağı cevabını verdiğini, Ermenistan’ın sadece “soykırım” sonuçlarının ortadan kaldırılması konusunu tartışabileceğini söylemiştir[35].

 

          Ermenistan Meclis Başkanı Artur Bagdasaryan ise “soykırım” hakkında bütün tartışmaların tamamlandığını ve bu konuyu yeniden ele almanın gereği olmadığını belirtmiştir[36].

 

          Taşnak Partisi’nin bir sözcüsü Türk önerisini kabul etmenin soykırım gerçeğini sorgulamak anlamına geldiğini ifade etmiş, muhalefetten Şavarş Koçaryan Türk teklifinin, Avrupa Birliği’nin geçmişiyle yüzleşmesi için gitgide artan baskısı sonucunda yapıldığını belirtmiştir[37].

 

          Diaspora’da da olumsuz tepkiler görülmüştür. Paris’te Taşnak eğilimli Ermeni Davasını Savunma Komitesi Başkanı Harut Mardirosyan Türk teklifinin bir maskaralık olduğunu söylemiş ve amacının “soykırımı” inkâr etmek olduğunu vurgulayarak Ermeni soykırımının tartışılmaz ve gerçekliğinin de müzakere edilemez olduğunu ifade etmiştir. Fransız Taşnak Partisi Başkanı Murat Papazyan tarihçilerin uluslararası arşivleri esas alarak çalışmalarını tamamladıklarını, gerçeğin ortaya çıktığını söylemiştir[38].

 

          Diğer yandan Başbakan Erdoğan’ın mektubuna henüz cevap verilemeden bazı Ermeni devlet adamları Erdoğan’ın önerilerine karşı olduklarını açıklamaya başlamışlardır.

 

          Başbakan Andranik Markaryan düzenlediği bir basın toplantısında Türkiye’nin teklif ettiği komisyon,  soykırım olup olmadığını araştıracaksa, buna karşı olduğunu, kendi ailesinde de  “soykırım” kurbanları bulunduğunu, şayet Türkiye ile diplomatik ilişki kurulur, sınırlar açılır ve tüm sorunların tartışılabileceği bir ortam yaratılırsa bunun bir ilerleme ve başarı olacağını söylemiştir[39]. Markaryan, ayrıca, “soykırım” tanındığı takrirde Ermenistan’ın Türkiye’den toprak ve tazminat talep etmeyeceğini, Ermenistan’ın şu andaki önceliğinin Türkiye ile bir şarta bağlanmadan normal ilişkiler kurmak olduğunu ifade etmiştir[40].

 

          Başkan Koçaryan RTR Russia Televizyonuna verdiği bir mülakatta Başbakan Erdoğan’dan bir mektup aldığını ancak bu mektubun iki ülke arasındaki sorunları çözmeye yarayacak fazla bir şey içermediğini belirtmiştir. Koçaryan, ayrıca, Ermenistan’ın Türkiye’den “soykırımı” tanımasını isterken maddi değil manevi anlamda tazminat istediğini, bunun manevi bir sorun olduğunu, bu tanımanın maddi sonuçlarının devlet düzeyinde tartışılmadığını ifade etmiştir[41]. Ermenistan Devlet Başkanı’nın bu sözlerinden Türkiye’nin sözde soykırımı tanıdığı taktirde Ermenistan’ın tazminat talep etmeyeceği, ancak ilgili kişilerin (tehcire uğrayanların) böyle bir hakkı olabileceği sonucunu çıkarmak mümkündür. 1915–16 yıllarında bir Ermenistan Devleti olmadığı için, kuramsal olarak dahi, Ermenistan’ın Türkiye’den tazminat talep etme hakkı yoktur. Diğer yandan, Lozan Antlaşması kişilerin taşınır veya taşınmaz mal taleplerinin nasıl çözüleceğini saptamıştır. Hemen söyleyelim ki bu taleplerin hepsi çoktan zaman aşımına uğramıştır.

 

          Dışişleri Bakanı Vardan Oskanyan Türkiye NTV Televizyonuna verdiği bir mülakatta, Başbakanın mektubunda yer alan önerinin aslında yıllardan beri mevcut bulunduğunu,  kendi yanıtlarının hep aynı olduğunu, an azından hükümet düzeyinde soykırım gerçeğini kimse ile tartışmayacaklarını söylemiş,  ancak diyaloğa açık olduklarını da belirtmiştir. Buna karşın soykırım iddiaları tartışılmayacaksa ne konuda diyalog yapılacağını açıklamamıştır.  Oskanyan ayrıca, sınırları açmanın iki ülke için en uygun gelişme olacağını da söylemiştir. Ermeni Bakan diğer yandan, Kars Antlaşması‘nı tanımadıkları yönündeki beyanların gerçeği yansıtmadığını da sözlerine eklemiştir[42].

 

          Oskanyan Alman Die Welt gazetesine verdiği bir mülakatta[43] Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği hakkında görüşlerini dile getirerek Türkiye’nin AB’ye katılması müzakere sürecinin Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin gelişmesi sonucunu verebileceğini,  bu süreç içinde Türkiye’nin sınırlarını açabileceğini ve “soykırımı “ tanıyabileceğini ifade etmiş ve Avrupa Birliği’nin “20. Asrın ilk soykırımını” resmen tanıması gerektiğini Türkiye’ye bildirmesini ümit ettiklerini eklemiştir. Buna karşın Türkiye’nin, diğer adaylara nazaran, bu müzakereler için yeter olgunluğa ulaşmadığını da belirtmiştir. 

 

          Oskanyan aynı mülakatta Ermeni “soykırımının” tanınmasının Türkiye’de bir iç politika sorunu haline geldiğini, artık soykırım gerçeğini açıkça dile getiren ve Türk toplumundan ve resmi makamlarından soykırım suçunun üstlenilmesini isteyen Türk aydınları olduğunu ifadeyle bu kişilere saygı duyduğunu da söylemiştir. 

 

          Sözde Ermeni soykırımının 90. yılı münasebetiyle Erivan’da 20–22 Nisan’da “En Büyük Suç, En Büyük Meydan Okuma: Soykırım ve İnsan Hakları” başlığını taşıyan bir konferans yapılmıştır.  Ermenistan’da ileri gelen kişilerle soykırım iddiasını kabul eden bazı yabancı ve Türklerin[44] katıldığı bu konferans, tahmin edileceği üzere, Ermeni görüşlerinin desteklendiği ve bu arada Türkiye’nin şiddetle yerildiği bir propaganda forumuna dönüşmüştür. Biz, yerimizin müsait olmaması nedeniyle, sadece Ermenistan Devlet Başkanı Koçaryan, Başbakanı Margaryan ve Dışişleri Bakanı Oskanyan’ın özellikle Türkiye hakkındaki sözlerine, kısaca değineceğiz.

 

          Başkan Koçaryan konferansın açılış konuşmasında özellikle soykırım suçunun önlenmesi üzerinde durmuş ve bunun için, Ermenilerinki dahil, geçmiş soykırımların tanınması gerektiği görüşünü savunmuştur.  Ermenilerin Birinci Dünya Savaşı’nın kurbanı olduklarını, olayları hatırlamak haklarının da Soğuk Savaşa kurban edildiğini, bugün ise Ermeni sorununun bazı jeopolitik çıkarların esiri olduğunu söylemiş,  Ermeni soykırımını tanıyan ülkelere ve bu tanımaya katkıda bulunmuş olan kişi ve kuruluşlara teşekkür etmiştir. Geçmişi acıyla ancak kin duymadan hatırladıklarını belirten Koçaryan, Türkiye’nin sadece geçmişi reddetmekle kalmayıp Ermenistan’a abluka uygulamasını anlamadıklarını, soykırımının uluslararasında tanınmasının Türkiye’nin geçmişiyle yüzleşmesini ve nesilden nesile geçen ve Ermenistan ile de sorunlar yaratan bazı komplekslerden kurtulmasını sağlayacağını ifade etmiştir[45]. 

 

          Başbakan Margaryan ise Ermeni “soykırımının Ermeni kimliğine dehşetli zarar verdiğini, Ermeni milletinin büyük bir kısmının tarihi vatanında (Doğu Anadolu kastedilmektedir) yaşama hakkının reddedildiğini, ancak Ermeni milletinin bu felaketi yaşadıktan sonra da yeniden ayağa kalkmak ve tarihi vatanın bir köşesinde (tarihi Ermenistan’ın daha büyük olduğu iddiasına gönderme yapılmaktadır) tekrar bir devlet kurmak gücünü kendisinde bulduğunu söylemiş, Türkiye ile ön koşul olmadan normal ilişkiler tesis etmeye hazır olduklarını tekrarlamış ve Türkiye ile Ermenistan arasında güvenin tedricen yeniden kurulmasının bölgesel güvenlik ve işbirliğini, Güney Kafkasya’da sorunların çözümünü ve barış içinde bir arada yaşama olanaklarını arttıracağını ifade etmiştir[46]. 

 

          Dışişleri Bakanı Vardan Oskanyan konferansın kapanış konuşmasını yapmıştır[47]. Oskanyan hiçbir milletin kendi tarihinden kaçamayacağını, bu bağlamda Ermenistan ve Türkiye’nin kendi tarihleriyle, yalnız ve beraberce yüzleşmeleri gerektiğini, Ermenistan’ın Türkiye’nin bazı bahaneleri bir tarafa bırakıp Ermenistan ile normal ilişkiler kurması gerektiğine inandığını, zira Ermenistan’ın bu yerde var olmaya devam edeceğini ve tarihini unutmayacağını söylemiştir. Oskanyan daha sonra tehcire götüren ve tehcir sırasındaki tarihi olayları Ermeni görüşleri doğrultusunda yorumlayarak tehcirle milli, etnik, ırkî ve dini bir grubun, tamamen veya kısmen ortadan kaldırılmasının amaçlandığını ve bu grubun da fiilen ortadan kaldırıldığını ileri sürmek suretiyle tehcirin soykırım olduğunu kanıtlamaya çalışmıştır.   Oskanyan, Türk Hükümetinin tarihi inkâr etmek veya saptırmak için çalıştığını, ancak gözleri bağlı tarihçilerle Avrupa’nın kapısını çalamayacağını ifade etmiştir. 

 

          Günümüz Türklerinin, soykırım failleri ile özleşmedikleri ve onları savunmadıkları taktirde, suçlu sayılmayacaklarını bildiren Oskanyan, vaktiyle Ermenistan Krallığı’nın denizden denize uzandığını,  20. Asrın başında bir şans doğduğunu, Sevr Antlaşması hükümleriyle Ermenistan’ın topraklarının bugünkünün on misline çıkarıldığı, ancak Türkiye’nin, kendi hükümeti tarafından imzalanmış olan bu antlaşmayı tanımadığını ve güç kullanma yoluyla fiili bir durum yarattığını, bunun sonucunda yeni bir anlaşma imzalandığını (Lozan kastedilmektedir), ancak imzalayanların aynı olmadığını (Lozan’ın Ermenistan tarafından imzalanmadığı imâ edilmektedir ) bu yeni antlaşmanın aşağı yukarı bugünkü sınırları çizdiğini söylemiştir.   Oskanyan, Sevr özlemini ifade eden bu sözlerden sonra Türkiye ile Ermenistan’ın komşu olmalarının siyasi bir gerçek olduğunu, Ermenistan’ın Türkiye için bir güvenlik tehdidi oluşturmamasının ve Ermenistan’ın Türkiye ile diplomatik ilişki kurmak istemesinin de siyasi gerçekler olduğunu belirtmiştir.

 

          Oskanyan konuşmasında Türk gazetecilerini eleştirmiştir.  Türk-Ermeni ilişkilerinin durumu hakkındaki bilgisizliklerine şaşırdığını, kendisiyle görüşen bir Türk gazetecinin sınırın Ermenistan tarafından açık olduğunu ve Ermenistan’ın Türkiye ile diplomatik ilişki kurmak için ön şart ileri sürmediğini bile bilmediğini söylemiştir. Burada anlaşılamayan husus Türk tarafından kapalı olan sınırın Ermenistan tarafından açık olmasının hiçbir anlam ifade etmediğidir. Çünkü sınır her hâl ve kârda kapalı olmaya devam etmektedir.

 

          Oskanyan ayrıca Türkiye’de, Ermenistan’ın Türkiye’nin AB üyeliğine karşı olduğunun düşünüldüğünü, bunun doğru olmadığını, Ermenistan için en iyi tercihin Avrupa standartlarına uyan bir Türkiye olduğunu söylemiştir.  Ermeni Bakanın “Avrupa standartları” deyimiyle Türkiye’nin Ermeni “soykırımını” tanımasını ve sınırları açmasını kastettiğini belirtelim.

 

          Ermenistan Dışişleri Bakanı Türkiye’nin geçmişini öğrenmesi için teşvik ve iknâ edilmesi gerektiğini, bu teşvik ve iknânın hem dışarıdan (yabancı ülkeler baskısı kastediliyor) hem de içeriden, Türk toplumundan gelmesinde yarar olduğunu, Türk yazarlarının (Ermeni görüşlerini kabul edenlerden bahsediyor) ve politikacıların (?)  zor bir iç gözlem ve inceleme sürecine başladıklarını söylemiştir.

 

          Robert Koçaryan, 90. yıl anma tören ve faaliyetlerinden hemen sonra, ,  25 Nisan’da Başbakan Erdoğan’a cevap mektubunu göndermiştir. Ermeni basınında yayınlandığı şekliyle mektubun metni aşağıdadır[48]:

 

 

          Sayın Başbakan,

 

          Mektubunuzu almış bulunuyorum. Gerçekten de, iki komşu olarak, birlikte uyum içinde yaşamanın yollarını bulmak amacıyla çalışmak zorundayız. Bu nedenle, aramızda ilişkilerin kurulması, sınırın açılması ve böylece iki ülke ve iki halk arasında bir diyalog başlatılmasını teminen ilk günden itibaren size elimizi uzattık.

 

          Özellikle Avrupa kıtasında, güçlüklerle dolu geçmişleri hakkında farklı görüşleri bulunan komşu ülkeler bulunmaktadır. Ancak, bu ülkeler, aralarındaki anlaşmazlıkları tartışmaya devam ederlerken bile bu durum onların açık sınırlara, normal ilişkilere, diplomatik bağlara sahip olmalarını ve birbirlerinin başkentlerinde temsilciler bulundurmalarını engellememiştir.

 

          Geçmişi ele almaya yönelik öneriniz bugüne ve geleceğe hitap etmeyi de kapsamıyorsa etkili olamaz. Yararlı bir diyaloga girebilmek için uygun ve elverişli bir siyasi ortamın yaratılmasına ihtiyacımız vardır. İkili ilişkilerin geliştirilmesi sorumluluğu hükümetlere aittir, bu sorumluluğu tarihçilere bırakma hakkımız yoktur. Bu nedenledir ki ülkelerimiz arasında önkoşulsuz diplomatik ilişkilerin tesisini evvelden de önerdik ve yeniden öneriyoruz..

 

          Bu bağlamda, milletlerimiz arasında askıda kalan tüm sorunları çözmek ve bir anlayış birliğine ulaşmak amacıyla bu sorunları görüşecek hükümetler arası bir komisyon toplanabilir.

 

          Saygılarımla,

 

 

          Başbakan Erdoğan mektubunda, özetle, tarihin tartışmalı bir bölümüne ışık tutmak ve iki ülke ilişkilerinin normalleşmesine hizmet etmek üzere iki ülke tarihçi ve uzmanlarından oluşan bir grubun, 1915 olaylarını ilgili tüm arşivlerde araştırarak bulgularını uluslararası kamuoyuna açıklamasını öneriyordu. Koçaryan mektubunda bu öneriye doğrudan cevap vermemektedir. Ancak mektupta buna taraftar olmadığını belirten, ikili ilişkilerin geliştirilmesi sorumluluğunun tarihçilere bırakılamayacağı, önerinin bugüne ve geleceğe hitap etmesi gibi bazı ifadeler bulunmaktadır. Ayrıca iki ülke arasında ön koşul olmadan diplomatik ilişki kurulmasını istemektedir. Bu şekliyle iki tarafının görüşleri arasında uyumsuzluk vardır.  Buna karşılık Koçaryan, askıda kalan tüm sorunları çözmek amacıyla bu sorunları görüşecek hükümetlerarası bir komisyon toplanabileceğini belirtmek suretiyle kapıyı tamamen kapatmamayı tercih etmiştir.

 

          Ermeniler “soykırım”ın yeterince kanıtlandığını, Türkiye’nin de, diğer ülkelerden gelecek baskıların etkisiyle, çok uzak olmayan bir tarihte “soykırımını” tanımaya mecbur olacağını, ondan sonra da “soykırımı” tanımanın sonuçlarının (tazminat ve toprak talepleri) tartışılmasına başlanacağına inanmış bulunmaktadırlar. 1915 olaylarının soykırım olup olmadığının beraberce araştırılması anlamına gelen Başbakan Erdoğan’ın teklifi Ermenilerin bu inanışına ters düşmektedir. O nedenle Erdoğan’ın teklifini reddetmek istemişler ancak Komisyon fikri ABD ve Almanya gibi bazı büyük ülkeler[49] ile Avrupa Parlamentosu[50] ve Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi üyelerinin büyük bir kısmı [51] tarafından desteklendiğinden buna cesaret edememişlerdir. Koçaryan’ın mektubunun sonundaki “hükümetlerarası komisyon” teklifi, mektubun diğer bölümlerindeki olumsuz ifadeleri yumuşatmak amacını güttüğü anlaşılmaktadır.

 

          Burada dikkat edilmesi gereken husus Ermenilerin önerdiği hükümetlerarası komisyonun soykırım iddialarını ele almasının garanti olmadığıdır. Ermenilerin  “soykırımın” gerçek olduğu o nedenle tartışılmasına neden bulunmadığı şeklinde bilinen görüşlerini tekrarlayarak bu konunun görüşülmesini engellemeleri ve söz konusu komisyonu, sınırların açılması gibi, diğer konular için yetkili saymaları olasıdır.

 

          Başbakan Erdoğan, Koçaryan’ın mektubu konusunda yaptığı bir açıklamada, kendisinin nasıl siyaset yapılacağını tarihçilere bırakılmasını söylemediğini, siyasi karar vermeden önce halledilmesi gereken çok önemli bir sorun olduğunu, bunun tarihten geldiğini, bunun incelenmesi gerektiğini, Türkiye’nin tüm arşivlerini açtığını, incelemenin sonunda tarihin sorgulanması gerekiyorsa Türkiye’nin bunu da yapacağını söylemiş ve sonra bazı ülke parlamentolarında alınan kararlarla bir yere gidilemeyeceğini ifade etmiştir[52].

 

          Avrupa Konseyi’nin Varşova’da yapacağı zirve toplantısı sırasında Erdoğan’ın Koçaryan ile bir görüşme yapacağı düşünülüyordu. Ancak sonradan anlaşıldığına göre taraflarca bu görüşme için alınmış bir karar yoktu. Koçaryan bu toplantıda yaptığı konuşmada, hiç yeri yokken, sözde soykırım konusuna temas ederek, soykırımın tanınması çabalarını Avrupa değerlerine olan inançlarına bağlamış, ayrıca soykırım konusunda kendilerini destekleyen ülkelere teşekkür etmiştir[53].

 

          Başbakan Erdoğan bu konuşmaya tepki göstererek düzenlediği bir basın toplantısında Erivan’a destek veren ülkeleri uyarmış ve TBMM’nin de bazı ülkelere karşı soykırım kararları alabileceğini ifade etmiştir. Diğer yandan Erdoğan zirve toplantısında bir konuşma yaparak, Türkiye’nin arşivlerini açtığını, Ermenistan’dan ve diğer ülkelerden de aynını yapmalarını beklediğini, tarihçilerin, hukukçuların, siyaset bilimcilerin arşivlerde çalışması gerektiğini ve bu çalışma üzerine bir karar alınabileceğini söylemiştir[54]. Erdoğan ayrıca insan hakları ve hukukun üstünlüğü ilkesi gereğince, ilgili veya ilgisiz parlamentoların, belgelere dayanmadan bazı basit lobi faaliyetleri sonucunda  (soykırım iddiaları hakkında) karar almalarını doğru bulmadığını da ifade etmiştir[55].  

 

Başbakan yurda döndükten sonra AKP’nin Meclis Grubunda yaptığı bir konuşmada, bazı ülke parlamentolarının lobi faaliyetleri sonucunda ve herhangi bir belgeye, bilgiye başvurulmadan aldıkları bu kararların ciddi kanıtlara dayanmadığını, 15 ülke parlamentosunun bu gibi kararları kabul ettiğini,  bu ülkeler arasında soykırım yapmış olanların da bulunduğunu, belgeleri inceledikten sonra bu ülkelerin geçmişi hakkında da (TBMM’nin) benzer kararlar alabileceğini, bu adımı atacaklarını söylemiştir[56].

 

          Sonuç olarak Başbakanın Koçaryan’a bir mektup yazmak suretiyle soykırım iddiaları konusunda başlatmak istediği bilimsel çalışma, Ermenilerin soykırım iddialarında açıkça ısrar etmeleri nedeniyle bu safhada gerçekleşememiştir.

 

III. ERMENİ SOYKIRIM İDDİALARINI KABUL EDEN ÜLKELER

 

 

İncelemekte olduğumuz dönem içinde Slovakya, Hollanda, Polonya Parlamentoları Ermenilerin soykırım iddialarını kabul eden kararlar aldılar. Belçika, Rusya Federasyonu, Arjantin ve Lübnan’da da bu konuda vaktiyle alınmış kararlar teyit edildi. Bazı ülkelerin eyalet meclisleri de benzer kararlar aldılar. Ayrıca bazı ülkelerin devlet adamları bu sözde soykırımı kabul ettiklerini belirten beyanlarda bulundular.  Kısaca son sekiz ay Ermeni soykırım iddialarının en fazla kabul edildiği dönem oldu.

 

Bu olgu başlıca iki nedene dayanmaktadır. Birincisi “soykırımın” doksanıncı yıldönümü münasebetiyle gerek Ermenistan’ın gerek Diasporanın soykırım iddialarının diğer ülkelerce tanınması için çabalarını en üst düzeye çıkarmış olmalarıdır. İkinci neden ise Türkiye’nin AB’ye katılımına ilişkin müzakerelerin 2005 Ekim ayında başlamasına karar verilmesiyle Türkiye’nin AB’ye üye olmasının ciddi bir olasılık haline gelmesidir. Bazı ülkeler Türkiye’nin üyeliğini engellemek, bazıları ise AB sürecinde Türkiye’ye bir diyet ödetmek için Ermeni soykırım iddiarınından yararlanmaya başlamışlardır.  Müzakere sürecinde AB üyesi her ülkenin olumlu oyuna ihtiyaç bulunması, soykırım iddialarını kabul eden ülkelere karşı Türkiye’nin ihtiyatla hareket etmesini gerektirmiştir. AB üyeliğini çok isteyen Türkiye’nin bir yaptırıma başvuramayacağı düşüncesi de bazı AB üyesi ülkelerin soykırım iddialarını kolayca benimsemeleri sonucunu vermiştir.

 

Slovakya

 

                   Slovakya Parlamentosu 30 Kasım 2004 tarihinde sözde Ermeni soykırımı konusunda şu kararı almıştır: “Slovakya Parlamentosu, 1915 yılında, Osmalı İmparatorluğu zamanında yüz binlerce Ermeninin öldürüldüğü Ermeni soykırımını tanır ve bu olayı insanlığa karşı suç olarak kabul eder[57].

 

          Slovak Parlamentosunun bu kararı, hiç beklenmediği için, bir sürpriz etkisi yapmış ve nedenleri de hemen anlaşılamamıştır. Zira Slovakya’da kayda değer Ermeni yoktur ve bu ülkenin Ermenistan ile de yakın ilişkisi mevcut değildir. Sonraları Slovakya tarihindeki bazı olayları hatırlandığında bu kararın nedeni ortaya çıkmıştır.

 

          Çok yakın kültürel bağlara rağmen Slovaklar ile Çekler arasında eskiden beri bir anlaşmazlık mevcuttur. Birinci Dünya Savaşı‘ndan sonra Çek ve Slovaklar aynı devlet içinde birleştirilmiş, daha kalabalık ve daha zengin olan Çekler bu devlet içinde etkili bir konum kazanınca mevcut olan anlaşmazlık husumete dönüşmüş ve Slovakya’da aşırı sağcı ve ırkçı akımlar belirmişti. Naziler 15 Mart 1939 tarihinde Çekoslovakya’yı işgal edince Çeklerin oturduğu bölge Bohemya Protektorası adı altında Almanya’ya bağlanırken aynı gün sözde bağımsız bir Slovak Devleti kurulmuştur. Slovakya, Nazi Almanyası ile aynı politikaları izlemiş ve bu çerçevede ülkedeki seksen bini aşkın Yahudinin tüm hakları elinden alınmış, daha sonra da, Yahudilerin büyük kısmı, sınırının hemen ötesinde bulunan Auswitz toplama kampına gönderilerek ortadan kaldırılmıştır.  Slovakya 1944 sonuna doğru Sovyet orduları tarafından işgal edilmiş ve bu bölge Çeklerle birleştirilerek Çekoslovakya yeniden kurulmuştur. Sovyetler yeni müttefikleri olan Polonya ve Çekoslovakya’dan asırlardan beri bu ülkelerde yaşayan Almanları çıkarmalarını istemişlerdir. Böylece milyonlarca Alman, gayet güç koşullarda Almanya’ya sürülmüştür. Slovaklar da Karpat dağları bölgesinde yaşayan Almanların deportasyonunu sağlamışlardır.

 

          Sovyetlerin dağılması aşamasında Slovaklar, Almanya’nın desteğiyle, tekrar bağımsız bir devlet olmuşlardır. Ancak gerek Yahudilere gerek Karpat Almanlarına yaptıkları muamelenin Avrupa’da saygın bir ülke olarak kabul edilmelerini engelleyeceğinin bilinci içinde Slovakya Parlamentosu 1990 yılı Aralık ayında Yahudilerden, iki ay kadar sonra da Karpat Almanlarından özür dileyen iki karar almıştır[58].

 

          Slovakya bundan sonra da insan haklarına duyarlı bir şekilde davranmaya veya öyle görünmeye özen göstermiştir. Bu çerçevede Slovak Parlamentosu’nun sözde Ermeni soykırımını kabul eden bir karar alması, AB kapısında bekleyen Türkiye’nin fazla bir tepki gösteremeyeceği inancının da yardımıyla, fazla zor olmamıştır. Diğer yandan,  Alman Hıristiyan Demokratlarının bazı Slovak partilerine bu yönde telkinde bulunmuş olmaları da olasıdır.  Nitekim Slovakya’da “Avrupa’nın Sesi” adında hükümet dışı bir kuruluş Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesinin aleyhine bir dilekçe kampanyası başlatmıştır[59].

 

          Türkiye’ye gelince, Slovak Parlamentosunun bu kararına karşı Dışişleri Bakanlığının bir açıklama yapmasıyla yetinilmiştir. 2 Aralık 2005 tarihli açıklamanın metni şudur:[60]

 

Slovakya Ulusal Meclisi, bir siyasi partinin oldu bittisiyle, 30 Kasım 2004 tarihinde, 1915 yılında meydana gelen trajik olayları soykırım olarak kabul ettiğine dair bir karar almıştır. Bunu esefle karşılıyor ve kınıyoruz.

Başkalarına ait tarihin tartışmalı dönemlerine ilişkin yargıda bulunmak ulusal parlamentoların görevleri ve sorumlulukları arasında olamaz Birinci Dünya Savaşı koşullarında cereyan eden ve Türklerle Ermenilerin büyük acılar çekmesine neden olan olaylar çarpıtılarak, siyasi çıkar uğruna alınan bu kararın sorumlu bir davranış olmadığı ortadadır.

Nefretin değil, dostluk ve hoşgörünün gelecek nesillere taşınmasına her zamandan daha çok ihtiyaç duyulduğu bir zamanda, Slovakya Ulusal Meclisinin aldığı kararın uluslararası ortamın gerçeklerine ters düştüğü ve faydalı bir amaca hizmet etmeyeceği açıktır.”

 

Hollanda

 

          Hollanda Parlamentosu 21 Aralık 2004 tarihinde aldığı bir kararla hükümetten “ Türkiye ile görüşmelerde Ermeni soykırımı konusunu devamlı olarak ve açıklıkla ele alınmasını” istemiştir[61]. AB dönem başkanı olan Hollanda, iki gün önce, Avrupa Zirvesinde Türkiye ile müzakerelerin başlaması kararının alınmasında önemli bir rol oynamıştı.  Hollanda’ya teşekkür etmek için de bu ülkenin Ankara’daki Büyükelçiliğinin bulunduğu caddeye “Hollanda Caddesi” adı verilmesi kararlaştırılmıştı[62]. O itibarla Parlamentonun beklenmeyen bu kararı Türkiye’de şaşkınlık yaratmıştır. Türk Dışişleri bu kez bir açıklama yapmamıştır.  Kararda açıkça soykırımın tanındığına dair bir ifade bulunmaması Hollanda’nın soykırımı resmen tanımadığı yolunda yorumlara yol açmış[63], Hollanda’nın Paris Büyükelçiliğinin de bu şekilde resmen tanımanın söz konusu olmadığı şeklinde bilgi vermesi bu yorumları güçlendirmiştir[64]. Ortada, Fransa’nın ki gibi, bir kanun yoluyla sözde Ermeni soykırımının tanınması yoktur. Ancak bu sonucu değiştirmemektedir; zira, Hollanda Parlamentosu’nun Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliğini, diğer bir çok koşul yanında, sözde Ermeni soykırımını tanımasına bağlamak istediği açıkça anlaşılmaktadır.

 

          Hollanda Parlamentosu’nun bu kararının nedenleri pek açık değildir. Önce Hollanda’da, fakat gayet aktif ve geniş imkânlara sahip bir Ermeni azınlığı bulunduğunu; ancak sayıları az olduğundan Hollanda Ermenilerinin Parlamentodan karar çıkartacak bir gücü olamayacağını diğer yandan Parlamentonun tüm üyelerinin de yönden etki altına alınamayacağını belirtelim. Hollandalı milletvekillerinin, Ermeni propagandasının etkisi altında Ermenilerin soykırımına uğradığına gerçekten inandıkları için bu şekilde hareket ettikleri düşünülebilir. Ancak bu durumda neden komşuları Belçika’nın Kongo’da yaptıkları veya Fransızların Cezayir’deki katliamları ile ilgilenmedikleri, neden kendi sömürgecilik geçmişine bu açıdan bakmadıkları, buna karşın neredeyse bir asır önce, Hollanda’dan uzak bir ülkede, güvenlik nedenleriyle yapılmış bir göç ettirme olayını, hiçbir araştırma yapmadan, soykırım olarak nitelendirmek için ısrar ettiklerini açıklamak mümkün olamamaktadır. O nedenle Hollanda Parlamentosu(‘)nun bu kararının temelinde başka sebepler aranması gerekecektir.

 

Orta ve Kuzey Avrupa’nın insanları, Güney Avrupalıların aksine, genelde yabancılara ve o onların kendilerine benzemeyen örf ve adetlerine karşı duyarsız ve müsamahasızdır. Diğer yandan sömürgeci geçmişleri nedeniyle Hollandalıların çoğunluğu kendilerini “Şarklılardan” üstün görmektedir.  Ne var ki, büyük sermaye birikimine karşın yeter nüfusları olmaması Hollandalıları, Avrupa’nın diğer ekonomik yönden gelişmiş ülkeleri gibi, hemen tümü “şarklı” yabancı işçilere muhtaç duruma sokmuş, bu da söz konusu işçiler ve ailelerinin Hollanda’ya entegrasyonu sorununu doğurmuştur. Halen bu sorunun çözümlendiğini söylemek mümkün değildir ve vasat Hollandalı, ülkesindeki yabancı işçilerden ve onların ailelerinden rahatsızdır. Oysa asgari on yıl sonra olsa da, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üye olması olasıdır; bu da Avrupa Birliği’nde Türklerin sayısını arttıracaktır. Tutucu Hollandalılar böyle bir durumu önlemeye çalışmaktadırlar. Ancak Türkiye olmadan AB’nin Orta-Doğu ve Kafkaslar politikalarını başarı ile yürütmesinin mümkün olmadığı da bir gerçektir. Bu çelişki Hollanda hükümetini, ilke olarak, Türkiye ile müzakerelerin başlaması için çaba göstermeye götürürken, Hollanda milletvekillerinin çoğunluğu da bu müzakereleri zorlaştıracak tertipler peşinde olmuşlardır. Bu çerçevede Ermeni “soykırımının” Türkiye tarafından tanınması bir çare olarak görülmüştür.

 

 

Polonya

 

Polonya Parlamentosu 19 Nisan 2005 tarihinde oybirliğiyle şu kararı aldı:

“Polonya Cumhuriyeti Parlamentosu Birinci Dünya Savaşı’nda Türkiye’de Ermeni halkına karşı yapılmış olan soykırımın kurbanlarını saygıyla anar. Bu cürümün hatırlanması ve kınanması tüm insanlığın, tüm ülkelerin ve iyi niyetli kişilerin görevidir”[65].

 

Polonya Parlamentosu’nun bu kararı Türkiye’de büyük tepki ile karşılanmış ve Dışişleri Bakanlığı ertesi gün (20 Nisan)  şu açıklamayı yapmıştır[66]:

“Polonya Meclisi 19 Nisan 2005 tarihinde, 1915 yılındaki olayları soykırım olarak tanımlamayı da içeren  bir  karar  kabul etmiştir.  Bu kararı kınıyor ve reddediyoruz.

Birinci Dünya Savaşı koşullarında cereyan eden ve  Türklerle Ermenilerin büyük acılar çekmesine yol açan olayların çarpıtılarak, tek taraflı bir yaklaşımla  soykırım olarak nitelendirilmesi  sorumsuz  bir davranıştır.

Türkiye, ulusal parlamentoların tarihin tartışmalı dönemleri hakkında hüküm verilecek yerler olmadığını ve parlamentoların halklar arasında kin ve  nefret duygularını besleyen girişimlerden  kaçınmaları gerektiğini savunmuştur.

Tarihi olaylar hakkında en sağlıklı kararın tarihçiler tarafından verilebileceğine olan inançla Türkiye, Ermenistan’a,  Türk ve Ermeni tarihçilerden bir grup oluşturarak,  1915 yılındaki gelişme ve  olayları, sadece Türk ve Ermeni arşivlerinde değil, ilgili diğer bütün ülkelerin arşivlerinde araştırarak, vardıkları sonuçları uluslararası kamuoyuna açıklamalarını önermiştir”

Polonya Meclisi’nin  tarihi önerimizi  kabul etmesi için Ermenistan Hükümeti’ne tavsiyede bulunmak yerine, 1915 olayları hakkında tahrif edilmiş bilgilere dayalı  bir karar alması  Türk halkını derinden üzmüştür. Polonya Meclisi’nin bu davranışı,  Türk ve Polonya halkları arasında sekiz yüzyıla yakın bir süredir gelişen dostluk duyguları ile de bağdaşmamaktadır. “

 

Görüldüğü gibi Dışişleri Bakanlığı açıklaması gayet serttir. Önce Polonya Meclisi’nin kararı kınanmakta ve reddedilmekte sonra olayların çarpıtılarak soykırım olduğunu belirtmenin sorumsuz bir davranış olduğu ve parlamentoların halklar arasında kin ve nefret duygularını besleyen girişimlerden kaçınması gerektiği ifade olunmaktadır. Ayrıca bu kararın Türk halkını derinden üzdüğü ve sekiz yüz yıllık dostluk duygularıyla bağdaşmadığı bildirilmektedir. Diğer yandan Türk basını da bu kararı çok eleştirmiş, bazı sivil toplum örgütleri Polonya’yı kınamıştır.

 

Türkiye’deki bu tepkilerin nedeni kamuoyunda Polonya hakkında mevcut olumlu imajdır. Bu imajın temelinde tarih boyunca iki ülkenin ortak bir düşmanı (Rusya) olması ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Polonya’nın Rusya ve Prusya arasında taksimini kabul etmemesi bulunmaktadır. Bu kadar olumlu duygular beslenen bir ülke parlamentosunun Türkiye’nin çok duyarlı olduğu bir konuda, Ermeni görüşlerini aynen benimseyen bir karar alması Türk kamuoyu tarafından bir tür ihanet olarak algılanmıştır.

 

Polonya Meclisi’nin bu kararı almasının çeşitli nedenleri vardır.

 

Önce Türkiye’dekinin aksine Polonya’da Türkiye’ye karşı özel bir sempati beslenmediğini belirtelim. Osmanlı-Rus savaşları ve Polonya’nın taksimi gibi olaylar çok eskidir, bunlar nedeniyle vaktiyle Polonya’da Türkiye için bir sempati var idiyse bunun Sovyetler Birliği döneminde silinmiş olduğu anlaşılmaktadır. Gerçekten de Sovyetlerin Polonya’da, NATO’nun sadık üyesi Türkiye hakkında, hem de Çarlık Rusyası’nın ortak düşman olmasından kaynaklanan sempati tezahürlerine izin vermemiş olduğu muhakkaktır.

 

Polonya’da büyük sayılabilecek bir Ermeni azınlığı olmaması ve bu ülkenin Ermenistan ile de özel denebilecek ilişkilerde bulunmaması söz konusu kararın başka nedenlerle alındığını düşündürmektedir.  AB’ye yeni katılan tüm eski Komünist ülkelerde olduğu gibi, Polonya’da da, herhalde kendi eksikliklerini telafi etmek için, insan haklarının savunulması için aşırı bir çaba gözlemlenmektedir. Sözde soykırımın 90. yıldönümü için Erivan’a davet edilen Polonya’nın eski devlet başkanı Lech Walesa bu vesileyle yaptığı konuşmada kullandığı  “Tarihi adalet evrensel olarak kabul edilmeden (yani “soykırım” tanınmadan) günümüz dünyasının sorunlarının üstesinden gelemeyiz” ve “ Eğer ben veya herhangi bir kişi bu cinayeti (sözde soykırımı) unutursa o zaman Tanrı da bizi unutsun”  gibi abartmalı sözler Polonya’ya hakim olan zihniyeti göstermektedir.

 

Diğer yandan Polonya’nın eski düşmanı yeni dostu ve hamisi Almanya’dan gelen bazı telkinlerin de söz konusu kararın alınmasını etkilemiş olması olasıdır. Aşağıda açıklayacağımız gibi Alman Parlamentosu da, ismini koymadan,  sözde soykırımı hakkında bir karar almıştır. Başka ülkelerin de benzer kararlar almasının, Almanya’daki Türklerin ve Türkiye’nin tepkilerini azaltacağı hesaplanmış olabilir.

 

Türkiye’nin diplomatik yollardan Polonya’yı uyardığına ve bu kararın alınmamasını istediğine şüphe bulunmamaktadır. Bu uyarıların iki nedenle dinlenmediği düşünülmektedir. Birincisi tüm AB üyesi ülkeler gibi Polonya’nın da Türkiye’nin AB’ye katılım süreci içinde birçok kez veto kullanmak hakkına sahip olmasıdır.  Bu durumun Türkiye’yi AB üyeleri ile iyi ilişkiler içinde olmaya zorlayacağı ve mesela bu çerçevede Polonya Parlamentosu’nun aldığı karara fazla tepki gösteremeyeceği düşünülmüş olsa gerektir.  İkincisi ise Türkiye’nin başta itiraz ettikten sonra kısa zamanda olayları unuttuğuna inanılmasıdır. Nitekim Polonya Parlamentosu Başkanı Wlodzimierz Cimoszewicz iki ülke arasındaki bu sorunun birkaç gün içinde ortadan kalkacağını söylemiştir[67].

 

Ancak Türkiye’nin tepkisi Polonyalıların beklediğinin çok üstünde gerçekleşmiş ve iki ülke parlamentoları arasındaki işbirliğini etkilemiştir. TBMM Başkanı Bülent Arınç, Polonya Parlamentosu başkanına söz konusu kararı kınayan bir mektup göndermiştir. Türkiye-Polonya Parlamentolararası Dostluk Grubu’nun Türkiye’ye yapacağı ziyaret iptal edilmiştir. Polonya Parlamentosu Dışişleri Komisyonu başkanının da Türkiye ziyareti iptal edilmiştir. Polonya’da düzenlenecek olan Parlamenter Maraton ve Yarı Maratonu Dünya şampiyonasına Türkiye temsilci göndermemiştir[68].

 

Rusya

 

En büyük Ermeni Diasporası Rusya Federasyonu’ndadır. Ermenistan’ın Sovyetler Birliği’ne dahil olması, Ermenistan’ın bağımsızlığını kazanmasından sonra Ermenilerin Rusya’ya yerleşmesini kolaylaştırmıştır. Karabağ savaşı nedeniyle ülke ekonomisi gayet güç bir duruma düşünce kısa zamanda Ermenistan’dan Rusya’ya doğru bir göç başlamıştır. Hemen hepsinin Rusça bilmesi büyük bir kısmının da eğitimini Rusça yapması nedeniyle Ermenilerin Rusya’ya yerleşmeleri ve adapte olmaları bir sorun yaratmamıştır. Sayıları bir milyonu geçen Rusya Ermenileri zamanla siyasi bakımdan aktif hale de gelmiştir.

 

Diğer yandan Ermenistan halen Rusya Federasyonu’nun Kafkaslardaki tek müttefikidir. İki ülke her alanda gayet yoğun ilişkilere sahiptir. Ayrıca Rusya, Ermenistan’da askeri üst bulundurmakta ve Rus birlikleri Ermenistan’ın sınırlarını korumaktadır. Gürcistan’da rejim değişikliğinden sonra Rusya nazarında Ermenistan’ın önemi daha da artmıştır.

 

Rusya’daki Ermenilerin baskısı ve Rusya Federasyonu ile Ermenistan arasındaki özel denebilecek ilişkilerin etkisiyle Rusya Duması 14 Nisan 1995 tarihinde sözde Ermeni soykırımını tanıyan bir kararı kabul etmişti. Bu kararın işlem bölümü şöyledir:

 

“Rusya Federasyonu Federal Meclisi Devlet Duması Ermenilerin 1915–1922 yıllarında ortadan kaldırılmasının faillerini kınar, Ermeni halkı için derin sempatilerini ifade eder ve 24 Nisan’ı soykırım kurbanlarını anma günü olarak tanır”[69].

 

O tarihten sonra Rusya Ermenileri birkaç kez Duma’nın birkaç kez benzer kararlar almasına uğraşmışlarsa da bu konuda esasen bir karar alınmış bulunduğu belirtilerek talepleri kabul edilmemiştir. Bu yıl ise Rus Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un 17 Şubatta Ermenistan’a yaptığı ziyaret sırasında Erivan’daki soykırım anıtını ziyaret etmesi geleceğe dair bir işaret oluşturmuştur. Nitekim, Rus Duması’nın, muhtemelen diğer ülkelerin üst üste sözde soykırımı tanıyan kararlar almasının da etkisiyle, 22 Nisan 2005 tarihinde 310 oyla, olumsuz veya çekimser oy olmadan bu konuda kabul ettiği yeni kararın metni şudur[70]:

 

“Rusya Federasyonu Federal Meclisi Devlet Duması 20. yüzyılın en feci ve gaddar olaylarından biri olan Ermeni soykırımının başlangıcının 90. yıldönümüyle ilgili olarak kardeş Ermeni halkına derin üzüntülerini ifade eder. Devlet Duması milletvekilleri Ermeni halkına uygulanan soykırımı şiddetle kınar. Duma, Ermeni soykırımının başlangıcının tüm dünya tarafından anılması gerektiğini düşüncesindedir”.

 

Türkiye Dışişleri Duma’nın bu kararına tepki göstererek Rusya’ya bir protesto notası vermiş ve Duma’nın Türkiye’nin bu konudaki iyi niyetli girişimlerine destek vermek yerine bu tür bir karar almasının bir talihsizlik olduğu belirtilmiştir[71].  Dışişleri Bakanlığı ayrıca şu açıklamayı yayınladı[72]:

 

“Rusya Federasyonu Federal Meclisi Devlet Duması’nın  22 Nisan 2005 tarihinde sözde Ermeni soykırımı hakkında  kabul  ettiği açıklamayı  kınıyor ve reddediyoruz.

 

Türklerin ve Ermenilerin karşılıklı büyük acılarına neden olan olayların çarpıtılarak bir soykırım olarak takdimi, üstelik bunun Birinci Dünya Savaşı sırasında yaşananları en iyi  şekilde hatırlaması gereken bir ülke Parlamentosu tarafından yapılması anlaşılamaz bir davranıştır.

 

Federal Meclis Devlet Duması’nın kabul ettiği bu açıklama, Türkiye ve Rusya Federasyonu arasında her alanda önemli ilerleme kaydeden ilişkilerimizin vardığı düzey ile bağdaşmamaktadır.   Türkiye, tarihte yaşanan tartışmalı olaylar hakkında en sağlıklı kararı  tarihçilerin vereceğine inanmaktadır. Bu amaçla, 1915 dönemine ilişkin gelişme ve olaylar hakkında Türk ve Ermeni tarihçiler tarafından, ilgili üçüncü ülke arşivlerindeki belgelerin de incelenerek gerçeğin ortaya çıkarılması konusunda iyi niyetli bir girişimde bulunmuştur.”

 

Federal Meclis Devlet Duması’nın  ülkemizin bu yoldaki iyi niyetli girişimine destek vermek yerine, halklar, özellikle yeni nesiller arasında dostça duyguların yeşertilmesi ihtiyacına ters düşen bir açıklama yapması bölgemizde  barışın, istikrarın  tesis edilmesi ve iyi komşuluk ilişkilerinin geliştirilmesi açısından da talihsizdir.”

 

Bu arada Duma’nın, başka ülkelerin tarihi ile kararlar alırken, Rusya’nın kanlı tarihine hiç değinmediği görülmektedir. Çok eskiye gitmeden, 1878 savaşında Rus Ordularının Rumeli Türklerini etnik temizliğe tabi tutarak Osmanlıların Tuna vilayetinde Bulgarların çoğunluğu oluşturmasını sağladıkları, yaklaşık aynı dönemde uygulanan pogromlarla Rusya Yahudilerinin önemli bir kısmının sürüldüğü, 1905 isyanlarının en kanlı şekilde bastırıldığı,  Komünist rejimin tarımı kollektifleştirmesine direnen çiftçilerin kasten açlığa maruz bırakılarak milyonlarcasının ölümüne neden olunduğu, gulag sistemi yaratılarak muhaliflerin ülkenin en ücra yerine sürüldüğü ve orada ilkel koşullar altında yaşamaya mecbur edildiği, büyük terör adı verilen 1936–1938 yıllarında ölen ve sürülenlerin sayısının bilinmediği,  birçok halkın topraklarından başka bölgelere sürüldüğü, bunların arasında Kırım Tatarlarının ve Meşket Türklerinin de bulunduğu, İkinci Dünya Savaşı öncesinde ve sırasında Baltık ülkelerinde ve özellikle Polonya’da büyük katliamlar yapıldığı, savaş sonrası dönemde ise Macaristan ve Çekoslovakya’daki özgürlük hareketlerinin en sert şekilde bastırıldığı hatırlardadır. Tarihinde bu kadar kan ve insanlık faciası bulunan bir ülkenin başkalarını soykırımla suçlaması adeta kara mizah olmaktadır.

 

Arjantin

 

Arjantin’de kayda değer Türk bulunmamasına karşın büyük çoğunluğu Osmanlı İmparatorluğu’ndan göç etmiş bir Ermeni Diasporası vardır. Zamanla zenginleşmiş ve ülkede belirli bir nüfuza sahip olmuş olan bu Diapora 1993 yılında Arjantin Senatosu’ndan Ermeni “soykırımının anılması için bir karar çıkartmayı başarmıştı. O dönemde Karabağ’da savaş devam ettiğinden söz konusu karar Ermeni halkına yapıldığı ileri sürülen insan hakları ihlalleri için de endişe duyulduğunu belirtmekteydi. Kararın metni şudur[73]:

 

“Millet Senatosu

 

1915–1917 yılları arasında Türk Hükümeti tarafından 1.500.000 Ermeninin öldürülmesiyle doruk noktasına ulaşan insanlığa karşı suçun bir kere daha anılması için, 20. yüzyılın ilk soykırımının kurbanı olan Ermeni cemaati ile tam dayanışma halinde olduğunu beyan eder.

 

Aynı şekilde, özerk Karabağ bölgesinde Ermeni halkının çoğunluğuna karşı yapılan devamlı insan hakları ihlallerini için de derin endişelerini belirtir.”

 

2003 ve 2004 yıllarında 1993 yılı kararının esaslarını tekrarlayan kararlar kabul edilmiştir.[74]

 

20 Nisan 2005 tarihinde kabul edilen kararın ilgili bölümlerini çevirisi şöyledir:

 

“Milet Senatosu

 

24 Nisan’da anılacak olan 90. yıldönümü münasebetiyle Ermeni soykırımının kurbanlarına saygılarını sunar, Arjantin’deki Ermeni Toplumunun Nisan ayı süresince ülkemizde yapacağı anma etkinliklerine katılır.

 

Türk devleti tarafından 1915 ilâ 1923 yılları arasında Ermeni halkına karşı uygulanmış olan soykırımı kurbanları aileleriyle dayanışmasını ifade eder

 

Türkiye Hükümetinin çeşitli makamları tarafından belgelenmiş, aksi

söylenemez olayların sistemli bir şekilde inkar edilmesini kınar”

 

 

 

Dışişleri Bakanlığının 5 Mayıs 2005 tarihli açıklaması aşağıdadır[75].

“Arjantin Senatosu’nun  20 Nisan 2005 tarihinde kabul ettiği bir açıklamayla, Türkiye’yi 1915–1923 yılları arasında Ermeni halkına  karşı  soykırım yapmakla itham etmesini  kınıyor ve reddediyoruz.

Arjantin makamlarına, bu yönde bir girişimin yanlışlığı önceden anlatılmış ve yaratacağı sakıncalar, en üst düzeylerde, defalarca izah edilmiştir. Bu girişimlerimize rağmen Arjantin Senatosu’nun, siyasi çıkar amacı güden faaliyetlerin peşine takılarak, tarihi bilgiden yoksun maddi hatalarla dolu söz konusu açıklamayı kabul etmesinin sorumlu bir davranış olmadığı ortadadır.

Türkiye, kısa zaman önce,  1915 yılında Türkler ve Ermeniler arasında meydana gelen olayların Türk ve Ermeni tarihçilerden  oluşacak bir komisyon tarafından ilgili bütün arşivlerde araştırılarak, varılan sonuçların uluslararası kamuoyuna açıklanması yönünde bir öneri yapmıştır.  Sayın Başbakanımız  13 Nisan 2005 tarihinde Ermenistan Cumhurbaşkanı  Robert  Koçaryan’a bir mektup göndererek  söz konusu öneriyi resmen iletmiştir. Cumhurbaşkanı  Koçaryan’ın 26 Nisan tarihli cevabi mektubunun da tarafımızdan olumlu bir bakış açısıyla kapsamlı şekilde değerlendirilmekte olduğu açıklanmıştır.

Türkiye ve Ermenistan arasındaki ilişkilerin normalleşmesini gerçekten arzulayan  ülkelerin  Türkiye’nin bu iyi niyetli açılımını desteklemeleri  beklenmektedir. Aksine  davranış içinde olanların ve bu tür açıklamalara tevessül edenlerin kötü niyetli çabaların aleti olmaktan başka bir amaca hizmet etmedikleri  aşikârdır. “

 

 

Bu ülkede de küçük ve zengin bir Ermeni azınlığı olduğu anlaşılmaktadır. sözde Ermeni sorunu hakkında karar alan ilk ülkedir.  Uruguay Meclis ve Senatosu 20 Nisan 1965 tarihinde 13.326 sayılı bir kanunla 24 Nisan’ı “Ermeni şehitlerini Anma Günü” olarak ilan etmiştir. Kanuna göre, Devlet Radyosu o güne uygun programlar yayımlayacak ve Ermeni asıllı Uruguaylılar da o gün işe gitmeyebileceklerdir[76].

 

Yaklaşık kırk yıl sonra yukarıda değindiğimiz kanunun hükümleri, işe gitmeme hususu hariç, 26 Mart 2004 tarihli ve 17.752 sayılı bir diğer kanunla teyit edilmiştir[77].

 

Son olarak Uruguay Temsilciler Meclisi, 3 Mayıs 2005 tarihinde bir karar alarak “Ermeni ulusunun soykırım günü olan” 24 Nisan’ın Her Türlü Soykırımın Kınanması ve Reddi” günü olarak ilân edilmesi için Birleşmiş Milletler’e gerekli girişimin yapılmasının Uruguay Dışişleri Bakanlığından istemiştir[78]. ’ın bu girişiminin başarılı olma şansının fazla olmadığını, Birleşmiş Milletler’in günün birinde soykırımların kınanması için bir gün saptayacaksa bunun için temel olarak Yahudi soykırımını alacağını şimdiden söyleyebiliriz. Herhalde bu farkedilmiş olmalı ki Uruguay Parlamentosu’nun Ermeni asıllı milletvekili Lilian Keşişyan Avrupa Birliği(‘)ni Ermeni “soykırımını” tanımasını Türkiye’den istemeye davet eden bir imza kampanyası başlatmıştır. Aynı kampanya Arjantin, Brezilya ve Paraguay’da da düzenlenmektedir[79].

 

 

IV. ERMENİ SOYKIRIM İDDİALARINI KABUL EDEN RESMİ KİŞİLER

VE BAZI KURULUŞLAR

 

 

İncelediğimiz dönem içinde bazı ülkelerin üst düzey resmi kişileri Ermeni soykırım iddiasını tanıyan beyanlarda bulunmuşlardır. Ancak bu beyanların ilgili devletin parlamento veya hükümeti gibi organları tarafından teyit edilmemesi beyanlara kişisel bir nitelik vermiştir. Ancak bu beyanlara karşı çıkılmamış olması da o ülkelerin gelecekte, uygun koşullarda, sözde Ermeni soykırımını tanıyabileceklerinin işaretini oluşturmuştur. Diğer yandan bazı resmi kişiler, Ermenistan’ı ziyaretleri sırasında kendilerinden istenmesine rağmen, sözde Ermeni soykırımını tanıyan beyanlar vermekten kaçınmışlardır. Aşağıda bu dönem içinde Ermeni iddialarını tanıyan ve tanımaktan kaçınan kişiler hakkında bilgi verilmektedir.

 

Muhammed Hatemi

 

İran Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi Eylül 2004 ayında Ermenistan’a yaptığı resmi ziyaret sırasında Erivan’daki soykırım anıtını ziyaret ederek bir çelenk koymuş ve saygı duruşunda bulunmuştur[80].

 

Son dönemde, özellikle Büyük Orta Doğu projesinin ortaya atılmasından ve ABD’nin Gürcistan ve Azerbaycan ile iyi ilişkiler kurmasından sonra İran’ın Ermenistan’a yakınlaşma siyaseti güttüğü gözlemlenmiştir. Hatemi’nin Ermenistan ziyaretini ve soykırım anıtına gitmesini bu çerçevede değerlendirmek doğru olacaktır. Buna karşılık Hatemi’nin soykırımı anıtına gitmesinin Türkiye’de hoşnutsuzluk yaratacağını dikkate almadığı da görülmektedir.

 

Georgi Pırnavov

 

          Bulgaristan Cumhurbaşkanı Georgi Pırnanov 6 Ekim 2004 tarihinde, Ermenistan’ı ziyareti sırasında, Eşi ile birlikte soykırım anıtına giderek bir çelenk koymuş, ve “soykırım kurbanları anısına bir ağaç dikmiştir. Pırnanov, bir gazetecinin Bulgaristan’ın Ermeni”soykırımını” tanıma olasılığı hakkında bir sorusuna cevap olarak Bulgaristan’ın 1915 yılında sınırlarını Ermeni sığınmacılara açtığı, onlara her türlü hakkı tanıdığı ve bu gün de Bulgaristan’daki Ermeni toplumunun iyi koşullar içinde yaşadığı cevabını vermiştir[81].

 

          Bulgaristan Cumhurbaşkanı’nın, soykırım iddia ve ithamları karşısında Türkiye’nin hassasiyetini bilmemesi mümkün değildir. Ancak Bulgar yetkililerinin, NATO üyeliği gerçekleştikten sonra,  Türkiye’ye daha az önem verdikleri de görülmektedir.  Avrupa Birliği’ne tam üye olmasından sonra Bulgaristan’ın sözde Ermeni soykırımını tanıması beklenebilir.

 

               

            Arnold Ruutel

 

          Estonya Cumhurbaşkanı Arnold Ruutel Kasım 2004 ayında Ermenistan’ı ziyareti sırasında Erivan Üniversitesi’nde öğrencilerle yaptığı görüşmede,  Türkiye’de 1915 yılında yapılmış olan Ermeni soykırımı hakkında ne düşündüğü hakkındaki bir soruya “ Ermeni halkına karşı yapılmış olan haksızlığın tanınması ve kınanması doğrudur” cevabını vermiştir.

 

          Diğer Estonyalı siyaset adamlarının neden daha önce bu tanımayı yapmadıkları hakkında bir gazetecinin sorusuna ise AB’ye katılma öncesinde Estonya’da gergin bir durum olduğunu ve diğer krizlere karışmamak istendiği ancak şimdi (AB üyesi olduktan sonra) Estonya’nın sağlam zemine bastığını ve tutumu hakkında açık beyanlarda bulunacak gücü olduğunu ifade etmiştir. “Avrupa Birliği Ermenistan’a ne verebilir?”  şeklindeki diğer bir soruya ise Ruutel, belki AB aracılığıyla Estonya’nın Türkiye-Ermenistan ilişkilerini yeni bir başlangıç yapacak düzeye çıkarabileceğini, böylelikle eski kinlerin kaybolup yerini toplumların amaçladığı temel değerlere bırakabileceğini ve sınır ve arazi konusunda daha spesifik anlaşmalara varılabileceğini söylemiştir[82].

 

          Estonya Cumhurbaşkanı’nın Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin düzelmesi için ülkesine vermek istediği rol şüphesiz çok iddialıdır. Bu arada Arnold Ruutel’in sınır ve arazi konularını da anlaşmazlıklar arasında görmesi ve bu konularda anlaşmaya varılması gerektiğini söylemesi dikkat çekmektedir.

 

          Estonya Cumhurbaşkanı’nın Ermeni iddialarını açıkça benimsemesine karşın Estonya Parlamentosu bu konuda, şimdilik,  sessiz kalmıştır. Estonya Dışişleri Bakanlığı da bir beyanda bulunmamıştır. Bu tutum Türkiye’nin Estonya’nın NATO’ya üye olması için çok çaba sarf etmiş bulunmasının bir sonucu olabilir. Bu üyelik tahakkuk ettiğine göre artık Estonya’nın Türkiye’ye ihtiyacı kalmamıştır;  buna karşın Türkiye, AB üyeliği için, bu örgüt üyesi tüm devletler gibi, Estonya’nın da desteğini istemektedir. Koşulların değişmiş olmasının Estonya’nın Ermeni “soykırımı”nı tanıması sonucunu verip vermeyeceğini zaman gösterecektir.

 

          Estonya, Ermeni soykırım iddialarına neden bu kadar ilgi göstermektedir? Bir kaynağa göre[83] Estonya, Sovyetler Birliği zamanında gördüğü şiddet nedeniyle, kendini insanlığa karşı tüm suçlarla mücadele etmek ve insan haklarını korumak manevi yükümlülüğü altında hissetmektedir. Diğer yandan Estonya, Sovyetler Birliği döneminde maruz kaldığı muamele için Rusya’nın af dilemesini beklemektedir.  Bu düşünceye göre Belçika ve Hollanda’nın Nazi işgaline tepki olarak,  Polonya ve Slovakya’nın ise hem Nazi hem de Sovyet işgaline tepki olarak, sözde Ermeni soykırımını tanıyan kararlar almış olabilirler. Ancak bu taktirde Belçika ve Hollanda’nın neden kendi sömürgeci dönemlerini, Slovakya’nın da neden kendi vatandaşı Yahudileri imha etmiş olduğunu sorgulamadıkları açıklanamamaktadır. Diğer yandan bu ülkelerin neden sadece Ermeniler hakkında kararlar aldıkları, neden Bosna, , Darfur olaylarına Ermeniler kadar ilgi göstermedikleri de anlaşılmamaktadır.

 

          Sözde Ermeni soykırımı hakkında alınan kararların altında, mutlaka, Türkiye ve Türklere karşı Müslüman olmalarından, Osmanlı döneminde bazı Hıristiyan halkları asırlarca idare etmiş bulunmalarından, bütün tertiplere rağmen I. Dünya Savaşı sonrasında milli bir devlet kurmuş olmalarından ve günümüzde de tekrar büyük bir devlet haline gelme potansiyeline sahip bulunmalarından gelen bir husumet vardır. Bu husumet Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üye olasılığı belirince artmış ve sözde Ermeni soykırımını tanıyan kararlar birbirini takip etmiştir.

 

 

 

          Gedeminas Kirkilas

 

          Litvanya Savunma Bakanı Gedeminas Kirkilas Nisan 2005 ayı içinde Ermenistan’a yaptığı ziyaret sırasında Erivan’daki soykırım anıtını da ziyaret etmiştir.  Bakan, soykırımların kınanması ve tekrar soykırım olmaması için önlem alınması gerektiğini belirtmiş, halen Litvanya’da Ermeni soykırımının tanıması için resmi bir teklif olmamakla beraber,  kendisinin Litvanya’nın bu tanımanın yapılmasın doğru olacağına inandığını söylemiştir[84].

 

          İncelediğimiz dönem içimde iki meşhur şahsiyet, kendilerinden istenmesine veya beklenmesine rağmen sözde Ermeni soykırımını tanıdıklarını söylemekten kaçınmışlardır. Bunlar NATO Genel Sekreteri Yaap de Hoop Scheffer ile Avrupa Komisyonu’nun eski Başkanı Romano Prodi’dir.

 

Kasım 2004 ayında Ermenistan’ı ziyareti sırasında düzenlediği basın toplantısında NATO Genel Sekreteri Yaap de Hoop Scheffer’e Ermeni “soykırımını” tanıması ve Ermenistan ile diplomatik ilişki kurması için NATO’nun Türkiye’ye baskı yapıp yapmayacağı sorulmuştur.  Hemen söyleyelim ki Ermeni gazetecileri, kişinin göreviyle ilgili olsun veya olmasın,  Ermenistan’ı ziyaret eden her devlet adamına bu mealde soru yöneltmektedirler. Ermeni protokolü de ziyaretçileri soykırım anıtına götürmek için her türlü çabayı göstermektedir.

 

NATO Genel Sekreteri bu soruya, NATO’nun Türkiye’ye herhangi bir baskı yapmayacağını, NATO’nun kinden kaynaklanan ve ırkçılıktan esinlenen her konudan uzak durduğunu ve Türkiye ile NATO arasında yakın ilişkiler bulunduğunu belirterek cevaplamıştır[85].

 

Ermenistan basınında çıkan haberlere göre[86] Avrupa Komisyonu’nun eski Başkanı Romano Prodi 2004 Eylül ayında Ermenistan’a yaptığı ziyaret sırasında Türkiye’nin Ermeni soykırımını tanımasının ve Ermenistan ile olan sınırını açmasının da Avrupa Birliği üyeliği için ön koşul olması gerektiğini söylemiştir.

 

          Avrupa Komisyonu Sözcüsü Marco Vignudelli ziyaretten sonra Brüksel’de yaptığı bir açıklamada Prodi’nin bu ifadelerde bulunmadığını, aksine, sınırlar konusunda, bu durumun Türkiye’nin AB üyeliği için bir ön koşul olmadığını belirttiğini ve sınırın Ankara ile Erivan arasında diyalog yoluyla açılması gerektiğini söylediğini vurgulamıştır[87].

 

          Ermeni iddialarının bazı uluslararası ve yerel kuruluşlar ile yerel meclisler tarafından da kabul edildiği görülmüştür.

 

          Bunların başında Dünya Kiliseler Birliği (World Council of Churches) gelmektedir. Protestan ve Ortodoks kiliselerini içeren ancak Katolik Kilisesinin dahil olmadığı bu dini kuruluşun daha 1983 yılında aldığı bir kararda “Türkiye’de asrın başında bir buçuk milyon Ermenininkatli ve yarım milyonun da sürülmesi” olayı hakkında Dünya toplumunun sessizliğinden ve tarihi gerçeklerin bilinçli bir şekilde inkarından bahsedilmiştir.   Dünya Kiliseler Konseyi bu konudaki endişelerini Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonuna bildirmiştir. İzleyen yıllarda Dünya Kiliseler Birliği benzer beyanlarda bulunmaya devam etmiştir.  Sözde soykırımın 90. yıldönümü vesilesiyle bir bildiri yayınlayan Birlik, Ermeni soykırımının tanınması ve Türkiye’nin tarihinin karanlık bölümüyle yüzleşmesi gereğini birçok kez ifade ettiğini hatırlattıktan sonra, üye tüm kiliselerden 24 Nisan Pazar gününü Ermeni soykırımını anma günü olarak kabul etmeleri istenmiştir[88].

 

          Amerika’daki Yahudi Savunma Birliği (Jewish Defense Ligue ) de sözde Ermeni soykırımını tanıyan kuruluşlara katılmıştır[89]. Bu Birlik, ABD’de İsrail ve Yahudi çıkarları için çalışan tanınmış bir kuruluştur. 1989 yılında Amerika’daki İbrani Kuruluşları Birliği ( Union of American Hebrew Congerations) adındaki diğer bir yahudi kuruluşu da Ermeni soykırım iddialarını kabul etmişti.

 

          Her iki kuruluş da önemli olmakla beraber, ABD’deki Yahudilerin tümünü temsil etmemektedir. Aksi görüşte olan ve Kongre’nin soykırım iddialarını kabul etmemesine çalışan Yahudi kuruluşları da vardır. Diğer yandan İsrail Hükümeti‘nin Yahudi soykırımının benzeri olmadığı noktasından hareketle Ermeni soykırımı kavramını kabul etmeyen tutumuna karşılık, Küdüs’deki Holokost ve Soykırım Enstitüsü İcra Direktörü İsrael Charny ve onun etrafında oluşan bir grup, sözde Ermeni soykırımının tanınması için faaliyet göstermektedir. İsrail basını da genelde onları desteklemektedir.

 

          Bu yıl ABD’nin Kansas Eyaleti de Ermeni Soykırımı iddialarını kabul eden bir karar almıştır[90].  Böylelikle bu iddiaları kabul eden eyaletlerin sayısı 38’e yükselmiştir. Bunların listesini dipnotta veriyoruz[91]. Amerikan Eyaletlerinin, seçmenlerin bir kısmı isterse ve aynı sayıda itiraz eden çıkmazsa, , herhangi bir araştırma yapmadan, bu gibi kararları alabildiği görülmektedir. Diğer yandan Amerikan eyaletlerinin bu tür kararlarının ne Amerikan hükümetini ne de Kongreyi hukuken bağlamadığını belirtmekte yarar vardır.  Buna karşın söz konusu eyaletlerin sayısın artması Amerikan kamuoyunu Ermeni görüşleri lehinde etkilemektedir.

 

          Ukrayna’ya bağlı Kırım Özerk Cumhuriyeti Parlamentosu da 19 Mayıs 2005 tarihinde Ermeni soykırımı iddialarını benimseyen bir karar almıştır[92].

 

Avustralya’da ilk kez sözde Ermeni soykırımını tanıyan bir karar kabul etmiştir. Ryde City Meclisi, üyesi Sarkis Yedelian’ın teklifi üzerine, 1915–1922 yılları arasında Osmanlı Hükümeti tarafından Ermenilere uygulanan soykırımını tanıdığını ve her yılın 24 Nisan gününü Ermeni soykırımını anma günü olarak kabul ettiğini belirten bir karar almıştır[93].

 

 

V. ERMENİ SOYKIRIM İDDİALARI HAKKINDA BAZI ÜLKELERDE GELİŞMELER  (ABD, FRANSA, BELÇİKA VE ALMANYA)

 

 

Amerika Birleşik Devletleri

 

Sözde Ermeni soykırımının 90. yıl dönümü olması Başkan Bush’un bu yıl 24 Nisan’da yayınlayacağı mesaja daha büyük önem verilmesine neden oldu. Diğer yandan Türkiye’de bazı kişilerin Amerika aleyhindeki tutum ve beyanlarının Vaşington’da yarattığı memnuniyetsizlik Ermeni çevrelerine Başkanın bu yıl “soykırım” sözcüğünü kullanabileceği ümidini vermiştir.  220 kadar Kongre üyesi Başkan Bush’a bir mektup göndererek bu yolda hareket etmesini istediklerini bildirdiler. Geçen yıl bu rakam 191 idi.  Amerikan Kongresinde 550 Temsilciler Meclisi üyesi ve 100 senatör vardır. Bu yıl Ermeniler lehine girişimde bulunanların sayısı rekor teşkil etmekle beraber Temsilciler Meclis ve Senato üyeleri toplamının 1/3 kadardır. Diğer bir deyimle Başkan Bush’u etkileyecek bir rakama bu yıl da ulaşılamamıştır.

 

          Başkan 24 Nisan’da yayınlanan mesajında “soykırım” kelimesini kullanmamış, ayrıca geçen yıl mesajında yer alan ve tamamen yok etmek, ortadan kaldırmak anlamına gelen[94] “annihilation” kelimesine  de bu kez mesajında  yer vermemiştir.. Başkan bu yıl olayları tanımlamak için “en dehşetli trajedi”, “kitle halinde öldürme”, “korkunç olay” gibi deyimlerden yararlanmıştır.  Ayrıca Ermenilerin soykırım için kullandıkları “Metz yegern” deyimini karşılamak için de büyük felaket sözcüklerini kullandığı görülmüştür. Kısaca Başkan Bush Türkiye’yi gücendirmemek için “soykırım” dememiş ancak bu kavramı çağrıştıracak başka sözcükler yoluyla Ermenileri de memnun etmeye çalışmıştır.  Türkiye ve Ermenistan hükümetleri bu mesaja bir tepki göstermemiştir.

 

          “Soykırım” sözcüğünün kullanılmaması Türk basınında olumlu bir gelişme olarak karşılandı. Ermenistan basınında ise ölçülü bir düş kırıklığı yaşandığı görüldü. Buna karşın ABD’deki en büyük Ermeni örgütü olan Taşnak Ermeni Milli Komitesi İcra Direktörü Aram Hamparyan ABD Başkanının mesajını “Türk hükümetinin insanlığa karşı bir suçu inkâr etme hususundaki utanç verici politikasına devam etmesine” yardım ettiğini ileri sürdü[95]. Daha ılımlı Ermenileri temsil eden Amerika Ermeni Asamblesi İcra Direktörü Byan Ardouny ise Başkanın Ermenilerin ortadan kaldırılması girişimini nitelendirmek için kullandığı deyimlerden büyük memnuniyetsizlik duyduklarını, Başkanın bu şekilde kaçamaklı deyimler kullanmasının sadece Türkiye’de, devlet tarafından desteklenen,  soykırımını inkâr etmek politikasına hizmet ettiğini ileri sürdü[96].

 

Daha önceki mesajlarında olduğu gibi başkan Bush bu yıl da mesajında Ermenistan’ı övdü ve teröre karşı savaşa katkılarından ve demokratik ve barışçı bir Irak kurulması için gayretlerinden dolayı Ermenistan’a şükran duyduklarını ifade etti. Ancak Ermenistan’ın teröre karşı ne gibi bir katkıda bulunmuş olduğunu bilen çıkmadı. Ermenistan, Irak’a doktor ve mühendislerden oluşan 46 kişilik bir grup göndermiştir[97]. Bu küçük grubun demokratik ve barışçı bir Irak kurulmasına ne gibi katkısı olabileceğini anlamak da mümkün olamadı.

 

Başkan Bush mesajında Türkiye-Ermenistan sorunlarıyla ilgili olarak bilimsel çalışmalara da değindi.   Bu çerçevede önce XX. Asrın başındaki tarihi olayları dürüstlük ve duyarlılıkla incelemeye çalışan, Türkiye’deki ve Ermenistan’daki kişilere taktirlerini bildirdi. Bu kişilerin kim olduğu da belli değildir. Ermenistan ile Türkiye arasında tarih incelemeler alanında tek faaliyet, Viyana’daki Türk—Ermeni Platformu’dur. Ancak, yukarıda değindiğimiz gibi, Ermeni tarihçilerin katılmaması üzerine bu platformun çalışmaları durmuştur. Başkan Bush’un taktirlerini ifade etmesini bu tür faaliyetleri tasvip ettiği şeklinde anlamak mümkündür.

 

İkinci olarak Başkan Bush Geçici Adalet Uluslararası Merkezi’nin (International Center for Transitional Justice, ICTJ) hazırladığı raporun son sözü söylemese de uzlaşmaya doğru kayda değer bir adım oluşturduğunu belirtmiştir.  ICTJ Amerika’da özel bir hukuk incelemeleri kuruluşudur. Türk-Ermeni Barışma Komisyonu 1948 tarihli BM Soykırım Sözleşmesinin 1915 olaylarına uygulanıp uygulanmayacağını ICTJ’ye sormuştu. ICTJ tarafından bu konuda hazırlanan raporda 1948 Sözleşmesinin geriye dönük uygulanamayacağı, bu nedenle de Türkiye’den tazminat ve toprak talep edilemeyeceği bildirilmişti. Diğer yandan ICTJ kendisine sorulmamış bir soruya raporda cevap vererek, BM Sözleşmesi geriye dönük olarak uygulansaydı 1915 tehcirinin soykırım olacağını görüşünü ileri sürmüştü. ICTJ’nin raporu, sonunda, Barışma Komisyonunun ne Türk ne de Ermeni üyelerini tatmin etmişti.  Bu özel kuruluşun raporu bağlayıcı olmadığından ve o tarihten sonra da Komisyon dağılma sürecine girdiğinden konu unutulmuştu.

 

ABD Başkanı bu hemen hiç tanınmayan hukuk kuruluşunun raporuna neden atıfta bulunmuştur? Akla gelen bu raporda yer alan formülün, diğer bir deyimle 1915 olaylarının soykırım olarak kabul edilmesinin ancak bu olaylar nedeniyle Türkiye’den toprak ve tazminat istenmemesinin Amerikan hükümetince Türkiye ve Ermenistan’ın barışmasını sağlayacak bir formül olarak görülmesidir. Ermenistan’ın böyle bir çözüme taraf olması olasıdır. Ancak Taşnakların hakim olduğu Ermeni Diasporası tazminat ve toprak taleplerinde ısrarlıdır.  Türkiye ise soykırım iddialarını kesinlikle reddettiğinden bu formülün kabul edilme şansı yoktur.

 

Başkan Bush’un mesajında diğer önemli bir nokta Başbakan Erdoğan’ın Türk- Ermeni ortak Komisyonu kurulması önerisinin iki ülke arasında uzlaşma sürecini ilerletebileceğine dair ifadeleridir. Ancak Başbakan tarihi incelemeler için bir komisyon önermişken Başkan Bush, Ermeni görüşlerine daha uygun bir şekilde, bu komisyonun görevlerini belirlememek suretiyle her konunun görüşülmesine kapıyı açık tutmuştur.

 

ABD’nin yeni Dışişleri Bakanı Bayan Condolezza Rice’ın Ermeni sorununa bakışı televizyonuna verdiği bir mülakatta sonrasında açıklık kazanmıştır[98]. Bayan Rice,  Türkiye ile Ermenistan arasındaki anlaşmazlığın çözümlenmesi için ne yapılabileceği hakkındaki bir soruya, bu konuda zor bir tarihi geçmiş olduğunu bildiğini ancak şimdi aradan çok zaman geçtiğini, demokratik ve ekonomik gelişmeyi ve istikrar ihtiyacını dikkate alarak tarafları, aralarındaki sorunlara çözüm bulmaya teşvik ettiklerini söylemiştir. Görüldüğü üzere bayan Rice geçmişe değil geleceğe bakılmasına taraftardır; bu ise Ermenilerin soykırım iddialarından yararlanmak politikalarına ters düşmektedir.

 

Amerikan Kongresindeki Ermeni “Caucus”ünün[99] eş başkanları olan Frank Pallone ile Joe Knollenberg ve daima Ermeni çıkarları doğrultusunda çalışan George Radanovich ve Adam Sciff ile elli kadar diğer Kongre üyesinin de katılımıyla, 14 Haziran 2005 tarihinde, Temsilciler Meclisi’ne “Ermeni Soykırımı konusunda Birleşik Devletler‘in Gerçekleştirdiklerinin Teyidi”[100] başlığını taşıyan bir karar tasarısı sunmuşlardır. Tasarı sahipleri bu metnin 1999 yılında Kongreye sunulan metne benzer olduğunu belirtmişlerdir[101].  1999 yılı tasarısı komisyonlardan geçmiş ve 2000 yılı Ekim ayında, Temsilciler Meclisi‘nde kabul edileceği bir sırada, zamanın ABD Başkanı Bill Clinton’un yazılı bir talebi üzerine, gündemden çıkarılmıştı.

 

          Yeni tasarıda, “Tespit” başlığı altında Ermeni “soykırımı” konusunda ABD’nin geçmişten günümüze yaptıklarını gösteren 30 madde vardır. Bunları açıklamaya yerimiz müsait değildir. Ancak birinci maddenin Ermeni soykırımının 1915–1923 yıllarında Osmanlı İmparatorluğu‘nca yapıldığını, yaklaşık 2 milyon Ermeninin sürgüne gönderildiğini, bunun 1,5 milyonunun öldüğünü geri kalan 500 bin kişinin evlerinden atıldığını böylece Ermenilerin tarihi topraklarındaki 2500 yıllık varlıklarına son verildiğini ifade ettiğini belirtmek yeter bir fikir vermektedir.

 

          Tasarının işlem bölümünde, özetle, Birleşik Devletler dış politikasının Ermeni soykırımını ve genel olarak insan hakları, etnik temizlik ve soykırım konularını anlayış ve duyarlılıkla ele alması ve ABD başkanının her yıl 24 Nisan’da yayınladığı mesajda soykırım sözcüğünü kullanması hususları yer almaktadır.

 

          Görüldüğü gibi bu tasarının amacı Ermeni “soykırımını” resmen ABD’ye kabul ettirmektir. Ancak “soykırımın ” tanınmasına bir tür devamlılık verebilmek için Amerikan Dışişlerinin bu konu ile “anlayış ve duyarlılıkla” meşgul olması diğer yandan Başkanın her yıl yayınladığı mesajda soykırım sözcüğünü kullanması istenmektedir.

 

Bu tasarının kabul edilme şansı var mıdır? Cumhuriyetçilerin kontrol ettiği bir Kongrede, Başkan Bush istemediği taktirde, bu tasarının kabulü şansının olmadığı görülmektedir. Başkan Bush’un ise tutumunu, Türk-Amerikan ilişkilerine göre, diğer bir deyimle Amerika‘nın Türkiye‘den olan taleplerinin gerçekleşmesini dikkate alarak, tayin edeceği düşünülmektedir.

 

 

Fransa

 

Dergimizin geçen sayısında Fransa’nın tutumunu ayrıntılı olarak açıklamıştık[102]. Kısaca anımsatmak gerekirse Fransız Ermenileri,  Türkiye’nin Avrupa Birliği‘ne katılım müzakerelerine başlamadan sözde Ermeni soykırımını tanıması ve Ermenistan ile sınırlarını açması için yoğun çaba harcamıştır. Fransa’da yapılan kamuoyu araştırmaları Fransızların çoğunluğunun Türkiye’nin AB üyesi olmasına karşı olduğunu göstermektedir. Burada dikkati çeken husus bu karşıtlığın, esas itibariyle, Türklerin “Avrupalı” olmamasından (veya Müslüman olmalarından) ileri gelmesidir. Diasaporanın yoğun propagandasına rağmen, soykırım iddiaları bu karşıtlık olgusu içinde geri planda yer almıştır.

 

Fransız siyasi partileri de bu durumdan etkilenmişlerdir. Sağ ve merkez partileri Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkarken Sosyalist Parti, ilke olarak, bu üyeliğe taraftar olmayı sürdürmüş, ancak bu üyeliğin gerçekleşmesini insan haklarında, demokrasi uygulamalarında ve Ermeni “soykırımı” konusunda ilerlemelere bağlamıştır[103]. Türkiye “soykırım” iddialarını kabul etmediğine göre, aslında Sosyalistleri de Türkiye’nin AB üyeliğine muhalif olarak görmek doğru olacaktır.

 

Fransız Hükümeti, Mecliste kendisini destekleyen siyasi partilere rağmen Türkiye’nin AB üyeliğini desteklemiştir. Bunda Başkan Chirac’ın etkisi olduğu, Başkanın AB zirve toplantılarında Türkiye hakkında alınmış olan kararlardan vazgeçmenin mümkün olmadığını düşündüğü anlaşılmaktadır. Ancak, Türkiye’nin AB üyeliği karşıtlığı Fransa’da o kadar yaygın hale gelmiştir ki Fransız Hükümeti 17 Aralık zirve toplantısında Türkiye’ye tam üyelik değil, özel bir statü verilmesi için uğraşmış, bu sağlanamayınca müzakerelerin ucunun açık olması, diğer bir deyimle, müzakerelerin mutlaka tam üyelikle bitmemesi koşuluyla, Türkiye ile müzakerelere başlanmasını onaylamıştır.   Diğer taraftan Fransız Hükümeti, Avrupa Anayasası için yapılacak referandumu tehlikeye atmamak için, 2007’den sonra Avrupa Birliği‘ne girecek ülkelerin adaylığının referanduma sunulması için Fransız Anayasası‘nda değişiklik yapmıştır.

 

Fransız hükümetinin Türkiye’nin AB üyeliği hakkındaki bu tutumu Ermeni sorununa ilişkin tutumunu da etkilemiştir. Endüstriden sorumlu Bakan olan Patrick Devedjian, verdiği bir beyanatta Türkiye’nin Avrupa Birliği‘ne üye olabilmesi için “soykırımı” tanıması gerektiğini tekrarlamıştır[104].  Dışişleri Bakanı Michel Barnier, Avrupa Zirvesinden bir kaç gün önce,  13 Aralıkta,  Fransa’nın Türkiye ile yapılacak müzakereler sırasında “ 20. asrın başlarında yüz binlerce Ermeni’yi etkileyen trajediyi tanımasını Türkiye’den isteyeceğini” söylemiş ve son elli yıldır Avrupa’nın birleşmesi projesinin barışma fikrine dayandığını vurgulayarak Fransız-Alman barışmasını örnek göstermiştir. Barnier, Türkiye’nin zamanı gelince kendi tarihiyle bir hafıza çalışması yaparak bu trajediyi tanıması gerektiğini de söylemiştir[105]. Bir Türk kaynağı  “soykırımın” tanınmasının görüşmelerin başlaması için Fransa’nın koyduğu bir şart olmadığını ve hukuki açıdan bunun mümkün olmadığını Fransız Dışişleri Bakanının belirttiğini yazmıştır[106]. Bundan Ermeni “soykırımı” Kopenhag kriterleri arasında yer almadığı için Fransa’nın bu konuda AB’de bir kararı aldıramadığını, buna karşın Türkiye’yle yapılacak müzakerelerde Ermeni soykırımı iddialarını tanımasını Türkiye’den tek taraflı isteyeceği anlaşılmaktadır. Bu husus Türkiye’nin tam üyeliğinin Fransa’da referanduma sunulması ile birlikte düşünüldüğünde Türkiye’nin AB üyeliğiadeta imkânsız hale gelmektedir.

 

Ermeni diasporası Fransız Dışişleri Bakanının bu tutumundan memnunluk duymuş ancak soykırım sözcüğünü kullanmamasını ve soykırım “kurbanlarının sayısını az göstermesini tenkit etmiştir[107]. Michel Barnier hemen ertesi gün tehcir olayı için soykırımı sözcüğünü kullanarak bu “kusurunu” telafi etmiştir[108]. Ayrıca,  Fransız RTL radyosuna verdiği bir mülakatta Türkiye ile müzakerelerin çok uzun ve çok güç olacağını bu müzakereler sırasında, Ermeni soykırımı dahil, tüm sorunların masaya getirileceğini ve Türkiye’nin üyeliğinden önce bunlara bir çözüm bulunacağını ümit ettiğini söylemiştir[109].

 

Fransız Millet Meclisi 21 Aralık 2005’te Türkiye AB’ye katılım müzakerelerinin başlaması konusunda bir genel görüşme yapmıştır. Başbakan Jean-Pierre Rafarin konuşmasında Türkiye’nin demokrasisini güçlendirmesi, trajik Ermeni ve Kürt sorunları başta olmak üzere insan ve azınlık haklarına saygı göstermesi, Yunanistan ile başlayan barışmanın teyit edilmesi ve Kıbrıs sorununun çözümlenmesi gereğine temas etmiştir[110]. Konuşmasında “soykırım” kelimesini kullanmadığı için yapılan itirazlara cevaben de 1915 yılı Ermeni soykırımından bahsetmemek gibi bir sorunu olmadığını, Fransa’da bu konuda bir kanun bulunduğunu söylemiştir[111].

 

Başkan Chirac ise, Türkiye’nin Ermenilerle ilgili hafıza çalışması yapmaması halinde Fransızların Türkiye’nin tam üyeliği için yapılacak referanduma hayır diyebileceklerini öne sürmüştür[112].

 

Fransız Millet Meclis Başkanı Jean-Louis Debré 2005 Şubat ayı başında Türkiye’yi ziyaret etmiştir. Bu ziyaretin Fransız hükümetinin, kamuoyunun baskısıyla, Türkiye’nin AB üyeliği hakkındaki olumsuz tutumunun Türkiye’de yarattığı tepkileri hafifletmek amacını güttüğü tahmin edilmiştir. Debré ziyareti sırasında Ermenilerin soykırım iddialarının uluslararası bir kuruluş tarafından araştırılmasını önermiş ve bu araştırmanın bilim adamlarının da dahil olacağı BM, NATO veya Avrupa Konseyi gibi kuruluşların temsilcileri ile İsviçre’den bir grup tarafından yapılabileceğini söylemiştir.

 

Debré’nin bu önerisi ne Türkiye’de ne de diğer ülkelerde bir yankı yaratmamıştır. Ancak, Başbakan Erdoğan’ın Nisan ayında, Başkan Koçaryan’a yaptığı tarihçiler ve diğer uzmanlardan bir komite kurulması önerisi böylece bir destek bulmuştur. Bu arada Türkiye’nin, Ermeni “soykırımını” tanımış olan İsviçre’den bir grubun bu iddiaları incelemesini kabul etmesinin uygun olmayacağını, Ermenistan’ın da üyesi olmadığı NATO’ya bu konuda görev verilmesini kabul etmesinin beklenmeyeceğini belirtelim.

 

Kanımızca Debré’nin önerisinin önemi, Ermeniler sözde soykırımın yeterince kanıtlanmış olduğunu iddia ederken Fransız Meclis Başkanın bu iddiaların araştırılmasını istemesindedir.

 

24 Şubat 2005 tarihinde, Türkiye-Avrupa Birliği Karma Parlamenter Komisyonu’un Brüksel’de yaptığı toplantıda Fransız Millet Vekili Jacques Toubon, Ermeni soykırımı iddialarını gündeme getirerek, bu konuda Avrupa Parlamentosu'nun aldığı bir karar olduğunu (1987 tarihli karar) söylemiş ve "Türkiye'nin AB'ye üye olabilmek için Ermeni soykırımını tanıması gerektiğini" savunmuştur. Toubon, ayrıca, Türkiye'nin Sevr Antlaşması'nı da kabul etmesini talep etmiştir. CHP milletvekili Şükrü Elekdağ Toubon'a tepki göstererek söylediklerinin kabul edilemez olduğunu belirtmiştir[113]. Bir Ermeni kaynak ise Toubon’un Sevr Antlaşması’dan bahsetmekle beraber kabul edilmesi konusuna değinmediğini ileri sürmüştür[114].

 

Yeni Avrupa Anayasası’nın Fransa’da referanduma sunulacak olması Türkiye’nin AB üyeliğinin yeniden gündeme gelmesine neden olmuştıur. Fransız kamuoyunda bu Anayasa’nın Türkiye’nin AB üyeliğini kolaylaştırdığı şeklinde yanlış bir kanı yerleşince Fransız Ermenilerinin büyük çoğunluğunun Anayasaya olumsuz oy verme eğilimine girmişlerdir. Bunun üzerine Fransız hükümeti Ermenileri kazanma girişimleri başlatmıştır.

 

Ermenistan Devlet Başkanı Koçaryan Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac’ın daveti üzerine 22 Nisan’da Fransa’yı ziyaret etmiştir. Chirac ve Koçaryan beraberce Paris’teki Ermeni “soykırım” anıtına giderek çelenk koymuşlar ve Fransa’daki tüm Ermeni kuruluşları bu törende hazır bulunmuştur[115]. Elysée Sarayı sözcüsü Chirac’ın Koçaryan’la yaptığı görüşme sırasında Fransız Cumhurbaşkanı’nın Türkiye’nin AB üyeliğinin Ankara’nın Avrupa Birliği değerlerini paylaşmasına bağlı olduğunu, diğer yandan bu üyeliğin soykırım konusunda hatırlama mecburiyeti getirdiğini söylediğini ifade etmiştir. Sözcü ayrıca, Chirac’ın Ermenistan Başkanından Türkiye ile, özellikle soykırım konusunda, diyaloğu arttırmalarını istediğini de ifade etmiştir[116].

 

Fransız Dışişleri Bakanı Michel Barnier 25 Nisan’da Lüksembourg’da yapılan Türkiye-Avrupa Birliği Ortaklık Konseyi toplantısında Ermeni soykırımı konusunda bir hafıza çalışması yapmasının Türkiye’ye hatırlatılmasını istemiştir[117]. Ancak bu konu Ortaklık Konseyinde gündeme gelmemiştir.  Dışişleri Bakanı Abdullah Gül Ermeni konusunun küçük iç siyasi mülahazalar sebebiyle istismar edildiğini söylemiştir[118].

 

Referandum tarihi yaklaşınca Cumhurbaşkanı Chirac pek alışılmamış bir hareket yaparak Fransa’da Ermeni Kuruluşları Koordinasyon Konseyi Başkanı Ara Toranian’a bir mektup yazmış ve Fransa’nın Ermeni “soykırımını” tanıdığını, Türkiye’nin “hatırlama görevini” yerine getirmesini beklediğini, Türkiye’nin bunun gerekli olduğunu anlayacağından emin olduğunu zira Kopenhag kriterlerinin ruhunun bunu gerektirdiğini bildirmiştir[119]. Bilindiği gibi Kopenhag kriterleri Ermeni “soykırımını” içermemektedir.  Ancak Fransa Cumhurbaşkanı bu kriterlerin ruhunun bir “hatırlama görevi” gerektirdiği, diğer bir deyimle Türkiye’nin sözde Ermeni soykırımını tanımasını amir olduğu gibi zorlama bir yorumda bulunmuştur.  Bir kaynağa göre Chirac Ara Toranian’ı Elysée Sarayı‘na davet ederek kendisinden Fransız Ermenilerinin referandumda “evet” oyu kullanmalarını istemiş ancak Toranian bunu kabul etmemiştir[120]. Diğer yandan Fransa’daki üç Ermeni Partisi (Taşnaklar, Hınçaklar ve Ramgavarlar) yayınladıkları bir bildiride Fransız Cumhurbaşkanın mektubundaki ifadelerini taktir ettikleri ancak Cumhurbaşkanın Türkiye’nin Avrupa Birliği‘ne katılma müzakerelerinin ertelenmesi konusuna değinmediğini esefle not ettiklerini bu durumda Ermeni kökenli Fransızların durumun bilincinde olarak vatandaşlık görevlerini yerine getireceklerinden emin bulunduklarını ifade etmişlerdir[121].  Böylelikle üç Ermeni Partisi, Fransa’daki Ermenilere referandumda “hayır” oyu kullanmalarını dolaylı bir şekilde telkin etmişlerdir.

 

29 Mayıs 2005 tarihinde Avrupa Anayasası’nın kabulü için yapılan referandumda “hayır” oyları  % 55 olmuştur. Fransızlara “hayır” dedirten nedenler arasında beşinci sırada, oyların %14’üyle Türkiye’nin Avrupa Birliği‘ne girişi yer almaktadır[122]. Diğer bir deyimle referandum öncesinde, başta Ermeniler tarafından olmak üzere, Türkiye aleyhinde yoğun bir propaganda kampanyası yürütülmüş olmasına rağmen, Türkiye karşıtlığı referandum sonuçlarını nispeten az etkilemiştir.

 

Bu vesileyle halen Fransa’da tüm Ermeni kuruluşların lideri durumunda olan ve aylık Les Nouvelles d’Arménie dergisinin yayıncılığını yapan Ara Toranyan’ın, 1980’li i yıllarda Ermeni terör örgütü ASALA’nın sözcülüğünü sonra da bir süre liderliğini yaptığını hatırlatalım.

 

Belçika

 

Belçika’da 23 Mart 1995 tarihinde kabul edilen bir kanun, soykırımı inkâr eden, küçük gösteren, haklı çıkarmaya çalışan, soykırımı veya insanlığa karşı suçları tasvip eden kişilerin sekiz günden bir yıla kadar hapsini ve yirmi altı avrodan beş bin avroya kadar para cezasına çarptırılmasını öngörüyordu. Bir olayın soykırım sayılabilmesi için uluslararası hukuka göre böyle kabul edilmesi, diğer bir deyimle Birleşmiş Milletler‘in 1948 tarihli Soykırım Sözleşmesine uygun olması ve uluslararası bir mahkemenin aldığı bir kararda soykırım olarak nitelendirilmesi gerekiyordu. Kanun bu haliyle Yahudi soykırımını kapsıyordu. Belçika Millet Meclisi 21 Nisan 2005 tarihinde bu kanunun kapsamını genişleten bazı değişiklikler yapmış[123] ve tasarı Senato’ya gönderilmiştir.

 

Yapılan değişiklik, Güvenlik Konseyi‘nin veya Birleşmiş Milletler Genel Kurulu‘nun veya Belçika veya diğer bir Avrupa Birliği ülkesi mahkemesi tarafından verilen kararlar da belirtilen olayların da soykırım sayılmasıdır[124]. Ne var ki, bunların da Ermenilerin soykırım iddialarını kapsamadığı anlaşılmıştır. Zira 1915 tehcirinin soykırım olduğu hakkında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi‘nin, Genel Kurulu‘nun, Belçika’nın veya diğer bir Avrupa Birliği üyesi ülke mahkemesinin kararı yoktur.  Ermeni çevreleri bu kez Senatoya sunulan metinde değişiklik yapılmasına çalışmaya başlamışlardır. Buna göre bir olayın soykırım olarak kabul edilmesi Avrupa Parlamentosu‘nun bir kararı ve Avrupa Birliği üyesi bir ülkenin kanunu ile de mümkün olabilecektir[125]. Bilindiği gibi Avrupa Parlamentosu 1987 tarihli kararıyla sözde Ermeni soykırımını tanımıştır. Fransa ise 30 Ocak 2001 tarihli bir kanunla bu tanımayı yapmıştır.

 

Ancak Senato Adalet komisyonu, uzun süren tartışmalardan sonra değişiklik önerilerini reddetmiştir. Kanun tasarı Millet Meclisine iade edilmiştir. Meclisin, ilke olarak, tasarıyı aynen kabul edip tekrar Senatoya göndermek hakkı bulunmaktadır. Ancak, genel kanı 2006 Ekim ayında yapılacak olan yerel seçimlerden önce bu konunun gündeme gelmeyeceği merkezindedir[126].

 

Belçika’da azami 7 bin Ermeniye karşın, çoğunluğu Belçika uyruğunda 150 bin kadar Türk mevcuttur. Türkler arasında bir bakan, bir senatör ve bir milletvekili bulunmaktadır. Ayrıca yerel yönetimde çok sayıda Türk vardır[127]. Türklerin Ermenilere göre siyasi ağırlığının fazla olmasının Senatonun tasarıyı reddetmesinde rol oynadığı anlaşılmaktadır.

 

Senatoda yapılan görüşmelerde tasarı aleyhinde konuşanların üzerinde durduğu hususlardan biri de bir olayın soykırım olup olmadığına parlamentolar gibi siyasi makamların değil, adlî mercilerin karar vermesi gereğidir. Bu düşünce 1948 tarihli Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesi‘ne uygundur. Belçika Senatosu‘nun bu mülahazası diğer Avrupa ülkeleri tarafından benimsenirse, bazı parlamentoların sözde Ermeni soykırımını tanıyan kararlarının hukuki bir değer taşımadığı bir kez daha ortaya konmuş olacaktır. 

 

 

 

Almanya

 

Alman Hıristiyan Demokrat Birliği ile Hıristiyan Sosyal Birliği partilerinden oluşan ve kısaca Hıristiyan Demokratlar olarak adlandırılan siyasi oluşum, İkinci Dünya Savaşı‘ndan sonra Federal Almanya’nın kurulmasında başlıca rolü oynamıştır. Hıristiyan Demokratlar aynı zamanda savaş sonrasında Türkiye ile Almanya arasında her alanda yakın ve dostane ilişkiler kurulmasının da mimarıdır. Hıristiyan Demokrat hükümetler Türkiye’ye ve askeri yardım yapmış ve Alman ekonomisinin ihtiyacı olan yabancı işçilerin büyük kısmının Türkiye’den getirilmesi kararını da Hıristiyan Demokrat hükümetler almıştır.

 

Bu olumlu tablo Sovyetler Birliği‘nin dağılması ve Almanya’nın birleşmesinden, diğer bir deyimle Avrupa’nın stratejik alanda Türkiye’ye olan ihtiyacının azalmasından sonra, değişmeye başlamıştır. Hıristiyan Demokratlar, o zamana kadar pek önem vermedikleri Türk işçilerinin Almanya’ya entegrasyon sorunlarını ön plana çıkarmışlardır. Ayrıca Türkiye’nin Avrupa Birliği‘ne üye olmasına karşı çıkmışlar, ancak Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkisinin azalmasını da sakıncalı gördüklerinden Türkiye’ye “imtiyazlı ortaklık”  verilmesi fikrini ortaya atmışlardır. Bu fikir, Almanya’dan başka özellikle Fransa’da sağcı partiler tarafından desteklenmesine rağmen kabul görmemiş ve 17 Aralık 2004 tarihli Avrupa Birliği zirve toplantısında Türkiye ile tam üyelik için müzakerelerin başlamasına karar verilmiştir. Bu karar aynı zamanda, Türkiye’nin üyeliğine açık destek veren Başbakan Schröder ile Sosyal Demokratların Hıristiyan Demokratlara karşı bir başarısını oluşturmuştur.

 

Hıristiyan Demokratlar ise imtiyazlı ortaklık fikri gerçekleşmeyince başka bir formül arayışına girmişler ve Türkiye’yi Ermenilerin kıyımı ile suçlamanın gelecek parlamento seçimlerinde sosyal Demokratlara oy kaybettirebileceği düşüncesiyle bu konuyu işlemeye başlamışlardır.

 

Bu arada Almanya’da genellikle sağ kesime mensup kişilerin Yahudi soykırımı suçlamalarından çok rahatsız olduğu bilinmektedir. Ne var ki bu suçlamaları reddetmek mümkün değildir. Buna karşın soykırım Almanlardan önce başkaları tarafından da işlenmişse, bu Almanların suçunun azalması şeklinde algılanabilmektedir. Bu nedenle Almanya’da sağ kesimde başkalarını soykırım yapmakla suçlamak eğilimi vardır.  Hıristiyan Demokratlar Türkiye’yi suçlarken bu kesimden de destek alacaklarını düşünmüşlerdir.

 

Hıristiyan Demokratlar bu hususları dikkate alarak 23 Şubat 2004 tarihinde Alman Parlamentosuna Ermeni sorunu hakkında bir karar tasarısı sunmuşlardır. Bu tasarı Alman Hükümeti‘nin Ortağı Yeşiller tarafından desteklenmiş ancak Sosyal Demokratlar karşı çıkmıştır. Kuzey Ren-Vestfalya eyaletinde yapılan seçimleri kaybetmeleri sonucunda Parlamento seçimlerinin yenilenmesi kararı alınınca Sosyal Demokratların direnişi azalmış ve çabaları söz konusu tasarının iyileştirilmesine yönelmiştir.

 

Partiler arasında yapılan uzun müzakerelerde bazı değişiklikler yapılan tasarı

Alman Parlamentosu’nda 16 Haziran 2005 tarihinde oylama yapılmadan kabul edilmiştir. Alınan kararın başlığı şudur: “1915 Ermenilerin sürgün ve katlinin hatırlanması ve anılması-Almanya, Türkler ve Ermenilerin başarısına katkıda bulunmalıdır.

 

Alman Parlamentosu‘nun bu kararında soykırım sözcüğü yoktur. Buna karşın, “Ermenilerin neredeyse tamamen imha edilmeleri”, “Ermenilerin sürülüp yok edilmeleri” gibi deyimler soykırım kavramını çağrıştırmaktadır. Böylelikle Başkan Bush’un, yukarıda değindiğimiz, soykırım sözcüğünü kullanmadan, soykırımı anlatmak metodu Alman Parlamentosu tarafından da benimsenmiştir. Kararda soykırım sözcüğünü kullanılmamasının nedeninin Almanya’da yaşayan Türklerin sert tepki göstermesinden duyulan endişe olduğu anlaşılmaktadır

 

Karar,  tarihin dürüst bir şekilde ele alınmasının gerekli olduğunu,  bunun barışmanın temelini teşkil ettiğine inanıldığını, bu hususun Avrupa hatırlama kültürü çerçevesinde geçerli olduğunu ve ulusal tarihin karanlık sayfalarıyla açık bir şekilde yüzleşilmesinin de buna dahil bulunduğunu ifade etmektedir.  Almanya Avrupa kıtasında çeyrek asırlık bir dönemde (1914–1839) iki büyük savaş çıkartmış, milyonlarca sivil ve askerin ölmesine neden olmuş ve ayrıca Yahudilere soykırım uygulamıştır. Sonunda uğradığı yenilgi o kadar büyük olmuştur ki, tekrar bağımsız bir devlet olarak kabul edilebilmesi için, topraklarının büyük kısmından vazgeçmesi, yıllarca yabancı kuvvetlerin işgali altında kalması ve her şeyden önce işlediği tüm suçları kabul etmesi ve tazminat ödemesi gerekmiştir. Ancak Almanya’nın bu durumunu diğer ülkeler için örnek teşkil etmemiştir. Özellikle savaşta yenilmemiş ülkelerin sömürgeci geçmişlerini veya tarihlerinin karanlık sayfalarını hatırlamak gibi bir eğilimleri bulunmamaktadır. Bunun en çarpıcı örneği Fransa’nın Cezayir’de yaptığı katliamı ve mezalimi tanımayı reddetmeleridir.

 

Alman Parlamentosu kararında Türkiye’de Osmanlı İmparatorluğu‘nda meydana gelen olaylar hakkında kapsamlı bir tartışma sürdürülmesinin hala mümkün olamamasından ve Türk tarihinin bu bölümünü ele alan bilim adamları ve yazarların cezai takibata maruz kalmalarından ve kamuoyu önünde karalanmalarından üzüntü duyulduğu bildirilmektedir. Bu ifadelerden kararı kaleme alanların Türkiye’deki durumdan hiç haberdar olmadıkları görülmektedir. Şu anda Türkiye’de 1915 tehcirinin soykırım olup olmadığı hakkında yoğun bir tartışma sürmektedir. Soykırım taraftarlarından hiç biri takibata uğramamıştır. Yves Ternon ve Vahank Dadrian gibi soykırım iddiasının şampiyonu yazarların eserleri başta olmak üzere, Ermeni görüşlerini yansıtan pek çok kitap Türkiye’de yayınlanmıştır. Ayrıca Almanya’da pek revaçta olan Franz Werfel’in “Musa Dağında Kırk Gün “adlı romanı da yayınlanmıştır.

 

“Kamuoyu önünde karalanmak” deyimiyle, herhalde, Adalet Bakanı Cemil Çiçek’in Boğaziçi Üniversitesi‘ndeki konferans hakkında 25 Mayıs 2005 tarihinde TBMM’de yaptığı konuşma kastedilse gerektir. Herkes gibi Adalet Bakanının da fikrini söylemek hakkı vardır. Alman Parlamentosu kararında ayrıca bu konferansın Adalet Bakanı  tarafından engellendiği bildirilmektedir. Oysa, yukarıda değindiğimiz gibi, Adalet Bakanı bu toplantıyı engellememiştir. Böyle bir yetkisi olmadığını bizzat kendisi söylemiştir. Toplantı Boğaziçi Üniversitesi Rektörü tarafından ertelenmiştir.

 

          Karar bu gibi haksız ve yanlış ifadelerden sonra, herhalde bir denge kurmak amacıyla,  Türkiye’de Avrupa hatırlama kültürü anlamında Ermeni sorunuyla giderek daha fazla ilgilenildiği yönünde ilk olumlu işaretlerin de ortaya çıkmaya başladığının görüldüğünü bildirmekte ve bazı örnekler vermektedir:        Birinci örnek olarak TBMM’in, “Ermenilere karşı gerçekleştirilen suçlar” ve Türk-Ermeni ilişkileri  hakkında görüşmeler yapmak üzere Ermeni kökenli Türk vatandaşlarını davet etmesi gösterilmektedir. Bununla TBMM’nin AB uyum ve Dışişleri Komisyonlarının 4 Nisan 2005 tarihinde yapmış olduğu, yukarıda ayrıca değindiğimiz toplantı kastedilmektedir. Ancak bu toplantı “Ermenilere karşı işlenen suçları” görüşmek üzere yapılmamıştır. Alman parlamenterlerinin TBMM komisyonlarının “Ermenilere karşı gerçekleştirilen suçlar “ gibi bir konuyu görüşmeleri için hiçbir neden bulunmadığını anlayamamaları gerçekten şaşırtıcıdır. İkinci örnek, Viyana’da Türk-Ermeni kadınlar diyaloğu gibi kamuoyunda iz bırakmamış bir olay gösterilmiştir.

 

          Üçüncü örnek Türk ve Ermeni tarihçileri arasında gerçekleştirilen ilk temaslar sonucu belge alış-verişi yapılmış olmasıdır. Bununla yukarıda değindiğimiz Viyana Platformu kastedilmektedir. Ancak, Ermenilerin çekilmesi sonucunda bu girişimin sona erdiğinden bahsedilmemektedir. Dördüncü örnek ise Başbakan Erdoğan’ın Ermeni Patriği Mesrob ile birlikte Türkiye’deki ilk Ermeni müzesini İstanbul’da açmış olması gösterilmiştir. Başbakanın bu jesti tamamen Türkiye Ermenilerine yöneliktir. Türkiye Ermenileri de, kendilerin birçok kez de ifade ettiği gibi, Ermeni sorunun bir parçası değildir. Alman Parlamentosu kararında son örnek olarak Başbakan Erdoğan’ın ikili bir Türk-Ermeni tarihçiler komisyonu kurulmasını önermesi gösterilmiştir. Ancak bunun da hür ve kamuoyuna açık bilimsel tartışmalar temelinde gerçekleştirildiği takdirde başarıya ulaşabileceği belirtilmiştir.

 

Kararda Almanya’da Türkiye’den gelen  çok sayıda  Müslümanın yaşaması nedeniyle tarihi anımsamanın ve bu suretle barışmaya da katkıda bulunmanın önemli bir görev olduğu belirtilmektedir. Bu ifadeler, dolaylı bir şekilde, Almanya’da çalışan Türklerin Ermenilerin soykırıma uğramış olduğunu kabul etmelerinin onlar için bir görev olduğu anlamına gelmektedir. Türklerin böyle bir görevi yoktur.  Bu ifadeler Almanya’da git gide artmakta olduğu görülen yabancı düşmanlığının etkisiyle Almanya’daki Türklere, Ermeni sorunun bahane ederek,  baskı yapmaya çalışıldığını göstermektedir.

 

          Tasarıda Türkiye ile Ermenistan arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesinin bölgenin geleceği açısından  büyük önem taşıdığı, bu bağlamda  acilen AGİT ilkeleri temelinde her iki tarafın güven artırıcı önlemler alması gerektiği, örneğin Türkiye’nin sınırları açması Ermenistan’ın  tecridine son verebileceği ve diplomatik ilişkilerin başlatılmasını teşvik edebileceği kayıtlıdır. Ayrıca Almanya’nın AB komşuluk inisiyatifi çerçevesinde özel bir yükümlülük altında bulunduğu, hedefin, Ermenistan ile Türkiye arasındaki durumun normalleşmesi ve iyileşmesine yardımcı olmak ve böylece Kafkasya bölgesinde istikrarın sağlanmasına katkıda bulunmak olduğu belirtilmektedir.  Görüldüğü üzere kararda Güney Kafkasya’da istikrarın neden bozulduğu hususuna hiç değinilmeden bu istikrarın sağlanması için Türkiye’nin sınırlarını açması ve Ermenistan ile diplomatik ilişki kurması istenmektedir. Oysa Kafkasya’da istikrarı bozan ülke, Karabağ ve diğer Azerbaycan topraklarını işgal eden,  Türkiye’nin sınırlarını resmen tanımayan ve siyasi çıkar sağlamak amacıyla Türkiye’ye karşı soykırım iddiaları ileri süren Ermenistan’dır. Ermenistan’ın bu hareketlerinden hiç bahsedilmemesi Alman Parlamentosu‘nun bu kararının tarafsız olmadığını kanıtlamaktadır.

 

          Kararda Federal eyaletlerin, Ermenilerin sürülüp yok edilmeleri konusunun Almanya’da da ele alınmasına eğitim yoluyla katkıda bulunmaları kayıtlıdır. Bu ifade Ermenilerin soykırım iddialarının Almanya’da okullarda okutulması anlamına gelmektedir. Bu konu okullarda okutulduğu taktirde Alman öğrencilerde bir Türk düşmanlığı belirecek Türk asıllı öğrenciler ise suçluluk duygusuna kapılacaklardır. Bu duygu Türk asıllı öğrencilerden bazılarında milli kimliklerinden uzaklaşmak sonucunu verecektir. Böylelikle Almanların özellikle üzerinde durduğu entegrasyon, diğer bir deyimle Almanlaşma için, uygun bir ortam yaratılmış olacaktır.

 

Alman Parlamentosu kararında Federal Hükümetten bazı taleplerde bulunulmaktadır. Bu talepleri, bazıları hakkında açıklamalar yaparak,  aşağıda aynen veriyoruz.

 

* Türkler ve Ermeniler arasında barışma ve tarihi suçun affedilmesi/özür dilenmesi suretiyle anlaşmaya varılmasının sağlanması için yardımcı olması.

(Türkler Ermenilere karşı bir suç işlenmiş olduğunu kabul etmediklerinden özür dilemeleri de söz konusu değildir. Diğer yandan Ermeni sorunu psikolojik olmaktan ziyade bazı çıkar hesaplarına dayanan siyasi bir sorundur. Bir tarafın özür dilemesi diğer tarafın af etmesiyle çözümlenemez. )

 

* Türkiye Parlamentosu, Hükümeti ve toplumunun Ermeni halkına karşı tarihte ve günümüzde oynadıkları rolü kayıtsız şartsız ele almaları için çaba sarf etmesi.  (Bu ifadeler Türkiye’nin Parlamentosu, Hükümeti ve toplumuyla sözde Ermeni soykırımını tanıması gerektiği anlamına gelmektedir.)

 

*  Türk ve Ermeni bilim adamlarının yanı sıra uluslararası uzmanların da katılacağı bir tarihçiler komisyonu kurulmasını desteklemesi. (Alman Parlamentosu böylelikle Başbakan Erdoğan’ın tarihçiler komisyonu önerisini kabul etmiş olmakta ancak bu komisyona uluslararası uzmanların da katılması gerektiği öne sürülmektedir.)

 

* Konu hakkında sadece Osmanlı İmparatorluğu belgelerinin değil, aynı zamanda Almanya’nın Türkiye’ye de iletmiş olduğu Federal Dışişleri Bakanlığı arşiv belgelerinin de kamuoyuna açılması için çaba sarf etmesi. (Bu ifadeler Türkiye’de sadece Osmanlı belgelerinin yayınlanmış olduğu kanısını vermektedir. Oysa Türkiye’de Osmanlı belgeleri yanında İngiliz ve Fransız belgeleri de yayınlanmıştır. Türk Tarih Kurumu Rus belgelerinin yayınlanmasını planlamıştır. Bu arada ilgili Alman belgeleri de yayınlanabilir. Diğer yandan Alman Arşivleri açık olduğuna göre buradaki belgelerin kamuoyuna açılması sözleri anlamsızdır. )

 

* İstanbul’da yapılması planlanan fakat devlet baskısı nedeniyle ertelenen konferansın gerçekleştirilmesi için çaba göstermesi. (İstanbul’da yapılması planlanan konferansın devlet tarafından ertelenmemiş olduğunu açıkladık. Konferansın yapılması için Alman hükümetinin çaba göstermesine gerek yoktur. Konferans, düzenleyicileri istediği taktirde her an her yerde yapılabilir)

 

* Özellikle Ermenilerin kaderi konusunda olmak üzere, Türkiye'de düşünce özgürlüğünün  sağlanması için çaba sarf etmesi. ( Bu ifadelerin, halen Türkiye’de bazı yazar ve bilim adamlarının açıkça Ermenilerin soykırımına uğradığını yazdığı ve bu fikri savunduğu dikkate alındığında bir anlamı yoktur. Kararı kaleme alanların Türkiye’deki koşullar hakkında yeterli bilgi sahibi olmadıklarını görülmektedir. )

 

* Türkiye ile Ermenistan arasındaki ilişkilerin normalleşmesine yardımcı olması. ( Alman Parlamentosu‘nun yukarıda saydığımız kararı Ermeni görüşlerini yansıtmaktadır. Diğer bir deyimle bu karar tarafsız ve adil değildir. Bu görüşleri dikkate almak mecburiyetinde olan Alman hükümetinin Türkiye-Ermenistan ilişkilerini normalleşmesine olumlu bir katkı yapması beklenemez)

 

          Alman Parlamentosunun bu kararı Türkiye açısından hukuki bir sonuç doğurmayacaktır. Zira, milli egemenlik ilkesi gereği, bir ülke parlamentosunun diğer bir ülkeden hukuken bir talepte bulunması mümkün değildir. Buna karşın kararın bazı siyasi sonuçları olabileceğini ve bu arada iki ülke ilişkilerinde bazı sıkıntılar yaşanmasının muhtemel olduğunu belirtelim.

 

          Yukarıda belirttiğimiz gibi Alman Parlamentosu bu kararı oy birliği ile almıştır.  İki ülke arasında çok yakın ilişkilere, Almanya’da üç milyondan fazla Türkün varlığına ve her yıl milyonlarca Alman turistin Türkiye’ye gelmesine karşın Alman Parlamentosu‘nda Türk görüşlerini savunan bir kişi dahi çıkmaması kabul edilemez bir durumdur.  Alman Parlamentosu‘nun bu kararı ve sonbaharda iktidara gelmesi beklenen Hıristiyan Demokratların Türkiye’nin AB üyeliği aleyhindeki kararlı tutumu,  kanımızca Türk-Alman ilişkilerinin gözden geçirilip yeni ve daha gerçekçi temellere oturtulmasını gerektiren önemde gelişmelerdir.

 

Dişişleri Bakanlığı Alman Parlamentosu‘nun bu kararı hakkında 16 Haziran 2005 tarihinde bir açıklama yayınlayarak[128] kararı kınamış, kararın Almanya iç politikası hesaplarından kaynaklandığı, hiçbir dayanağı olmayan iddialar ileri sürdüğü, Alman gençliğinde Türk düşmanlığı yaratılması sonucunu verebilecek öneriler içerdiği, iki ülke arasındaki ilişkilere olumsuz etki yapacağının zamanında Alman muhataplara bildirildiği belirtilmiştir. Dışişleri açıklamasının tam metni aşağıdadır:

 

 

“Federal Almanya Parlamentosu bugün (16 Haziran), Parlamento’da temsil edilen partilerin ortak sunucu olduğu ve 1915 yılında yaşanan olaylarla ilgili olarak Ermeni iddialarına ilişkin bir kararı kabul etmiştir. Bu kararı esefle karşılıyor ve şiddetle kınıyoruz.

 

Yaklaşık üç aydır Almanya Parlamentosu’nun gündeminde bulunan bu karar ile ilgili olarak görüşlerimiz her düzeyde Alman muhataplarımıza iletilmiş, kararın tek yanlı içeriğine, metindeki vahim maddi yanlışlıklara ve bilgi eksikliklerine işaret edilmiş ve böyle bir kararın, özellikle Almanya gibi her zaman dost ve müttefik olarak görülen bir ülke tarafından kabulünün Türk halkını derinden yaralayacağına ve ikili ilişkilerimiz üzerinde yapacağı menfi etkilere dikkat çekilmiştir.

 

Ancak gelinen aşamada, tüm bu uyarılarımızın Federal Alman Parlamentosu tarafından dikkate alınmadığı üzüntüyle gözlenmektedir.

 

Bu girişimin Alman iç politika hesaplarından kaynaklandığı açıktır. Böyle hassas bir konunun iç politikanın küçük hesaplarına alet edilmesi sorumsuzluk ve dar görüşlülüğün bir kanıtıdır.

 

Federal Almanya Parlamentosu’nda kabul edilen karar “Anadolu’daki Ermenilerin neredeyse tamamen imha edildikleri” gibi hiçbir dayanağı olmayan iddialara yer vererek hazırlayıcıların tarih bilgisinden ne kadar uzak olduklarını göstermekle kalmamakta, Alman Hükümeti’ne, “Ermenilerin sürülüp yok edilmesinin” eyalet eğitim politikalarına dahil edilmesini tavsiye ederek Alman gençliğinde Türk düşmanlığı yaratılması sonucunu verebilecek sorumsuz, son derece tehlikeli ve kışkırtıcı öneriler de içermektedir.

 

Türkiye Cumhuriyeti tarihiyle barışıktır. Tarihi olayların parlamentolarca değil, ancak tarihçiler ve uzmanlar tarafından değerlendirilebileceği düşüncesinden hareketle arşivlerini Alman ve Ermeniler dahil tüm araştırmacılara açmış, Ermenistan’a, Osmanlı dönemindeki Türk-Ermeni ilişkilerini ortak bir komisyonda incelenmesi önerisini resmen iletmiştir. Türkiye Cumhuriyeti belgelere dayanması halinde tarihinin herhangi bir döneminin muhasebesini yapmak için yabancı ülke parlamentolarının kararlarına ihtiyaç duymayacak kadar da devlet geleneğine sahip bir ülkedir. Ancak, Federal Almanya Parlamentosu kararında dile getirildiği gibi kendi geçmişiyle yüzleşmek ihtiyacını duyuyorsa, bunu asılsız iddialar temelinde şekillendirilen tarihi olaylar ve Türkiye’nin üzerinden değil, kendi tarihi sorumlulukları çerçevesinde yapmalıdır.”

 

 

VI. TÜRKİYE’NİN AVRUPA BİRLİĞİ ADAYLIĞI VE ERMENİ SORUNU

 

 

Bu bölümde Ermeni diaspora örgütleri,  Ermeni Patrikleri ve Ermenistan hükümetinin Türkiye’nin Avrupa Birliği‘ne üyeliği sürecine ilişkin tutum ve tepkilerini inceleyecek ve ayrıca Avrupa Birliği organlarında alınan kararların Ermenistan’! ilgilendiren bölümleri ele alınacaktır.

 

 

 

Diaspora Örgütlerinin Tutumları

 

Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine adaylığı kabul edildikten az sonra, 2000 yılında, Diaspora Ermenileri Brüksel’de devamlı bir örgüt kurarak katılma süreci içinde Türkiye’nin Ermeni “soykırımını” tanıması ve Ermenistan ile sınırlarını açması için, Avrupa Parlamentosu‘nda ve Avrupa Birliği‘nin diğer organlarında yoğun bir propaganda faaliyetine girişmişlerdir. Halen bu faaliyet Taşnakların idaresindeki Fédération euro- arménienne pour la justice et la démocratie  (Adalet ve Demokrasi İçin Avrupa-Ermeni Federasyonu) tarafından yürütülmektedir. Adı geçen kuruluş, Avrupa Komisyonu’nun Türkiye hakkındaki 7 Ekim 2004 tarihli raporlarında, Avrupa Parlamentosu‘nun 15 Aralık 2004 tarihli kararında ve 17 Aralık 2004’te yapılan AB zirve toplantısında Ermeni görüşlerinin yer alması için büyük gayret göstermiştir. Bu arada 17 Aralık doruk toplantısını etkilemek amacıyla, Ermeni kaynaklarına göre 10.000[129], Belçika polisine göre ise 2.300 kişi Brüksel’de gösteri yapmıştır[130].

 

Bu çabalara rağmen Avrupa Birliği organlarının hiç birinden Türkiye’nin müzakerelere başlamadan önce sözde Ermeni “soykırımını” tanıması gerektiğine dair bir karar çıkmaması Diasporanın tepkilerine neden olmuştur. Fransa’daki en büyük Ermeni kuruluşu olan,  Taşnak eğilimli “Comité de la defense de la cause arménienne” (CDCA)  (Ermeni Davasını Savunma Komitesi) yayınladığı bir bildiride Avrupa Komisyonu‘nun Türkiye ile müzakerelere başlanmasını öngören raporunun kendilerinde büyük düş kırıklığı yarattığını bildirmiş ve Komisyon‘un Türkiye’ye gösterdiği “hoşgörüyü” kınamıştır[131]. Diğer yandan Başkan Chirac’tan Türkiye ile müzakerelere başlamasını engellemesi istenmiş ve bu konuda Fransız Danıştayına başvurulacağı açıklanmıştır[132]. Ayrıca Marsilya’da Başkan Chirac aleyhinde gösteriler yapılmıştır[133]. 17 Aralık 2004’te yapılan AB zirve toplantısınde Ermenileri ilgilendiren konularda bir karar alınmamış olması da Diasporanın şiddetli tepkilerine deden olmuştur. Doruk Toplantısını, İngiltere ve Fransa’nın Çekoslovakya’yı Nazi Almanyasına bıraktığı 1939 Münih Antlaşması‘na benzeten makaleler yazılmış[134], yukarıda değindiğimiz Avrupa Ermeni Federasyonu ise Avrupa’nın Türkiye’ye karşısında kayıtsız şartsız teslim olduğu, zirve toplantısında Türkiye’deki işkence, kadın hakları, Kürt sorunu ve Ermeni “soykırımının” tanınmaması gibi insan haklarıyla ilgili sorunlar üzerinde durulmadığı[135], Avrupa Birliği‘nin Kıbrıs konusunda Türkiye’den kesin taahhüt bile alamadığı[136] şeklinde eleştirilerde bulunmuştur.

 

Ermeni Patriklerinin Tutumu

 

Ermeni Patriklikleri de bu süreç içinde propaganda faaliyetlerinde bulunmuşlardır. Beyrut’taki Kilikya Patriği I, Başbakan Erdoğan’ın İstanbul’daki Surp Pırgiç Ermeni Hastanesinde 5 Aralık 2004 tarihinde açılışını yaptığı Ermeni müzesindeki konuşmasını şiddetle eleştirdirmiştir. Aram I, Başbakan Erdoğan’ın Patrikliğe ait Kilikya Müzesi‘ni de ziyaret etmesi gerektiğini, orada Türkler tarafından işlenen  “soykırımın” inkâr edilemez kanıtlarını görebileceğini, bunların Türk barbarlığının eseri olduğunu söylemiş ve Başbakan Erdoğan’ın atalarının işlediği suçu (?) kabul etmesini istemiştir[137].   Aram I eleştirilerini sürdürerek Türkiye’nin yakın tarihi bilmezden geldiğini,  Osmanlı Türkiyesi tarafından planlanmış ve gerçekleştirilmiş “soykırımı” tanımayı reddettiğini, Ermeni “soykırımının” Türkiye tarafından tanınmasının sadece bir Ermeni sorunu değil, tüm uluslararası toplumu ilgilendiren bir sorun olduğunu ve Avrupa tarafından gayet ciddi bir şekilde ele alınması gerektiğini ifade etmiştir[138].   Görüldüğü gibi I, bir din adamı gibi değil bir militan üslubuyla konuşmaktadır. Bu vesileyle Kilikya Patrikliği‘nin İkinci Dünya Savaşı‘ndan sonra, diaspora Ermenilerini Sovyetlerin kontrolündeki Eçmiyazin Patrikliği‘nin etkisinden kurtarmak amacıyla kurulduğunu ve Taşnaklar tarafından kontrol edildiğini belirtelim.

 

Ecmiadzin Patriği Karekin II ise daha ılımlı bir dil kullanarak, iki ülke arasında diplomatik ilişki olmamasından Türkiye’nin sorumlu olduğunu, zira Türkiye’nin ön koşullar ileri sürdüğünü, bu sorunu ayrıca Karabağ ve Ermeni “soykırımının” tanınması sorunlarını çözmenin gerektiğini ancak Ermeni “soykırımının” tartışılacak bir konu olmadığını ifade etmiştir[139].

 

İstanbul’daki Ermeni Patriği Mesrop II ise daima Türkiye’nin AB üyesi olmasından yana olduğunu belirtmiştir.

 

Ermenistan Hükümetinin Tutumu

 

Ermenistan’ın Türkiye’nin AB üyeliği karşısındaki tutumuna gelince Türkiye’nin AB üyesi olmasının Ermenistan lehine olacağı bir çok kez Ermeni siyaset adamları tarafından ifade edilmiştir. Bu tutumun nedeni Ermenistan yetkililerinin Türkiye’nin AB üyeliği sürecinde Ermenistan ile olan sorunlarını, Ermenistan’ın istediği şekilde çözmenin mümkün olacağına inanmalarıdır.

 

Avrupa Komisyonu’nun Türkiye hakkındaki 7 Ekim 2004 tarihli İlerleme Raporu sınırların açılmasına, iki ülke arasında diplomatik ilişki kurulmasına değinmesine ve dolaylı bir şekilde de olsa “soykırım” konusundan bahsetmesine rağmen, bunları Türkiye’nin tam üyeliği için ön şart olarak göstermemiştir. Bu durum Ermenistan Dışişleri Bakanı Oskanyan’ın tepkisini çekmiş ve adı geçen verdiği bir beyanatta, Ermenistan ile olan sınırını kapamış olan, Ceza kanununda Ermeni soykırımını tanıyan veya Kıbrıs’taki Türk birliklerinin geri çekilmesini destekleyen herkesin cezalandırılması hükmü bulunan bir ülkenin Avrupa Birliği‘ne katılmak için görüşmelere başlama hakkını elde etmeye lâyık olmadığını düşündüklerini söylemiştir[140].

 

Ermenistan Başkanı Robert Koçaryan da bu konuda görüşlerini belirterek Avrupa Birliği‘nin Güney Kafkasya ülkeleriyle işbirliği yapmasına engellerden birinin Türkiye’nin Ermenistan’a uyguladığı ambargo olduğunu, Avrupa Birliği‘ne katılma müzakerelerine başlayan bir ülkenin AB’nin “Yeni Komşuluk Programı”  üyesi bir ülkeye ambargo uygulamasının normal olmadığını söylemiştir[141]. Koçaryan ayrıca Alman Die Welt gazetesine verdiği bir mülakatta, iki ülke arasındaki ilişkilerin ne derecede sorunlu olduğu hakkındaki bir soruya şu cevabı vermiştir:  “ Halen, diplomatik düzeyde bile, ilişkimiz yok. Sınır kapıları çalışmıyor, ticaret yok[142]. Türkiye gerçekte Ermenistan’a bir abluka uyguluyor. Bu ancak taciz olarak tanımlanabilir. Biz, herhangi bir ön koşul olmadan ikili ilişkileri yürütmemiz gerektiği fikrindeyiz. Halihazır durum normalden başka her şeydir”. Koçaryan aynı mülakatta “soykırımın” tanınmasının kendileri için çok önemli olduğunu ancak bunu ikili ilişkileri geliştirmek için bir ön koşul olarak görmediklerini, “soykırım” suçunun inkâr edilemeyeceğini,  Türkiye’nin bu olayı tanımasının ilişkilerin normale dönmesi yolunda önemli bir adım oluşturacağını, Ankara’nın halen Ermenistan’a uyguladığı ambargoyu Karabağ sorununun çözümüne bağlamaya uğraştığını,  ancak iki ülke ilişkilerinin üçüncü bir ülke ile olan ilişkiler tarafından tayin edilmemesi gerektiğini, bu bağlamda Ermenistan’ın Türkiye ile olan ilişkilerini Kıbrıs sorunun çözümüne bağlamadığını söylemiştir.

 

Koçaryan ayrıca Türkiye’nin Avrupa Birliği‘ne katılması müzakereleri bu koşullar altında başlarsa bunun Avrupa Birliği‘nin bu günkü durumu kabullenmesi anlamına geleceğini de belirtmiştir. Bu sözler Koçaryan’ın, sınırları açması ve sözde soykırımını kabul etmesi için Avrupa Birliği‘nin Türkiye’ye baskı yapmamasından endişe ettiğini göstermektedir.  Avrupa Birliği‘nin Türkiye hakkındaki ilerleme raporunda bu konuların fazla vurgulanmaması Koçaryan’a bu kanıyı vermiş olsa gerektir. Ancak, yukarıda gördüğümüz gibi, Fransa Türkiye ile yapılacak müzakerelerde Ermenistan’ın bu taleplerini yerine getirmeye çalışacağını belirtmiştir.

 

Avrupa Birliği Organlarında Türkiye Hakkında Alınan Kararların Ermeni Sorununu ve Türkiye-Ermenistan İlişkilerini İlgilendiren Bölümleri

 

Avrupa Birliği Komisyonu‘nun 6 Ekim 2004 tarihli raporunun Türkiye’nin Birliğe katılmasının etkileri bölümünde Türkiye’nin katılmasının Birliğin sınırlarını Ermenistan, Gürcistan ve Azerbaycan’a kadar uzatacağı, Avrupa Birliği‘nin Türkiye aracılığıyla Güney Kafkasya’da istikrarı sağlayıcı bir etki yapabileceği, ancak bunun için Türkiye’nin komşularıyla olan sorunlarını Birliğe katılmadan çözmesi gerektiği bildirilmektedir.  Raporda bu bağlamda, özellikle, diplomatik ilişkilerin kurulması ve kara sınırının açılmasıyla Türkiye’nin Ermenistan ile olan ilişkilerin geliştirilmesi gerektiğine işaret olunmaktadır.

 

Raporda,  diğer bir önemli konunun trajik olayların, özellikle de bu bölgede 1915–1916 yıllarında yaşanan insani ızdırapların yorumlanması olduğu, Türkiye’nin Birliğe katılması beklentisinin Ermenistan ile olan ikili ilişkilerin iyileştirilmesini ve sözkonusu olaylar hakkında da bir uzlaşma yapılmasını da içermesi gerektiği ifade olunmaktadır. Görüldüğü gibi rapor 1915/1916 tehciri için Ermeniler tarafından kullanılan “soykırım” deyimi yerine “trajik olaylar”  demeyi tercih etmiş ve bu nedenle de diaspora tarafından eleştirilmiştir[143]. Diğer yandan bu konu ilk defa bir Komisyon belgesinde yer almıştır. Komisyon bu “trajik olaylar” hakkında Türkiye’nin bir uzlaşma yapmasını istemektedir. Uzlaşmanın kiminle ve ne zaman yapılacağı hakkında bir açıklık yoktur. Ancak, Ermeni diasporaları uluslararası bir kimlik taşımadığına göre uzlaşmanın Ermenistan ile yapılması gerekecektir. Diğer yandan uzlaşmanın Türkiye’nin tam üyeliğinden önce gerçekleşmesinin beklendiği de anlaşılmaktadır.

 

Komisyon ayrıca Türkiye’nin Karabağ sorunu sebebiyle Ermenistan ve Azerbaycan arasındaki gerginliğin hafifletilmesine katkıda bulunmasının önemine de işaret etmiştir. Burada dikkati çeken husus Türkiye’den Karabağ sorunun çözümü için değil, bu sorunun yarattığı gerginliğin hafifletilmesi için katkı beklenmesidir. Diğer bir deyimle Türkiye’nin Azerbaycan’ı desteklemesinin mevcut gerginliği arttırabileceği ifade olunmaktadır.

 

Komisyon Raporunun en önemli bölümü Komisyonun AB ülkeleri Hükümet ve Devlet başkanlarına (zirve toplantısına) Türkiye’nin Avrupa Birliği‘ne katılımındaki ilerlemeler hakkında yapmış olduğu tavsiyelerdir. Sözkonusu tavsiyelerde Ermeniler veya Ermenistan konuları yer almamıştır. Buna uygun olarak da 17 Aralık 2004 zirve toplantısı sonuç bildirgesinde bu konulara değinilmemiştir. Böylelikle Türkiye ile müzakerelere başlanması için, Ermenilerin ön şart olmasını ısrarla istediği “soykırımın” tanınması ve sınırların açılması hususları gerçekleşmemiştir.

 

Avrupa Birliği‘nin diğer organı olan Avrupa Parlamentosu da Türkiye’nin Birliğe katılımı hakkında,  Avrupa Komisyonu’nun yukarıda değindiğimiz ilerleme Raporunu ve tavsiyelerini inceledikten sonra,  bu konuda 15 Aralık 2004 tarihinde bir tavsiye kararı kabul etmiştir.  Avrupa Birliği’nin Türkiye ilişkilerine ve Türkiye’nin bazı iç sorunlarına da genelde olumsuz bir yaklaşımla değinen bu kararın Ermeni sorunu ile ilgili bölümleri, özetle, aşağıdadır:

 

Söz konusu Kararda, Türkiye ile Ermenistan arasındaki sınırın hala açılmamış olmasının Ermenistan ile iyi ilişkiler kurulması için Türk yöneticileri tarafından kaçırılmış bir fırsat olduğu belirtilmekte ve Türk makamlarının 18 Temmuz 1987 tarihli Avrupa Parlamentosu kararında yer alan Ermeni sorunu hakkındaki diğer hususları da yerine getirmemiş olduğu vurgulanmaktadır.  1987 yılı kararında, özet olarak, Avrupa Parlamentosu sözde Ermeni soykırımını tanımış,  Türkiye’den de tanımasını istemiş ve tanımadığı taktirde de bunun Avrupa Birliği‘ne üyelik yolunda aşılamaz bir engel oluşturacağı ifade edilmişti.

 

Avrupa Parlamentosu‘nun 15 Aralık 2004 tarihli Kararında, ayrıca, Ermenilere karşı uygulanmış olan “soykırımını” tanımak suretiyle Ermeni halkı ile barışma sürecini desteklemesini Türkiye’den istemektedir. Bundan başka Kararda,   Avrupa Komisyonu ve Avrupa Konseyi‘nden (Devlet ve Hükümet başkanlarından) “soykırım” tarihi gerçeğini resmen tanımasını ve Ermenistan ile sınırlarını en kısa zamanda açmasını Türkiye’den talep etmeleri  de istenmiştir.

 

Kararda, Ani’deki Ermeni kiliselerinin ziyarete açılmasının, Türk tarihçi Halil Berktay’ın soykırım hakkındaki dikkate değer çalışmasının ve Ermenistan Cumhuriyeti‘yle devlet düzeyindeki ilişkilerin yeniden tesisinin ileriye doğru yaşamsal adımlar olduğu, ancak bu sürecin Türkiye ve Ermenistan arasındaki sınırların açılması suretiyle mantıki sonucuna ulaşması gerektiği ifade olunmaktadır. Bu arada Halil Berktay’ın soykırım konusunda kitabı bulunmadığını, fikirlerini daha ziyade verdiği mülakatlarda ifade ettiğini, bu nedenle de Halil Berktay’ın olmayan çalışmalarının neden yaşamsal bir adım olarak görüldüğünün anlaşılamadığını belirtelim. Diğer yandan Ermenistan ile devlet düzeyinde yeniden ilişki kurulması hakkındaki ifadeler de anlaşılamamaktadır. Zira, Türkiye, Ermenistan Devleti‘ni 1991 yılında tanımış olup, iki taraf, birbirlerinin ülkesinde diplomatik temsilci bulundurmamakla beraber,  gerektiğinde her düzeyde resmi temas yapılmaktadır.

 

Avrupa Parlamentosu‘nun sözünü ettiğimiz kararında Türkiye ve Ermenistan’ın, geçmişin trajik deneyimlerinin açıklıkla üstesinden gelinmesi amacıyla, mümkünse,  bağımsız eksperlerden kurulu iki taraflı bir komitenin yardımıyla,  barışma sürecini devam ettirmelerine inanıldığı belirtilmekte ve Türkiye’den mümkün olan en kısa zamanda Ermenistan ile olan sınırlarını açması talep olunmaktadır.

 

Görüldüğü gibi Avrupa Parlamentosu kararı Avrupa Komisyonu raporlarından çok daha ileri bir şekilde Ermeni görüşlerini yansıtmaktadır. Bu arada Türkiye’nin  sözde Ermeni soykırımını tanıması ve Ermenistan ile olan sınırlarını açması için çok ısrar edilmesi dikkat çekmektedir.

 

Kararın Ermenilerin hoşuna gitmeyecek tek yönü  “geçmişin trajik deneyimlerinin, diğer bir deyimle soykırımı iddialarının,  bağımsız, iki taraflı bir eksperler komitesi tarafından incelenmesidir.  Ermeniler “soykırımın” yeter derecede tanıtlandığı iddiasında oldukları için bir incelemeye taraftar değillerdir. Yukarıda Başbakan Erdoğan’ın Başkan Koçaryan’a bir mektup göndererek iki ülkenin tarihçi ve diğer uzmanlarından oluşan bir grubun 1915 dönemine ait gelişme ve olayları tüm arşivlerde araştırarak, bulgularını uluslararası kamuoyuna açıklamalarını önerdiğini anlattık.  Başbakanın bu önerisi, Avrupa Parlamentosu kararındaki bağımsız eksperler komitesi kurulması fikrine uymaktadır.

Ermenistan Dışişleri Bakanlığı Avrupa Parlamentosu‘nun 15 Aralık 2004 tarihli kararı hakkında yayınladığı bir basın bildirisinde[144] soykırım tarihi gerçeğini tanımasını ve Ermenistan  ile olan sınırlarını gecikmeden açmasını  Türkiye’den isteyen bu kararı memnuniyetle karşıladığını ve bu hususların Avrupa Birliği‘nin Türkiye gündeminde yer almasını ümit ettiğini ifade etmiştir. Bildiride ayrıca  Türkiye’nin bütün kriterleri yerine getirdiği taktirde Avrupa Birliği‘ne üye olmasının Ermenistan’ın yararına olacağı ve bölgeye olumlu bir etki yapacağı da ifade olunmuştur.  Bu olumlu yaklaşımdan sonra  bildiride,  Türkiye’nin  Ermenistan ile olan sınırını kapalı tutmaya devam ettiğini, ülkesinde soykırımı deyiminin kullanılmasını suç saydığını (?) ve  Ermenistan ile olan ilişkilerini normalleştirmek için de kabul edilemez  ön koşullar ileri sürdüğünü  dikkate alınması Avrupa Birliği üyelerinden  istenmiştir. Kabul edilemez diye tanımlanan ön koşulların neler olduğu açıklanmamıştır. Ancak bunların Ermenistan’ın Türkiye ile olan sınırlarını tanıması ve Karabağ ve diğer Azerbaycan topraklarından çekilmesi olduğu bilinmektedir. Diğer bir deyimle Ermenistan’ın Türkiye’nin sınırlarını tanımadan ve Azerbaycan topraklarını da işgale devam ederek Türkiye ile normal ilişkiler kurmak ve sınırı da açtırmak peşinde olduğu bir kez daha anlaşılmaktadır   Bildiri Ermenistan-Türkiye ilişkilerinin bu “kabul edilemez” durumunun, içerdiği tüm belirsizliklerle, Güney Kafkasya’nın gelişmesi için ve bu bölgenin Avrupa perspektifi için ciddi bir tehdit oluşturduğu belirtilmektedir. Burada Türkiye’nin  Ermenistan politikasının Güney Kafkasların tamamı için bir tehdit oluşturduğu gibi  garip bir saptama vardır. Oysa Türkiye’nin bölgenin diğer iki devleti olan Gürcistan ve Azerbaycan ile mükemmel denebilecek  ilişkileri mevcuttur.

Bildiride son olarak Türkiye  Avrupa Birliği‘nin çağrılarına cevap verdiği taktirde, tüm engellerin daha kolaylıkla aşılacağı ve  bölgenin  istikrar ve refahın sağlanacağını belirtmekte ve bunun  Türkiye’nin Avrupa Birliği‘ne girmeye hazır olduğunun açık bir işareti olacağı ifade  edilmektedir. Avrupa Birliği’nin bu konudaki başlıca çağrılarının  sözde soykırımın tanınması ve sınırların açılması olduğu anımsandıkça,  esas itibariyle Türkiye ve Ermenistan’ı ilgilendiren bu hususların bölgenin istikrar ve refahı ile doğrudan bir ilgisinin bulunmadığı görülmektedir.

 

 

 

 

[1] Tercüman, 18 Şubat 2005

[2] Hürriyet, 11 Şubat 2005i Fatih Altaylı,  “Kara Yazar”

[3] Zaman 19 Şubat 2005

[4] İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi, 17 Şubat 2005

[5] Hürriyet, 27 Şubat 2005 “Ermeniler Kahraman İlan Etti”

[6] Milliyet, 19 Şubat 2005

[7] Radikal, 1 Mart 2005, Murat Yetkin; Soykırım için atak 

[8] Aynı kaynak

[9] Amerikalı Profesör Heat Lowry Henry, 1990 yılında yayımladığı (ISIS Press, İstanbul) “Büyükelçi Morgenthau’un Öyküsünün Perde Arkası” başlıklı kitabıyla Morgenthau’nun kitabındaki uydurmaları, yanlışları ve abartmaları ortaya koymuştur. Sinasi Orel ve Süreyya Yuca “Ermenilerce Talat Paşa’ya Atfedilen Telgrafların Gerçek Yüzü”  (TTK, 1983)  başlıklı kitapla, Talat Paşa’ya atfedilen telgrafların sahte olduğunu kanıtlamışlardır:

[10] cnnturk 8 Mart 2005

[11] cnnturk 8 Mart 2005

[12] Mediamax News Agency, 9 Mart 2005.

[13] PanArmenian News, 24 Mart 2005

[14] Arminfo, 7 Mart 2005

[15] Ermeni Araştırmaları Sayı 12–13, S:31–32

[16] Dergimiz Justin McCarthy’nin 15 Mart 2005 tarihinde İstanbul’da “ Türkiye-Ermenistan İlişkileri: Geçmiş, Bugün ve Gelecek”  başlığını taşıyan bir konferansın metnini de yayınlamıştır.  Bkz. Ermeni Araştırmaları Sayı 1, S:49–65

[17] Hürriyet, 28 Mart 2005, Tufan Türenç “Tek Kişilik Ordu: Justin McCarthy

[18] Milliyet, 26 Mart 2005

[19] AGOS Gazetesi 471–478 numaralı sayılar

[20] Hürriyet, 5 Nisan 2004

[21] Agos, 9 Nisan 2005

[22] NTV, 10 Nisan 20005 ve Zaman, 11 Nisan 2005

[23] TBMM’nin Genel Görüşme sırasında yapılan tüm konuşmalar için bakınız: http://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/tutanak_b_sd.birlrşim_baslangıc?P4=14205&P5

[24] Hye-Tert, 18 Mayıs 2005

[25] Tercüman, 25 Mayıs 2005

[26] Hürriyet, 27 Mayıs 2005

[27] Zaman, 24 Eylül 2004

[28] Armenialiberty, 29 Eylül 2004

[29] Yeni Şafak, 28 Eylül 2004

[30] Armenialiberty, 29 Eylül 2004

[31] Vatan, 12 Ocak 2005

[32] Zaman, 25 Ocak 2005

[33] PanArmenian.Net, 11 Nisan 2005 ve Journal of the Turkish Weekly,  14 Nisan 2005

[34] Milliyet, 15 Nisan 2005

[35] Asbarez, 15 Nisan 2005

[36] Pan Armenian News, 15 Nisan 2005

[37] Asbarez, 15 Nisan 2005

[38] Agence Presse, 14 Nisan 2005

[39] RFE/RL, 18 Nisan 2005

[40] Aynı kaynak

[41] Agence Presse, 23 Nisan 2005

[42] NTV, 21 Nisan 2005

[43] Radikal, 22 Nisan 2005 ve Arminfo, 20 Nisan 2005

[44] Saptayabildiğimiz kadarıyla bu konferansa, Taner Akçam, Murat Belge,  Baskın Oran ve Ermeni asıllı vatandaşlarımızdan Hrant Dink ve Etyen Mahcupyan katılmışlardır., 

[45] Armenpress, 20 Nisan 2005

[46] Armenpress, 22 Nisan 2005

[47] Armenpress, 22 Nisan 2005

[48] Pan Armenian News, 26 Nisan 2005

[49] Aşağıda ABD bahsinde görüleceği üzere Başkan Bush bu yılki mesajında Türkiye’nin Komisyon önerisini desteklemiştir. Alman Başbakanı Gerhard Schröder Türkiye’yi ziyareti sırasında komisyon önerisini desteklemiştir (Zaman, 4 Mayıs 2995)

[50] Aşağıda  “Avrupa Birliği Organlarında Alınan Kararların Ermenistan’ı İlgilendiren Bölümleri” bahsinde açıklayacağımız gibi, Avrupa Parlamentosu, Avrupa Komisyonunun 2004 Türkiye ilerleme raporu üzerine 15 Aralık 2004 tarihinde aldığı tavsiye kararında “geçmişin trajik deneyimlerini” aşabilmek için bağımsız eksperlerden kurulu bir ikili komiteden yararlanılmasını önermektedir.

[51] Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisinin 104 üyesi Başbakan Erdoğan’ın Komisyon kurulması teklifini destekleyen bir bildiri imzalamışlardır (Anadolu Ajansı, 27 Nisan 2005)

[52] Milliyet, 27 Nisan 2005

[53] AZG Armenian Daily #088, 18.05.2005

[54] Zaman, 18 Nisan 2005

[55] NTV Televizyonu, 18 Mayıs 2005

[56] TNA Parliament Bureau, 19 Mayıs 2005

[57] Agence Presse,  2 Aralık 2004

[58] Noyan Tapan, 3 Aralık 2004

[59] Yerkir, 7 Haziran 2005

[60] www.mfa.gov.tr/MFA_tr/BasinEnformasyon/Aciklamalar/2004/Aralik/ 2 Aralık 2004

[61] Press Release, Federatıon of Armenıan Organısatıons ın the (FAON), 24 April Committee, 21 Aralık 2004

[62] Radikal, 25 Aralık 2004

[63] Akşam, 25 Aralık 2004

[64] Press Release, Federatıon of Armenıan Organısatıons ın the (FAON), 24 April Committee, 30 Mart 2005

[65] European Armenian Federation  For Justice and Democracy, Press Release, 21 Nisan 2005

[66] http://www.mfa.gov.tr/MFA_tr/BasinEnformasyon/Aciklamalar/2005/Nisan/NO65_20Nisan2005.htm

[67]PAP News Wire, 21 Nisan 2005

[68] cnnturk, 27 Nisan 2005

[69] www.armenian-genocide.org/Affirmation.151/current_ca…/affirmation_detail.htm

[70] ITAR-TASS News Agency, 22 Nisan 2005

[71] Zaman, 28 Nisan 2004

[72] http://www.mfa.gov.tr/MFA_tr/BasinEnformasyon/Aciklamalar/2005/Nisan/NO67_26Nisan2005.htm 

[73] http://www.armenian_genocide,org/Affirmation,147/current_ca…/affirmation…detail,htm

[74] 20 Ağustos 2003. http://www.armenian-genocide.org/Affirmation.279/current_category.7/affirmation_detail.html

31 Mart 2004. http://www.armeniangenocide.org/Affirmation.297/current_category.7/affirmation_detail.html

[75] http://www.mfa.gov.tr/MFA_tr/BasinEnformasyon/Aciklamalar/2005/Mayis/NO73_5Mayis2005.htm

[76] http://www.armenian-genocide.org/Affirmation,166_ca…/affirmation_detail.htm

[77] http://www.armenian-genocide.org/Affirmation.282.current_ca…/affirmation_detail.htm

[78] Oriental Republic of , Parliament – Chamber of Representatives, Press Release, No.2854, 3Mayıs 2005

[79] Asbarez, 8 Haziran 2005

[80] Asbarez, 9 Eylül 2004

[81] Arminfo, 6 Ekim 2004

[82] Postimees web site, Tallinn, 18 Kasım 2004

[83] Aynı kaynak

[84] Yerkir, 6 Nisan 2005

[85] Grassroot News, 16 Kasım 2004

[86] Arminfo, 19 Eylül 2004

[87] Turkish Daily News, 22 Eylül 2004

[88] Press Release Catholicosate of Cilicia, 21 Şubat 2005

[89] California Courier Online, 8 Mart 2005

[90] Armenian Assembly of Press Release, April 29, 2005

[91] Alaska, Arizona, Arkansas, California, Colorado, Connecticut, Delaware, Florida, Georgia, Idaho, Illinois, Kansas, Louisiana, Maine, Maryland, Massachusetts, Michigan, Minnesota, Missouri,  Montana, Nebraska, New Hampshire, New Jersey, New Mexico, New York, North Carolina,  Oklahoma, Oregon, Pennsylvania, Rhode Island, South Carolina, Tennessee, Utah,  Vermont,  Virginia, Washington, Wisconsin

[92] PanArmenian Net, 21 Mayıs 2005

[93] Press Release, Diocese of the Armenian Church of & , 13 Nisan 2005

[94] Ermeni Araştırmaları

[95] RFE/RL, 25 Nisan 2005

[96] Armenian Assembly of Press Release, 25 Nisan 2005 

[97] Caucaz.com, ,  18 Ocak 2005 

[98] noticias,info, İspanya, 7 Şubat 2005

[99] Caucus sözcüğu burada, bazı ABD Kongresi üyelerinin bir ülkenin veya bir grubun çıkarların korunak için oluşturdukları grup anlamınadır

[100] Affirmation of the Record on the Armenian Genocide

[101] Karar tasarısının tam metni için bakınız: Armenian Natiomal Committee of America (ANCA) Press Release, 14 Haziran 2005

[102] Ömer E. Lütem, Olaylar ve Yorumlar, (Ermeni Sorunu Bağlamında Türkiye- Fransız İlişkileri), Ermeni Araştırmaları, Sayı 14-14, Yaz-Sonbahar 2004, ASAM, Ankara, s.17-21

[103] Aynı kaynak s.18

[104] Agence rance Presse,  5 Aralık 2004

[105] CDCA, 13 Aralık 2004

[106] Milliyet, 14 Aralık 2004

[107] CDCA, 13 Aralık 2004

[108] Agence Presse,  14 Aralık 2004

[109] Agence Presse, 20 Aralık 2004

[110] Le Figaro, 22 Aralık 2004

[111] Agence Presse, 21 Aralık 2004

[112] Sansürsüz, 18 Aralık 2004

[113] Milliyet, 25 Şubat 2005

[114] Comité de la defense de la cause arménienne, 24 Şubat 2005

[115] cnntürk, 22 Nisan 2005

[116] Agence Presse, 22 Nisan 2005

[117] Agence Presse, 25 Nisan 2005

[118] Zaman, 27 Nisan 2005

[119] Armenews, 24 Mayıs 2005

[120] Raffi A. Hermonn, Hye-Tert, 29 Mayıs 2005

[121] Armennews, 25 Mayıs 2005

[122]Armenews, 30 Mayıs 2005

[123] Zaman, ( Mayıs 2005

[124] Belçika Meclisi (Chambre) Belge no. 51 1284/009

[125] Fédération Euro-Arménienne, Communiqué de Presse, 5 Mayıs 2005

[126] Zaman, 8 Haziran 2005

[127] Milliyet, 18 Mayıs 2005

[128] http://www.devletim.com/git.asp?id=390

[129] CDCA, 17 Aralık 2004

[130] Milliyet, 17 Aralık 2004

[131] AFP, 7 Ekim 2004

[132] AFP, 29 Ekim 2004

[133] CDCA, 14 Kasım 2004

[134] Nouvelles d’Arménie, No.104, Ocak 2005,  Ara Toranian, Edito s.6

[135] Armenews, 2o Aralık 2004

[136] CDCA, 17 Aralık 2004

[137] Catholicosate of Cilicia, Press Release, 6 Aralık 2004

[138] Catholicosate of Cilicia, Press Release, 14 Aralık 2004

[139] NTV/MSNBC, 8 Aralık 2004

[140] Noyan Tapan 11 Ekim 2005 ve armenialiberty 12 Ekim 2005

[141] Arminfo, 22 Kasım 2005

[142] Ermenistan Devlet Başkanının olayları abarttığı görülmektedir. Ermenistan ile Türkiye arasında temaslar öteden beri vardır. Nitekim iki ülke diplomatları ve özellikle dışişleri bakanları görüşmektedir. Diğer yandan iki ülke arasında genellikle Gürcistan üzerinden ticari ilişkiler mevcuttur.

[143] La Fédération Euro-arménienne ,7  Ekim 2005.  Bu federasyon tarafından  yayınlanan bildiride  Avrupa Komisyonu’nun,  doğru olmayan ifadeler kullanılmak suretiyle,  “soykırım” deyimini  sansür ettiği ve böylece Türkiye’nin “inkârcılığının ” sürdürülmesini sağladığı belirtilmektedir.

[144] Press Release, Ministry of Foreign Affairs of the Republic of Armenia, Statement on EU-Turkey Accession Talks, 16 Aralık 2004

 

 ----------------------
* Avrasya İncelemeleri Merkezi Başkanı - oelutem@avim.org.tr
- ERMENİ ARAŞTIRMALARI, Sayı 16-17, Kış 2004-İlkbahar 2005
    İçeriğe Yorum Yaz    Yazdır    Tavsiye Et

   «  Geri
Yorumlar

Henüz Yorum bulunmamaktadır.


 
 
ERAREN - Ermeni Araştırmaları Enstitüsü

Bu site en iyi 1024 x 768 çözünürlükte görüntülenir.