Anasayfaİletişim
  
English



E-Bülten Üyeliği

Günlük bültenimize üye olmak için aşağıdaki alanları doldurunuz.
Ad:
Soyad:
Eposta:


DERGİ SAYILARI

Olaylar ve Yorumlar

Emekli Büyükelçi Ömer Engin LÜTEM*
ERMENİ ARAŞTIRMALARI, Sayı 18, Yaz 2005

 

 

Öz: Bu yazıda Haziran- Ekim 2005 ayları içinde Ermeni Sorununa ilişkin olarak şu konular incelenmektedir:

 

I-Türkiye’deki Gelişmeler: .Boğaziçi/Bilgi Üniversitesi Konferansı

II- Türkiye Ermenistan İlişkileri: 1. Resmi Beyanlar; 2.Türkiye-Ermenistan Sınırının Açılması; 3. Kars-Ahalkelek Demiryolu Projesi; 4. Turan Çömez’in Ermenistan’ı Ziyareti;

5. Yektan Türkyılmaz Olayı

III- Soykırım İddialarını Kabul Eden Milli ve Yerel Parlamentolar: 1. Venezuela; 2. Arjantin, 3.Uruguay; 4. Sao Paulo Parlamentosu; 5. Kırım Parlamentosu

IV- Soykırım İddialarına İlişkin Bazı Gelişmeler: 1. AB ve Soykırım İddiaları; 2. İsviçre;

3. İngiltere; 4. Belçika; 5. Finlandiya; 6. Asuri ve Keldanilerin Soykırım İddiaları;

7. Soykırım Bilim Adamları Uluslararası Birliği; 8. Time Dergisi

 

Anahtar Kelimeler: Bu özetteki başlıca sözcükler ve özellikle Ermenistan, Ermeni diasporası, Türkiye-Ermenistan İlişkileri, soykırım iddiaları.

 

Abstract: In this article following subjects regarding the Armenian question between June-October 2005 are examined:

 

I.       Developments in Turkey:  The Conference in Boğaziçi/Bilgi Universities;  

II.      Turkish-Armenian Relations: 1. Official Declarations; 2. Opening the Border Between Turkey and Armenia; 3. Kars-Ahalkelek Railway Project; 4. Turan Cömez’s Visit to Armenia; 5. Yektan Türkyılmaz Affair

III.     National and Local Parliaments Recognizing Genocide Claims: 1. Venezuela; 2. Argentina; 3. Uruguay; 4. Sao Paolo Parliament; 5. Crimean Parliament

IV.      Some Developments Regarding the Genocide Claims: 1. EU and the Genocide Claims; 2. Switzerland; 3. United Kingdom; 4. Belgium; 5. Finland; 6. Claims of Genocide of Assyrians and Chaldeans ; 7. International Association of Genocide Scholars; 8. Time Magazine

 

Key Words: Armenia, Armenian Diaspora, Turkish-Armenian Relations, Genocide Claims

 

 

Ermeni sorunu, önceki dönemlerde olduğu gibi,   Haziran- Ekim 2005 ayları süresince de Türkiye bakımından önemli bir konu olmak özelliğini korumuştur.

 

Türkiye’de Boğaziçi Üniversitesinin ertelediği konferans Bilgi Üniversitesine nakledilerek yapılabilmiş ve bu konferans bir süre Türk basınının ilgilendiği ana konu olmuştur.

 

Türkiye-Ermenistan arasında başlayan görüşmeler bir duraklama dönemine girerken, iki ülke dışişleri bakanları, geçmiş dönemin aksine bir yılı aşan bir süredir görüşmemişlerdir. Buna karşın Ermenistan sınırların açılmasını sağlama girişimlerini aralıksız sürmüştür. Diğer yandan Ermenistan Kars-Ahalkelek demiryolu projesinin gerçekleşmesini önlemeye de çalışmıştır.

 

Balıkesir milletvekili Turan Çömez’in Ermenistan’a yaptığı ziyaret bu ülkede ilgi ile karşılanırken Ermenistan arşivlerinde incelemeler yapan Yektan Türkyılmaz’ın kitap kaçakçılığı gibi bir bahane ile tutuklanması Ermenistan arşivlerinden yararlanmanın mümkün olup olmadığı sorununu gündeme getirmiştir.

 

İncelediğimiz dönemde Venezuela Milli Parlamentosuyla Rusya Federasyonun Kırım Özerk Cumhuriyeti Parlamentosu ve Brezilya’nın Sao Paulo Yerel Parlamentosu Ermeni soykırım iddialarını kabul eden kararlar almışlar; Arjantin ve Uruguay Parlamentoları bu konuda eski kararlarını teyit etmişlerdir.

 

AB Parlamentosu Türkiye’nin AB üyesi olmasını Ermeni soykırım iddialarını kabul etmesine bağlayan tutumunu sürdürmüştür.

 

Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu ve İşçi Partisi Başkanı Doğu Perinçek hakkında İsviçre’deki soruşturmalar iki ülke ilişkilerini olumsuz etkilemiştir.

 

İngiltere Hükümeti soykırım iddiaları karşısındaki tutumunu yeniden açıklarken, Belçika’da Türkiye’yi Ermeni “soykırımını” tanımaya davet eden bir kanun tasarısı sunulmuştur.

 

Asuri ve Keldanilerin “soykırımı” anısına Fransa’da bir anıt dikilmesi hayretle karşılanmış, Soykırım Bilim Adamları Uluslararası Birliğinin Ermeni soykırım iddialarının tanınması için Başbakan Erdoğan’a gönderdikleri bir mektubu International  Herald Tribune gazetesinde ilan şeklinde yayınlamaları bu Birliğin bilimsel değil militan bir zihniyetle hareket ettiğini ortaya konmuştur.

 

Son olarak Time dergisinin Haziran ayında dağıttığı bir DVD için özür dilemesi Ermeni diaspora örgütlerinin sahip oldukları nüfuzun bir göstergesi sayılmıştır.

 

Türk dostu Edward Taşcı’nın Haziran ayında ölümü gerek Türkiye’de gerek ABD’nin Türk çevrelerinde büyük üzüntü yaratmıştır.

 

Bu konular aşağıda ayrıntılı bir şekilde incelenmektedir

 

 

I-TÜRKİYE’DE GELİŞMELER

 

Boğaziçi/Bilgi Üniversitesi Konferansı 

 

Geçen sayımızda bildirdiğimiz gibi[1] Boğaziçi Üniversitesinde “İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri: Bilimsel Sorumluluk ve Demokrasi Sorunları” başlığı altında Mayıs ayı sonunda yapılmak istenen bir konferans, Adalet Bakanının aleyhteki bir konuşması üzerine, hukuken zorunlu olmamasına rağmen, konferansı düzenleyenler tarafından ertelenmiş ve bu olay özellikle AB ülkelerinde ve organlarında eleştirilere neden olmuştur.

 

Konferansın 23–25 Eylül tarihlerinde aynı program ve aynı katılımcılarla yapılacağı ve açılış konuşmasını Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün yapacağı Ağustos ayı sonlarında[2] açıklanmıştır.  Bir habere göre Başbakan Erdoğan konferansının 3 Ekim AB müzakereleri öncesinde yeniden düzenlenmesini Boğaziçi Üniversitesi Rektörü Prof. Soysal'dan istemiştir[3].

 

Konferansın yapılacak olması bazı tepkilere neden olmuştur.  Bu tepkilerde Türkiye Emekli Subaylar Derneği, Muharip Gaziler Derneği, Emekli Astsubaylar Derneği,  Türkiye Harp Malulü Gaziler Şehit, Dul ve Yetimler Derneği ile Türkiye Sivil Toplum Kuruluşları Birliği

ön planda yer aldılar. Bu kuruluşların konferansı izlemek isteğine karşılık konferansı düzenleyenlerden Prof Halil Bertay salonun kapasitesini öne sürerek davetlilerden başkasının konferansı izleyemeyeceğini bildirmesi[4] gerginliğin artmasına neden oldu. Kamu oyunda bu derecede ilgi uyandıran bu konferans için daha büyük bir salon bulunabilirdi. Düzenleyenlerin kaynak sıkıntısı çekmedikleri görülüyordu. Diğer yandan elli kadar bilim adamı bir bildiri yayınlayarak sadece belli bir yönde düşünen öğretim üyelerinin çağrılmasını, buna karşılık farklı yönde düşünen öğretim üyelerinin bildiri sunmak üzere konferansa katılamamasını özünde üniversite kavramına aykırı bulduklarını, kamuoyuna ve dış dünyaya, tek yönlü görüşlerin siyasi bir malzeme biçiminde telkin edilecek olmasını engizisyonvari bir dayatmadan farklı görmediklerini, bu konferanstan çıkacak sonuçların bilimsel bir yansızlığın gereklerini yerine getirmeye yetmeyeceğine dikkat çektiklerini bildirdiler[5].

 

Hukukçular Birliği Derneğinin müracaatı üzerine İstanbul 4. İdare Mahkemesi konferans hakkında yürütmeyi durdurma kararı aldı ve toplantıyı düzenleyen Boğaziçi ve Sabancı Üniversitelerinden 30 gün içinde bildirilmek üzere bazı hususlara cevap vermelerinin istedi. Bunlar arasında konferansın hangi idari süreçle tesis edildiği, bu konuda herhangi bir idari birime bildirimde bulunup bulunulmadığı, konuşmacıların hangi kriterlerin göz önüne alınarak seçildiği, toplantıya farklı görüş sahiplerinin katılımına imkan tanınıp tanınmadığı, değişik görüş sahiplerinin davet edilip edilmediği, şayet toplantı dar çerçeveli bir katılım ile düzenlenecekse katılımcıların hangi kriterlere göre belirlendiği, konuşmacı ve katılımcıların ulaşım ve konaklama giderleri ile konferans giderlerinin ne şekilde karşılandığı, şayet sözü edilen gider üniversiteler ve katılımcılar dışındaki kişilerce karşılanıyorsa sponsor olan gerçek veya tüzel kişilerin ne şekilde belirlediği gibi hususlar da vardı. Mahkeme cevap için Boğaziçi ve Sabancı Üniversitelerine otuz gün süre verdi[6]. Mahkeme bu kararı oy çoğunluğuyla aldı. Karara katılmayan üye bu kararın idari yargı yerlerinde dava konusu edilebilecek nitelikte idari işlem kimliği taşıyan bir karar olmadığını, davanın 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 15/ 1 - b maddesi uyarınca incelenmeksizin reddinin gerekeceğini bildirdi[7].

İstanbul 4. İdare Mahkemesinin bu kararına her yönden itirazlar yükseldi[8].  Başbakan Erdoğan demokratik bir Türkiye'de düşüncenin açıklanacağı bir organizasyonda bu şekilde bir kararın alınmasını tasvip etmesinin mümkün olmadığını, bir düşüncenin beğenilemeyebileceğini, ama açıklanmasının bu şekilde önüne geçilemeyeceğini, daha yapılmamış, ne konuşulacağı belli olmayan bir düşünce platformunu engellemenin demokrasiyle, özgürlükle, çağdaşlıkla bağdaştığını düşünmediğini söyledi[9]. Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ise “Kendi kendimize zarar vermekte üstümüze yok “ sözleriyle düşüncelerini dile getirdi[10]. YÖK yaptığı yazılı açıklamada mahkeme kararlarına uymanın zorunlu olduğunu belirttikten sonra, yürütmeyi durdurma kararının, yargı yetkisinin sınırlarını zorlayan, Anayasanın 130. maddesiyle güvence altına alınan üniversitelerin bilimsel özerkliğine müdahale niteliğinde olduğunu belirtti[11].  Avrupa Birliği Komisyonu tarafından yapılan bir açıklamada ise “Türk toplumunun tarihini tartışmasını önleyen bu yeni girişimden derin üzüntü duyulduğu, Konferansın hemen öncesinde verilen bu kararın, zamanlaması ve koşullar düşünüldüğünde, bir başka kışkırtma anlamına geldiği ve Komisyonun 9 Kasım'da yayımlayacağı Türkiye Raporu'nda bu konuya yer verileceği bildirildi[12].

 

Konferans Hazırlık Komitesi bir açıklama yaparak, mahkemenin yetkisinin dışına çıkarak bilim alanına ağır şekilde müdahale ettiğinin düşünüldüğünü, ifade özgürlüğünün evrensel kuralarının ve bunu düzenleyen Anayasa maddelerinin çiğnendiğini, Konferansın en kısa zamanda yapılmasında, demokrasi, bilimsel özgürlük ve özerklik açısından aciliyet görüldüğünü ifade etti ve Bilgi Üniversitesi'nden yararlanmak için girişimde bulunmaya karar verildiğini bildirdi[13]. Adalet Bakanı Cemil Çiçek de Bilgi Üniversitesi açısından bir problem olmayacağı,  çünkü mahkeme kararının sadece toplantıyı tertip eden iki üniversite aleyhine verilmiş bir karar olduğunu, bu nedenle toplantının başka bir yerde yapılabileceğini söyledi[14]. Davayı açan Hukukçular Birliği Derneği bu yola başvurulmasını kanuna karşı hile olarak nitelendirdiyse de[15],  konferans 24 Eylül sabahı Bilgi Üniversitesinde başladı.

 

Polis Bilgi Üniversitesinin Dolapdere Kampüsünde ve çevresinde yoğun güvenlik önlemleri aldı; sadece davetiyesi olanlar, kimlik kontrolünden sonra binaya girebildi. Aynı yerde yaklaşık 300 kişi, sabah saatlerinden itibaren, ellerindeki Türk bayrakları, çeşitli afiş ve dövizlerle sloganlar atarak konferansı protesto etti. Göstericiler konferansın 'sipariş ve parayla yapılan ısmarlama bir toplantı' olduğunu ve  'amacın bilimsel tartışma olmadığı' görüşünü savundular[16]. Bazı kişiler konferansa girenlere yumurta ve domates attılar. Böylelikle Boğaziçi/Bilgi Üniversitesi Konferansı Türkiye’nin en fazla protesto edilen bilimsel toplantısı haline geldi.

 

Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül New York’ta BM Genel Kurul toplantısına katılmakta olduğu için konferansa gelemedi ancak bir mesaj gönderdi.

 

Yukarıda değindiğimiz üzere konferansa davetiyesi olmayanlar alınmadı. Davetli olanlardan sadece iki kişi konferans sırasında karşı görüş beyan edebildi. Toplantıyı bir sivil toplum kuruluşu adına izleyen ABD’deki Turkish Forum Danışma Kurulu üyesi Fatma Sarıkaya, kendisine söz verilmeyince yerinden müdahale etmek veya soru yöneltmek suretiyle bazı iddialara karşı çıkmaya çalıştı. Ancak salondakilerin sesli itirazları ile engellendi[17]. Marmara Üniversitesi Diş hekimliği Fakültesi eski Dekanı Prof. Dr. İlhan Çuhadaroğlu ise konuşması bitmeden salondan çıkarıldı[18].

 

Konferans Türkiye’de ifade özgürlüğü hakkında yoğun bir tartışma başlamasına neden oldu. Bu arada Sayın Cumhurbaşkanı’nın tarihsel ve toplumsal konularda gerçeğin tek ve değişmez olduğunu, bu gerçeğin tartışılamayacağını ileri sürmenin akademik geleneğe ters düşeceğini, karşı görüş sahiplerinin düşünce açıklama haklarının ellerinden alınamayacağını, böyle bir yaklaşımın bilimsel değil dogmatik olduğunu belirten sözleri özellikle dikkat çekti[19]. 

 

Konferansı izleyen dönemde yazar Orhan Pamuk’un “Bu topraklarda bir milyon Ermeni ve 30 bin Kürt öldürüldü” sözleri için üç yıl hapis istemiyle mahkemeye verilmiş bulunması[20] ve Ermeni gazeteci Hrant Dink’in ise “Türk'ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, Ermeni'nin Ermenistan'la kuracağı asil damarında mevcuttur “  sözleri için[21], ertelense de, altı ay hapse mahkum olması Türkiye’de ve yabancı ülkelerde Türkiye’de ifade özgürlüğünün ne derecede varolduğu tartışmasını sürdürdü. Avrupa Komisyonunun genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn’in Ankara’daki resmi temaslarından sonra İstanbul’a geçerek Orhan Pamuk’u ziyaret etmesi[22] AB çevrelerindeki eğilimin hangi yönde olduğunu ortaya koydu. Bu yılın başlarında zaten değiştirilmiş olan Türk Ceza

Kanununun yeniden gözden geçirilmesi gündeme geldi.

 

Türkiye’de ifade özgürlüğü hakkındaki tartışmalar,  konferansın asıl konusu olan Ermeni sorununu arka plana itti. Ayrıca konferansta birkaç istisna dışında, kimlerin ne dediği, konferansta hangi fikirlerin öncelikle tartışıldığı pek belli olmadı. Bazı gazeteler ve televizyon kanalları konferansı izlemiş olmakla beraber, konferansa girebilen muhalif görüşlü kişilerin konuşmaya çalışmaları sonucunda çıkan olayları yansıtmakla yetindiler; konferansın ana konusu hakkında pek bilgi vermediler. Konferanstan önce ve sonra az sayıda katılımcı tebliğlerini yayınladı; ancak bunların fazla okuyucusu olmayan gazetelerde yer alması izlenmelerini güçleştirdi. Konferansın sonunda bir bildiri yayınlanmamış olması da bu belirsizliği arttırdı. Konferansı düzenleyenler tebliğlerin yayınlanacağını söylediler. Ancak bunun ne zaman olacağını bildirmediler.  Bilimsel konferansların tebliğleri genellikle geç yayınlanır ve bu bazen yıllar alabilir. Boğaziçi/Bilgi Üniversitesi konferansı kamuoyunda çok tartışıldığı ve yukarıda değindiğimiz gibi Türkiye’de ifade özgürlüğü konusunu ön plana taşıdığı için, bu yönüyle normal veya sıradan bir konferans değildi. Düzenleyenlerin kamu oyunu anında veya en kısa zamanda bilgilendirmek gibi manevi bir görevi olması gerekiyordu. Bu görev, konferansı bir televizyon kanalında canlı olarak vermek veya tebliğleri bir İnternet sitesinde hemen yayımlamak yoluyla yerine getirilebilirdi. Bu, maalesef, yapılmadı.

 

Konferansın en büyük eksikliği Türk bilim adamlarının büyük çoğunluğu tarafından desteklenen ve tehcirin soykırım olmadığı noktasında odaklanan fikirlere yer vermemesi ve bu fikirleri taşıyan bilim adamlarının konferansta konuşmak için yaptıkları başvurunun geri çevrilmesidir. Diğer bir eksiklik konferansı düzenleyenlerin dinleyicileri de kendilerinin seçmesi, aksi görüşte olanların salona alınmamsıdır. Bu haliyle Boğaziçi/Bilgi Üniversitesi konferansında, bazı nüanslarla da olsa, tek bir görüş ifade edilmiştir. Oysa Sayın Cumhurbaşkanın dediği gibi, “Üniversiteler dogmanın savunulduğu değil, farklı ve karşıt düşüncelerin özgürce tartışıldığı kurumlar olmak zorundadır"[23].   

 

Daha ziyade totaliter rejimlerde ve özellikle eski komünist ülkelerde görülen bu davranışın sebebi nedir?  Bu soruya yanıt arandığında şu hususlar görülmektedir. Diaspora Ermenileri Türkiye’den tazminat ve toprak almak olarak özetlenebilecek taleplerinin gerçekleşmesinin ön şartının Türk kamuoyunun Ermenilere soykırım yapıldığı iddiasını kabul etmesi olduğuna inanmaktadır.  Oysa Türk kamuoyunun çok büyük bir bölümü bu iddiaları kendilerine ve atalarına karşı yapılmış bir hakaret olarak gördüğünden hiçbir Türk hükümetinin, ne kadar baskı altında kalırsa kalsın, Ermeni soykırımı olduğunu kabul etmesi mümkün değildir; ki bu da Ermeni taleplerinin gerçekleşemeyeceği anlamına gelir. Diaspora Ermenileri bu çıkmazdan kurtulabilmek için Türk kamuoyunu tehcirin soykırım olduğuna inandırmak ve onlardan gelecek baskı ile ileride Türk Hükümetini soykırımı kabul etmeye zorlamak yolunu denemeyi düşünmüşlerdir. Bunun için, ilk adım olarak, Türkiye’de Ermenilerin soykırıma uğradığına inanan bazı Türk bilim adamlarının bir grup oluşturması ve bu grubun Ermeni görüşlerini savunması yoluna gidilmiştir.  Bu amaçla son yıllarda “soykırımcı” Türk bilim adamları ve bu niteliği taşıyan Ermeni veya yabancı diğer bilim adamlarının da katılımıyla yabancı ülkelerde bir çok toplantı yapılmıştır.

 

Bu toplantılardan sonra Türk bilim adamları, bazı farklarla da olsa, o yıllarda Türkiye’de mevzuatın elverdiği ölçüde, 1915 tehcirinin soykırım olduğu görüşünü yazılarında dile getirmeye başlamışlardır. Kısa sayılacak bir zaman içinde bu tür Türk bilim adamlarının sayısında artış gözlenmiş ve bunların çoğunun eskiden aşırı solcu tutum ve eylemleri nedeniyle haklarında soruşturma yapılan, bazılarının mahkum olup hapis yatan, Sovyetler Birliğinin çökmesinden sonra ise, uğruna çok sıkıntı çektikleri bu fikirleri bırakıp 180 derecelik bir dönüşle liberal görüşleri ve insan haklarını savunmaya başlayan kişiler oldukları,  bu arada Türk ulusal devletine karşı her hareketi destekledikleri, Ermeni soykırım iddialarını da Türkiye’yi zora sokacak bir konu olarak gördükleri için benimsedikleri görülmüştür. Burada ilginç olan husus, birkaç istisna dışında bu kişilerin Ermeni sorunu alanında uzmanlıkları bulunmamasıdır. Mesela şu anda bu grubun lideri durumunda olan Halil Bertay’ın Ermeni sorunu konusunda ne bir kitabı ne de bir uzun makalesi vardır. Yaptığı konuşmalardan da bu konu hakkında yüzeysel bilgi sahibi olduğu anlaşılmaktadır.

 

Boğaziçi/Bilgi Üniversitesi toplantısını, sözde soykırımın 90. yılı münasebetiyle Ermeni diasporası ve Ermenistan tarafından düzenlenen bir seri toplantı arasında mütalaa etmek doğru olacaktır. Amacın mümkün olduğu kadar çok sayıda Türk bilim adamına Türklerin Ermenileri soykırıma uğrattığını söyletmek yoluyla Türkiye’de “soykırımın” kabulü lehinde bir akım başlatmak olduğu, AB ile müzakerelerin başlamasına az bir zaman kala bu konferansı düzenlemekle AB ülkelerinde bazı çevrelerin de desteğinin sağlanacağının düşünüldüğü anlaşılmaktadır.

 

Ancak bu konferans Türkiye’de değil “soykırım” lehinde bir akım başlatmak, 1915 olaylarının soykırım olmadığını düşünenlerin sayısının artmasına ve bunların ilk kez eylem yapmalarına neden olmuştur. Diğer bir deyimle “soykırımcılara” karşı muhalefet sadece gazete ve dergi sayfalarında kalmamış bu kez sokağa da inmek suretiyle ciddi bir radikalleşme içine girmiştir. Kısaca konferansı düzenleyenlerin beklentilerinin tam tersi bir sonuç ortaya çıkmıştır.

 

Bu arada söz konusu konferansla Türkiye’de bir tabunun daha yıkıldığı, bir çığır daha açıldığı, Türkiye’nin büyük bir adım attığı, bir travmayı aştığı gibi gerek yabancı[24] gerek Türk basınında[25] bazı yorumlar görülmüştür. Bunlar arasında Fransa’nın en fazla okunan dergisi olan L’Express’in 29 Eylül 2005 tarihli sayısında  “Turquie: La mémoire Retrouvée” (Türkiye: Yeniden Bulunan Bellek)  başlığı altında altı sayfalık yazısı özellikle dikkatleri çekmiştir. Bu yazıda Ermenilere ait olduğu iddia edilen bazı ceset fotoğraflarının yanında Halil Berktay, Murat Belge, Hrant Dink gibi “soykırımcı” kişilerin fotoğrafları da yer almakta ve yazı tamamen Ermeni görüşlerini yansıtmaktadır. Buna şaşmamak gerekir zira L’Express Dergisinin Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Christian Markarian, isminden de anlaşılacağı üzere, Ermenidir.  

 

Bahsettiğimiz yazıların bir özelliliği de Boğaziçi/Bilgi Üniversitesi Konferansını Türkiye’nin Ermeni “soykırımını” tartışmaya başlamasının bir tür miladı olarak takdim etmeleridir.     Hemen belirtelim ki bu düşünce doğru değildir. 1915 tehcirinin soykırım olduğu iddiasının bazı Türk yazarlarla benimsenmesi ve savunulması on yıldan daha eskidir. Bu konuda ilk kitap Taner Akçam’ın “Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunu” olup, 1992’de yayınlanmıştır. Ayrıca  “tabu”nun yıkılmakta olduğu Taner Akçam’ın bir kitabıyla daha 2000 yılında ileri sürmüştür[26]. 

 

2000 yılından itibaren de, başta Halil Berktay olmak üzere, bazı Türk bilim adamları, giderek daha fazla sahneye çıkmaya başlamıştır. Bu durumun meydana gelmesinde başlıca etkenin Türkiye’nin 1999’da AB’ye tam üye olmak için başvurması olduğu anlaşılmaktadır. Avrupa Parlamentosu içinde çoğunluğa sahip bir grup Türkiye’nin Ermeni “soykırımını” tanımasını tam üyeliğinin ön şartı olarak görmekte, bunun gerçekleşmesi için gayret sarf etmekte ve bu tanımayı kolaylaştıracak eylemleri teşvik etmektedir. Aynı tutum Avrupa’da bazı eğitim, bilim ve hatta siyasi çevrelerinde de vardır. Bunların etki ve teşviki sonucunda Türkiye’de Ermeni tezlerini benimseyenlerin sayısı artmıştır.

 

Boğaziçi/Bilgi Üniversitesi konferansının getirdiği yenilik, kırktan fazla Türk bilim adamının bir araya gelerek Ermenilerin soykırım iddiaları doğrultusunda görüş bildirmeleri ve böylece Türkiye’de büyük çoğunluğun savunduğu 1915 tehcirinin soykırım olmadığı savına adeta meydan okumalarıdır.  Ancak, konferansın yapılmasında karşılaşılan güçlükler ve konferansa karşı olan hareketlerin yarattığı karmaşa ön plana çıkmıştır, konferansta konuşulanların kamuoyuna intikal ettirilmemesinin de etkisiyle bu meydan okumadan bir sonuç alınmamıştır. Bu arada konferansı düzenleyenlerin çok eleştirdikleri resmi görüşün sahibi olan hükümetin yardımıyla konferansı gerçekleştirebilmeleri de ironik bir durum oluşturmuştur.

 

 

II- TÜRKİYE-ERMENİSTAN İLİŞKİLERİ

 

1.Resmi Beyanlar    

 

TBMM’de 13 Nisan 2005 tarihinde Ermeni Sorunu hakkında yapılan genel görüşmeden sonra Başbakan Erdoğan’ın Başkan Koçeryan’a bir mektup göndererek iki ülkenin tarihçi ve diğer uzmanlarından oluşan bir grubun 1915 dönemine ait gelişme ve olayları tüm arşivlerde araştırarak bulgularını uluslararası kamuoyuna açıklamalarını önerdiği, Başkan Koçeryan’ın bu mektuba 25 Nisan’da cevap vererek, iki ülke arasında askıda kalan tüm sorunları çözmek ve bir anlayış birliğine ulaşmak amacıyla bu sorunların görüşülecek hükümetler arası bir komisyon toplanabileceğini ifade ettiğini geçen sayımızda bildirmiştik[27].

 

Bu mektup değişiminden bir süre sonra iki ülke dışişleri temsilcilerinin üçüncü bir ülkede bazı toplantılar yaptığı, bunlara Türkiye’den Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yarımcısı Büyükelçi Ahmet Üzümcü ile Tiflis’teki Türkiye Büyükelçisi Ertan Tezgör’ün katıldığı hakkında basında bazı haberler çıkmış[28], aradan üç ay kadar bir zaman geçmesine karşın bu görüşmeler hakkında başkaca bilgi yayınlanmaması, bir süre devam eden bu görüşmelerin durduğunu düşündürmüştür.

 

Başbakan Erdoğan’ın Haziran ayı sonunda Azerbaycan’a yaptığı ziyaret sırasında Karabağ sorunu konusunda Azerbaycan’ın tutumunu çekincesiz destekleyen ifadelerde bulunması ve iddialarının kabul ettirilmesi gayretlerini eleştirmesi Ermeni basınında Türkiye’nin tutumunda bir yumuşama olmadığı şeklinde yorumlanmıştır[29]. Burada ilginç olan Ermenilerin Türkiye’nin tutumunun yumuşayacağını beklemeleridir. Bunun nedeni,  herhalde, ABD ve AB’nin Türkiye’ye Ermenistan ile ilişkilerin düzeltilmesi için baskı yapması beklentisi olsa gerektir.

 

Diğer yandan Başbakan Erdoğan’ın Temmuz ayında ABD ziyareti sırasında, gazetecilerin sorularına cevaben, Kopenhag kriterleri arasında Ermeni sorununun bulunmadığını,  tarihten husumet çıkarılmamasında yarar olduğunu,  Türkiye’nin yaptığı açılımın  (tarihçi ve diğer uzmanlardan bir komisyon kurulması önerisi) olumlu karşılık bulmasını ümit ettiğini, Ermenistan’ın Karabağ’ın işgaline son vermesi gerektiğini, Ermenistan’ı sağ duyulu anlayıştan uzak tutan dinamiklerin halka zaman kaybettirdiğini söylemiştir[30].  Bu konuşma Türkiye’nin Ermeni sorunu ve Ermenistan ile olan ilişkilerinde bir tutum değişikliği içinde olmadığını göstermektedir.  

 

Son yıllarda iki ülke dışişleri bakanlarının sonbaharda,  Birleşmiş Milletler Genel Kurulu çalışmaları sırasında ikili görüşmeler yapmalarına karşın bu yıl böyle bir görüşme gerçekleşmemiştir.

 

Dışişleri Bakanı Abdullah Gül Genel Kurul konuşmasında Ermenistan ile olan ilişkilere doğrudan temas etmemiş ve Azerbaycan topraklarının işgalinin sona ermesi yönündeki gelişmelerin, Ermenistan ile olan ilişkiler de dahil bölgede daha iyi bir hava yaratacağını söylemekle yetinmiştir[31].

 

Ermenistan Dışişleri Bakanı Vartan Oskanyan ise Genel Kurul’da yaptığı konuşmada, adeti hilâfına, ülkesinin Türkiye ile olan ilişkilerine hiç temas etmemiştir[32]. Buna karşılık Ermenistan Dışişleri Bakanı UNESCO Genel Konferansında yaptığı konuşmada[33] Türkiye’de Ermenilerden kalma binlerce kültürel anıt bulunduğunu, bu anıtların bir kültürel diyalog başlaması ve bölgesel işbirliğinin gelişmesi için bir fırsat oluşturduğunu, ancak o topraklarda Ermeni varlığının çarpıcı kanıtını oluşturan bu anıtların değiştirildiğini veya umursamazlığa terk edildiğini,  bununla beraber bu tutum ve eğilimlerde değişiklik olacağını ve Türkiye’nin çoğulcu geçmişini tanımak yoluna girdiğini ümit ettiklerini söylemiştir. Vartan Oskanyan daha sonra Van Gölündeki Ahtamar Kilisesinin Türk makamları tarafından onarılmaya başlamasından bahsetmiş, bunun bir çok yerde tekrarlanabileceğini ve Ani’de kalan tek anıtın beraberce onarılabileceğini, bir kültür başyapıtı olan bu ortaçağ şehrinin iki halkı birbirine bağlayabileceğini söylemiştir. Diğer yandan Ermeni Dışişleri Bakanı, Ermeni anıtlarının korunmadığını ileri sürerek Azerbaycan’ı şiddetle eleştirmiştir.

 

Görüldüğü üzere, Türkiye- Ermenistan ilişkileri bakımından incelediğimiz dönemin başlıca özelliği ilişkilerin bir durgunluk içinde olması ve tarafların bir “bekle gör” siyaseti izlemesidir.

 

2. Türkiye- Ermenistan Sınırının Açılması 

 

Türkiye’nin Ermeni güçlerinin Karabağ’ı çevreleyen Azerbaycan topraklarını da işgal etmeye başlamasına bir tepki olarak 1993 yılında Ermenistan ile olan kara sınırını kapattığı bilinmektedir. Ermenistan o tarihten bu yana ve git gide artan bir şekilde sınırın açılmasını istemekte ancak buna karşılık olarak,  mesela Azerbaycan topraklarının işgaline son vermek veya Türkiye’nin toprak bütünlüğünü tanımak veya soykırım iddialarından vazgeçmek gibi bir taviz vermemektedir. Türkiye de kendi tutumunda bir değişiklik yapmayınca Türkiye- Ermenistan sınırı kapalı kalmaya devam etmektedir. Ermenistan’ın bu davranışının temelinde ABD ve AB’nin yapacağı baskılar sonucunda Türkiye’nin sınırı açmak zorunda kalacağı beklentisi yatmaktadır. Ne var ki, sınırlar 12 yıldan beri kapalı olduğuna göre bu beklenti pek gerçekçi değildir.

 

ABD Kongresinde Ermeni çıkarlarını korumakla namlı Adam Schiff 29 Haziran 2005 tarihinde Temsilciler Meclisine “Ermenistan’a Türk Ablukasını Sona Erdirme Kanunu “ başlığını ve H.R.3103 sayını taşıyan bir tasarı sundu. Tasarının uzun gerekçesinde şu hususlar  dikkati çekmektedir: Türkiye’nin Ermenistan’a uyguladığı ablukanın bölgede güvenlik ve refahı teşvik etmediği,  o nedenle ABD’nin kısa ve uzun vadeli siyasi  amaçlarını baltaladığı, ablukanın Ermenistan’ın nakliye giderlerini yüzde 30 ila 35 arttırdığı, Türkiye’nin sürdürdüğü bu ablukanın ABD’nin  ve uluslar arası  kuruluşların insanı yardım amacıyla sınırları geçmesini engellediği, NATO’nun Barış İçin Ortaklık Programının başarısnın ve AB’nin güvenlik ve ekonomik çıkarlarının Türkiye’nin Ermenistan’a uyguladığı ambargonun hemen ve koşulsuz kaldırmasına bağlı olduğu,   Amerikan Başkan ve Dışişleri Bakanın Türkiye’nin Ermenistan’la ekonomik, siyasi ve kültürel bağları yeniden kurabilmesi için  Ermenistan’a uyguladığı ablukayı derhal kaldırmasının Türkiye’ye bildirilmesi gerektiği    Yerimiz müsait olmadığı için bu hususların içerdiği anlamsızlık  ve yanlışlıklar üzerinde durmuyoruz.

 

Tasarının işlem bölümünde ise Türkiye’nin Ermenistan’a uyguladığı ambargoyu sona erdirmesi için ABD tarafından atılan adımlar ve yapılan planlar hakkında Dışişleri Bakanından bir rapor vermesi istenmektedir. Teklif sahibinin, bu tasarı kabul edildiği taktirde, Amerikan Hükümetinin Ermenistan ile olan sınırlarını açması için Türkiye’ye baskı yapmak zorunda kalacağını düşünmüş olduğu anlaşılmaktadır.

 

Sözkonusu tasarının sunulmasından iki hafta kadar sonra, Ermeni-Avrupa Siyasi, Hukuki Danışma Merkezi adını taşıyan ve Avrupa Birliğinin desteklediği bildirilen bir kuruluşun “Türk-Ermeni Sınırı Ablukasının Kaldırılmasının Ermenistan Ekonomisi Üzerindeki Etkileri” başlıklı bir raporu yayınlandı. Raporda sınırın açılmasının Ermenistan’ın gayri safi milli hasılasını (GSMH) ancak % 0, 67 kadar arttıracağı, sınırın açılmasının beş yıl sonra GSMH’a toplam etkisinin % 2,7 olacağı, kısa vadede Ermenistan’ın ihracatının % 5,23, ithalatının ise % 4,7 artacağı belirtiliyor ve sınırın açılmasının, Kars-Gümrü demiryolunun faaliyete geçmesiyle birlikte, nakliye giderlerinin azalmasını sağlayacağı bildiriliyordu[34].

 

Bu rapor büyük şaşkınlık yarattı, zira 2000 yılında Dünya Bankası tarafından yayınlanan ve Ermenilerin her zaman ve her yerde atıfta bulundukları bir raporda sınırların açılmasının GSMH % 30 oranında arttıracağı kayıtlıydı. Diğer yandan Ermeni-Avrupa Siyasi, Hukuki Danışma Merkezi yetkilileri Raporu Ermenistan Hükümetinin istediği üzerine hazırladıklarını belirtirken Ermenistan’ın Ticaret ve Ekonomik Kalkınma Bakanı Karen Cismarityan bu raporun hükümetle bir ilgisinin olmadığını söylüyordu. 

 

Bu raporun kimlerin çıkarına hizmet ettiği de Ermenistan basınında tartışıldı. Bir görüşe göre rapor, ablukanın kaldırılması karşılığı olarak Ermenistan’ın Türkiye’ye bir taviz vermeyeceğini söyleyen Dışişleri Bakanı Oskanyan’nın tutumunu destekliyordu[35]. 1991–1998 yılları arasında istatistiklerden sorumlu bakan olan Eduard Agajanov’a göre ise bu raporun amacı Ermenistan’da halen mevcut ve Başkan Koçeryan’ı destekleyen oligarşik ekonomik sistemi korumaktı; zira bu sistem, sınırların açılmasına ve Türk mallarının rekabetine dayanamazdı.

 

Sözkonusu raporun gerçeği mi yansıttığı yoksa bazı siyasi amaçlara mı hizmet ettiğini şu safhada söylemek mümkün değildir. Ermenistan hükümetinin, ABD ve AB’nin baskıları nedeniyle Türkiye’nin sınırları, AB ile müzakerelerin başlamasından evvel açacağına inandıkları ve bunun karşılığında bir bedel ödemeleri için kendilerine baskı yapılacağı telaşına kapıldıklarını, bunu önlemek için de sınırın açılmasının ekonomik sonuçlarını küçümseyen bir rapor hazırlattıklarını düşünmek mümkündür.

 

Dünya Bankası raporu ile sözünü ettiğimiz Danışma Merkezi’nin raporu arasındaki çelişki nedeniyle Türkiye-Ermenistan sınırın açılmasının ekonomik sonuçları tartışmalı bir hale gelmiştir. Bununla beraber kuramsal bir yaklaşımın daha ziyade Danışma Merkezi raporuna hak verdiği görülmektedir. Zira, Ermenistan zayıf bir ekonomiye sahiptir. Sınırlar açıldığı taktirde, ne ithalatını ne de ihracatını kısa vadede önemli ölçüde arttıracak olanaklara sahip değildir. Bu artış, Merkezin raporunda belirtildiği gibi, % 5 civarında olabilir.  Ancak kanımızca Türkiye sınırlarının açılması, kısa vadede ithalat ve ihracat artışları nedeniyle değil uzun vadede Ermenistan’ın ekonomik gelişmesi bakımından önemlidir. Zira Ermenistan için Türkiye en makul ekonomik partner olmanın yanında Avrupa ve Orta Doğu ülkeleri için en kısa yoldur.

 

Bu arada Ermenistan’ı idare edenlerin Türk sınırlarının açılması konusuyla ekonomik değil siyasi nedenlerle ilgilenmiş olduklarını; zira Türkiye sınırlarını açarsa Azerbaycan’ın izole edileceğine inandıklarını belirtelim.

 

 

3. Kars-Ahalkelek Demiryolu Projesi

 

Türkiye ile Gürcistan arasında demiryolu bağlantısı kurulması konusu Türkiye’nin Ermenistan ile olan sınırlarını açması konusuyla yakından ilgilidir.

 

Türkiye 1993 yılında Ermenistan ile olan sınırlarını kapamasının doğal bir sonucu olarak Kars’tan Gümrü’ye giden demiryolunu da kapatmıştı. Zamanla Gürcistan ve bu ülke üzerinden Azerbaycan’a demiryolu ile bağlanmak fikri doğdu.  Zamanın Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel 1997 yılı Temmuz’unda Gürcistan’a yaptığı bir ziyaret sırasında bu fikri Edvard Şavardnaze’ye açtı[36] ve bir ilke mutabakatına varıldı. Bu iş için Kars’a kadar gelen hattı Gürcistan’ın Ahalkelek şehrine bağlamak yeterliydi.68 kilometresi Türkiye’de 30 kilometresi de Gürcistan’da olmak üzere 86 kilometre uzunluğunda olacak yeni hattın yaklaşık 400 ilâ 500 milyon dolara mal olacağı söyleniyordu[37]. Sonraları bu hattın yaklaşık 250 milyon dolara çıkarılabileceği bildirildi[38].

 

Dış  finansman da  gerektiren bu proje bir süre uygulamaya konamadı ise de  2005 yılında yeniden ele alındı ve Bakü-Ceyhan petrol boru hattının açılışı münasebetiyle Bakü’de buluşan Azerbaycan,. Gürcistan ve Türkiye devlet başkanları 25 Mayıs 2005 tarihinde “Uluslararası Kars-Tiflis-Bakü Demiryolu Koridorunun Oluşturulması Deklarasyonunu” imzaladılar.

 

Projenin uygulanmaya başlaması Ermenistan’ı telaşlandırdı; zira proje bitirildiği zaman Kars-Gümrü demiryolunun nakliye alanında pek işlevi kalmayacaktı. Diğer yandan Ermenistan bu yeni hattı kendisini izole etmeye yönelik bir hareket olarak gördü. Ermenistan bu hattın inşaatını önlemek için bir yandan AB’ye başvururken, diğer yandan Amerikan Kongresindeki Ermeni taraftarlarını harekete geçirdi.   

        

Ermenistan Dışişleri Bakanı Vartan Oskanyan Bakü Deklarasyonundan bir hafta kadar sonra nakliye işlerini koordine eden AB Komisyonu Başkan Yardımcısı Jacques Barrot’ya 21 Mayıs tarihli bir mektupla başvurarak, Kars’ı Gümrü’den geçerek Tiflis’e bağlayan bir demiryolu hattı olduğunu ve AB’nin TRASECA adlı uluslar arası yollar programında yer aldığını,  bu hattın Türkiye’nin Ermenistan’a abluka uygulama kararı sonunda kullanılamadığını, yeni bir demiryolu hattı inşasının büyük mali kaynaklar gerektireceğini, ayrıca Türkiye’nin abluka politikasına hizmet edeceğini, Ermenistan-Türkiye sınırının Avrupa’da ablukaya tabi tek sınır olduğunu,  Avrupa Güney Kafkasya’da işbirliği istiyorsa Kars-Gümrü hattının açılmasının buna iyi şekilde katkıda bulunacağını, ayrıca bu hattın kullanılmamasının Avrupa’nın yeni komşuluk siyasetinin uygulanması için engel oluşturacağını bildirdi[39]. Diğer yandan Ermenistan’ın sırf Kars- Ahalkelek projesini önlemek için Kars-Gümrü demiryolunun açıldığı taktirde bu hattan bir süre Ermeni mallarının taşınmamasına razı olacağını ilgili taraflara bildirdiği ileri sürüldü[40].

 

Avrupa Komisyonun Enerji ve Nakliye Genel Müdürü François Lamoureux’nun geçen Kasım ayında Bakü’yü ziyareti sırasında Kars- Ahalkelek demiryolu projesini incelediklerini ve finansmanına katılabileceklerini söylemesi ümitleri arttırdı[41]. Ancak bu konuda son zamanlarda alınan Ermeni kaynaklı haberler[42] Komisyonun tutumunda bir değişiklik olduğunu ileri sürmektedir. Buna göre AB Komisyonu Nakliye ve Enerji Genel Müdürlüğü, Oskanyan’ın yukarıda değindiğimiz 21 Mayıs tarihli mektubuna cevap olarak  (in response to) Kars’ı Gümrü ve Tiflis’e bağlayan bir demiryolu hattı bulunduğunu, o nedenle Kars-Ahalkelek hattının inşa edilmesine gerek olmadığını, bu nedenle bu hattın AB tarafından desteklenmeyeceğini bildirmiştir.

 

Buna karşın Birleşmiş Milletler Genel Sekreter Yardımcısı Anwarul K. Chowdhury Gelişmekte Olan Ülkeler Grubu Bakanlarının 6. toplantısında Baku-Tiflis-Ahalkelek-Kars demiryolunun Bakü’den Avrupa’ya insan ve kargo taşımacılığını sağlayacağını bildirmiştır[43].

 

ABD Kongresinde Ermeni Çıkarları Grubu Eş Başkanları olan Joe Knollenberg ile Frank Pallone, eskiden beri ABD’de Ermeni diasporasıyla işbirliği yapan George Radanovich ile birlikte 21 Temmuz 2005 tarihinde Temsilciler Meclisine H.R. 3361 sayı ve “Güney Kafkasya’da Açık ve Entegre Demiryolları Kanunu” başlığını taşıyan bir kanun tasarısı vermişlerdir. Bu tasarının gerekçe kısmında Kars–Ahalkelek demiryolu projesi hakkında yukarıda değindiğimiz olumsuz Ermeni görüşleri tekrar edildikten sonra, işlem bölümünde Ermenistan’dan geçmeyen veya Ermenistan ile bağlantılı olmayan ancak Baku, Tiflis ve Kars’tan geçen veya bu kentleri bağlayan demiryolu veya demiryolu bağlantılı yolların geliştirilmesine ABD’nin yardım etmesinin yasaklanması istenmektedir. Bu tasarı kanunlaştığı taktirde ABD’nin çeşitli resmi fonları Kars-Ahalkelek demiryolu hattının finanse edilmesi için kullanılamayacaktır. Avrupa Birliğinin de benzer bir tutum alması için çalışılmakta olduğu görülmektedir. Bu durumda söz konusu hat için gerekli finansmanın başka kaynaklardan bulunması gerekmektedir. Azerbaycan Ulaştırma Bakanı Musa Panakov’a göre bazı Japon kuruluşları ve Gelişme İçin Asya Bankası bu projeyle ilgilenmektedir[44]. Diğer yandan Azerbaycan Dışişleri Bakanlığından Aşraf Şıhaliyev Azerbaycan’ın Yeni Komşuluk Programı içinde Kars-Ahalkelek demiryolunun desteklemesini AB’den isteyeceklerini belirtmiştir[45].

 

Görüldüğü gibi Kars- Ahalkelek demiryolu inşası konusunda mücadele devam etmektedir. Bu hat Türkiye ve Azerbaycan için hem ekonomik hem de güvenlik bakımından gereklidir. Yapımı zaten çok gecikmiş olduğu için bir an evvel inşaatına başlamakta yarar vardır.

 

4. Turhan Çömez’in Ermenistan’ı Ziyareti

 

AKP Balıkesir Milletvekili Turhan Cömez Haziran ayı içinde Ermenistan’a resmi olmayan bir ziyaret yaptı. Erivan Üniversitesinde bir konferans verdi. Ayrıca, aralarında Ermenistan Meclis Başkanı Artur Bağdarasyan, Taşnak Partisi Direktörü Giro Manoyan, Erivan Belediye Başkanı Yervant Zakaryan’ın da bulunduğu bir çok kişiyle görüştü. Halkın arasına girdi. Çocukları omzuna aldı. Doktor olduğu için bir hastanede yaşlı bir kadının böbrek ameliyatına katıldı[46].  Turhan Çömez, “soykırım” konusu dahil, Türk görüşlerini savunmasına rağmen, açık ve samimi davranışları sayesinde her yerde ilgi ve sempatiyle karşılandı. Ermeni basını da ziyaretine önemli yer verdi.

 

Turan Çömez’in yaptığı temaslar arasında zengin iş adamı ve milletvekili Hacatur Suklasyan ile yaptığı görüşme basında çok yer aldı. Suklasyan’ın sadece sınırların açılması konusuyla ilgilenip soykırım iddialarında bir değişiklik yapmak istemez tutumuna karşın Turhan Çömez,  “Gelin ikimiz ortak bir çalışma yapalım. Ben TBMM’de Ermenistan sınır kapısının açılmasıyla ilgili konuşma yaptığım saatlerde, siz de kendi parlamentonuzda bir konuşma yapın ve 1915’te yaşanan olayların soykırım olmadığını, bu konuların tarihçiler tarafından araştırılması gerektiğini, Türkiye’nin birliği ve toprak bütünlüğüne duyduğunuz saygıyı açıklayın. Bu küçük bir adım olur. Ama önemli bir başlangıç olacaktır.” teklifinde bulundu ise de Suklasyan ilişkilerin önkoşulsuz başlaması gerektiği hakkındaki klasik Ermeni tutumunu tekrarladı. Adı geçen milletvekilinin “soykırım” konusunda Türkiye’nin özür dilemesi gerektiğini belirtmesi üzerine Çömez kendisine Ermeni çetelerinin 1915 yılında yaptıklarını ve ASALA’nın Türk diplomatlarına yaptığı suikastları hatırlattı.

 

Turan Çömez Türkiye’ye döndükten sonra bu ziyaretten edindiği izlenimleri Akşam gazetesine yazdığı yazılarda anlattı. Ermenistan’da Türkiye’ye karşı var olan önyargıyı kırmak, tabuları yıkmak, soykırım inadından vazgeçirmek için etkin ve rasyonel politikalar üretilmesi gerektiğini belirterek bunun için atılması gereken adımları şu şekilde dile getirdi:

 

-  Türk ve Ermeni milletvekillerinden oluşan ortak bir çalışma grubu kurulmalı.

- Her iki ülke gazetecilerinin ziyaretleri artırılmalı ve iki tarafın devlet adamlarıyla mülakatlar yapılıp düşünceleri aktarılmalı.

- Her iki tarafın öğrencileri için gençlik programları hazırlanmalı. Karşılıklı öğrenci transferleri yapılmalı ve her iki tarafın öğrencileri aile yanlarında konuk edilmeli.

- Tarihten günümüze ulaşmış Ermeni Kültür Mirası onarılıp, dünya turizmine kazandırılmalı.    (Bu bağlamda, Ani Harabeleri günübirlik turlara açılabilir)

- Karşılıklı kültürel alışverişler yapılmalı, ortak sanat etkinlikleri planlanmalı.

-  Karşılıklı spor müsabakaları yapılmalı.

-  Ermenistan'a yapılan bavul ticaretine destek verilmeli.

- Her iki tarafın talepleri doğrultusunda karşılıklı olarak bazı sektörel ve bilimsel toplantılar yapılmalı.

-  Her türlü, gayrı resmi-sivil temaslar karşılıklı olarak teşvik edilmeli.

-  TRT tarafından Ermenistan'a Ermenice radyo-TV yayınları yapılmalı. (TRT 25 dilde yayın yapıyor ancak Ermenice yayını yok. Ermenistan halkı, Türkiye'ye dair haberleri Fransa'dan almak yerine Türkiye'den alabilmeli)[47]

 

Turhan Çömez’in bu önerileri Ermenilerde görülen bazı önyargıların ortadan kalkmasına ve böylelikle Ermenistan ile normal ilişkiler kurulabilmesine yardım edecek niteliktedir. Bu önerilerin yaşama geçirilmesi ise Ermenistan’ın ne derecede Türkiye ile işbirliğine girmeye hazır olduğuna bağlıdır.

 

5. Yektan Türkyılmaz Olayı

 

Temmuz ayı başlarında Ermeni basını "Kürt"  tarihçi diye nitelendirdikleri Türk vatandaşı Yektan Türkyılmaz'ın kitap kaçakçılığından tutuklandığını bildirdi. Haberlere göre Türkyılmaz Ermenice biliyordu ve Ermeni arşivlerinde araştırma yapıyordu. Türkyılmaz  daha önce yaptığı  açıklamalarda Osmanlı İdaresinin Ermenileri soykırıma uğrattığına inandığını söylemiş ayrıca Ermenistan arşivlerinin de açık olduğunu, kendisinin arşivlerde bir sorunla karşılaşmadığını belirtmişti.

 

Türkyılmaz bazı mesleki kitapları Ermenistan'dan çıkarmak istemiş, ancak gerekli izni almamıştı; ama alınması gerektiğini de kimse kendisine söylememişti. İyi niyeti dikkate alınarak,  hapse atılması yerine bu formalitenin yerine getirilmesi kendisinden istenebilirdi veya kitaplara el konup Ermenistan'dan ayrılmasına izin verilebilirdi. Bu yapılmamış ve kitap kaçakçılığı için sekiz yıla kadar hapis cezası öngören Ermeni kanunları gereğince ve üstelik Ermeni gizli servisince tutuklanmış ve bu servise ait yüksek güvenlikli hapishaneye konmuştu.

 

Türkyılmaz'ın tutuklanması Türkiye'de ve ABD'de bazı çevrelerde tepkilere neden oldu. Sabancı Üniversitesi'yle ABD'de adı geçenin doktora yaptığı Duke Üniversitesi'nin girişimiyle bir dayanışma komitesi kuruldu ve adı geçenin kurtarılması için bir kampanya başlatıldı.

 

Bu çerçevede, çeşitli ülkelere mensup iki yüz kadar bilim adamı, Başkan Koçaryan'a bir mektup göndererek Türkyılmaz'ın serbest bırakılmasını istediler[48]. Bu mektupta kendisinin 1915 olaylarını eleştirel bir şekilde   (yani soykırım iddialarını kabul eden bir şekilde) ele alan az sayıdaki Türk bilim adamlarından biri olduğu belirtildi. Ayrıca adı geçenin tutuklanmasının Ermenistan'ın kendi tarihi üzerinde bağımsız bilimsel çalışmalar yapılmasını ne derecede desteklediği hakkında ciddi şüpheler yarattığı da ifade edildi. Mektup Türkiye'den H. Berktay, T. Akçam, M. Belge, F.M. Göçek, O. Pamuk, R. Zarakolu gibi Ermeni soykırımı olduğunu ısrarla savunan bazı Türkler ile aynı inanca sahip P. Balakyan, V.N. Dadriyan,  D.R. Papazyan, A. Sarafyan gibi Ermeniler tarafından imzalandı.

 

Ermenistan ve Ermenilerin taleplerini yerine getirmek için ciddi gayret sarf eden, bir süre önce ABD Başkanlığı için adaylığını koymuş olan Senatör Bob Dole de bu kampanyaya katıldı ve Başkan Koçaryan'a gönderdiği bir mektupta kendisinin ve senatör olan eşinin Ermenistan'ın eski dostu olduklarını ve Ermenistan'ı desteklemeye devam ettiklerini hatırlattıktan sonra Türkyılmaz'ın tutuklanmasının Ermenistan'ın demokratik gelişmesi ve bu ülkede hukukun üstünlüğü hakkında şüphe yarattığını ifade etti ve adı geçenin derhal serbest bırakılmasını istedi. Ayrıca, garip kanun diye nitelendirdiği Ermeni Ceza Kanunu'nun gözden geçirilmesini de önerdi[49].

 

Yapılan bu girişimler ve özellikle ABD'de çok önemli bir kişi olan Dole'un mektubu Türkyılmaz'ı kurtardı. Mahkeme kendisini bir yıla mahkum etti, ancak cezayı tecil etti. Serbest kalan adı geçen Eylül ayı başında ABD'ye döndü.

 

Ermeni makamlarının neden Ermeni görüşlerini savunan bir kişiyi tutuklamış oldukları halen dahi anlaşılmış değildir. Akla gelen tek olasılık Ermenistan arşivlerinin,  Türk veya yabancı bağımsız bilim adamları tarafından incelenmesini istenmedikleri, caydırıcı bir önlem olarak Türkyılmaz'ı tutukladıkları, böylelikle soykırımı savunan bir kişi bile hapsedildiğine göre savunmayanların daha ağır muameleyle karşılaşacağı kanısını yaratmaya çalıştıklarıdır. Kısaca açık olduğu daima söylenen Ermenistan arşivlerinin ancak şeklen açık, gerçekte ise bağımsız araştırmacılara kapalı olduğu sonucuna varılmaktadır.

 

 

III- SOYKIRIM İDDİALARINI KABUL EDEN MİLLİ VE YEREL PARLAMENTOLAR

 

1. Venezuela

 

Venezuela Parlamentosu 14 Temmuz 2005 tarihinde Ermeni soykırım iddialarını benimseyen bir kararı oybirliğiyle kabul etti[50].

 

Kararın giriş bölümünde,  özetle, insanlık tarihinin ilk bilimsel olarak planlanmış, örgütlenmiş ve icra edilmiş soykırımının doksan yıl önce meydana geldiği, bu soykırımın Genç Türkler ve onların ideolojisi olan Pantürkizm tarafından Ermeni halkına karşı işlendiği ve iki milyon kadar kişinin ortadan kaldırılmasına yol açtığı,  bu tür cinayetlerin tekrarlanmaması için ifşa edilmesi ve bu soykırımın Türk halkı ve dünyanın bütün halkları tarafından reddedilmesi gerektiği,  siyasi davalar ve çıkarlar nedeniyle soykırımın inkâr edilmesi yoluyla tarihin değiştirilmesine çalışıldığı ifade edilmektedir.

 

Sözkonusu kararın işlem bölümün çevirisi şöyledir: 

 

Millet Meclisi

 

Bir: Adaletin yerine getirilmesi için geçerli fakat gecikmiş insani isteklerin desteklediğini Ermeni halkına, hükümetine ve Venezuela’daki güçlü Ermeni cemaatine ifade etmeye

 

 İki: Ermeni soykırımını tanıyıncaya kadar Türkiye’nin üyelik başvurusunu ertelemesini Avrupa Birliğinden istemeye 

 

Üç: Bu kararı Ermenistan Parlamentosuna ve Ermeni dini makamlarına iletmekle görevli bir komite oluşturmaya 

  

Dört: Ermeni halkı ile dostluk için bir parlamento grubu kurmaya Karar verir.

 

 

Bu kararda yer alan “insanlık tarihinin ilk bilimsel olarak planlanmış, örgütlenmiş ve icra edilmiş soykırımı”, ifadesi, iki milyon kadar kişinin ortadan kaldırıldığı iddiası ve  “soykırımı” tanımadıkça Türkiye’nin başvurusunun ertelenmesinin AB’den istenmesi bu kararı Ermeni soykırım iddiaları hakkında şimdiye kadar çeşitli ülkeler parlamentolarında alınan kararların en serti ve en abartılısı yapmaktadır.

 

Bunun nedenleri çeşitlidir. Venezuela Parlamentosunu bu kadar cesur kılan husus, şüphesiz, Türkiye’nin uzaklığı ve iki ülke arasında kayda değer ilişki olmamasıdır. Venezuela’da zengin, diğer bir deyimle etki yapabilen bir Ermeni Cemaatinin varlığı buna karşın kayda değer sayıda Türk olmaması da bu kararın kolaylıkla alınmasının başlıca nedenleridir. Ayrıca Uruguay ve Arjantin’de alınan kararların da Venezuela parlamentosu için emsal teşkil ettiği muhakkaktır. Bir Ermeni kaynağı otoriter idaresi ve popülist davranışları nedeniyle ABD tarafından eleştirilen Venezuela Başkanı Chavez’in bu kararla Batılıları ve özellikle Avrupa ülkelerini vicdani görevlerini yapmaya çağırmak fırsatını kullandığını yazmıştır[51].

 

Venezuela Katolik Kilisesi de 3 Ağustos 2005 tarihinde aldığı bir karada, 20. asrın ilk planlı ve örgütlü “soykırımın” 90. yıldönümünü dikkate alarak Ermeni halkına karşı işlenmiş olan cinayetleri kınadığını, bunların tekrarlanmaması için dua edildiğini, dini inançlarından vazgeçmektense ölümü tercih eden Ermeni Hıristiyanlarının anısı ile dayanışma içinde olunduğunu, Venezuela’daki Ermenilerin uzun zamandan beri ertelenmiş haklı insani taleplerinin desteklendiğini ifade etmiştir.

 

Görüldüğü üzere Katolik Kilisesinin bu kararı Venezuela Parlamentosu kararına benzemektedir. Dikkati çeken husus “dini inançlarından vazgeçmektense ölümü tercih eden Ermeni Hıristiyanları” ifadesidir. Din değiştirmeleri için Ermenilere baskı yapıldığı ve bazı Ermenilerin dinlerini değiştirmektense ölmeyi yeğledikleri anlamına gelen bu sözler yeni bir iddiadır ve başlıca Ermeniler kaynaklarında dahi yer almamaktadır. Venezuela Katolik Kilisesinin kararına bir dini öğe katmak amacıyla bu iddiayı uydurduğu sonucuna varılmaktadır.

 

2. Arjantin

 

Arjantin Senatosunun 20 Nisan 2005 tarihinde, 1993, 2003 ve 2004 yıllarında sözde Ermeni soykırımını tanıyan kararlarını teyit eden bir diğer karar aldığı ve Türkiye Dışişleri Bakanlığının da 5 Mayıs 2005 tarihinde bu kararı kınayan ve reddeden bir bildiri yayınladığını daha önce bildirmiştik[52]. Arjantin Senatosu 27 Temmuz’da 20 Nisan tarihli kararını teyit eden ve insanlığa karşı işlenen suçlar zaman aşımına uğramadığına göre Türkiye’nin Ermeni soykırımını tanıması gereğini belirten bir başka karar daha almıştır. Arjantin Senatosunu bu ikinci kararı iki ülke arasında bu konuda mevcut anlaşmazlığı daha ciddi hale getirmiştir.

 

Bu arada 30 Temmuz 2005 tarihinde Arjantin’in Rosario şehrinde Ermeni “soykırımı” kurbanlarını anmak için yapılmış bir anıt açılmış olduğunu da belirtelim[53].

        

Arjantin Dışişleri ve Uluslararası Ticaret Bakanı Rafael Bielsa Ağustos ayı sonunda Ermenistan’ ziyaret etmiştir. Sıcak bir şekilde karşılanan Arjantinli Bakan Devlet Başkanı Koçeryan tarafından kabul edilmiş ve Erivan’daki “soykırım” müzesi ve anıtını ziyaret etmiştir. Bielsa iki ülke arasındaki iyi ilişkilerdeki başlıca etkenin Arjantin’deki Ermeni cemaati olduğunu söylemiş[54] ve bu cemaatin yaklaşık 100.000 kişi olduğunu ve Arjantin toplumunun ayrılmaz bir parçasını oluşturduklarını belirtmiştir[55].  Bielsa ayrıca ülkesinin Erivan’da bir büyükelçilik açacağını da bildirmiştir[56]. Ermenistan’ın Arjantin’de büyükelçiliği mevcuttur.

 

Bu vesileyle Erivan’ın hava meydanının, sahibi Ermeni asıllı milyarder Eduardo Eurnekian (Örnekyan) olan Corporacion America tarafından işletildiğini ve bu şirketin Havaalanına yeni bir terminal inşa etmek için 105 milyon dolar yatırım taahhüdünde bulunduğunu[57] belirtelim.

 

3. Uruguay

 

Uruguay’ın Ermeni soykırım iddialarını tanıyan ilk ülke olduğunu, Uruguay Temsilciler Meclisinin bu kararını zaman zaman teyit ettiğini, en son 3 Mayıs 2005 tarihinde tekrarladığını ve 24 Nisan’ın “Her Türlü Soykırımın Kınanması ve Reddi” günü ilan edilmesi için Birleşmiş Milletlere başvurulmasını Uruguay Dışişleri Bakanlığından istediğini, ayrıca Ermeni asıllı bir Uruguay milletvekilinin Avrupa Birliğini Ermeni “soykırımını” tanımasını Türkiye’den istemeye davet eden bir imza kampanyası başlattığını daha önce yazmıştık[58].

 

Uruguay’da da akredite Türkiye’nin Arjantin’deki Büyükelçisi Şükrü Tufan Uruguay’dan başkenti Montevideo’ya giderek Parlamentonun Dışişleri Komisyonu üyeleriyle görüştü ve Başbakan Erdoğan’ın tarihçiler komisyonu kurulması hakkındaki önerisini[59] izah etti. Hükümetinin bu komisyonun varacağı sonuçları kabul etmeye hazır olduğunu bildirdi ve bu önerinin desteklenmesini istedi. Ermeniler bir gösteri yaparak Büyükelçinin bu girişimini protesto ettiler[60]. Uruguay’daki Ermeni büyükelçisi de Dışişleri Komisyonu üyeleriyle görüşerek Ermeni soykırımın delil gerektirmediğini bildirdi ve Uruguay’ın Türkiye-Ermenistan sınırının açılmasını ve iki ülke arasında diplomatik ilişki kurulmasını desteklemesini istedi[61].

        

Uruguay Hükümeti, 3 Mayıs 2005 tarihli Temsilciler Meclisi kararında öngörülen 24 Nisan’ın “Her Türlü Soykırımın Kınanması ve Reddi” günü ilan edilmesi için şu ana kadar Birleşmiş Milletlere başvurmamıştır. Ancak bu ülkede Ermenilerin Türkiye’ye karşı faaliyetleri devam etmektedir. Nitekim Türkiye ile AB arasında müzakerelerin başladığı tarih olan 3 Ekim’de Uruguay’ın başkenti Montevideo’da kalabalık bir grup Ermeni AB Temsilciliği önünde nümayiş yaparak Türkiye’nin adaylığının reddedilmesini istemiştir[62].

 

4. Sao Paulo Parlamentosu

 

Brezilya’nın Sao Paulo Bölgesi Parlamentosu 20 Ekim 2005 tarihinde Ermeni soykırım iddialarını kabul eden ve bu “soykırımın” federal düzeyde de tanınmasını isteyen bir kararı oybirliği ile almıştır[63].

 

Diğer yandan Sao Paulo kenti üniversitesi bir “Hoşgörü Müzesi” kurmaktadır. Bu müzede Yahudi soykırımı gibi insanlığa karşı işlenen suçlar yer alacaktır. Müzede bir de Ermeni “soykırımı” bölümü olacağı da anlaşılmaktadır[64].

 

5. Kırım Parlamentosu

 

Rusya Federasyonu Kırım Özerk Cumhuriyeti Parlamentosu her yıl 24 Nisan’ı Ermeni soykırımı kurbanlarını anma günü olarak ilan eden bir kararı 59 lehte 3 aleyhte oyla 19 Mayıs 2005 tarihinde kabul etmişti. Ancak Özerk Parlamento Başkanı Borris Deich, arzu edilmeyen siyasi sonuçları olacağını bildirerek kararı onaylamamıştı. Diğer yandan basın haberlerine göre Kırım’ın bağlı olduğu Ukrayna Hükümeti de bu kararın değiştirilmesini istemişti. Kararda bazı değişiklikler yapılması ve soykırım sözcüğünün trajedi sözcüğü ile değiştirilmesi için 22 Haziran 2005 tarihinde yapılan görüşmelerde Kırım Parlamentosu metinde değişiklik yapılmasını reddetmiştir[65]. Böylelikle Kırım’da da sözde Ermeni soykırımı tanınmış olmuştur.

 

Bu karar Kırım bölgesinin içinde bulunduğu siyasi koşulların bir sonucudur. Memleketin asıl sahibi olan Kırım Tatarları bu topraklardan sürülmüş olup ancak bir kısmı geri dönebilmiştir.  Bunlar da bölgede söz sahibi olacak güçte değildir. Nitekim bunların kurduğu yasal olmayan Meclis sözkonusu kararın aleyhinde bir tutum almış ancak etkili olamamıştır.  Diğer yandan bölge Ukrayna’ya bağlı olmakla beraber burada çok sayıda Rus yaşamaktadır. Sözkonusu kararı önerenler de Parlamentodaki Rus asıllı temsilcilerdir. Ancak bunlara Ukrayna asıllı temsilcilerin de katıldığı bir gerçektir.

 

 

IV- SOYKIRIM İDDİALARINA İLİŞKİN BAZI GELİŞMELER 

 

1.Avrupa Birliği ve Soykırım İddiaları

 

Avrupa Parlamentosunun 1987 yılında Ermeni soykırımı iddialarını kabul eden ve Ermeni  “soykırımını” kabul etmediği taktirde Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üye olamayacağını belirten bir karar kabul etmiş olduğu ve bu kararın Türkiye’nin Birliğe katılmasına ilişkin yıllık ilerleme raporlarının Parlamento tarafından incelenmesi sırasında bir çok kez teyit edildiği hatırlanacaktır.

 

Parlamentonun Ermeni iddiaları lehindeki bu tutumuna karşın Devlet veya Hükümet Başkanlarının oluşturduğu Avrupa Konseyi ve Avrupa Komisyonu bu hususta sessiz kalmıştı. Sadece Avrupa Komisyonu bir raporunda uzlaşma gereğinden bahsederek konuya dolaylı bir şekilde temas etmişti[66].

 

Türkiye’nin üyelik müzakerelerine birkaç gün kala, 28 Eylül 2005 tarihinde, Avrupa Parlamentosu, başta Güney Kıbrıs’ın tanınması olmak üzere, Avrupa Birliği ülkelerinin Türkiye’den olan taleplerini ve şikâyetlerini dile getiren karar kabul etmiştir. Bu kararda Ermeni soykırım iddiaları da yer almıştır.

 

Kararın giriş bölümünde J maddesinde “ Türk makamlarının, Avrupa Parlamentosu’nun 18 Haziran 1987 tarihli kararında belirtilen Ermeni sorunları hakkındaki talepleri henüz yerine getirmediği kayıtlıdır. Kararın işlem bölümünün 5. maddesinde ise Türkiye Ermeni soykırımını tanımaya davet edilmekte ve bu tanımanın Avrupa Birliği’ne katılması için bir ön şart olduğu belirtilmektedir.

 

Bu karar bazı Türk gazetelerinde[67] Avrupa Parlamentosu’nun yeni şartı olarak gösterilmiştir. Oysa yukarıda açıkladığımız üzere bu şart 1987 yılından beri mevcuttur. Ayrıca bu şartın ne pek etkin olduğu da söylenemez. Zira Avrupa Parlamentosu’nun kararları bağlayıcı değildir, daha ziyade bir tavsiye niteliğindedir ve Parlamentonun eğilimlerini gösterir.  Kopenhag kriterleri arasında bulunmadığı gibi Türkiye’nin adaylığı ile ilgili diğer belgelerde ve son olarak da Müzakere Çerçeve Belgesi’nde Türkiye’nin soykırım iddialarını tanıması gerektiği kayıtlı değildir. Buna göre AB, bir teşkilat olarak, müzakerelerde Türkiye’nin soykırım iddialarını tanımasını istemeyecektir. Ancak,  müzakereler üye ülkelerle de yapıldığından, üye ülkeler “kişisel” olarak istedikleri konuları masaya getirebileceklerdir. Nitekim Fransa, Hollanda ve Avusturya daha şimdiden Ermeni “soykırımını”  müzakerelerde ele alacaklarını söylemişlerdir. Ancak Türkiye’nin bu konuyu görüşmemesi veya  “soykırımı” tanımayacağını belirtmesi halinde bu ülkelerin  “veto” kullanmak dışında yapabilecekleri yoktur. Bu da Avrupa Birliği ülkelerinin birlikte hareket etmeye geleneğine ters düşecektir.   Normal koşullarda sadece “soykırım” konusu için Türkiye’nin AB’ye katılım sürecinin durdurulabileceğini düşünmek zordur. Avrupa Parlamentosu’na gelince, ileriden, en az on yıl sonra, Türkiye müzakereleri başarı ile tamamlayabildiği ve bir katılım antlaşması hazırlanabildiği taktirde Avrupa. Parlamentosu’nun, bu antlaşmasın tasdiki sırasında 1987 yılı kararı ile o tarihten sonra aynı konuda aldığı diğer kararları dikkate alması ve Türkiye sözde Ermeni soykırımını tanımadığı sürece katılım antlaşmasını onaylamaması olasılığı vardır. 

 

Bu arada Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılım sürecinde Ermenistan’ın görüşleri doğrultusunda kamu oyu oluşturmak üzere Taşnaklar tarafından Brüksel’de kurulan Adalet ve Demokrasi için Avrupa-Ermeni Federasyonu  ( Fédération Euro-Arménienne pour la Justice et la Démocratie) katılım müzakerelerine başlamadan önce Ermeni “soykırımının” tanınması için yoğun bir propaganda faaliyeti yürüttüğünü belirtelim. Bu federasyon Avrupa Parlamentosu Hıristiyan Demokratlar Grubu ile işbirliği yaparak,  Türkiye ile müzakerelerin başlamasından bir hafta kadar önce, 22 Eylül 2005 tarihinde, Avrupa Parlamentosu binasında da “Aralık 2004-Ekim 2005: Türkiye Değişti mi ?” başlığı altında bir konferans düzenlemiştir. Söz alanlar Türkiye’nin AB’ne katılmak için gerekli kriterlerin gereğini halen yerine getirmediğini savunmuşlardır[68]. Diğer yandan, müzakerelerin başlayacağı gün olan 3 Ekim 2005’te Ermeniler Lüksemburg’da de büyük bir gösteri yaparak Türkiye’nin “soykırımı“ tanımasını istemişlerdir[69]. Ancak bu gayretler bir sonuç vermemiştir; zira parlamenterleri etkilemek mümkün olsa da hükümetler için aynı sonucu almak zordur. Nitekim büyük tartışma ve pazarlıklara neden olan Müzakere Çerçeve Belgesi’nde Ermenilerin talepleriyle ilgili herhangi bir husus yoktur. Bu durum Taşnak çevrelerinde büyük düş kırıklığı yaratmıştır. Fransa’da başlıca örgüt olan Ermeni Davasını Savunma Komitesi yayınladığı bir bildiride[70] soykırımcı ve inkârcı bir ülke ile müzakerelere başlamasını kabul eden Avrupa’nın değerlerinin iflas ettiğini belirtmiş ve bu “ihanetten” sonra da, Ermeni soykırımı tanınana ve tazmin (tazminat ve toprak talepleri) gerçekleşene kadar, mücadele devam edileceğini bildirmiştir.

 

Türkiye ile müzakerelerin başlaması hakkında Ermenistan’ın görüşlerine gelince, Dışişleri Bakanı Vardan Oskanyan, Türkiye AB’ye katılmak istiyorsa AB standartlarına uyması ve bunun için de komşularıyla normal ilişkiler kurması gerektiğini,  müzakerelerde sınırların açılması sorununun da ele alınacağını umduğunu söylemiş ve müzakerelerde Ermeni sorunların da görüşülmesinin iki ülke ilişkilerini olumlu etkileyeceğini belirtmiştir. Oskanyan Avrupa Parlamentosu’nun, Ermeni soykırımını tanımasının Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılmasının ön şartı olduğuna dair yukarıda değindiğimiz kararının “olumlu ve doğal” olduğunu belirtmekle yetinmiştir[71].

 

Görüldüğü üzere Ermenistan Dışişleri Bakanı sorunları Türkiye ile müzakere ederek çözmek yerine bu konuda Avrupa Birliği’nin,  özellikle sınırların açılması konusunda, Türkiye’ye yapması beklenen baskılardan yararlanmayı düşünmektedir. Bu arada, diasporanın aksine, Ermenistan Hükümeti’nin “soykırımın” tanınması konusuna ikinci derecede önem verdiği de bir kez daha anlaşılmaktadır.

 

2. İsviçre

 

Ermeni soykırımı iddiaları Türkiye- İsviçre ilişkilerini zehirlemeye devam etmektedir.

 

Hatırlanacağı üzere İsviçre Parlamentosu’nun 16 Aralık 2003 tarihinde Ermeni “soykırımını” tanıyan bir karar kabul etmesi Türkiye’de sert tepkilere neden olmuştu. Dışişleri Bakanlığı bu kararını şiddetle kınandığını ve reddedildiğini bildirmiş ayrıca TBMM’de oy birliği ile kabul ettiği bir bildiride bu kararı kınamıştı. Diğer yandan bu karar nedeniyle İsviçre Dışişleri Bakanı Bayan Calmy-Rey’in Türkiye’ye yapacağı ziyaret ertelenmişti. Bundan sonra Türkiye- İsviçre ilişkileri bir duraklama devresi geçirmiş, İsviçrelilerin ısrarlı talepleri üzerine Bayan Calmy-Rey bu yılın Mart ayı sonunda Türkiye’yi ziyaret etmiş ve iki ülke ilişkilerinin normale dönme süreci başlamıştı.

 

Bu ziyaretten bir ay kadar sonra Zürih Kantonu Savcılığı, Mayıs 2004'te Zürich’te katıldığı bir toplantıda "soykırım olmadığı" yönündeki görüşlerini açıklayan Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu hakkına soruşturma başlattı. Bu olay bazı Türk gazetelerine Halaçoğlu hakkında gıyabi tutuklama kararı çıkarıldığı, kendisi hakkında Interpol kırmızı bülteniyle arama yapıldığı şeklinde yansıdı[72]. İsviçre’nin bu konuya bakan Savcısı Gnehm’in açıklamalarıyla durum aydınlandı. Gnehm yaptığı konuşma nedeniyle Halaçoğlu hakkında soruşturma açıldığını,  İsviçre Ceza Yasasının 261/B maddesi gereğince soykırımı veya insanlığa karşı işlenmiş bir katliamı reddeden,  hafif gösteren veya haklı bulan kişilerin bir ile 3 yıl arasında hapis cezası veya beş bin İsviçre Frankı para cezası öngördüğünü söyledi[73].

 

Türk kamuoyunda İsviçre aleyhinde oluşmaya başlayan havayı dikkate alarak Ankara’daki İsviçre Büyükelçiliği bu konuda bir açıklama yaptı ve Halaçoğlu hakkındaki soruşturmanın üçüncü bir tarafın yaptığı şikâyet üzerine açıldığını, İsviçre'deki yasal prosedür gereği, herhangi bir şikâyet söz konusu olduğunda konunun açıklığa kavuşturulması bakımından bir soruşturma açılması gerektiği bildirildi[74]. Şikayet eden tarafın Ermenistan-İsviçre Derneği olduğu anlaşıldı.

 

Bu arada Halaçoğlu ‘Hukuksuzluk üzerine oturan bir mahkemeye gidip ifade verilmez” gerekçesiyle İsviçre’ye gitmeyi reddetti[75].

 

Uzun yıllardır Türk Tarih Kurumu başkanlığını yapan Prof. Halaçoğlu’nun tarihi bir konuda görüş belirtmesi nedeniyle hakkında soruşturma açılması bir süre Türk basının ele aldığı başlıca konulardan oldu’ ve kamu oyunda da tepkilere yol açtı. Bu arada 29 üniversiteden 353 tarihçi Türk Tarih Kurumu Başkanı’na destek vermek için bir bildiri yayınladılar[76]. Bu bildiriyi imzalamayan bazı tarihçilerin ertelenen İstanbul Konferansı’nı düzenleyenler arasında yer alması dikkati çekti.

 

Bu olayın siyasi alanda da etkisi görüldü. Dış ticaretten sorumlu Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen, 22–24 Haziran günlerinde yapılacak Türkiye-İsviçre İş Konseyi toplantısının iptal edilmesini istedi[77]. İsviçre Ekonomi Bakanı Joseph Deiss’ın Eylül ayında Türkiye’ye yapacağı ziyaret de iptal edildi[78]. 

 

Türkiye- İsviçre ilişkilerindeki bu olumsuz gelişme karşısında İsviçreliler bir çıkış yolu bulmak amacıyla Halaçoğlu hakkında bir tutuklama kararı bulunmadığı ve kendisinin İsviçre dahil, Avrupa’da yapacağı gezilere bir sınırlama getirilmediğini ileri sürmeye başladılar. Ankara’daki İsviçre Büyükelçisinin Adalet Bakanı Cemil Çiçek’i ziyaret ederek kendisine bu hususları belirten bir belge verdiği dahi basında ileri sürüldü[79].

 

 Halaçoğlu olayı Türk basınında yatışırken gelişen başka bir olay Türkiye- İsviçre ilişkilerinin düzelmesine imkan vermedi.  İşçi Patisi Başkanı Doğu Perinçek de 7 Mayıs'ta İsviçre'de. Lozan Anlaşması'nın imzalandığı binanın önünde bir basın açıklaması yapmış ve. "Ermeni soykırımı iddiaları uluslararası bir yalandır" demişti[80]. Perinçek. Lozan Antlaşması'nın 82. yıldönümü nedeniyle İşci Partisi ve Atatürkçü Düşünce Derneği'nin organize ettikleri kutlama törenleri için tekrar İsviçre'ye gitti. 22 Temmuz’da düzenlediği basın toplantısında, "Ermeni soykırımı iddiaları uluslararası bir yalandır" sözlerini tekrarladı. Çağrılması üzerine Winterthur Savcılığı giderek ifade verdi[81]. Perinçek bu olay hakkında kendi görüşlerini ayrıntılarıyla anlatınca sorgulama 3,5 saat sürdü ve Perinçek sonunda serbest bırakıldı.  Perinçek ertesi gün yaptığı bir konuşmada görüşlerini tekrarladı[82].

 

Perinçek’in bu şekilde sorgulaması Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün de tepkisini çekti. Gül bu sorgulamanın kabul edilemez ve ifade özgürlüğü ilkesine tamamen aykırı olduğunu söyledi[83].  

 

Doğu Perinçek sorgu hakiminin karşısına çıkmak üzere İsviçre’ye gitti. İfade vermeden önce Bern ve Zürih’te yaptığı konuşmalarda Ermeni soykırımına inanmadığını belirtti ve İsviçre’yi Ermeni sorunu hakkında yeterli araştırma yapmamış olmakla itham etti.  Bu konuşmalar hakkında da hakkında soruşturma açıldı[84], Perinçek 21 Eylül’de hakkındaki tüm dosyaların gönderildiği Vaud Kantonu Sorgu Hakimi Jacques Antenen’e ifade verdi. Sorgu hakimi ifadeyi aldıktan sonra şimdilik Perinçek’in suçlanmayacağını bazı belgeleri incelemesi gerektiğini söyledi[85]. Böylece Perinçek aleyhinde İsviçre de yapılmakta olan takibat, bir süre için olsun, durdu.

 

Perinçek açıkça ve defalarca Ermeni soykırımının olmadığını söylediğine göre sorgu hakiminin bazı belgeleri neden incelemek istediği ilk bakışta anlaşılamamaktadır. Basına göre, İsviçre Ceza Kanununun 261. maddesi soykırım inkarını ırkçı, etnik veya dini nedenlerin mevcudiyetine bağladığından Perinçek’in suçlanarak mahkemeye verilmesi ancak bu nedenlerle Ermeni soykırımını inkar ettiğinin kanıtlanmasına bağlıdır[86]. Bu ise, adil bir sorgulama yürütüldüğü taktirde, imkansız gibidir; zira Türklerde, büyük bir olasılıkla çok uluslu bir imparatorluktan gelmelerinin etkisiyle ırkçı, etnik veya dini düşmanlık hisseleri yoktur. 

 

Bu arada İsviçrelilerin siyasi nedenlerle Perinçek’in mahkum olmasını istememeleri bu nedenle de bahane aramaları mümkündür. Zira,  Perinçek’in mahkum olması ve özellikle hapse girmesi Türkiye-İsviçre ilişkilerine çok ağır bir darbe indirecektir. İkinci olarak Perinçek mahkum olduğu taktirde bu konudaki kararı Avrupa İnsan Hakları Divanına götüreceği muhakkak gibidir. Divan’ın karar verebilmek için önce 1915 tehcirinin soykırım olup olmadığına karar vermesi gerekecektir. Bu konuda bazı ülke parlamentolarınca alınmış “soykırım” kararlarının, Birleşmiş Milletlerin 1948 tarihli BM Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesine uygun olmadığı meydana çıkacak ve bu kararlar Ermeni “soykırımının” kanıtlanması için kullanılamayınca da Divan, büyük olasılıkla, tarihi olayların incelenmesine ihtiyaç duymadan, İsviçre mahkemesinin Perinçek’i mahkum eden kararını bozacaktır. Divandan böyle bir karar çıkması Ermenilerin soykırım iddialarına ağır bir darbe indirecektir.  Bu nedenle Perinçek’in mahkum olmamasını İsviçreliler kadar Ermenilerin de istemesi mümkündür.

 

3. İngiltere

 

İngiltere Lordlar Kamarası üyesi ve Başkan Yardımcısı Bayan Baroness Caroline Cox, her fırsatta Ermeni ve Ermenistan çıkarlarını korumakla ün yapmış bir kişidir. Zamanının büyük kısmını Ermenistan’da geçirmektedir. Karabağ’ı altmış kez ziyaret etmiştir. Bu hizmetleri nedeniyle adı geçen,  17 Eylül 2005 tarihinde, Başkan Koçeryan tarafından altın Mkhitar Gosh madalyası ile taltif etmiştir. Madalyanın verilme nedeni Ermeni- İngiliz ilişkilerinin güçlenmesi ve gelişmesine kayda değer katkıları ve uzun yıllar insani, başarılı ve cesur çalışmaları”dır[87].

 

Bilindiği üzere İngiltere 1915 olaylarını soykırım olarak görmemektedir. Baroness Cox 14 Temmuz 2005 tarihinde Lordlar Kamarasında Devlet, Dışişleri ve Commonwealth Parlamentosu için Bakan Yardımcısı Lord Triesman’a Hükümetin 1915 Ermeni katliamını soykırım olarak tanımak konusundaki tutumunu gözden geçirip geçirmeyeceğini sormuştur.   Lord Triesman cevabında İngiliz hükümetinin eskiden beri mevcut olan tutumunun iyi bilindiğini, İngiliz Hükümetinin tarihin bu korkunç dönemi hakkında güçlü duygular yarattığını taktir ettiğini ve 1915–1916 katliamını bir trajedi olarak kabul ettiğini, bununla beraber ne şimdiki ne de geçmiş İngiliz hükümetlerinin, bu olayların 1945 Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesinde tarif edilen soykırım kategorisine girmesi için yeterince açık delil bulunmadığına hükmettiklerini söylemiştir. Böylelikle Baroness Cox’un sorusu sayesinde İngiliz Hükümetinin Ermeni soykırımı iddiaları karşısındaki tutumu teyit edildi.

 

İngiliz hükümetinin 1915 olaylarını soykırım olarak kabul etmeyen bu tutumu karşısında İngiltere’deki Ermeni çevreleri bölge parlamentolarından Ermeni “soykırımını” tanıyan kararlar çıkartmak politikasını izlemeye başlamışlardır. Galler bölgesinde bir denemeden sonra İskoçya’da da bir girişimde bulunulmuş ve. Edinburg Şehri Meclisi’ne Ermeni soykırımının tanınmasını öngören bir tasarı verilmiştir. Meclis Başkanı İşçi Partisi Başkanı Donald Anderson, Türk Büyükelçiliği’ne bir mektup göndererek, bu konuyu araştırdığını ve Ermeni topluluğunun Osmanlı rejimi tarafından soykırıma tabii tutulduğu konusunda kuşkusunun olmadığını bildirmiştir.  Buna karşın Meclis’in Muhafazakar grubu başkanı İan White, bu konunun Meclis’in işi olmadığını Meclis’in, yolları onarmaya, sokakları temiz tutmaya odaklanması gerektiğini ifade etmiştir[88]. 

 

4. Belçika

 

Belçika Senatosu 1998 yılında aldığı bir kararla Ermeni soykırım iddiasını kabul etmiş ve Türkiye’den de kabul etmesini istemişti. Belçika’da soykırım inkârını suç sayan ve cezalandıran 23 Mart 1995 tarihli bir kanun mevcuttur. Bu kanunun Ermeni soykırım iddialarını da kapsayacak şekilde genişletilmesi ile ilgili bir öneri ise geçen Nisan ayında Belçika Senatosu’nda reddedilmişti[89].

 

Bu kez Eylül ayında Senato’ya Ermeni soykırım iddialarıyla ilgili yeni bir karar tasarısı sunulmuştur.  Sözkonusu tasarı Türk hükümetini Ermeni soykırımını tanımaya,  tüm arşivleri tarihçi ve araştırmacılara açmaya, Türk tarihçileri tarafından yürütülen bilimsel çalışmalara karışmamaya ( ertelenen Boğaziçi Üniversitesi konferansı kastedilmektedir) ve bu konunun kamu oyunda tartışılmasını teşvik etmeye davet etmektedir[90]. Bu haliyle tasarıda bir yenilik yoktur. Yukarıda değindiğimiz gibi Senato zaten soykırım iddialarını tanımıştır. Türkiye’nin ise bu iddiaları tanımayacağı çok açıktır.  Diğer yandan sözkonusu konferans, başka bir üniversitede olsa bile, yapılmıştır. Ayrıca Ermeni sorunu Türk kamuoyununda hararetli denebilecek şekilde tartışılmaktadır. Bu hususlar dikkate alındığında tasarının amacının Ermeni “soykırımı” konusu gündemde tutmak olduğu görülmektedir.

 

5. Finlandiya

 

Finlandiya Başkanı Tarja Halonen Eylül ayı sonunda Ermenistan’ı ziyareti sırasında Erivan’daki soykırım anıtına bir çelenk koymuş ve bir ağaç dikmiştir.

 

Finlandiya basınına göre Halonen gazetecilerinin Ermeni soykırımını tanıyıp tanımadığı hakkındaki bir sorusuna doğrudan cevap vermemiş,  Finlandiya’da tarihi olayları tanımak gibi bir adet olmadığını, her kuşağın tarihi yeniden incelemek hakkı olduğunu ve her ülkenin de kendi tarihine sahip olma hakkı bulunduğunu ve ülkelerin tarihin esiri olmamaları gerektiği söylemiştir[91]. Ermenistan basınında ise Halonen’in “Finlandiya Ermenistan ile birlikte Ermeni soykırımı kurbanlarını üzüntüyle anmaktadır” dediğine dair bir haber çıkmıştır[92].

 

Ermenistan protokolünün ülkeye resmi ziyarette bulunan kişilerden soykırım anıtını ziyaret etmesini istediği yabancı konukların büyük çoğunluğunun da, yerel adete uygun davranmak düşüncesiyle, anıta gittiği bilinmektedir. Halonen’in anıtı ziyaretini bu çerçevede değerlendirilmelidir.

 

6. Asuri ve Keldanilerin Soykırım İddiaları

 

Paris yakınlarındaki Sarcelles şehrinde 15 Ekim 2005 tarihinde “1915 yılında Asuri-Keldanilere karşı Osmanlı İmparatorluğu tarafından yapılan soykırımın kurbanları”nı anmak için bir anıtın açılışı yapıldı.  Anıt, aynı şehirdeki bir Ermeni “soykırımı” anıtının yakınındaydı. Açılış töreninde konuşan Belediye Başkanı François Pupponi “Türkiye, Ermeni ve Asuri-Keldani soykırımını kabul etmediği sürece, AB’ye asla üye olamayacaktır” dedi[93].

 

Dışişleri Bakanlığı tarafından bu konuda yapılan bir açıklamada ‘Hangi tarihi verilere dayanılarak ortaya atıldığı bilinmeyen bir iddiayı yansıtan anıtın açılışı tarafımızdan tepkiyle karşılanmıştır. Bir devleti soykırım gibi insanlığa karşı işlenebilecek en ağır suçla asılsız itham edenler, bu ciddiyetsiz davranışlarıyla ancak kendilerini küçültmektedirler” dendi[94]. 

 

Asuri ve Keldanilere soykırım yapılmış olduğu iddiası yeni değildir. 1915–1916 tehciri sırasında, Ermenilerle karışık olarak yaşadıkları için, bazı Asuri ve Keldanilerin de tehcire tabi olduğu ancak Osmanlı Hükümetinin tehcirin sadece Ermenileri kapsadığını belirterek bu uygulamaya son verdiği bilinmektedir. Bu iki mezhebe mensup olup Avrupa ülkelerine göç edenlerden bir kısmı, Ermenilerin soykırım iddialarında bulunmaya başlamalarından bir süre sonra, kendilerinin de soykırıma maruz kaldıklarını ileriye sürmeye başlamışlardır; ancak Ermeniler kendi davalarını zayıflatacağı endişesiyle bu iddianın ikinci planda kalmasını istemişler, küçük gruplar oluşturan Asuri ve Keldaniler de bunu kabul etmek durumunda kalmışlardır.

 

Sarcelles’e dikilen anıt Ermenilerin bu konudaki tutumunun değişmeye başladığı göstermektedir. Ermeni Katogigos’u (papası) Karekin II’nin son olarak yaptığı bir konuşmada[95], Ermenilerin soykırım iddialarını dile getirdikten sonra Osmanlı İmparatorluğunda yaşayan Rumların ve Asurilerin de aynı akıbete uğradığını söylemesi de bu tutum değişikliğinin işaretidir. Ermenilerin neden tutum değiştirmeye başladıklarına gelince bu, büyük olasılıkla,  üst üste bazı ülkelerin ve ayrıca Avrupa Parlamentosu’nun soykırım iddialarını kabul etmelerinin etkisiyle bu iddialarının uzak olmayan bir gelecekte Türkiye tarafından kabul edileceğine inanmalarından, ancak böyle olduğu taktirde de Türkiye üzerindeki baskıların azalmasından endişe etmelerinden, bunun için de yedekte duran Asuri ve Keldanileri şimdiden arenaya sürmelerinden ileri gelmektedir.

 

Önümüzdeki dönemde Ermenilerin teşvikiyle Asuri ve Keldanilerin soykırım iddialarını daha yoğun bir şekilde ortaya atmaları ve bu faaliyetlerin nispeten çok sayıda yaşadıkları Almanya ile İskandinav ülkelerinde de gerçekleşmesi beklenebilir. Nitekim, gelecek yıl yapılacak parlamento seçimlerinde Sosyalistler kaybettiği taktirde, kurulacak koalisyon hükümetine girmesi beklenen İsveç’in Liberal Partisi ( Folkpartitet), 19-21 Ağustos 2005 tarihinde yaptığı kongrede kabul ettiği bir bildiride Ermenilerin, Asurilerin, Süryanilerin, Keldanilerin ve Pontuslu Rumların “soykırımının” uzun zaman bir Türk-Ermeni sorunu olarak görüldüğünü bildirildikten sonra Türkiye’nin bu “soykırımlar” hakkında sorumluluğu kabul etmesi ve gerçekleri açıklamasının, Avrupa Birliğinin de bu soykırımları tanıması için Türkiye’ye baskı yapmasının, Türkiye’nin ve diğer ülkelerin araştırmaları teşvik etmek için arşivlerini açmasının gerektiği, ayrıca Türkiye’nin Kürt ve Hıristiyan halkların haklarına saygı göstermesi için güçlü bir lobi faaliyetine ihtiyaç olduğu belirtilmiştir[96]. Diğer yandan 24 Eylül 2005 tarihinde Stokholm’de Asuri, Ermeni ve Yunanlıların Türkler tarafından uğratıldığı “soykırımları” ele alan bir seminer düzenlenmiştir[97].

 

7. Soykırım Bilim Adamları Uluslararası Derneğinin Faaliyetleri

 

Kuzey Amerika ve Avrupa’daki soykırım uzmanlarını bir araya getirdiği söylenen  “Soykırım Bilim Adamları Uluslararası Birliği 1994 yılında, soykırım tehlikesine yeterli önem verilmediğin iddia eden dört bilim adamı tarafından kurulmuştur. Birlik iki yılda bir konferanslar düzenleyerek soykırıma ilişkin konuları incelemektedir[98]. Son konferans 4–7 Haziran tarihlerinde Florida’nın Boca Raton kentinde yapılmış ve konferans Türkiye Başbakanı Erdoğan’a gönderilecek bir mektubun metnini oybirliğiyle onaylamıştır[99].

 

16 Haziran 2005 tarihinde Başbakana gönderilen bu mektupta, özetle, Başbakanın Ermeni halkının akıbetinin “tarihçiler tarafından tarafsız bir inceleme”  konusu yapılması hakkındaki önersine[99] değinilerek, Başbakanın Ermeni “soykırımı” hakkında yapılan araştırmaların çokluğundan ve bu olayın Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesine uygunluğundan tam haberi olmayabileceği, ancak Ermeni “soykırımının” sadece Ermeniler tarafından değil,  soykırım konusunu inceleyen bilim adamlarının genel görüşü olduğu,     bilimsel delillerin bir milyondan fazla Ermeninin öldürüldüğünü gösterdiği, Ermeni “soykırımının” ABD, Avusturya, Macaristan arşivleri, Osmanlı divan-ı harp tutanakları, misyoner ve diplomatların tanıklığıyla belgelendiği iddia edilmekte, ayrıca bu konuda bazı bilim adamlarının ifadeleriyle bazı kuruluşların faaliyetleri sayılmaktadır.  Mektupta, isim verilmeden, Türk hükümetine bu konuda görüş bildiren sözde bilim adamlarının tarafsız olmadıkları ifade edilmekte,  ayrıca 25 Mayıs’ta Boğaziçi Üniversitesinde yapılacak olan konferansı önlemekle Türk Hükümetinin akademik ve entelektüel özgürlüğe karşı olduğunu gösterdiği iddia edilmektedir.

 

Mektup, Alman Hükümeti ve halkının Yahudi Holokostu için yaptığı gibi,  Ermeni halkına uygulanan soykırım için eski bir hükümetin[101] sorumluluğunu tanımasının Türk halkının yararına olacağını bildirilerek son bulmaktadır.

 

Soykırımla uğraşan bazı bilim adamlarının Ermeni soykırım iddialarını incelemeleri ve bu konuda, doğru olmasa da, bazı sonuçlara varmaları, sonra bunları yayınlamaları normal bir bilimsel faaliyet olarak görülebilir. Normalin dışına çıkan husus Türkiye Başbakanına, nasihat verir gibi bir mektup yazmaları ve bunu basına da vermeleridir. Ayrıca bu mektubu, International Herald Tribune gazetesinde, 23 Eylül 2005 tarihinde, büyük paralar karşılığında bir ilan olarak yayınlatmaları da görülmüş bir hareket değildir. Soykırım Bilim Adamları Uluslararası Birliği’nin hiç çekincesiz Ermeni tezlerini benimsediği ve bunların yayılması için bir bilimsel değil bir militan bir zihniyetle hareket ettiği açıktır. Bu vesileyle halen anılan Birliğin başkanlığını yapan İsrael Charny’nin Kudüs’teki Holokost ve Soykırım Enstitüsü İcra Direktörü olduğu, yıllardan beri Ermeni “soykırımının” tanınmasına çalıştığını ve İsrail Hükümetini bu tanımayı yapmadığı için sert bir şekilde eleştirdiğini de belirtelim.

 

8. Time Dergisi

 

Dünyaca tanınmış Time Dergisi 6 Haziran 2005 tarihli sayısında  “Crossroad of Culture: Turkey”  (Kültürlerin Kesiştiği yer: Türkiye) başlığını taşıyan, resimli dört sayfalık bir turizm ilanı yayınladı. İlana bir DVD kaseti eklenmişti. Bir çok dilde hazırlanmış olan kaset dört bölüme ayrılmıştı. İlk üç bölümde  turizm açısından Türkiye tanıtılıyordu.. Dördüncü bölüm bölümde ise, Ermeni sorununu inceleyen “Sarı Gelin” belgeselinin geniş bir özeti yer alıyordu.  Bu kaset Derginin Avrupa’daki 494 bin abonesine dağıtılmıştı. Ayrıca Avrupa’da doğrudan satılan 116 bin dergide de kaset vardı. İlan Ankara Ticaret Odası tarafından verilmişti. Oda Başkanı Sinan Aygün reklamın maliyetinin en az 1 milyon dolar olduğunu ve bağışlarla karşılandığını söyledi[102].

 

Fransa’da Taşnaklar tarafından kurulmuş olan Ermeni Davasını Savunma Komitesi bir bildiri yayınlayarak. Türkiye’nin inkarcı kampanyasını ve Time dergisinin bu konudaki sorumsuz suç ortaklığını kınadığını, bu girişimin tarihi gerçek hakkında şüphe yaratmayı amaçladığını, tarihi gerçeğin, kapalı olan Türk arşivleri hariç (!) dünya arşivleri tarafından teyit edildiğini ayrıca, Avrupa Parlamentosu, Birleşmiş Milletler (!) ve Fransa dahil, bu gerçeğin 50 kadar devlet (!) ve örgüt tarafından kabul edildiğini belirtti. Komite Başkanı Harut Mardirosyan da Time Dergisinin şerefini kaybettiğini, gazetecilik alanındaki inanılırlığını kazanç uğruna sattığını söyledi. Aynı bildiride Avrupa’da yüz kadar Ermeni kuruluşunu temsil eden Adalet ve Demokrasi İçin Avrupa-Ermeni Federasyonunun Time dergisine karşı cevap hakkını kullanmak üzere harekete geçtiği,  Ermeni Davasını Savunma Komitesinin ise DVD’ de Fransa’ya karşı ileri sürülen suçlamalara karşı önlem alınması için Fransız makamlarına başvuracağı, ayrıca Komite’nin ABD’deki Ermeni Milli Komitesi’nin desteğiyle Time dergisine karşı bir protesto kampanyası açacağı ve Time Dergisinden alınacak cevaba göre bu konuda adalete başvurma hakkını saklı tutacağını bildirildi[103].

 

Kısa zamanda Time dergisine Ermenilerin protesto mektupları yağmaya başladı. Ayrıca Derginin Ermenilere cevap hakkı vermesi için hukuki girişimlere başlandı. Bunların bir etkisi olmuş olmalı ki Time Dergisi dört ay kadar sonra, 17 Ekim 2005 tarihli sayısında, okuyucu mektupları bölümünde Fransa’da ırkçılığa, Yahudi düşmanlığına karşı ve Ermeni soykırımının anısı için mücadele eden bazı kuruluşlar adına “Mémoire 2000” adındaki bir kuruluşun gönderdiği uzun bir mektubu yayınladı. Mektupta soykırım iddiaları hakkında bilinen Ermeni görüşleri tekrar edildikten sonra verilen zararın telafisi için şu hususların yerine getirilmesi istenmektedir: Time Dergisinin bir reklâm yayınlarken riayet ettiği standartların açıklanması ve derginin Yahudi holokostu hakkında benzer bir DVD’yi kabul edip etmeyeceğinin bildirilmesi;  Ermeni sorununun tarihi ve günümüzdeki sonuçları hakkında Adalet ve Demokrasi İçin Avrupa-Ermeni Federasyonu tarafından hazırlanacak bir DVD’nin bedava dağıtılması; Derginin bu reklâmdan olan kazancının Ermeni “soykırımı” ve diğer soykırımlar hakkında gerçeği yansıtan kar amacı gütmeyen örgütlere bağışlanması.

 

Time dergisi bu mektubu yayımladığı sayfaya bir “Editörün Notu”  yazısı koyarak DVD’yi dağıtmaktan pişman olduğunu ve bunun yarattığı kırgınlıktan üzüntü duyduğunu,  DVD’nin sözde belgesel bölümünün (Sarı Gelin kastedilmektedir) tarihin tek taraflı bir görüşünü yansıttığını ve derginin dürüstlük ve doğruluk standartlarına uymadığını, içeriği bilinseydi DVD’yi yayımlamayacağını, maalesef dergide kimsenin DVD’yi gerektiği gibi incelemediğini, zira sıradan bir reklam zannedildiğini ifade ederek gelecekte daha dikkatli olunmasını sağlayacak şekilde derginin gözden geçirme usullerinin değiştirildiğini bildirmiş ve Ermeni Toplumundan ve okuyuculardan özür dilenmiştir.

 

Görüldüğü üzere Time dergisi, DVD’nin yeterince incelenmediği gibi bir sav ileri sürmek suretiyle,  pişmanlık, üzüntü ifade ederek ve af dileyerek bu konuyu kapatmaya çalışmaktadır. Derginin Fransa’da dava açılmasından endişe ettiği anlaşılmaktadır. Zira, tanınmış tarihçi Bernard Lewis’in Ermeni “soykırımı” hakkında şüphe ifade eden sözleri nedeniyle Fransa’da mahkum edildiği hatırlandığında Ermenilerin bu ülkede açacağı bir davayı kazabileceğini düşünmüş olsalar gerektir. Time gibi çok büyük ve varlıklı bir dergi için tazminat ödemekten ziyade itibar kaybetmek önemlidir.

 

Diğer yandan Time’ın gönderilen yazının tamamını yayınlaması ve özür dilemesinin Ermenileri tatmin etmemesi olasılığı da vardır. Nitekim Ermeni Davasını Savunma Komitesi Başkanı Mardirosyan Time dergisinin sadece cevap hakkını yayınladığı için konuyu kapanmış sayıyorsa aldandığını, taleplerinin bunun çok ötesinde olduğunu söylemiştir[104].

 

Time Dergisi, Ermeni sorunu konusunda Türkiye’den bir ilan almakta sakınca görmemişken, New York Times gazetesi, ilan konusunda dahi bir ayırımcılığa giderek,  ABD’deki 36 Türk sivil toplum örgütünün Ermeni soykırım iddialarına karşı hazırladıkları bir ilanı kabul etmemiştir. Başbakan Erdoğan Haziran ayında ABD’ye yaptığı ziyaret sırasında bu gazetenin editörler grubu ile görüşmüştür.  Başbakan bu gazetenin ilanı vermek isteyenlere gönderdiği bir yazıda, soykırıma inandıkları için ilanı kabul etmediklerini bildirdiklerini, ayrıca Ermenilerin soykırım iddialarını Yahudi Holokostu ile bir tutan ifadeler kullandıklarını hatırlatarak, bu davranışın art niyetli olduğunu söylemiştir. Editörler ise dinlemekle yetinmişler ve Türk kuruluşların ilanını reddeden yazının tekrar inceleneceğini söylemişlerdir[105].

 

New York Times gazetesinin bir süredir Ermeni yanlısı bir tutum içinde olduğu bilinmektedir. Ancak gazeteler ticari kuruluşlardır ve hukuki yönden bir sakıncası yoksa, önemli kazanç getiren ilanları reddetmezler. O nedenle bu gazetenin, kârdan zarar etmeyi göze alarak, Türk sivil toplum örgütlerinin ilanını reddetmesi inandırıcı değildir. İlanı almamakla kaybettiği kârın Ermeni örgütlerince gazeteye ödenmiş olması bu çelişkili durumun bir açıklaması olabilir

 

 

Edward Taşcı’nın Ölümü

 

Ermeni bir anneden ve Süryani bir babadan Amerika’da doğan, Türklere karşı gösterdiği büyük saygı ile tanınan, Ermeni militanlarının tehditlerine aldırmadan her yer ve fırsatta Türkiye’yi öven ve savunan, Armenian Allegations: The Truth Must Be Told (Ermeni İddiaları: Gerçek Söylenmelidir) başlıklı kitabı yazarı Edward Tashji (Taşcı) 22 Haziran 2005 tarihinde ölmüştür. Taşci’nın Türk bayrağına sarılı tabutu New York’taki St. Marks Süryani kilisesine alınarak dini ayin yapılmıştır. Ayin sırasında Türkiye’nin New York Başkonsolosu Ömer Orhun ile Türk-Amerikan Dernekleri Başkanı Dr. Ata Erim birer konuşma yapmışlardır. Taşcı New York’da Hıristiyan Karaçay Türklerinin mezarlığına defnedilmiştir.

 

Ermeni Araştırmaları Enstitüsü Taşçı’nın ailesine, yakınlarına ve onu tanımış ve taktir etmiş herkese başsağlığı diler.

 

Toprağı bol olsun.


[1] Ermeni Araştırmaları, Sayı 16-17, s.21-24

[2] Hürriyet, 23 Ağustos 2005, aynı tarihli Milliyet

[3] Milliyet, 25 Ağustos 2005

[4] Zaman, 14 Eylül 2005

[5] Milliyet, 22 Eylül 2005

[6] Bianet 23 Eylül 2005

[7] Milliyet, 23 Eylül 2005

[8] İstanbul Bölge İdare Mahkemesi, İstanbul 4. İdare mahkemesinin bu kararını  26 Eylül 2005 tarihinde iptal etmiştir (Milliyet 14 Ekim 2005) 

[9] Bianet, 23 Eylül 2005

[10] Hürriyet, 23 Eylül 2005

[11] Radikal, 23 Eylül 2005

[12] AFP, 23 Eylül 2005

[13] Bianet, 23 Eylül 2006

[14] Hürriyetim, 23 Eylül 2005

[15] Hürriyetim 24 Eylül 2005

[16] Hürriyet ve cnntürk, 24 Eylül 2005

[17] cnntürk, 24 Eylül 2005

[18] Zaman, 25 Eylül 2005

[19] Milliyet, 4 Ekim 2005

[20] Zaman, 10 Ekim 2005

[21] Radikal, 10Ekim 2005

[22] 8 Ekim 2005 tarihli başlıca gazeteler         

[23] Milliyet, 4 Ekim 2005

[24] Süddeutsche Zeitung, 26 Eylül 2005, Los Angeles Times , 25 Eylül 2005, La Libre Belgique, 24 Eylül 2005

[25] Milliyet, 27 Eylül 2005 (Derya Sazak, Bir Tabu Daha Yıkıldı), gazetemnet, 1 Ekim 2005,  ( Ferhat Kentel: Bir konferans ve travmalarımızı aşmak…)

[26] Taner Akçam. Emeni Tabusu Aralanırken: Diyalogdan Başka bir Cözüm Var mı? İstanbul 2000

[27] Ermeni Araştırmaları, Sayı 16, 17 s.27-33

[28] cnntürk, 13 Temmuz 2005

[29] RFE/RL, 30 Haziran  2005

[30] Milliyet, 8 Temmuz 2005

[31] Anatolian Times, 22 Eylül 2005

[32] www.armeniaforeignministry.com  ( Statements & Speeches.  Statement by .E. Vartan Oskanian,.at the General Debate of the 60th Session of the General Assembly of  the United Nations, September 18, 2005)

[33] Press Release, Ministry Of Foreign Affaires of the Republic of Armenia, 7 Ekim 2005

[34] PanArmenian News 13 Tmmuz 2005 ve Eurasianet  9 Ağustos 2005

[35] Eurasianet, 9 Ağustos 2005

[36] Eurasia Daily Monitor, 7 Haziran  2005

[37] Asbarez 25 Mayıs 2006

[38] Hasan Kambolat, Türkiye Kafkasya’ya Demir Ağlarla Bağlanacak mı? Stratejik Analiz, Sayı 56, Eylül 2005, s.57

[39] AZG, 9 Eylül 2005

[40] Milliyet, 1 Eylül 2005

[41] AZG, 9 Eylül 2005

[42] Noyan Tapan, 14 Ekim 2005

[43] Pan Armenian News, 23 Eylül 2005

[44] Les Nouvelles d’Arménie, 17 Ekim 2005

[45] Par Armenian, 17 Ekim 2005

[46] cnntürk, 10 Haziran 2005; Zaman, 12 Haziran 2005,

[47] Akşam, 29 Haziran 2005

[48] hyetert, 1 Ağustos 2005

[49] ANN/Groong, 6 Ağustos 2005

[50] Yerkir, 20 Temmuz 2005

[51] Armennews, 22 Temmuz 2005

[52] Bkz. Ermeni Araştırmaları Sayı 16, 17 s.47, 48

[53] PanArmenian News Network, 2 Ağustos 2005

[54] Rfe/Rl, 31 Ağustos 2005

[55] Armenpress, 31 Ağustos 2005

[56] Asbarez, 31 Ağustos 2005

[57] Armenpress, 31 Ağustos 2005

[58] Bkz. Ermeni Araştırmaları, Sayı 16,17. s. 48,49

[59] Bkz. Ermeni Araştırmaları, Sayı 16,17, s.

[60] Armenews, 2 Ağustos 2005

[61] PanArmenian News Network, 4 Ağustos 2005

[62] Asbarez, 5 Ekim 2005

[63] Arka News, 22 Ekim 2005

[64] Milliyet, 7 Eylül 2005

[65] Pan Armenian News, 25 Haziran 2005

[66] Bkz. Ermeni Araştırmaları

[67] Hürriyet ve Radikal, 29 Eylül 2005

[68] Milliyet ve Hürriyet, 22 Eylül 2005 ve Armenews, 24 Eylül 2005

[69] Bir Ermeni kaynağına gore (CDCA, 3 Ekim 2005) bu gösteriye 2500 kişi katılmıştır. Diğer yandan Avrupa’daki Kürtler de aynı gün Türkiye aleyhine 5000 kişinin katıldığı bir gösteri düzenlemişlerdir.  

[70] CDCA, 3 Ekim 2005

[71] Pan Armenian News, 29 Eylül 2005

[72] Milliyet, 1 Mayıs 2005

[73] Hürriyet, 3 Mayıs 2005

[74] Milliyet, 3 Mayıs 2005

[75] Hürriyet, 5 Mayıs 2005

[76] Yeni Şafak, 8 Mayıs 2005

[77] Radikal, 10 Haziran 2005

[78] Neue Zürcher Zeitung,  15 Haziran 2005 

[79] Armenews, 9 Haziran 2005

[80] Tercüman, 22 Mayıs 2005

[81] Milliyet, 24 Temmuz 2005

[82] Swissinfo, 27 Temmuz 2005

[83] Swissinfo, 27 Temmuz, 2005

[84] The Anatolian Times, 20 Eylül 2005

[85] Schweizerische Depeschenagentur, 21 Eylül 2005LE Temps, 20

[86] Aynı kaynak

[87] Arminfo, 17 Eylül 2005

[88] The Scotsman, 17 Eylül 2005

[89] Ermeni Araştırmaları, Sayı 16,17 s.&4, 65

[90] Armenews, 16 Eylül 2005

[91] Helsingin Sanomat, 28 Eylül 2005

[92] Arminfo, 27 Eylül 2005

[93] Hürriyet,  17.10.2005

[94] Hürriyet, 18 Ekim 2005

[95] Sant’Egidio Cemaati tarafından 11-13 Eylül 2005 tarihlerinde Lyon’da  düzenlenen“Barış için 19. Uluslararası Buluşma” toplantısı    

[96] AINA (Assyrian International News Agency), 4 Ekim 2005

[97] AINA (Assyrian International News Agency), 23 Eylül 2005

[98] University Press, FL (Florida Atlantic University), 30 Haziran 2005

[99] International Herald Tribune, 23 Eylül 2005

[100] Başbakan’ın TBMM’in 13 Nisan 2005 tarihli toplantısından sonra Başkan Koçeryan’a gönderdiği ve soykırım iddialarının iddiaların incelenmesi için tarihçilerden ve diğer uzmanlardan bir komisyon kurulması önerisi kastedilmektedir.  Bkz Ermeni Araştırmaları, Sayı 16, 17 s.27-33  

[101] İttihat ve Terakki hükümeti kastedilmektedir.

[102] Milliyet, 2 Haziran 2005

[103] CDCA, 8 Haziran 2005

[104] CDCA, 12 Ekim 2005

[105] Radikal, 12 Haziran 2005

 

 ----------------------
* Avrasya İncelemeleri Merkezi Başkanı - oelutem@avim.org.tr
- ERMENİ ARAŞTIRMALARI, Sayı 18, Yaz 2005
    İçeriğe Yorum Yaz    Yazdır    Tavsiye Et

   «  Geri
Yorumlar

Henüz Yorum bulunmamaktadır.


 
 
ERAREN - Ermeni Araştırmaları Enstitüsü

Bu site en iyi 1024 x 768 çözünürlükte görüntülenir.