Anasayfaİletişim
  
English

Ermeni Kitle İletişim Araçlarında Yaratılan Ermeni İmaj*

Prof.Dr. Birsen KARACA*
ERMENİ ARAŞTIRMALARI, Sayı 14-15, Yaz - Sonbahar 2004

 
Title: The Armenian Image Created in the Armenian Mass Media
 
Abstract: The common and main aim of those, who produce pieces trying to keep the Armenian problem on the agenda whether of (allegedly) artistic value or not, is to convince the others to think and act in line with them about the Armenian culture and history. They attempt to present such texts suitable to their intentions frequently and by different means to their customers. The communication media used for this aim is quite colorful and diversified: Sculpture, monument, radio, television, newspaper, journal, graphics, maps, movies, photographs, textbooks, encyclopedias, even music and recently İnternet. The fact that these activities are central to the psychological operations against Turkey adds a strategic dimension to the issue, which should be discussed seriously. The Armenian image in the context of the ‘Armenian Problem’, which is focused in this study, has some details, which do not seem striking at first sight. In these details, it is observed that the writers presenting the ‘Armenian Problem’ from the Armenian point of view try to perceive their audience as codable; in a way, not as thinking and questioning personalities, but rather as people who store and transfer information without questioning.
 
Keywords: Armenian, Image,  Media, Communication, Culture

İmaj, Türkçe’deki karşılığıyla imge, en basit tanımlamasıyla, nesne, kişi ve görünümün zihinde ortaya çıkan tasarımıdır. İmgenin zihinde belirmesi ise, anımsama ve çağrışımlar yoluyla olur.
 
Anımsama ve çağrışımlar, bireylerin ve toplumların geçmişe ait deneyimleri, psikolojik yapıları, kültürel bazları, yaşadıkları coğrafya ve iklim koşulları, zaman, mekân gibi etmenlere bağlı olarak değişkenlik gösteren edimlerdir. Dolayısıyla, bireylerde ve toplumlarda aynı sözcüğün, aynı sembolün ve aynı imgenin uyandırdığı çağrışımlar, istisnai durumlar dışında farklıdır. Metin yazarları,[1] amaçlarına uygun imgeler oluştururken bireylerin ve toplumların belleğinin bu özelliğini dikkate alırlar. Reklâm metinleri, bu yaklaşım için son derece isabetli bir örnektir.
    
Yazar, kimi zaman geleneksel düşünceleri yıkarak, yarattığı imgeler yardımıyla eski sembollere yeni anlamlar katmak ya da sembolün anlamını tamamen değiştirmek çabası içerisinde olabilir. Zararlı bir kemirgen olan fare için, çizgi filimler aracılığıyla oluşturulan yeni imgeyi örnek alalım. Sonuçta metin yazarları öylesine başarılı oldular ki, evlerimizde fare beslemeye başladık.

Bugün burada çalışmalarına ‘Ermeni Sorunu’nu konu alan Ermeni yazarları bu kategoride, yani eski sembollere yeni anlamlar yükleme çabasında olan yazarlar sınıfına alınarak değerlendireceğiz. Bu yazarların kaleme aldığı metinlerin örnek olarak seçilmesinin nedeni ise, özellikle Ermeni görüşünü destekleyen yazarların anlatım tutumlarıyla 600 yıllık ortak geçmişi unutturarak Ermeni toplumunu, Türk kültüründen uzaklaştırmak çabası içerisinde olduklarını hissettirmeleridir. İmgenin zihinde belirmesi için zorunlu olan anımsama ve çağrışımlar söz konusu olduğun zaman iletişim araçları kaçınılmaz olarak devreye girer.
    
Uzmanların iletişimle ilgili yaptıkları tanımlar, birbirini tamamlar niteliktedir. Emre Becer, grafik ve iletişim ilişkisini çözümlerken son derece basit bir dille: ‘İletişim, gönderici ve alıcı olarak adlandırılan iki insan ya da insan grubu/kitlesi arasında gerçekleşen bir duygu, düşünce, davranış ve bilgi alışverişi olarak tanımlanabilir,’[2] diye yaklaşıyor konuya. John Fiske ise, iletişim, yüz yüze konuşma, televizyon, yayınlar, edebiyat eleştirisi, yüz ifademiz, saç biçimimizdir şeklinde çok geniş bir tablo çiziyor.[3] Durum böyle olunca, bir heykel, bir tablo, bir harita, bir anıt, bir roman ya da takip ettiğimiz günlük gazete, başından ayrılamadığımız veya hoşlanmadığımız televizyon dizileri, reklâm kareleri veya kullandığımız parfüm gibi bireysel ve toplumsal yaşantımıza yönelmiş olan her metni iletişim aracı olarak değerlendirmeliyiz.
 
Farklı yöntemlerle ve amaçlarla belirli bir adrese ulaşan metin yazarının kullandığı dil de, Türkçe karşılığı üslûp bilgisi olan stilistiğin araştırma alanına girer. Dil öğesi, kitle iletişim araçlarına yönelik bir çalışmada, asla ikinci plana atılmaması gereken bir araştırma konusudur. Çünkü metin yazarının kullanmış olduğu üslûp, yazarın adres olarak seçtiği bireye veya kitleye yönelim amacının belirlenmesinde son derece önemlidir. Bu amaç, alıcıda konuya karşı sempati veya antipati uyandırmak, alıcıya korku  duygusu vermek veya onu cesaretlendirmek şeklinde olabilir.
 
Bu açıdan ‘Ermeni Sorunu’nu gündemde tutmaya çalışan sanat dışı veya sanatsal olduğu iddiasındaki Ermeni yazarlara ait metinler, karakteristik özellikler sergiliyor. Bu metinleri kaleme alanların ortak ve temel amacının, Ermeni kültürü ve tarihi konusunda başkalarını da kendileri gibi düşünmeye ve hareket etmeye ikna etmek olduğunu gözlemliyoruz. Bu doğrultuda, amaçlarına uygun metinleri olabildiğince sık aralıklarla ve değişik yollardan alıcıya sunmak çabası içerisindeler. Bu amaç için kullanılan iletişim araçları da oldukça renkli bir görüntü sunmaktadır: Yontu, anıt, radyo, televizyon, gazete, dergi, grafik, haritalar, filimler, fotoğraflar, değişik konulardaki ders kitapları, ansiklopediler, hatta müzik ve son yıllarda da Internet gibi. Ancak, bunlar arasında kullanılan en etkili yöntemin, bire bir kurulan diyaloglar olduğunu belirtmek gerekir.
 
Bu noktaya kadar, her şeyin son derece olağan bir seyir içerisinde olduğunu kaydediyoruz. Ancak, bu eylemlerin Türkiye’ye karşı yürütülen psikolojik savaşın belkemiğini oluşturması, konuyu uzmanlık alanım olan edebiyat biliminin dışına taşıyor ve konu, stratejik alanda da tartışılması gereken boyutlar kazanıyor.

Doğaldır olarak, çalışmasına ‘Ermeni Sorunu’nu konu alan yazarın hazırladığı metinle ulaşmaya çalıştığı hedef kitle ve hedef kitleye, yukarıda bahsettiğimiz yönelim amacı, yazar anlatım tutumunu belirlerken de etkin olmaktadır. Bunun sonucunda ortaya çıkan tablonun genel çizgilerini şöyle belirleyebiliriz: Bu tür metinlerde Ermeni figürler, olumlu veya olumsuz tüm eylemlerinde yazarın mutlak olurunu alıyor. Oysa aynı yazar Türk karakterleri ve Türk’e ait her şeyi kusurlu göstermek için, özel bir tutum sergiliyor ve eğer uğraşısının sonunda bir kusur yaratabilmişse, devamında abartma sanatını kullanmaya başlıyor.

Bu metinlerin benim için ilginç olan en belirgin ortak özelliği, yazarlarının Türk insanıyla ve Türk kültürüyle birebir ilişkilerinin sonucunu değil, kendisine ait zihinsel tasarımlarını aktarması. İşin daha ilginç olan yanı ise, ürün ortaya çıktıktan sonra hem metin yazarının hem de hedeflediği alıcı kitlenin, kurmacayı gerçekmiş gibi algılayarak yorumlaması ve yorumlatmaya çalışmasıdır.

Bu metinler tarih perspektifinden incelendiğin zaman daha önce Persler’le, Bizanslılar’la ve Araplar’la yapıldığı gibi, Ermeni halkının Türk insanı ile kültürel bağlarını kopartmak için çaba harcandığı fark edilecektir. Bu yapılırken de, ön planda Osmanlı yönetimi mutlak kötünün; Ermeni halkı ise, bireysel hakları kölelik düzeyine indirgenmiş zavallılığın sembolü olarak gösterilmektedir. Adres olarak, Ermeni halkının seçildiği bu gibi durumlarda metin yazarlarının ortak tutumunu şöyle formüle edebiliriz: Geçmiş için, Osmanlı vatandaşı Ermeni’nin, Osmanlı imparatorluğunun savaş halinde olduğu devletlerle işbirliği yapmasını haklı göstermek için gerekçe yaratmak ve Ermeni halkı üzerindeki suçluluk duygusunu tamamen yok etmek. Bugün için ise, Ermeni halkının belleğinde ortak bir düşman imgesi oluşturarak Ermeniler’in birbirine yakınlaşmasını sağlamak. Böylece, tüm dünya ülkelerini yoğun bir şekilde etkileyen kültürel aşınmadan Ermeni halkını korumak.
     
Bu çabanın sonucunda ortaya çıkacak olan konserve toplum ise (ki bu toplumu şimdiki haliyle bile konserve olarak nitelendirebiliriz) farklı disiplinlerin araştırma alanına giren bağımsız çalışmaların konusudur.
    
Yaratılmak istenen düşman imgesi olarak neden Türk halkının seçildiği sorusunu cevaplandırabilmek için de öncelikle ‘Ermeni Sorunu’ başlığıyla yıllardır yürütülen bu çok amaçlı ve çok başlı çalışmalar zincirine verilen maddi ve manevi desteklerin kaynaklarının incelenmesi gerekiyor.

Şimdi örneklemelerimize geçelim ve V. Barhudaryan’ın redaktörlüğünde ilk okul yedinci sınıf öğrencileri için hazırlanan ‘Ermeni Tarihi’ adlı kitabın 59. sayfasında Ermeni çocuklarına verilen bilgiyi değerlendirelim:

‘Ermenilerin de içlerinde olduğu Türk boyunduruğu altındaki Hıristiyanlar, Reaya—hakları olmayan tebaalar— olarak kabul edilirlerdi. Onlar her türlü temel haklardan, yaşamlarının ve mal varlıklarının güvenliğinden yoksundular. Ülkede hüküm süren anarşizm koşullarında Ermeni köylüsü, yıllarca zor koşullarda çalışarak elde ettiği herşeyi kaybedebilirdi bir gün.’ [4]

Osmanlı İmparatorluğu’nun varlığını sürdürdüğü tarihi süreç içerisinde Müslim ve gayrimüslim reayanın hakları ve yükümlülükleri konusunda Türk tarihçiler tarafından yapılan araştırmaların sonucunda elde edilen bilgilere Milli Eğitim Bakanlığı ders kitaplarında ve ansiklopedilerde genel çizgileriyle ulaşabiliriz. Burada konuyla ilgili özellikle bir kitaptan, Prof. Dr. Yavuz Ercan’ın ‘Osmanlı Yönetiminde Gayrimüslimler’[5] adlı kitabından bahsedelim. Bu kitapta, Osmanlı devletinin, kuruluşundan Tanzimat’a kadar uzanan süreç içerisinde bünyesinde barındırdığı gayrimüslimlerin sosyal, ekonomik ve hukuki durumları inceleniyor. Prof. Dr. Ercan’ın çalışmasında verilen bilgilerin Osmanlı Devlet Kurumu’nun yalnızca Ermenilere karşı değil, diğer gayrimüslim toplumlara karşı da Barhudaryan’ın ve ekibinin iddiasını yalanlar nitelikte olduğunu görüyoruz. Kaldı ki, başlangıçta yalnızca gayrimüslim değil, Müslüman çiftçiler de reaya idiler.

Burada altı çizilmesi gereken diğer, kasıtlı olarak yanlış ve eksik verilen bilgiye gelince. Bu, Barhudaryan’ın ve ekibinin, Ermeni öğrencilere, Ermeni halkının mal ve can varlığı için tehdit olarak gösterdikleri, Osmanlı İmparatorluğu toprakları içerisinde o yıllarda gerçekleştirilen terörist eylemlerin Ermeni teröristler tarafından yapıldığını gizlemeleridir. Konuya ilgi duyanlar, Hüseyin Nazım Paşa’nın hazırladığı ‘Ermeni Olayları Tarihi’[6] adlı iki ciltlik çalışmada, Ermeniler’in Anadolu topraklarındaki terörist eylemleriyle ilgili detaylı bilgi ve belgeleri bulacaklardır.

Dikkat çekilmesi gereken üçüncü nokta, Barhudaryan ve ekibinin anlatım tutumuyla ilgilidir. Bu sorun, Ermeni tarihçilerin, bilim ve sanat adamlarının taşıdıkları etik değerleri kendi platformlarında gündeme getirerek tartışma olgunluğuna hala ulaşamadıklarına işaret ediyor.
 
Ermeni kaynaklarının, Ermeni toplumunun belleğinden silmeye çalıştıkları bir başka bilgi de, Osmanlı Devleti’nin özellikle Ermeniler’i ‘milleti sadıka’ olarak nitelendirdiği ve Ermeni vatandaşlarına verdiği saygın konumla ilgilidir. Bunun için, Osmanlı sarayında görevli Ermenilerin listesini çıkartmak bile yeterli olacaktır.

Bu son durumla ilgili Ermeni yazın dünyasında yaratılan paradokstan söz etmek yerinde olacaktır. Konuyla ilgili metinlerde Osmanlı sarayında görevli Ermenilerin gösterdikleri başarılar değerlendirilirken Osmanlı devletinin bu şahıslara sağladığı maddi ve manevi destek olabildiğince geri plana atılmakta, hatta göz ardı edilmekte veya bu destekte kötü niyet aranmaktadır. Çok dikkat çeken bir örnek verelim. Fatih Sultan Mehmet’in Ermeni Patrikliği’nin İstanbul’a taşınması ve güçlenmesi için yaptığı çalışmalar ‘Ermeni Sovyet’i Ansiklopedisi’nde şöyle yorumlanıyor:

‘Osmanlı, egemenliğindeki topraklarda yaşayan sadık Ermeniler’i korumak ve onları Pers kökenli siyasi düşünceleri olan Eçmiadzin’in etkisinden koparmak için 1461 yılında Sultan Muhammed II. Fatih’in emriyle kurulmuştur.’[7]
 
Burada ilginç olan, aradan geçen yüzlerce yıllık süreçten sonra bile, İstanbul Ermeni Kilisesi hala Eçmiadzin’e bağlıyken yazarın Ermeni okura İstanbul Ermeni Patrikliğinin kuruluş amacının Ermeni halkını Eçmiadzin Kilisesinden kopartmak olduğu değerlendirmesini yapabilmesidir.

Bunlara paralel olarak, Ermenileri konu alan metinlerde hep geri planda kalan ve bugüne kadar yapılan değerlendirmelerde göz ardı edilen bir başka imge var. Sözü ettiğimiz, dünya halklarının belleğinde yaratılmaya çalışılan Ermeni imgesidir. Bu imge, çoğu zaman alıcının zihninde aykırılıklar ve çelişkilerle dolu grotesk bir tablo oluşturmaktadır.

Konuya güncel bir örnekle girmek istiyorum. Örneğimiz Ermeniler’in ‘kadim’ tarihi ile ilgili olacak. Kısa bir süre öncesine kadar, Ermeni tarihçiler, Urartu devletinin kurucuları Haldiler’i tarih sayfalarından silerek, onların yerine kendi isimlerini yazdırmaya çalışıyorlardı. Bu bilginin toplumsal belleğe kaydedilmesi konusunda öylesine ısrarlıydılar ki, dünya kamuoyu hiç tereddüt etmeden(!) Ermenileri Urartu devletinin kurucuları olarak kabul ediyordu.
 
Bugün bu tarih bir süre için, yani tarihin o sayfası da bilim tarafından aydınlatılıncaya kadar, bir başka bilinmeyen zaman dilimine alınmış görünüyor: Kısa süre önce, Ermenistan Bilimler Akademisi Üyesi Nikolay Harutyunyan, ‘Ermenilerin Urartululardan geldiğini söyleyenler yanılıyor... Onlar Urartululardan önce buradaydı. Sonradan gelenler Urartulular,’ tezini ortaya attı.[8]
   
İmge, görsel ve zihinsel olarak iki gruba ayrılır. Görsel imgeler, fotoğraf, resim, heykel vb. aracılığıyla oluşturulur. Zihinsel imgeler ise dil öğeleri aracılığıyla yaratılır. Edebiyat bilimi alanında değerli çalışmalarıyla tanıdığımız Prof. Dr. Gürsel Aytaç, Bernhard Sowinski’nin konuyla ilgili görüşlerini aktarırken doğrudan ve dolaylı imgesellik terimlerinden bahseder. Sowinski’ye göre: ‘Bir yazarın... tasavvurdan aktarmalı ifadeler kullanmadan, gözle görülür olanı dil aracılığıyla somutlaştırdığı yerde, doğrudan imgesellik vardır.’[9]
 
Aynı çalışmada, dolaylı imgeler terimiyle kastedilen, kişileştirmeler, benzetmeler, mecazlar gibi alışılmışın dışında anlatım biçimleri kullanılarak yaratılan imgelerdir. Konumuzla doğrudan ilişkisi olan bu imgeler, bütünüyle veya kısmen verilen anlamı çağrıştırır ya da simgeleştirir.[10]

Bu bilgileri de değerlendirmelerimize katarak Ermeni kitle iletişim araçlarında yaratılan Ermeni imgelerine yeniden dönelim.
Benim de çalışmalarımda farklı amaçlarla defalarca alıntılar yaptığım Ermeni kaynaklarındaki verilere göre, Ermeniler, 5.yy.da Mesrop Maştots’un Ermeni alfabesini ‘yaratmasıyla’ yazı diline geçmişlerdir. Bu sayede, Mesrop Maştots, yazıya geçişin başlangıç noktasını temsil eden ilk öğretmen imgesini canlandıran bir sembole dönüştürülmüştür. Ancak, bu bilgide karanlıkta kalan ve tartışmaya açık noktalar var.

Birincisi, Kafkas halklarından olan Albanlar’ın 5.—9. yüzyıllarda kullandıkları ve Ermeni alfabesindeki sembollerin aynısı olan Ağvan alfabesinin ortaya çıkışında Mesrop Maştots’un adı yer almaması ve Ağvan yazı dilinin Ermeniceyle herhangi bir bağlantısından bahsedilmemesidir. Ancak, Ermeni arşivlerinde Agvan alfabesiyle ilgili belgeler olduğuna dair bilgiler var.[11] Sorumuz, Mesrop Maştots, Agvan alfabesinin varlığından haberdar olamayabilir mi?
 
İkinci soru, Ermeni kaynaklarındaki bilginin doğru olduğu varsayımından hareket edersek, Mesrop Maştots sıradan bir din adamı olarak, o günlerde Pers ve Bizans’ın egemenliğinde doğu ve batı diye parçalanmış olarak yaşayan Ermeni halkının tamamına ‘yarattığı’ alfabeyi o günün koşullarında hangi maddi ve manevi güçle kabul ettirmiş olabilir?
 
Üçüncü sorumuz, yazı diline geçer geçmez Ermenice’ye çevirisi yapılan felsefe ve edebiyat metinleriyle ilgili. Geçmişinde bugünkünden başka hiç alfabesi olmayan ve o güne kadar yazılı olarak orijinal bir felsefe ve edebiyat yaratamamış ve hala da orijinal felsefesi ve edebiyatı var diyemediğimiz bir dil, yazı diline geçer geçmez felsefe ve edebiyata ait metinlerin çevirisine nasıl hazır olabildi? Bir örnek: Rus düşünürler günümüz koşullarında yapılan çeviriler için, dil özellikleri nedeniyle Alman felsefesinin Rusça’ya tam olarak aktarılamadığı yorumlarını yapmaktadırlar. Rus edebiyatındaki felsefenin derinliği ve Rus edebiyatının dünya edebiyatları arasındaki seçkin yeri, bir de Rusça’nın dağarcığında üç yüz binden fazla sözcük olduğu gerçeği değerlendirilirse, soru daha net anlaşılabilir. Bu veriler ışığında, çevirilerin yapıldığı kaynak dil olan klasik Yunanca’nın, yazı diline yeni geçen Ermenice ile kıyaslanabilirlik olasılığı ne kadardır?
    
Bu sorunun tartışıldığı bir platformda Yunanlı filologların fikirlerini de dinlemek ilginç olurdu, düşüncesindeyim.

Şimdi konunun diğer boyutuna, Türk okurun ve Türk halkının yok sayılarak Ermeni ve dünya toplumları için yatılmak istenen imgelere değinelim.
 
Örneğimiz, ülke ve devlet imgesi olacak. Bunun için, I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı vatandaşı bazı Ermeni gruplara verilen rolü hatırlayalım. Rus, Fransız, İngiliz cephelerinde Osmanlı Devleti’ne karşı savaşan Osmanlı vatandaşı Ermenilerin sayısını öğrenmek için, Ermenistan Cumhuriyeti Kültür ve Bilim Bakanlığının desteğiyle yayınlanan tarih kitaplarına bakmak yeterli. G. A. Avetisyan’ın redaktörlüğünde 9—10. sınıflar için Ermeni öğrencilere yönelik olarak hazırlanan bu tür bir ders kitabında 50 binden fazla Ermeni’nin Fransa, İngiltere ve ABD ordusuna hizmet verdiği bilgisi yer almaktadır. Daha önemlisi kitabın yazarları Osmanlı vatandaşı tüm Ermeniler’i zan altında bırakabilecek nitelikte bir bilgi aktarmışlar: ‘Ülkeyi Türk yönetiminden kurtarma düşüncesi tüm Ermenileri heyecanlandırıyordu, bunun için de yalnızca Rusya’da değil, yurtdışında da (Mısır’da, Fransa’da, Kıbrıs’ta. ABD’de)  Gönüllü Birliklere katılmak isteyen Ermeni sayısı pek çoktu.’[12]
 
Bu alıntıda bizim için altı çizilmesi gereken son derece önemli iki nokta var: 1) Sözü edilen ülke, Osmanlı ülkesidir ve Osmanlı İmparatorluğu’nu kimin kurduğu, yalnızca Türk tarihinin değil, dünya tarihinin de en net sayfalarından birisidir. 2) Gönüllü birliklerin kurucularının büyük bir bölümü, Osmanlı İmparatorluğu devletinin vatandaşıdır.
 
Tarih kitaplarının sayfalarını karıştırdığımız zaman konuyla ilgili şu bilgilere ulaşıyoruz: Ermeni Gönüllü Birlikleri’ni, Osmanlı İmparatorluğu’na karşı silah kullanan Ermeni çeteler oluşturmaktadır. Rusya, Akdeniz’e kadar inme hayalini gerçekleştirmek amacıyla, Ermeni Gönüllü Birlikleri’ni başlangıçta maddi ve manevi olarak desteklemiştir. Ancak, kendisi için zararlı olmaya başladığını fark edince gönüllü birlik üyelerinin Rusya’nın sınırları içerisindeki faaliyetlerini önlemek amacıyla söz konusu çeteleri 1915 yılında dağıtmıştır. Buna karşın, Ermenice metinlere göre, Ermeni Gönüllüleri’nin Osmanlı sınırları içerisindeki eylemleri, 1918 yılına kadar devam etmiştir.
 
Bu imge yaratılırken Ermeniler’in Osmanlı İmparatorluğu’nu oluşturan sayısız etnik gruptan yalnızca birisi olduğu ve sözü edilen grubun vatandaşlığını taşıdığı Osmanlı İmparatorluğu’yla savaş halindeki devletlere yardım etmekte olduğu bilgisi Ermeni gençlerden kasıtlı olarak saklanmaktadır.

Bunların dışında, ‘Ermeni Sorunu’na taraf olmayan üçüncü şahısları konuyla ilgili düşünce üretmeye ve eylem yapmaya zorlamak için yapılan çalışmalar da dikkate değer veriler sunmaktadır. Bu çalışmaları organize eden grup/gruplar, başarıya giden yolu, üçüncü şahıs konumundaki devletlerin yardımında görerek faaliyet yürütmektedir. Söz konusu yardımı sağlayabilmek için de Ermeni halkını Hıristiyan dünya için kendisini feda etmiş kurban imgesiyle tanıtmakta ve çok sık aralıklarla bu düşünceyi tekrar eden metinleri çeşitli yollarla Ermeni halkına ve dünya kamuoyuna sunulmaktalar. Öyle ki, konuyla çok alakasız bir metinde bile bu imge ile karşılaşabiliyoruz. Örneğin: ‘Kendi Kendine Ermenice’ adlı ders kitabının önsözünde ‘Ermenice’nin Önemi ve Ermenice Öğrenmenin Amacı’[13] başlıklı makalede Ermenice’nin tarihi anlatılırken satır arasında bu imgeyi oluşturan anlatım öğeleri de kullanılmıştır. Bunun yanında, Franz Werfel’in ‘Musa Dağ’da 40 Gün’ adlı romanı gibi, doğrudan Hıristiyanlık için kurban edilmiş halk imgesini yaratmak amacıyla yazılmış kitaplar da var.
 
Bu hedefe paralel olarak hazırlanan metinlerde, ayrıca Batı kamuoyunu psikolojik baskı altında tutmak çabası da hissedilmektedir. Bu tür metinlerde Ermeni ‘aldatılmış halk’ imgesiyle sunuluyor. Bu yolla Batılı devletler suçlanıyor. Suçlamayı destekleyen temel düşünceyi de şöyle formüle edebiliriz: Batılı devletler, tıpkı bir zamanlar Roma İmparatorluğu’nun yaptığı gibi, I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanma sürecini hızlandırmak için kendisine büyük yararlılıklar gösteren Ermeni halkına vaat ettiği ödülü vermemiştir. Bunun için Fridtjof Nansen’in ‘Aldatılmış Halk’[14] adlı Almanca eserini örnek olarak alabiliriz.
 
Bu noktada konunun bir başka boyutuyla daha araştırılmasını ve tartışılmasını gerektiren bazı verilerden söz etmek istiyorum. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih–Coğrafya Fakültesi bünyesinde Cumhuriyet’in 80. Kuruluş Yıldönümü Etkinlikleri sırasında 22—23 Ekim 2003 tarihlerinde ‘Doğu ve Batı Dilleri ve Edebiyatları Araştırmaları Sempozyumu’nda sunulan bildirilerden ikisinde çalışmalarıma destek veren önemli veriler vardı. Birincisinde 1828—29 yılları arasındaki Türk—Rus savaşı sırasında Rus şair Puşkin’in Erzurum’a yaptığı yolculuktan bahsediliyordu.[15] Burada çalışmam için önemli olan veri, Puşkin’in rehberinin Ermeni olduğu idi. İkinci bildiride ise, Japon yazar İenaga Toyokichi’nin 19. yüzyılın son—20. yüzyılın ilk yılına rastlayan on aylık bir zaman diliminde Anadolu’ya yaptığı seyahatten sonra kaleme aldığı kitap konu ediliyordu.[16] Dikkat çeken bilgi, Japon yazarın rehberinin Ermeni olmasıydı. Bu eserlerde yaratılan olumsuz Türk imgesi ise, her iki yazarın kaleminin ortak özelliğiydi. Bu iki veriyi destekleyen üçüncü veriyi, ‘Kitle İletişim Araçları ve ‘Ermeni Sorunu’nu Konu Alan Metinlerde Yaratılan Paradokslar’[17] adlı çalışmam için Rusça’dan çevirisini yaptığım ‘Ermeniler’in Hayali ve Cephedeki Konuşmalar’ başlıklı röportajdan elde ediyoruz. Bu röportajda 1916 yılında Anadolu topraklarını gezerken Rus gazeteci F. Sibirski’ye bir Ermeni rehberlik ediyor. Kısaca, verilerden yola çıkarak, Ermeni rehberler, yabancı seyyahlar/ yazarlar ve bu seyyahların eserlerinde yarattıkları Türk imgesinin araştırılmaya değer nicelik ve nitelikte bir konu olduğu değerlendirmesini yapabiliriz.

Dinin üçüncü şahıslar üzerinde baskı aracı olarak kullanılması. Bu amaçla Ermeni Hıristiyan kamuoyuna Hıristiyanlığı devlet dini olarak kabul eden ilk halk imgesiyle sunulmaktadır. Bu imge yaratılırken arka plana itilen bilgi, Ermenilerin o dönemde bağımsız olmadıkları, böyle bir şeyi yapabilmeleri için Roma İmparatoru I. Konstantin’in Hıristiyanlığı din olarak resmen kabul etmesi gerektiği, ki bu konuya iki yıl kadar önce ‘Ermeni Kültüründe Üç Tabudan Birisi: Ermeni Dili’[18]  başlıklı çalışmamda değinmiş ve veriler sunmuştum.
 
Bu imgeye yönelteceğimiz, Ermeniler’in Hıristiyanlığı niçin ve hangi koşullarda kabul ettikleri? sorusunu Ermeni edebiyat bilimci V. S. Nalbandyan’ın çalışmasından alıntı yaparak cevaplandıralım:

‘Ermeni feodalleri, daha önce de söylediğimiz gibi, 301 yılında Hıristiyanlığı devlet dini yaparken Hıristiyanlığa büyük umut bağlamışlardı. Kral Büyük Tiridat, Hıristiyanlığı kendi siyasi iktidarını güçlendirmek için kullanmaya gayret ediyordu, aynı zamanda da Roma İmparatorluğu’yla aynı dini paylaşmanın Pers tiranlığına karşı savaşta kendisine güçlü bir müttefik kazandıracağını hesaba katıyordu. Fakat, 4.—5. yüzyıllardaki olaylar bu umudu boşa çıkardı.’[19]
 
Bu metin aracılığıyla Ermenilerin Hıristiyanlığı devlet olabilmek için araç olarak kullandıklarını öğreniyoruz. Bu Hıristiyanlık uğruna kurban olmayı seçmiş halk imgesiyle çelişir nitelikte bir bilgidir.

Bir sonuca varmadan önce Ermeni halkını hedef alan imgelere bir kez daha dönmek istiyorum. Çünkü bu konuyla ilgili bazı verilere Ermeni halkının tepkisiz kalması ilginç bir görüntü sunmaktadır.

İsyan motifleriyle sunulan asi halk imgesi. Ermeni tarih kitaplarında en sık verilen bilgi, 5. yy.dan itibaren yaşanmış Ermeni isyanları üzerinedir. Öyle ki, isyan başlıkları derlendiğinde, Ermeni İsyanları Tarihi adı altında bir kitap oluşturulabilir. Konuyla ilgili verilerden çıkan sonuç, Ermeni halkının Anadolu topraklarında egemenliği altında yaşadığı devletlerin tamamının yıkılmasında birincil derecede rol oynadığı şeklindedir. Buna paralel olarak, sonucuna bakmaksızın isyan eyleminin gerçekleşmiş olmasının başarı kabul edilmesi bu metinlerin en karakteristik özelliğidir. 387 yılındaki antlaşmayla sonuçlanan Pers—Roma savaşında uyruğunda oldukları Pers İmparatorluğuna karşı Roma’yı destekleyen Ermeni isyancı grupların Roma’dan aldıkları ödülü hatırlayalım. Bu ödül, Roma’nın, tehlikeli bulduğu için, sınırları içerisindeki Ermeniler’in siyasi varlığını yok etmesi şeklinde olmuştu. Asi Ermeni imgesini ön plana çıkartan yazarlar, başarısına destek verdikleri Roma tarafından Ermeniler’in siyasi varlığına son verilmesinin anlamını bugün bile çözebilmiş değiller(?!).
 
Ermeni terör örgütlerinin kullandığı ve tüm Ermeni halkına kazandırılmaya çalışılan kindar ve hınç dolu amansız düşman imgesi. Bu konuda verilebilecek en uç örnek, Ermeni terör örgütü ASALA’nın Internet üzerinden yaptığı yayınlardır. Armenians.com adresinde bu yönde çalışan sitelere kolayca ulaşılabilir. Bu sitelerde yalnızca yazılı değil, görsel metinler de kullanılmaktadır.[20] Çalışmamızın hedefinde olan Terör örgütlerinin yayınları değil. Çünkü, bu gruplar Batı’nın kararlarına gereksinim duymadan kendilerini bir terör örgütü olarak nitelendirmekte ve bu özellikleriyle sempati toplamaya çalışmaktalar. Asıl dikkat çekici olan ve araştırmaya gereksinim duyan konu, Ermeni aydınlarının ve insan hakları konusundaki titizlikleriyle göze batan batılı aydınların bu faaliyetleri görmezden gelmeleridir.
 
Bir örnek de edebiyat dünyasından vermek istiyorum. Örneğimiz William Saroyan’ın eserlerinde ön plana çıkarttığı deli imgesi olacak. Bunun için yazarın yayınlanan güncesinden uzunca bir alıntı yapalım:

‘Başkalarını gözlemlediğim zaman, yani başka ailelerin çocuklarını, kendi çocuklarımı ve Armenak Saroyan’la Takuhi Saroyan’ın dört çocuğundan biri olan kendimi düşünürüm. Başkalarının çocuklarının ne kadar aklı başında, terbiyeli, becerikli, saygılı, ne yapacaklarını kestirebilir olduğunu, buna karşın benim halkımın çocuklarının, insanı hayretten hayrete düşürdüğünü görür şaşar kalırım. Öteki çocuklar kim olduklarını, bu dünyadaki yerleri ve ne yapıp ettikleri konusunda fevkalade rahattır. Oysa biz Ermeniler için bu ta en başından beri müthiş bir mücadeledir.

Sonunda hepimizin deli olduğu hükmüne vardım, ama tımarhaneye kapatılacak türden değil. Bizler öfkemizi, toplum ya da tıp yetkilileri üzerimize varmadan bastırmayı biliyoruz. İçimizde kaçık olmayanlar parmakla gösterilecek kadar azdır. Bunu aşağı yukarı ‘hep böyle’ olduğu anlamında söylüyorum; yani eskisine göre daha beter olduğumuz sanılmasın. Her şeye kusur buluruz. Kokuşmuş bir dünyada yaşadığımızı bilir, ama bu gerçeği kabul ettikten sonra bile, dertlenmekten kendimizi alamayız; hatta arada sırada köpürdüğümüz de olur. Ailenin çeşitli kollarını gözümün önüne getirdiğimde, uysal, sıradan, ciddi, uyumlu, hevesli, saygılı, talepkâr olmayan, becerikli, ne istediğini bilen, uzun lafın kısası, öteki nazik insanlarda rastlanan özelliklere sahip bir tek aile bile bulamıyorum.’’[21]
 
Bu alıntıda Saroyan’ın kalemi, Ermeni edebiyat dünyasında sık ve yazarların sempatisiyle işlenen uyumsuz insan imgesini de oldukça ustaca çiziyor. Ermeni edebiyatında uyumsuz insan imgesinin de tıpkı deli imgesi gibi, Ermenilere özgü ve onları başka halklardan farklı kılan üstün bir nitelikmiş gibi sunulması geleneği vardır.
 
Sonuç olarak, Ermeni kitle iletişim araçlarında yaratılan Ermeni imgeleriyle ilgili, altının önemle çizilmesi gereken iki nokta var. Birincisi, genel olarak değerlendirdiğimizde, yaratılan imgelerden dolayı öncelikle Ermeni okurdan tepki almamasını, bu metinlerin en büyük başarısı olarak kabul edebiliriz. Bu tepkisizlik ‘Görme Biçimleri’ adlı kitabında John Berger’in ileri sürdüğü ‘düşündüklerimiz ve inandıklarımız gördüklerimizi etkiler’[22] savını destekler nitelik taşıyor. Ünlü sanat eleştirmeni düşüncelerini ‘İnsanların Cehennem’in gerçekten var olduğuna inandıkları Ortaçağ’da ateşin bugünkünden çok değişik bir anlamı vardı kuşkusuz,’[23] diye açıklar. Şimdi bir tersinleme yapalım ve yukarıda örnek olarak verdiğimiz Ermeni Gönüllü Birlikleri niteliğindeki grupların, Diaspora’da ve 1991 yılından beri siyasi bir varlık olan Emenistan’da vatandaşlık kimliğini taşıyarak yaşarken önce 1800—1900’lü yıllarda Osmanlı İmparatorluğu topraklarında yapılan hareketlerin aynısını bu devletlere karşı da tekrarlamış olduklarını, sonra da bu devletlerin verecekleri reaksiyonun ne olabileceğini düşünelim.
   
Altı çizilmesi gereken ikinci noktaya gelince. Michel Foucault (Mişel Fuko), ‘Kelimeler ve Şeyler’[24] adlı kitabında metinler içerisinde kaybolmuş görüntüsü sunan önemli ayrıntılara dikkat çeker. Fransız kültür ve bilim tarihçisi ve filozof kimlikleriyle tanıdığımız Foucault, kitabında Velazquez (Velaskes)’in ‘Nedimeler’ adlı tablosuyla ilgili uzman olmayan izleyicilerin gözünden kaçan detaylara açıklamalar getirir. Ortaya çıkan sonuçta tablonun yalnızca ön planda belirgin olarak çizilmiş imgelerden oluşmadığı anlaşılır.

‘Ermeni sorunu’ konulu tablonda incelediğimiz Ermeni imgesi de,  yukarıda sözünü ettiğimiz ilk bakışta dikkat çekmeyen detaylardandır. Bu detay aynı zamanda, ‘Ermeni sorununu’ dünya kamuoyuna Ermeni bakış açısından sunan yazarların Ermeni halkına karşı tutumunun da göstermektedir. Bu tutumuyla metin yazarlarının, alıcıyı düşünce üretirken değil, kendisine sunulan bilgileri sorgulamadan depolayan ve bu bilgileri sunulduğu biçimde bir başkasına aktarmak için kolayca kodlanabilen araçlar olarak görmek istediğini gözlemliyoruz.

Ermeni kitle iletişim aracılığıyla yaratılan ve ‘Ermeni Sorunu’nu gündemde tutmak için kullanılması nedeniyle bu çalışmada ön plana çıkartılan imgelerin oluşturduğu listeyi genişletmek mümkündür, elbette. Bu imgeler, ayrıca Ermeni halkının bireysel ve toplumsal özelliklerini konu alacak çalışmalar için de veriler sunmaktadır.

Son yıllarda batıdaki üniversitelerin bünyesinde kültür analizleri ve toplum belleği üzerine yapılan çalışmaların yoğunluğu gözden kaçmıyor. Bunu gelişmiş teknolojiyi, sosyal bilimler alanında gelişmiş ellere teslim etmenin zorunluluğu için verilen sinyaller olarak algılamak gerekir. Sonuç olarak: Türk bilim dünyası için, ‘Ermeni Sorunu’yla elde ettiğimiz deneyimin dünya kamuoyu önünde yapılan bu tür tartışmalara yön veren düşünsel katkılarda bulunmak şeklinde bir kazanımı olmalıdır.

 


[*] 20 Şubat 2004 tarihli konferans metni.
[1] Bu çalışmada ‘metin yazarları’ ifadesiyle kast edilen yazılı, sözlü ve görsel metinlerin yaratıcılarıdır.
[2] Emre Becer, İletişim ve Grafik Tasarımı, (Ankara: Dost, 2002), s. 11.
[3] John Fiske, İletişim Çalışmalarına Giriş, çev: Süleyman İrvan, (Ankara: Ark, 1996), s. 15.
[4] Hayots patmutyun, Hanrakrtakan dprotsi 7-rd dasarani dasagirk, Hmbagrutyam. Prof. V.Barhudaryani, ‘Luys’, (Yerevan, 1999), ec. 59.
[5] Yavuz Ercan, Osmanlı Yönetiminde Gayrimüslimler, (Ankara: Turhan Kitapevi, 2001).
[6] Bkz. Hüseyin Nazım Paşa, Ermeni Olayları Tarihi, (Ankara: Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı, 1994).
[7] Patriarkutyun hayots turkio. Kohstandnupolisi hayots patriarkutyun, haykakan sovetakan hanragitaran, hator 9, (Yerevan, 1983).
[8] Agos, 5 Aralık 2003.
[9] Gürsel Aytaç, Genel Edebiyat Bilimi, (, İstanbul: Papirüs, 1999), s. 56.
[10] a.g.e. s. 56.
[11] Yazıkozhahie, Boşlaya russkaya entsiklopediya, (Moskova, 1998).
[12] Agayan, Ts.P., i drugie, İstoriya armyanskogo naroda (1900-1983), ‘Luys’, (Yerevan, 1985), s. 32.
[13] Parnasyan, N.A. i Manukyan, J.K, samouçitel Armyanskogo yazıka, Luys, (Yerevan, 1990), s. 11.
[14] Fridtjof Nansen, Betrogenes Volk, F.A.Brockhaus, (Leipzig, 1928). Bu kaynakla ilgili yardımı için DTCF öğretim üyesi Doç. Dr. Osman Toklu’ya teşekkür ederim.
[15] Prof. Dr. Altan Aykut, ‘Puşkin’in ‘Erzurum’a Yolculuk’ Adlı Yapıtı’, Doğu—Batı Dilleri ve Edebiyatları Araştırmaları Sempozyumu, bildiri metni, Ankara Üniversitesi DTCF, 22—23 Ekim 2003, Ankara.
[16] Dr. Hüseyin Can Erkin, ‘Çağdaşlaşma Dönemi Japon Edebiyatında Türk İmgesi’, Doğu—Batı Dilleri ve Edebiyatları Araştırmaları Sempozyumu, bildiri metni, Ankara Üniversitesi DTCF, 22—23 Ekim 2003, Ankara..
[17] Birsen Karaca, ‘Kitle İletişim Araçları ve ‘Ermeni Sorunu’nu Konu Alan Metinlerde Yaratılan Paradokslar’, Bkz. İdris Bal ve Mustafa Çufalı, Dünden Bugüne Türk Ermeni İlişkileri, (Ankara: Nobel, 2003), ss. 425—432.
[18] Birsen Karaca, ‘Ermeni Kültüründe Üç Tabudan Birisi: Ermeni Dili’, Ermeni Araştırmaları I. Türkiye Kongresi Bildirileri, III.Cilt, ASAM—Ermeni Araştırmaları Enstitüsü Yayını, Ankara, 2003, ss. 137—142.
[19] V.S. Nalbandyan, i drugiye, Armyanskaya literatura, (Moskova, 1976), s. 9.
[20] ASALA’nın Türk diplomatlara karşı terörist faaliyetleri için bkz. Emekli büyükelçi Bilal Şimşir’in iki ciltlik ‘Şehit Diplomatlarımız (1973—1994)’ adlı kitabı, (Ankara: Bilgi Yayınevi, 2000).
[21] W. Saroyan, Paris-Fresno Güncesi 1967-68, (İstanbul: Aras, 2001), s. 57
[22] John Berger, Görme Biçimleri, (İstanbul: Metis, 1999), s. 8.
[23] A.g.e. s. 8.
[24] Marsel Foucault, Kelimeler ve Şeyler, (İstanbul: İmge, 2001).

 ----------------------
* Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Öğretim Üyesi -
- ERMENİ ARAŞTIRMALARI, Sayı 14-15, Yaz - Sonbahar 2004
            Tavsiye Et

   «  Geri
Yorumlar