Anasayfaİletişim
  
English



E-Bülten Üyeliği

Günlük bültenimize üye olmak için aşağıdaki alanları doldurunuz.
Ad:
Soyad:
Eposta:


DERGİ SAYILARI

Bir Başka Açıdan Ermenilerde Din

Yıldız DEVECİ BOZKUŞ*
ERMENİ ARAŞTIRMALARI, Sayı 14-15, Yaz - Sonbahar 2004

 
Title:  Religion among the Armenians from a Different Perspective

Abstract: It is focused in this study that some Gregorian believers might have been Armenianized through common religious sect. According to our point of view, the community of ethnic Hay and Armenian are different in the political and cultural fields. Mass conversions are also witnessed even today with the help of organized projects. This issue will be exemplified in the study. Some cultural data leads us to such a conclusion and it is planned to analyze the issue under the sub-headings of Cuisine, Handicraft, Folklore, Child Games, Public Calendar, Public Health, Music, Literature, Beliefs and Traditions. In this study, particularly the mythological part of our thesis will be examined as the first part of a two-article work. The Armenian History of Belief is widely studied since we wanted to analyze the topic starting from the mythological periods.

Keywords: Armenian, Gregorian Community, Hay Tribe, Religion of the Armenians before Christianity, Armenianization of Gregorian Turks

Günümüzde Ermeniler; dilleri, dinleri, toprakları ve iddialarıyla çeşitli araştırmaların bu arada kongre ve sempozyumların da konusu olmuştur. Bu sebeple, bu güne kadar, Ermeniler hakkında çeşitli eserler yazılmıştır. Fakat bu eserlerin büyük çoğunluğu siyasi ve tarihi niteliklidir.[1]

Kendilerine ‘Haik’ diyen ve ‘Hayk’ adlı bir atadan türedikleri efsanesini yaşatan ve Türkler’le bütün yabancıların ‘Ermeni’ dedikleri kavimle Armenia ülkesi adının bir alakası yoktur.[2] Ermeni tarihçilerin çoğu köklerini Nuh’un oğlu Yasef’e bağlarlar.

Hayk ve Hayastan kelimeleri hakkında her nekadar çeşitli açıklamalar yapılmışsa da Ermeni tarihçileri Hayk’ın ulu bir kişi olduğunu ve buna uyularak Ermeniler’e Hay denildiğini bildiriyorlar.  Fakat Hay ve Hayk isimlerinin yalnız söyleniş yakınlığı yeterli bir kanıt değildir. Böyle bir söylenti Horenli Movses’e kadar yoktur.[3]

Biz bu çalışma ile Ermeni toplumu olarak bilinen bir kısım Gregoryen halkın zamanla mezhep birliğinden hareketle ‘Ermeni’leşmiş olabilecekleri üzerinde duruyoruz. Bize göre Hay etnik toplumunun Ermeni karşılığında kullanılması ile siyasi ve kültürel alanda Ermeni farklı içeriklidirler. İyi yürütülmüş projelerle günümüzde de toplu din değişimlerine şahit olunmaktadır. Bu konuyu ayrıca örnekleyeceğiz.  Elimizdeki bir takım kültürel veriler bizi bu şekilde düşünmeye sevk ederken, konuyu;

‘Yemek Kültürü, El Sanatları, Halk Oyunları, Çocuk Oyunları, Halk Takvimi, Halk Tebabeti, Halk Musikisi, Halk Edebiyatı, Halk İnançları, Gelenek ve Görenek’ başlıkları altında ele almayı düşünüyoruz. Bu yazımızda daha ziyade tezimizin mitolojik boyutu üzerinde duracağız. Bu yazımız konuyu ele alacağımız bir seri yazının ilki olacaktır. Konuyu mitolojik dönemlerden başlayarak ele almak istedik. Bu itibarla Ermeni inanç tarihine geniş yer vermemiz gerekmiştir.

Bazı araştırmacılar; Ermenilerin eski dinlerinin Hint-Avrupai karaktere sahip olduğunu, Asurluların, Keldanilerin, İbranilerin (Yahudilerin), Arapların özellikle İranlıların etkisinde kaldıklarını; dinlerinin temelini aydınlatan, ışık saçan bir ‘Işık-Ateş tanrısı’nın oluşturduğunu, bu tanrıyı Aramazd ismi altında, ‘üstün tanrı’ olarak gördüklerini belirtmektedir.[4]

Bazı kaynaklarda ise bundan farklı olarak Ermenilerin kökeninin Urartulara dayandığı tezi iddia edilmektedir. Fakat günümüzde artık bu tezin geçerliliği kalmamıştır çünkü Ankara Üniversitesi Antropoloji Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Erksin Güleç ile Doktora Öğrencisi Araş. Gör. Ayşen Açıkkol’un yaptığı çalışma ‘Urartularla akraba oldukları’ yönündeki Ermeni tezlerini bilimsel açıdan çürütmüştür. Ermeniler, 8–7. yüzyıllar arasında Doğu Anadolu ve Kafkaslarda güçlü bir uygarlık kuran Urartularla tarihsel köken açısından akraba olduklarını, Van başta olmak üzere Urartu hegemonyası altında bulunan toprakların kendi yurtları olduğunu iddia etmekteydi.[5] Bu tez, arkeolojik ve dilbilimsel açıdan geçmişte çürütülmüştü. Şimdi de iddianın gerçeği yansıtmadığı antropolojik açıdan ispat edildi. Bunun öncesinde ise ilk defa dil farklılığından hareketle Ermeniler’in Urartuların devamı olamayacağı kanıtlanmıştır.

Ermenilerin kökeniyle ilgili olarak ortaya konan bir diğer tez ise Frikyalılarla birlikte Anadolu’ya geldikleri iddiasıdır.  

Hıristiyanlık öncesinde ‘Ermenistan’ diye bilinen coğrafyada yaşayan toplum; değişik dini ve etnik cemiyetlere ait tanrıların da içinde yer aldığı bir panteona sahipti. Bu panteon içinde bölgelere ve yüzyıllara göre değişiklik gösterenlere de, ‘büyük ve meşhur’ tanrılar  yanında, mahalli kalanlara da rastlamak mümkündür. [6] Bu anlamda Ermenistan bir etnik aidiyeti değil, yüksek ülke anlamına gelmektedir.

Çok çeşitli ve sayıları kabarık tanrılar arasında öne çıkarılan, yücelik atfedilenler de bulunmaktadır. Tanrı sayısının çokluğu dolayısıyla Ermenileri ‘Politeist’, bunlar arasında birine ‘üstünlük’, ‘yücelik’ atfetmelerinden dolayı da ‘Monoteist’  olarak değerlendirenler bulunmaktadır.

Ermeni yazar Sandalcıyan, Ermenilerin milli yazarlarının 14 tane tanrı ve tabiatüstü varlıktan bahsettiklerini, bunlardan üç tanesinin (Arlezk, Kack, Dragonlar) topluluk ifade ettiklerini belirtmektedir. O, bu tanrılar grubuna, Hayk[7], Aray ve Vanand’ı da dahil etmektedir. İlk ‘milli yazarlarının’, bu tanrılardan bazısının kısa süre öncesine kadar, atalarının benimseyip ta’zimde bulundukları tanrılar olduğunu bilmediklerini de kaydeden Sandalgiyan; Ermeniler arasında yaşayan tanrıları kökenlerine göre şöyle gruplandırmaktadır;

1)                             Milli olduğu ifade edilen Tanrılar; Amanor, Kack, Hayk, Aray, Dragon’lar (Toprağın ürünlerini çalan Ejderhalar-Canavarlar), Güneş ve Ay.

2)                             İran kökenli Tanrılar: Aramazd, Anahita, Mihr (mithra), Tir, Vanand.

3)                             Hint Kökenli Tanrılar: Vahakn (Vahagn)

4)                             Sümer-Akad Kökenli Tanrılar: Astlik (Astgik), Nane, Azlezk(ler).

5)                             Suriye-Fenike Kökenli Tanrı: Bersamin

Ermeniler bunların dışında, Grek ve Latin (Yunan ve Roma) tanrılarına saygı duymuş ve mabetlerinde onlara yer vermiştir. Bunların yanında onlar, daha güçsüz başka tanrılara ve ‘varlıklara’ saygı göstermekten de geri kalmamışlardır. Bu noktada Tanrı kelimesine yüklenen anlam üzerinde durulabilir.

Ermeniler de İranlılar gibi ilk zamanlarda güneşe, aya, ateşe, suya, toprağa, rüzgara tapar veya kutsiyet atfederlerdi. Masis (Ararat), Nemrud, Süphan (Sipan), Arakaz gibi alev saçan dağlara, yıldızlara, gezegenlere, burçlara, yalçın kayalara, büyük sulara, güvercin, şahin, kartal, boğa gibi hayvanlara, Sos (gümüşlü kavak) gibi ağaçlara hayali tanrılara, iyi ve kötü ruhlara taparlardı. Horenli Movses, Şamran’ın, yanında öldürülmüş olduğu söylenilen Kaya’nın, kutsallaşmış ve Ermeniler tarafından tapılmış olduğunu yazmaktadır. Dr. Dagavaryan, dünyanın bir boğanın boynuzları üzerinde bulunduğu ve depremin bundan ileri geldiği hakkında efsanesinin Ermeniler, İranlılar, Türkler arasında aynı olduğunu söylüyor. Ermeniler ibadetlerini açıkça yaparlardı. İlk zamanlarda belirli tapınakları yoktu. Güneşe, dağ tepelerinde, aya, genellikle Sebuh dağı üstünde, tapınılırdı. Ermenilerin kiliselerinin hala doğuya dönük bulunması, ayinlerde o yana dönerek yakarmaları, güneşe ait ilahiler okunması, güneşe Arekak yani, Ar-ek-akn (Allah’ın bir gözü) denilmesi bu zamandan kalmadır. [8]

Türk inanç sisteminde de güneş, koruyucu vasfı itibarı ile gök, ay ve yıldızlar gibi bir iye mevkiindedir. Hun çağından itibaren Türklerin güneşi, kün diye adlandırdığı bilinmektedir.[9] Kalafat ‘Güneş, Türk hayatında kötülüklerle mücadele eden, bereketi sağlayan, huzuru temin eden unsurdur’ diyerek bir bakıma tezimizi destekler mahiyette bir açıklama yapmıştır. Bu özelliklerinin yanı sıra halk arasında güneşin ilk ışıklarının değdiği taş ve kayaların övülmesi, bu yerlere karşı saygı gösterilmesi de aynı inancın yaşayan biçimidir. Güneşin Türk halk inançlarında bir kült oluşturduğu bilinen bir husustur. Fakat bu konulara değinirken bu benzerliklerin sadece bu iki halk arasında değil aksine bu bölgede yaşamış diğer toplulukların da bir özelliği olabileceği ihtimalini unutmamak gerekmektedir.

Bir arada yaşadıkları toplumların etkisinde kalarak bir bakıma onların tanrılarını alan Ermeniler hakim oldukları veya hakimiyeti altında oldukları toplumların inançlarından oldukça etkilenmişlerdir. Bu hal, çok karşılaşılan doğal bir  süreçtir. Burada ister istemez aklımıza şöyle bir soru gelmektedir. Acaba Ermeniler sadece Türklerle yaşadıklarından dolayı mı iki kültür arasında bu şekilde bir etkileşim olmuştur? Fakat şunu da unutmamak gerekiyor, Ermeniler İran’ın hakimiyetinde yaşadıkları dönemde de İran’lılardan etkilenmişlerdir. Dolayısıyla bu etkilenmenin sadece Türklerden kaynaklı olduğunu söylenemez.

Ayrıca Ermeni mitolojindeki tanrıların büyük bir kısmının Hindistan ve İran’dan geldiğine dair çeşitli iddialar olmakla beraber Romalıların, Yunanlıların, Asurilerin mitolojilerinden de etkilenmişlerdir.  Ne var ki konumuz Ermeni mitolojisindeki tüm etkileşimleri irdelemek değildir.

Ermenilerin Hıristiyanlık öncesi dinlerine ait bir başka efsane ise Samani oldukları yönündedir. [10]Bu konuda Bolsohays adlı Ermeni sitesi Ermenilerin Hıristiyanlık öncesinde Samani olduklarına dair bazı sembollerin halen kiliselerde muhafaza edildiğine değinmiştir. Ayrıca yine Hıristiyanlıktan önce Ermenilerin Güneşi ana, Ay’ı da ata olarak tanıdıklarından bahsetmiştir. Bu tür benzerliklere, Anadolu ve Azerbaycan Türk halk inançlarında da rastlanmaktadır.

Bu nokta itibariyle sonuç olarak Ermenilerin Hıristiyanlık öncesinde büyük oranda İran’dan etkilendiği kuşkusuz, bu bağlamda Ermenilerin  Hıristiyanlık öncesi tanrılarını şu şekilde sıralamak mümkündür; ‘Ahuramazda: Zeus, Jüpiter, Mihr: Hephaistos, Vulkan, Anahit: Diana, Artemis, Nane: Athena, Minerva, Astgik: Aphrodite, Venüs, Vahakn: Hercule,Tiur, Dir: Mercure, Hermes’

Fakat her ne kadar bu tanrılar İran kökenli olsalar da diğer mitolojik varsayımlar itibariyle Ermenilerin sadece İran tanrılarından etkilendiğini söylemek doğru değildir. Ermenilerin İran’ın yanı sıra Yunan, Hint ve Roma’dan da büyük oranda etkilendiği görülmektedir.

Hıristiyanlığın Kabulü
Kilise, Ermenilerde toplanma yeri anlamı dışında sığınma yeri anlamına da gelmektedir. Bir devlete sahibi olmadan dünyanın çeşitli yerlerinde, farklı din ve milliyetten insanlarla bir arada ya da onların hakimiyetinde yaşayan Ermenilerin hiçbir zaman tamamen asimile olmadan yaşamalarının en önemli nedeni Gregoryen Kilisesi olsa gerek. Ermeniler, kiliseleri için ‘Ermeni milletinin can verilen ruhunun, yeniden dünyaya gelmek için yaşadığı vücuttur’, demektedir.[11] Gregoryen kilisesi etrafında toplanan Ermeniler bu topluluk etrafında oluşturdukları ortamda kendilerine yettikleri için dış kültürel etkilenmelerden etkilenmemişler ve asimilasyona uğramamışlardır.

Ermeni kimliğinin oluşmasında ve devlet politikasına yansımasında Kilisenin her zaman rolü olmuştur:

‘Öncelikle şunu belirtmek de fayda var ki; Ermenilerin tarihte cemaat olarak, bugünse devlet olarak mono milliyetçi bir politika izledikleri görülmektedir. Mono milliyetçilik; tek milliyetli toplumun hedeflenmesi, azınlık ve etnik unsurlara kimliklerini yaşama şansı tanımayarak etnik temizliğe gidilmek üzere sınır dışı edilmeleri, fiziki veya kültürel olarak yok edilmeleri düşüncesi ve politikadır.’[12]

Her ne kadar çeşitli kaynaklarda Hıristiyanlığın Ermenistan’a gelmesiyle ilgili farklı iddialar yer alıyorsa da daha çok, Hıristiyanlığın Ermenistan’a ilk kez  dördüncü yüzyıl başlarında Kapadokya bölgesinden girdiği tezi  savunulmuştur. Movses Horend ve Kirkor Lusavoriç  Hıristiyanlığın yayılması ile ilgili şöyle bir efsaneyi anlatmaktadır:

‘Tridat, çoktan beri kaybettiği iktidarı eline alınca bu başarıyı, Tanrıça Anahit’in bağış ve korumasına bağlayıp Tanrıça adına tapınakta kurbanlar kesti. Etrafındakilere ve bu arada subaylarından olan Kirkor’a bu Tanrıça’ya teşekkür ederek mihrabına, çiçeklerden, dallardan bir çelenk sunmasını emretti. Kirkor, Kayseri’de öğrenim ve eğitim görmüş, Hıristiyanlığı kabul etmiş olduğu için Hıristiyanlığını açıklayıp kralın bu isteğini geri çevirdi. Kral, ‘Benim tapmadığım bir Tanrıya tapmaya nasıl cesaret ediyorsun’ dedi. Hıristiyanlıktan dönmesi için yapılan işkenceler fayda vermedi. Bu sırada soylulardan birisi, ‘Bu Kirkor’un yaşamaya ve güneşi görmeye hakkı yoktur. İçimizde bulunduğu sürece kendisinin inancını bilmiyorduk. Fakat şimdi onu tanıyoruz. Bu adam babanızı öldüren ve Ermenistan’ın yıkılmasına, esirliğine neden olan ‘Anag’ın oğludur’ dedi. Tiridat bunun üzerine Kirkor’u zincire vurdu, Ararat’a gönderdi. Artaşat kalesinde kör bir kuyuya attırdı. Orada herkes tarafından unutulmuş olarak on beş yıl kaldı...’[13]

Yine bir başka efsaneye göre Tiridat, imparator Dioclétien’in saldırısından Ermenistan’a kaçan Heripsim’e, Gaiane isimlerindeki kız rahibelerle diğer birçok rahibe arkadaşlarını yakalıyor, Heripsime’yi almak ve Ermenistan kraliçesi yapmak istiyor, kız boyun eğmiyor, hepsi kaçıyorlar, Tiridat uzun mücadelelerden sonra Heripsime ile beraber 32 rahibe arkadaşını öldürtüyor. Bu korkunç olaydan birkaç gün sonra da Tanrı’nın gazabına uğruyor, bedenine şeytan giriyor, bir yabani domuz oluyor, ağzı köpürüyor, kendi etlerini kemiriyor. Kirkor Lusaroviç’i kuyudan çıkarıyorlar, kral, Kirkor’un duası ile iyi oluyor, güneş doğduğu zaman kral ve çevresindekiler bu kutsal adam huzurunda yere kapanıyorlar.

Kirkor Lusaroviç, bundan sonra eski tapınakları yıktırıyor, Ermenistan’a hıristiyanlık giriyor, kendisi altmış soylu kişi ve beyaz katırla çekilen bir araba ile Kayseri’ye giderek orada din reisi bulunan Leons’un eliyle Ermenistan’ın baş ruhani reisi olarak kutsallaştırılıyor. Dönerken, Fırat kenarında Pakavan dolaylarında kral ailesini, saray büyüklerini ve büyük bir halk topluluğunu vaftiz ediyor. Kirkor, Suriye ve Kapadokya’dan Hıristiyan rahipleri de getirmişti.

Yukarıda da belirtildiği gibi tarihten günümüze Ermenilere kimlik kazandıran öğelerden biri yada en önemlisi kilise yada Gregoryen kilisesi olsa gerek. Bu yönüyle adeta farklı yerlerdeki Ermeniler arasında bir bakıma iletişimi sağlayan kilise aynı zamanda kültürel birlikteliğin devamına da katkıda bulunarak önemli bir görevi üstlenmiş bulunmaktadır. Tekrarlamak gerekir ise günümüzde birçok kaynağa göre bugün Ermeniler çeşitli devletlerin hakimiyetinde asimile olmadan ayakta kalabilmişlerse bunu büyük ölçüde Gregoryen Hıristiyanlık sayesinde başarmışlardır. Din ve onu temsil eden Ermeni kilisesi, Ermeni siyasal kimliğinin de öncüsü olmuştur. Öyle ki Ermeni dini liderlerinin ünvanı olan katogigos kelimesi, ‘milletin temsilcisi’ anlamına gelmektedir.[14]

Gerçekten Ermenilerin milli şuurlanmalarında da, milli benlik kazanmalarında da en büyük rolü kilise oynamıştır. Ermeniler; Sasaniler’den ve Bizans’tan çok büyük baskılar görüp de milli varlıkları tehlikeye girdiği dönemlerde, bunlara karşı mücadelenin önderliğini de kilise üstlenmiştir. Ermeni alfabesinin icadı ile diğer kültürel gelişmelerin merkezi de kilise olmuştur. Dahası Ermeni Kilisesi’nin ve katogigosların tarihte siyasi olarak da önemli roller oynadıkları görülmektedir. [15]

Aynı konuya Samuel Weems de şu şekilde değinmektedir; ‘Tarih boyunca Ermeni Kilisesi, Ermeni milletinin kaderiyle öylesine bir paralellik arz etmiştir ki, birinden bahsetmeden diğerini açıklamak zordur. Bu ikisi, Ermeniler ve Gregoryen Kilisesi, öylesine iç içe geçmişlerdir ki ‘milli kilise’ tabirinin adeta Ermenileri için ortaya çıktığı öne sürülmektedir.  Bu sebeple başlangıcından bugüne kilise, siyasi ve soyal olayların merkezi olmuştur. Milletin problemleri her zaman kiliseyi derinden etkilemiştir.’[16]

Ermeni tarihinin en önemli dönüm noktası hiç şüphe yok ki topluca Hıristiyanlık’ı kabul ettikleri iddiasıdır. Bu olaydan sonra Hıristiyanlık ve ona takılan Gregoryen markası Ermeni kimliğinin başat öğesi olmuştur.

Sonradan Ermeni adını kendi tekeline alan Hay kavmi bölgede çoğunluğu da oluşturmamaktadır. Ancak muhtemeldir ki Hay kavmi Gregoryen cemaat içinde çoğunluktadır. Şu halde mensuplarına Ermeni denen Gregoryen cemaatinin, Aziz Gregor’un Hıristiyanlık yorumunun bir araya getirdiği Grek, Türk, Hay, Pers, Süryani gibi bölgedeki etnik gruplardan oluşmuş bir cemaat toplumu olduğu sonucuna varılabilir.[17] Ermeni adının tarihî anlamı ve kökenleriyle ilgili hususu Küçük de şu şekilde ifade etmektedir:

‘Tarihte ‘Ermeni’ kelimesi çeşitli anlamlarda kullanılmıştır. ‘Ermenistan’ denen bölgede yaşayan veya Gregoryen Kilisesi’ne bağlı olan kişi anlamlarında olduğu gibi. Ermeni halkı tarih boyunca çok çeşitli halklarla karışmıştır. Bugün Ermenilerin fiziki görünüş itibariyle birbirlerinden çok farklı olmalarının ve Ermeni kelimesinin ırki bir anlamı bulunmayışının sebepleri de bunlardır. Bundan dolayı ‘Ermeni’ kelimesinin daha çok kültürel bir içeriği olduğu söylenebilir.’[18]  

Ve öyle ki; özellikle bu ilk dönemde Hay kavminin bu kültüre katkısı da pek fazla değildir. Mesela Gregoryen mezhebinin kurucusu olan Aziz Gregor, Hay kavmine mensup değildir, Partlı’dır.[19] Yine Arsasid hanedanı ve Tiridat da Fars kökenlidir. Bu konuda tarihçilerin büyük çoğunluğu hemfikirdir. Bunun yanı sıra Aziz Gregor’un Türk olduğunu hattâ Dede Korkut’la aynı kişi olduğunu iddia edenler de vardır.[20] Dahası Haylar’ın yazı dilleri olmadığından, Aziz Gregor Hıristiyanlık’ı yaymak için Grekçe ve Süryanice’yi kullanmıştır.[21] Ayrıca yine bu dönemde Türkçe’nin Gregoryen dinî eğitiminde oynadığı role de dikkat çekmek gerekir.[22]

Ermenilerin Hıristiyanlık öncesi inançlarının karma bir yapı arz ediyor olması da, bugün Ermeni olarak adlandırılan toplumun köken itibariyle yalnız bir ırktan değil, değişik ırk, kültür ve inançtan çeşitli toplulukların Ermenistan denen coğrafyada karışmasından oluştuğunu göstermektedir. Yaşadıkları bölgeye izafeten ‘Ermeni’ ortak adıyla anılan bu gruplar daha sonra Hıristiyanlık şemsiyesi altında birleşmiş ve yine aynı ortak adla cemaatleşmişlerdir. Ermeni olarak adlandırılan bu topluluklarda görülen monoteist inanış ise, Ermenistan bölgesinde yaşayan Türklerin varlığına bağlanmaktadır. Dahası Ermeni olarak adlandırılan toplulukların ölü gömme âdetlerinden bayram şenliklerine, mezar taşlarından kurban merasimlerine ve tabiat kültlerine kadar eski Türklerle olan benzerlikleri de dikkate alınarak, günümüzde Ermeni olarak adlandırılan milletin köken itibariyle Türk, Hay, Pers, Süryani, Grek gibi gruplardan oluşmuş ‘uzlaşmış’ bir topluluk olduğu sonucuna varılabilir.[23]

Bölgede Ermeni Hayk kavmi evrensel din olan Hıristiyanlığa girmeden Pagan dinine inanıyordu. O dönemde diğer halkların evrensel dini olmadığından dolayı Hayk kavmi Gregoryenliği seçerken bölgenin diğer halkların bu evrensel dine tamamen girmemiş olduğunu düşünmek mümkün değildir.

Kirkor Hayk kavminden olsa dahi, tebliğ ettiği ilahi dini muhakkak kendi halkına tebliğ etmiş olamaz. Çünkü o taktirde evrensellikle, Tanrı buyruğunu iletmekle çelişkiye düşer. Nitekim diğer semavi dinler mutlak olan Allah tarafından onun kullarına gönderilmiştir. Mesela İslamiyet de Müslüman olabilmek için illa Arap olma şartının aranmamış olması gibi.

Kısaca toparlamak gerekirse; Hıristiyanlık’ın Gregoryen mezhebi tarih sahnesine çıkmadan önce, bu mezhebin ortaya çıkıp yaygınlaştığı coğrafyada (Ermenistan) çeşitli ırklar bulunmaktaydı. Gregor isimli bir kimse Hıristiyanlık’ı yorumlayınca, onun vaazını benimseyip ona inananlara, bu şahsın adına izafeten Gregoryen denmeye başlanmıştır. Tarihî süreç içerisinde bu Gregoryen cemaat içindeki Grek, Türk, Pers vs. gibi etnik topluluklar, dinselleştirilen bir Hay kimliği içerisinde ve ‘Ermeni’ ortak adını alarak kademeli bir şekilde asimile edilmişlerdir. Bugünkü Ermeni anlamında Ermeni milliyetinin oluşumu, kilisede din adamları tarafından, ‘Ermenilik’ adına bir Hay tarihi yaratma çalışmalarının başladığı 8. yüzyıla dayandırılabilir.[24].

Kalafat bu tezimizi destekler nitelikte olan ‘Türk-Ermeni İlişkilerinde Kültürel Boyut’adlı çalışmasında bu konuya şu şekilde yer vermektedir;‘Anadolu’da çoğunluğu oluşturan Müslüman halk arasında dağınık olarak yaşayan Gregoryen toplumu, şüphesiz dar bir sosyal çevrede sıkışmıştı. Evlilikler gibi sosyal zorlamalar, Gregoryen toplulukları arasında iletişimi sağladı. Buna bir kısım Gregoryenlerin ticari bir toplum oluşu da eklenince, münferit ve müstakil olan Gregoryenler arasında dayanışma yoğunlaştı. Bütün bunların üzerinde Gregoryen dinî örgütlenmesi, kilise etrafında bir birliğin sağlanmasını amaçlamıştı. Gregoryen Kilisesi etrafında toplanan çeşitli ırklardan insanlar; mimari, musiki, resim, heykel gibi alanlarda zaten ciddi bir senteze girmiş ve Gregoryen Kilisesi kültürünü oluşturmuştu. Bu toplumdan bir milliyet çıkarmak, emperyalizm için zor olmadı.’

Yukarıdan da anlaşıldığı gibi Müslüman halk içinde adeta azınlık bir grup gibi yaşayan Türkler zamanla müslüman halk arasında birazda dışlanmanın verdiği etkiyle kendini diğer Gregoryen topluluklardan biri olan Ermenilere daha yakın hissettiği tezi üzerinde durulabilir. Ayrıca bu tezimizi Kalafat, Kırzıoğlu ve Sezgin’in görüşleri de doğrular mahiyettedir.

Buradan yola çıkarak Mahmut Sezgin’in ‘Ermeni Milli Kimliğinde ve Toplumsal Zihniyetinde Din Ve Kilise’ adlı  tezinde fikirlerine yer verdiği dünyaca ünlü ismi Anthony Smith’in düşünceleri ise bu konuya bir başka açıdan netlik getirmektedir. Smith, milli kimliklerin ve milliyetlerin oluşumunu konu alan ‘Milli Kimlik’ adlı eserinde, Ermeni milliyetinin teşekkülüne çerçeve teşkil eden bu milletleşme kurgusunu şu şekilde izah etmektedir:

‘Tümüyle dinî bir cemaat olarak yola çıkmış olan bir topluluk sonunda münhasıran etnik bir cemaate varabilir. Mısır’da Şii Müslüman bir mezhep olarak ortaya çıkan ama burada eziyet ve zulümle karşılaşan Dürziler, kale gibi korunaklı Lübnan Dağı’na gittiler ve burada 11. yüzyılın ilk onyıllarında Araplar kadar Kürtler ve İranlıları da aralarına aldılar. Ama son büyük hocaları Baha’al Din’in ölümü üzerine mühtediliği bıraktılar. Cemaate üyelik, daha çok dışarıdaki dinî hasımların korkusundan, sabit bir hal aldı. İnananların cemaatine giriş çıkışlara artık izin verilmiyordu. Çok geçmeden Dürziler soyu sopu olan, şeceresi belli, toprak sahibi bir cemaat haline geldiler. O nedenle bugün Dürzi olmak ‘etno-dinsel’ bir topluluğa mensup olmak demektir.’[25]  

Yukarıda değindiğimiz yazarların fikirlerinden başka yazar Arpee  Gregoryen Kilisesi hakkındaki farklı görüşleriyle olaya bir başka boyut kazandırmaktadır. Kızıoğlu, Kalafat ve Sezgin’in savunduğu teze büyük ölçüde ters düşmektedir.   

Gregoryen Kilisesi, Hay etnisitesinin tarih boyunca kurduğu, siyasi niteliği ve devamlılığı da olan tek toplumsal kurumdur.[26] Gregoryen cemaat içerisindeki Hay etnisitesinin, kiliseye, cemaat içindeki diğer bütün etnik gruplardan daha fazla bağlanmasının ve onu diğerlerinden daha fazla sahiplenmesinin sebebi de budur.

Yayılmacı ve tecritçi bir strateji güden Ermenilerin milli çıkar doktrini olan Hay Dat’ın temelinde de bu şekilde meydana getirilmiş yapay Ermeni milliyeti vardır. Hay kavmi, Ermenistan coğrafyası ve Gregoryenlik arasındaki ilişkilerin kurgusu anlaşılmadan Ermeni milliyetini ve Ermeni psikolojisini analiz etmek mümkün değildir. Ermeniler, kendilerini ilk Hıristiyan millet olarak dünyaya takdim etmek suretiyle Hay Dat’ın amaçlarını gerçekleştirmek için mono milliyetli Ermeni Kilisesi özelinde inşa edilen Hıristiyanlık anlayışını kullanmaktadır.[27]  

Sonuç olarak denebilir ki, Gregoryen Kilisesi’nin Ermenilerin milli kilisesi olduğu tezi, mono milliyetçi Ermeni milli yapılanmasını güçlendirmek için ortaya atılmıştır.[28] Bugün Gregoryen inançlı Ermeni milleti içinde Hay kavmi dışındaki Türk, Pers, Grek, Süryani ve Partlı gibi diğer etnik grupları görmüyor isek bu, Ermenilerin mono milliyetçilik ve buna bağlı asimilasyon ve etnik temizlik politikaları sebebiyledir. Özetlemek gerekirse; Ermeniler, Gregoryen cemaatinin ürettiği her türlü kültür değerini Ermenilik adına sahiplenmiş ve Hay etnik kimliği dışındaki toplumları ya zorla asimile etmiş ya da bölgeden sürmüştür. Bu tarihî gelişim seyri içerisinde, Bulgar Türkleri’nin Slavlaşmasına benzer bir şekilde Gregoryen inançlı Türklerin ‘Hay’laşması süreci yaşanmıştır.

Gregoryen Türklerin Haylaştırılması

Ankara ve Kayseri sancaklarında 10. ve 11. yüzyıllara ait mahkeme tutanaklarını inceleyen Hasan Fehmi’nin meydana çıkardığı belgeler ve yaptığı tespitler, bu konuya bir hayli ışık tutmaktadır. Öncelikle Anadolu’da, Selçukluların gelişinden çok daha öncelere kadar geniş Türk kitlelerinin yaşamakta olduğunu ortaya koyan Fehmi, bunların pek çoğunun Gregoryen, bir kısmının da Ortodoks mezhebinden olduğunu belirtmektedir.[29] Gerek Selçuklu döneminde gerekse Osmanlı döneminde gayrı Müslim kategorisinde değerlendirilen bu Türk toplulukları, böylece Müslüman üst kimliğiyle ifade edilen Türklük dairesinden çıkarılarak, Müslüman olmayan gayrı Türk kesimlerle özdeşleştirilmiştir. Her ne kadar bu Türk topluluklarının çoğunluğu uzunca bir süre ana dilleri olan Türkçe’yi muhafaza etmeyi başarmışlarsa da, bir milliyetin çerçevesini oluşturan değerler ve kodlar itibariyle git gide bağlı bulundukları dinî cemaatin başat etnisitesinin yörüngesine girmeye başlamışlardır. Böylece Gregoryen mezhebine bağlı Türklerin, tıpkı Bulgar Türklerinin Slavlaşmasına benzer bir süreçle, Haylaşması, diğer bir deyişle bugünkü anlamda Ermenileşmesi süreci yaşanmıştır.

Mesela Hicri 1031 yılında Osmanlı padişahının Ankara ve Kayseri sancakbeylerine hitaben yazdığı bir fermanda, Anadolu’daki Gregoryen Türk ailelerinin çocuklarının, Gregoryen kilisesindeki Ermeni papazlarca ayartılıp eğitim bahanesiyle manastırlara götürüldüğü ve buralarda asimile edilerek Ermenileştirildiği ve ahalinin bu durumdan kaynaklanan şikayetlerinin giderilmesi belirtilmektedir.[30]

Bir diğer örnek ise kişi adlarının değişiminde gözlemlenmektedir. Önceleri ana dillerini olduğu gibi kişi adlarını da, hatta kilise görevlisi olan Türkler dahil olmak üzere, korumayı başaran Gregoryen Türk toplulukları, daha sonra zamanla Hay (Ermeni) adları almaya başlamışlardır. Fehmi bu konuda, makalesinde pek çok mahkeme kaydına yer vermektedir. Böylece Yahşı, Kaya, Toman, Demir, Arslan gibi kişi adları zamanla, özellikle din eğitimi alan veya papaz olan Türkler arasında, yerini Aram, Sarkis, Hayk, Nikol, Ruben gibi adlara bırakmıştır.[31] Nasıl ki İslam’ı kabul eden Türkler, kendi adlarını Arap ve Fars adlarıyla değiştirdilerse, papaz olanlardan başlayarak Gregoryen Türkler de, Türkçe adlarını bırakıp yerlerine Hay (Ermeni) adlarını kullanmaya başlamışlardır.

Bu süreç zamanla tekmil bir asimilasyona, Türklerin Haylaşmasına, dönüştüyse de, asimile edilen etnisite, başat etnisite üzerinde, ona damgasını vuracak kadar köklü kültürel izler de bırakmıştır. Nitekim Gregoryen Türklerde Türkçe kişi adları neredeyse tamamen kaybolmasına rağmen, meslekî lakaplar ve aile ünvanları ile bunların bugün soyadı halini almış şekilleri, sonlarına eklenen Farsça kökenli -yan eki hariç Türkçe formlarını korumuşlardır. Öyle ki bugün Ermenistan’da devletin zirvesinden toplumun geneline kadar nüfusun önemli bir oranının soyadları böylesi Türkçe soyadlarıdır. Bu çerçevede Pastırmacıyan, Demirciyan, Allahverdiyan, Koçaryan, Şahgeldiyan, Ağabekyan, Şıracıyan, Boyacıyan, Tahtacıyan, Çuhacıyan, Basmacıyan, Taşçıyan, Tumanyan, Çilingiryan, Nalbantyan, Ormanyan, Bardakçıyan, Zekiyan gibi soyadlarının Ermenistan’da yaygın biçimde kullanılıyor olması, bugünkü Ermeni milletinin, önemli oranda, Türk kökenli bir bileşenden meydana geldiğine delil kabul edilebilir. Keza bugün Ermeni milletinin müzik, folklor, mutfak, giyim-kuşam, halk inançları gibi çeşitli kültürel açılardan Türk milletiyle şaşırtıcı ortaklıklar ve benzerlikler sergiliyor olması, en az, Ermenilerin Sovyet dönemi öncesindeki tarihinin Müslüman Türk çoğunluğu içerisindeki etnik adacıklarda geçmiş olması ve bu sayede hakim Türk kültüründen oldukça etkilenmiş olmaları kadar ve hatta ondan daha fazla, bugünkü Ermeni milliyetine eklemlenmiş Türk varlığı ve onun Ermeni milliyeti ile kültürü üzerindeki etkisinde aranmalıdır.

Bu etkileşim konusundaki çok çarpıcı örnek ve tespitlerden bir tanesi, de Gregoryen kültüründe görülen koç başlı mezar taşlarıdır. Koç başlı mezar taşı, Orta Asya’dan Anadolu’ya kadar geniş bir coğrafyada uygulanagelen bir Türk kültür motifidir. Aynı tarzda mezar taşları bugün Ermenistan’da da, bir farkla, boyunlarında Arapça harflerle yazılmış yazılar ve dualar yerine haç figürü ile, aynen bulunmaktadır.[32] Yine Ermeni alfabesindeki çeşitli harflerin Türk oyma yazısından alınmış olması da Gregoryen Kilisesi’nin kurulduğu ilk dönemlerden itibaren bu kilise cemaati içerisinde bir Türk varlığının bulunduğu konusunda ortaya konan delillerdir.[33] Ayrıca Türkçe’nin, Ermenice üzerindeki köklü etkisi, antik Ermenice’de kullanılan yüzlerce Türkçe kelime, söz ve deyim alıntıları, Ermenice dilbilgisinin ses bilgisi, şekil bilgisi ve söz dizimi gibi hususlarda Türkçe’den etkilenişi ve bütün bu etkileşimler sonucu Grabar şeklinde adlandırılan antik Ermenice’nin bugünkü, Türkçe’nin dil yapısına çok yakın, Aşharabar olarak adlandırılan forma dönüşmesi de ortaya konabilecek diğer delillerdendir. Bu süreç içerisinde Ermenice, gramatik yapısı değişen tek dil olmuştur. Türk ve Ermeni folklor ve edebiyat eserlerinin karşılaştırılması[34] ile Kıpçaklar ve Ermeniler arasındaki kültürel etkileşimin mahiyeti de bizi aynı sonuca götürmektedir.[35]

Aslında bu dönüşümün, Gregoryen Türklerin Haylaştırılması/Ermenileştirilmesi, daha 18. yüzyılda Mekhitaristler[36] tarafından başlatıldığını iddia etmek mümkündür. Mekhitaristlerin, Anadou’ya kaçak yollardan getirip dağıttıkları yayınlar vasıtasıyla Gregoryen Kilisesi mensuplarının homojen bir Ermeni milleti teşkil ettikleri düşüncesini yayarak daha sonra yaratılacak olan Ermeni milliyetinin tohumlarını attıkları söylenebilir. Böylelikle Mekhitaristlerin, her ne kadar aydınlanmacı, laik bir felsefenin savunucuları da olsalar, ortak din ve kilise kökeni üzerine kurguladıkları milliyet teorisi, Gregoryen Türklerin, Hay kavmi temelli Ermeni milliyetinde asimile edilmelerine basamak teşkil etmiştir.

Bütün bu tarihî ve sosyal analizden ortaya çıkan sonuç, Ermeni mono milliyetçiliğinin Türklük aleyhine geliştiğidir. Bu çerçevede, Gregoryen Türkleri asimile edilerek Ermenileştirilmesi noktasında etkili olan bir başka husus da yabancı ve azınlık okulları ile misyonerlik faaliyetleridir. Bu Hıristiyan kurumları, amaçları ve müfredatları ile, Gregoryen Türkleri, dindaşlıktan hareketle milliyet değişimine uğratmıştır. 1850’li yıllara kadar tamamen kilise cemaati durumunda bulunan Gregoryen toplumuna bu dönemden itibaren bu müesseseler yoluyla milliyet şuuru verilmeye başlanmıştır. Değişik merkezlerden misyonerlik merkezleri taraftar kazanma mücadelelerinde, dinî veya siyasi bir sözcüden mahrum olan Gregoryen Türkler üzerinde eğitim faaliyetlerini sürdürerek onlara Ermeni kimliğini aşılamışlardır.[37] Bu kurumlar tarafından basılan ve dağıtılan Ermeni harfli Türkçe İnciller ve diğer yayınlar da bu faaliyetler arasındadır.[38]

Bu okullarda Gregoryen Türk çocuklarına sıkı bir Ermenice eğitim verilmeye başlanmış ve Türkçe konuşmak yasaklanmıştır. Tanzimat’tan sonra Osmanlı Devleti, ilk ve orta okullarda azınlıkların ve din ve kültür derslerini kendi dinlerinin diliyle okutmuş ve bu derslere giren öğretmenlere maaş ödenmiştir. Gregoryen mezhebinin dili olarak ise Ermenice kabul edildiğinden, bu yönde bir uygulamaya gidilmiştir. Diğer bir deyişle, Gregoryen Türk çocuklarına devlet imkânlarıyla Ermenice, ana dili olarak, okutulmuştur.[39]

Sonuçta, tıpkı Türkiye ile Yunanistan arasındaki nüfus mübadelesinde, Ortodoks Türklerin, Ortodoks Rum muamelesine tabi tutularak Yunanistan’a gönderilmeleri gibi Gregoryen Türkler de, Gregoryen Ermeni muamelesine tabi tutulup önce asimilasyonlarına göz yumularak, daha sonra mecburi iskân kapsamına dahil edilerek Türklük dairesinden çıkarılmışlardır. Bugün gerek Ermenistan’daki gerekse Orta Doğu’nun pek çok bölgesindeki Gregoryen topluluklar içerisindeki şaşırtıcı Türk varlığı ve Türkçe ile Türk kültürü yaygınlığı bunun en bariz delilidir.[40]

Bu seri araştırma dizisi ile bazı çevrelerce algılandığı gibi Ermenilerin Türk olduklarını ileri sürmek gibi bir iddiamız olamaz. Ayrıca Niyetimiz Ermeni ulusal bütünlüğü üzerinde tez üreterek, stratejik amaçlar aramakta değildir. Biz bir takım Gregoryenlerin Türk de olabilecekleri üzerinde çalışırken bir gerçeğe ışık tutmayı amaçlıyoruz.



[1] Abdurrahman Küçük, Ermeni Kilisesi ve Türkler, (Ankara: Ocak Yayınları, 1997), s. 1.

[2] Kafkas dilleri hususiyle eski Ermenice ve eski Gürcüce uzmanı Sovyet dilbilimcisi Profesör N. Marr (1864-1934)’ın, ‘çok doğru bir mütalaa olarak’ dediği gibi : ‘Ermeni Kilisesinin Ortodoks kilisesinden ayrılmasına kadar, Ermeniler’in milli bir isimleri yoktu.’ Bkz, Esat Uras, Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi, (İstanbul: Belge yayınları, 1987), s. 97.

[3] Esat Uras,Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi, (İstanbul: Belge Yayınları, 1987), s. 101.

[4] Küçük, Ermeni....,  s. 17.

[5] Prof. Dr. Erksin Güleç ve Araş. Gör. Ayşen Açıkkol Van ve Hakkarideki arkeolojik kazılarda çıkarılan 288 farklı bireye ait iskeleti antropolojik açıdan inceledi. Geçmişte Tilkitepe ve Erzincan’da bulunan Urartu iskeletleri de araştırmaya dahil edildi. ‘Distance analizi’ adı verilen özel bir yöntemle popülasyonlann olası akrabalık fiişkileri irdelendi. Son olarak Urartularla Ermenilerin morfolojik özellikleri karşılaştırıldı. Van’da, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı ile Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Emniyet Genel Müdürlüğü, Jandarma Kriminal Laboratuvarlan, Adli Tıp Kurumu ve Adli Bilimciler Derneği’nce 5-6 Mayıs 2004 tarihlerinde düzenlenen Birinci Ulusal DVI Kongresi’nde çalışmasını sunan Profesör Güleç, Ermeni morfolojik yapısına sahip grupların, Urartu devletini kuran ve Akdeniz ırkı morfolojisi sergileyen insanlarla hiçbir ilişkisi bulunmadığını açıklamıştır. 

[6] Küçük, Ermeni...., s. 12.

[7] Adı geçen Hayk’ın Ermeniler’in eserlerinde sık sık değindiği Nuh’un torunu olan Hayk’la sadece isim benzerliği vardır.

[8] Uras, Tarihte....,  s. 115.

[9] Yaşar Kalafat, Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançlarının İzleri ,  (Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, 1999), s. 32.

[10] Saman kelimesinin etimolojik kökeni üzerinde simdiye kadar çok durulmustur. Bu terimin Tunguzcadan Rusça yolu ile Bati ilim dünyasina geçtigi bilinmektedir. Aslen Sanskritçenin bir koluna bagli oldugu sanilan kelimenin, Hind-Avrupa dillerinden Toharca (Samane=budist rahip) ve Sogdçadaki (Saman) transkripsiyonlari kesfedilince, bu terimin Hind-Avrupa menseili oldugu görüsü kuvvet kazanmistir. Çünkü bu kelime Tunguzcaya yabanci görünmekte ve Samanligin güneyden kuzeye dogru yayilisinda Budizmin tesiri sezilmektedir. 

[11] H.Pasdermadjian, Histoire de l’Armenie, s.23’ten nakleden Kamuran Gürün, Ermeni Dosyası, (Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları,2001), s. 46.

[12] Yaşar Kalafat, ‘Mono Milliyetçilik ve Milli Kilise’, Sekizinci Askeri Tarih Semineri (İstanbul: 24-27 Ekim 2001)

[13] Uras, Tarihte , s. 115.

[14] Erdal İlter, Ermeni Kilisesi ve Terör, (Ankara:KÖKSAV Yayınları,1999), s. 17.

[15] Küçük, Ermeni...., s. 2.

[16]  Samuel A. Weems, Secrets of a ‘Christian’ Terrorist State: Armenia, (Dallas: St. John Press,  2002), s. 7.

[17] M. F. Kırzıoğlu, ‘Milli Destanlarımızda Dede Korkut Oğuznamelerinin Tarih Belgeleri Bakımından Değerleri- Armenya/Yukarı Eller Tarihinin İçyüzü’, Belleten, Cilt 50, s.198 (Aralık,1986)’dan ayrı basım, s. 920.

[18] Monte Melkonian, ‘The Right To Struggle’, içinde Markar Melkonian (ed.), (San Francisco, Sardarabad Collective, 1993), s.  26.  zikreden Mahmut Niyazi Sezgin Ermeni Milli Kimliğinde ve Toplumsal Zihniyetinde Din Ve Kilise, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, (Ankara:2003)

[19] Uras, Tarihte...., s. 92. 

[20] M. Fahrettin Kırzıoğlu, ‘Albanlar Tarihi Üzerine’ (M.Ö. IV.-M.S. X. Yüzyıllar), XI. Türk Tarih Kongresi Bildiriler kitabından ayrıbasım, s. 49.

[21] Malachia Ormanian, The Church of Armenia, (Londra: A. R. Mowbray & Co. Olimited, 1955) ss. 15-16.,

 Abdurrahman Küçük, ‘Gregoryen Ermeni Kilisenin Oluşması ve Konsil Kararları Karşısındaki Tutumu’, A. Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt 35, 1996, ss. 130-131; Kalafat, ‘Mono Milliyetçilik ve Milli Kilise’.

[22] İ. Necdet Çetinok, ‘Sarı Gelin Türküsü ve Ermenilik’, Erciyes, Cilt 282, Haziran 2001, ss. 7-13; zikreden Mahmut Niyazi Sezgin Ermeni....

[23] Küçük, Ermeni...., ss. 34-35.

[24] Erdal İlter, Ermeni Meselesinin Perspektifi ve Zeytun İsyanları,(Ankara: KÖKSAV Yayınları), s. 40.

[25] Anthony D. Smith, Milli Kimlik,  (İsatanbul: İletişim Yayınları, 1999), ss. 21-22. zikreden Sezgin, Ermeni...

 

[27] Bkz. Wolfgang Gust, Der Völkermord an den Armeniern, zikreden Sezgin, Ermeni...

[28] Kalafat, Mono Milliyetçilik...

[29] Hasan Fehmi, ‘Anadolu’da Gregoryen ve Ortodoks Türkler’, Ülkü, Cilt 4, No. 21, (İkinci Teşrin 1934), ss. 173-182.

[30] Fehmi, ‘Anadolu’da ...’, s. 174, 182.

[31] Fehmi, ‘Anadolu’da ...’, s. 175.

[32] Yaşar Kalafat, ‘Türk-Ermeni Kültür İlişkilerinde Mitolojik Boyut’, Eğitim, No. 38, (Nisan 2003), ss. 95-100.

[33] Gregoryen Kilisesi’nin kuruluş dönemlerinde, Türklerin bu kilisedeki yeri ve rolü konusunda ayrıntılı bilgi için bkz. Murat Adji, Kıpçaklar: Türklerin ve Büyük Bozkırın Kadim Tarihi, , (Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları, 2002); Kaybolan Millet: Deşt-i Kıpçak Medeniyeti, (Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları, 2002)

[34] Bkz. Fikret Türkmen, Türk Halk Edebiyatının Ermeni Kültürüne Tesiri, (İzmir: Akademi Kitabevi, 1992)

[35] Mehmet Kutalmış, ‘Türkleşen Ermeniler: Kıpçak-Ermeni Dil ve Kültür İlişkileri’, Tarih ve Düşünce, Temmuz 2002, ss. 16-22.

[36]Mekhitaristler, 17. yüzyılda Sivas’ta doğan Katolik Ermeni rahibi Mekhitar’ın inanç yorumunu benimseyenlere verilen addır. Osmanlı hakimiyetindeki Ermenilerin zamanla eriyeceğinden endişe eden Mekhitar, Ermeniler arasında milliyet şuurunu uyandırmak çabası içine girmiştir. Bu amaçla Anadolu’yu dolaşmaya başlayan Mekhitar, Roma Kilisesi ile Ermeni Kilisesi’ni birleştirmek için çalışmıştır. İstanbul Ermeni Patrikliği’nin, Osmanlı makamlarından yardım istemesi üzerine Fransa’ya kaçmış, oradan Venedik’e giderek mücadelesini burada sürdürmüştür. Kendisine bağlı olanlar, daha sonra onun Venedik’te kaldığı manastırda varlıklarını devam ettirmişlerdir. Napolyon’un İtalya’yı işgalinin ardından bu manastır kapatılmış ve Ermeni Akademisi haline getirilmiştir. Mekhitaristler, Avrupa’daki aydınlanma felsefesi ve milliyetçilik akımının Osmanlı Ermenileri arasında yayılmasında çok etkili olmuşlardır. 1715’ten itibaren Venedik’in San Lazaro adasında faaliyette bulunan Mekhitaristler, 1811 yılında Viyana’da da ayrı bir merkez kurmuşlardır. 

[37] Yaşar Kalafat, ‘Misyonerlik-Azınlık Okulları Gergefinde Gregoryen Türkler’, Türk Dünyasına Bakışlar (Prof. Dr. Mehmet Saray’a Armağan), Halil Bal, Muhammet Erat (der.), Da Yayıncılık, (İstanbul: 2003), ss. 377-385, s. 378.

[38] Aynı dönemde bir kısım Gregoryen Kürt’ün de asimile edilerek Ermenileştirildiği ve bu döneme ait iki adet Ermeni harfli Kürtçe İncil’in bulunduğu iddia edilmektedir. Bkz. Osman Köker, ‘Ermeni Alfabesiyle Kürtçe İncil’, Özgür Gündem, 29 Ocak 2003.

[39] Çetinok, ‘Sarı Gelin...’

[40] Bütün bu açıklamalardan sonra zaman zaman gündeme gelen ve hararetli tartışmalara konu olan bazı kültür ürünlerinin Ermenilere mi, Türklere mi ait olduğu konusu biraz daha belirginlik kazanmaktadır. Zira bu kültür eserlerinin en azından bir kısmı Gregoryen Türklere aittir.

 ----------------------
* ERAREN Uzmanı - ydeveci@iksaren.org
- ERMENİ ARAŞTIRMALARI, Sayı 14-15, Yaz - Sonbahar 2004
    İçeriğe Yorum Yaz    Yazdır    Tavsiye Et

   «  Geri
Yorumlar

Henüz Yorum bulunmamaktadır.


 
 
ERAREN - Ermeni Araştırmaları Enstitüsü

Bu site en iyi 1024 x 768 çözünürlükte görüntülenir.