Anasayfaİletişim
  
English



E-Bülten Üyeliği

Günlük bültenimize üye olmak için aşağıdaki alanları doldurunuz.
Ad:
Soyad:
Eposta:


DERGİ SAYILARI

Ararat Filmi ve Türk Basını: Eleştirel Bir Değerlendirme

Yrd. Doç. Dr. Sedat LAÇİNER*
ERMENİ ARAŞTIRMALARI, Sayı 5, Bahar 2002

 

 
“Bu film (Ararat) ırkçılığın antitezi”
İsmet Berkan
Radikal Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni

“Ararat filminin galasını Ağrı Dağı’nın eteğinde yapalım”
Ertuğrul Özkök
Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni

“Türk – Ermeni ilişkileri açısından müthiş zararlı bir film. Bu film Türkiye’de oynayamaz. Bu dil ne yazıda, ne de sinemada bizim dilimiz olamaz.”
Hrant Dink
Türkiye Ermenilerinin gazetesi Agos’un Genel Yayın Yönetmeni

I. TÜRK BASININ KONULARA YAKLAŞIMI: GENEL SORUNLAR

Her ülkenin olduğu gibi Türk toplumunun da bazı “hastalıkları” vardır: Sorunlara tepkisel yaklaşım; siyah ve beyaz kutuplar arasındaki ayrıntıları ve ara renkleri görememe; kısa dönemli yaklaşım; “saman alevi” şeklinde tabir edebileceğimiz etkisiz ama zararlı refleksel tepkiler; bilgiden çok duygular ile hareket etme; sabırsızlık ve uzun dönemde ısrar eksikliği bunlardan yalnızca birkaçıdır. Toplumun bir parçası, hatta belki de “aynası” konumunda olan Türk medyasının bunlardan arınmış olması düşünülemez. Hatta bu hastalıkların bir kısmı, genel olarak medyanın ve özel olarak da Türk medyasının yapısından dolayı, toplumla kıyaslandığında daha bir belirginlik kazanabilir. Daha da ötesi medya toplumu bu konularda olumsuz etkileyerek bu tür rahatsızlıkların derinlik ve süreklilik kazanmasına da neden olabilir.

Söz konusu durum sadece Türk medyasına özgü de değildir: Ortaya konan ürünün çok kısa bir sürede üretilmesi zorunluluğu ve pazarlama stratejileri medya mensuplarını derin analizlerden, haberlerini test etmekten alıkoyarken, satış ve reyting kaygısı medya mensuplarını uçlarda yer almaya itmekte, ya da marjinalliği teşvik etmelerine neden olabilmektedir. Türk medyası için bir diğer sorun ise nitelikli insangücü eksikliğidir. Ekonomik yapılanması nedeniyle insandan çok teknolojiye yatırım yapan ve eğitime olması gerektiği kadar önem vermeyen Türk medyası, çoğunluğu tecrübeden ve bilgiden yoksun bir kadroyla çalışmaktadır. Patronaj düzeyindeki tercihlerin bir sonucu olarak sürekli bir değişim tercih edilmekte, bu da bilgi ve tecrübe birikimini engellemektedir. Sonuçta da bilinçsizlik ve yanlış bilgilendirme artmaktadır. Muhabir düzeyinde ağırlık kazanan bu sorunlar kaçınılmaz olarak üst yazar kadrolarını da etkilemektedir. Donanımsız ve yeterince önem verilmeyen alt kadronun yazmış olduğu haberler yazar kadrosu için altyapı oluşturmakta, böylece zayıf haberler üzerine yorumlar yapılmakta, bu şekilde de Türk kamuoyu oluşmaktadır. Tüm bunlara bir de üst yazar grubunda hakim olan kemikleşmiş fikri alışkanlıklar (arızalar da denebilir) eklenmektedir.

Bu tür sorunlar bazı konularda büyük bir riski ve tehlikeyi beraberinde getirmektedir. Özellikle dış politika, milli güvenlik, eğitim, toplumsal düzen, toplumlararası ilişkiler ve ekonomi gibi hassas alanlarda yanlış bilgiler ve yönlendirmeler büyük sorunlara zemin hazırlamakta, mevcut sorunlarda da çözümü imkansız kılabilmektedir. Halkın ve karar alıcıların yanlış bilgilenmesine neden olan bu sağlıksız sistemi ve Türk medyasının genel olarak konulara yaklaşımını şu şekilde özetleyebiliriz:

Daha önce de belirtildiği üzere Türk medya mensupları konulara ‘kalıpsal’ bir yaklaşım içerisindedirler. Daha önceden elde ettiği kanaatleri ile hareket eden medya mensubu her olayda o olayın özel konumunu ele almaktan ziyade, o olayı zihnindeki kalıplara oturtmaya çalışmaktadır. Bu hem daha kolay bir yol olarak görülmekte, hem de okuyucunun bu sayede olayları daha kolay anlaması sağlanmaya çalışılmaktadır.

Konumuz açısından ele alındığında Türk medyasında iki temel grubun bulunduğu görülmektedir:

1. Tutucu[1] ve devletçi olanlar, 2. ‘Özgürlükçü’ ve devlete karşı şüpheci olanlar.[2]

Tutucu – Devletçi Olanlar

Özellikle dış politika ve güvenlik konularında ön plana çıkan bu tabloda ilk gruptakilere göre,

“Türkiye dünyanın en tehlikeli bölgesinde yer almaktadır. Dünyanın bir çok devleti Türkiye’yi gizliden gizliye yok etmenin, parçalamanın ya da zayıflatmanın planlarını yapmaktadır. Sevr’de gerçek yüzünü gösteren bu şer güçler amaçlarına ulaşamamışlar, ancak kötü emellerinden vazgeçmiş de değillerdir. Rumları, Bulgarları, Ermenileri, Arapları ve içerideki işbirlikçilerini kullanan bu şer odaklarının başında Avrupa ülkeleri, Rusya ve Yunanistan gelmektedir. ABD kendisini iyi saklansa da asıl tehlike ABD’den kaynaklanmaktadır. Bu nedenlerle Batı’dan iyilik gelmez. Türkiye Batı’ya rağmen Batılılaşmak zorundadır, aynı zamanda Batı’dan gelen her harekete de şüpheyle yaklaşmalıdır. Ayrıca Türkiye’nin sosyal yapısı ve ekonomik problemleri içeride de dikkatli olmayı gerektirmektedir. İçerideki hainler ve işbirlikçiler Türkiye’nin geleceği için aslında dışarıdakilerden çok daha tehlikelidirler. Onların sürekli gözlem altında tutulmaları gerekir. Ayrıca yasalar ve Anayasa da her türlü iç tehlikeyi göz önünde bulunduracak şekilde hazırlanmalıdır. Her risk ve tehlike düşünülmelidir. Bu çerçevede her siyasi grup, etnik grup, mezhep ya da oluşum Türkiye’nin geleceğini tehdit edebilir.”

Son derece şüpheci olduğu açık olan bu yaklaşım zaman zaman bir çok basın kuruluşu tarafından savunulmaktadır. Hatta bazı “milli davalar”da neredeyse istisnasız tüm Türk medyası benzeri bir yaklaşımı sergilemektedir. Ancak daha önce de belirtildiği üzere bu yaklaşımı besleyecek uzman bilgisinin mevcut olduğu şüphelidir. Başka bir deyişle tepkilerin somut bilgilerden çok soyut ve daha önceden oluşturulmuş kanaatlere ve inançlara dayandığı söylenebilir.

Bu grubu üyeleri açısından ele aldığımızda ise şartlara göre değişken bir tablo ile karşılaşılır. Genel kanaat daha çok milliyetçilik duyguları daha fazla olan grupların bu yönde bir eğilim sergilediği yönünde ise de, bu yaklaşımın asıl savunucularının çok satan, ya da çok izlenen televizyonlar olduğu söylenebilir. Yani Türk medya kuruluşları okuyucu ve izleyicilerini arttırabilmek için en kısa yolu, diğer bir deyişle duygulara hitap etme yolunu  seçmektedirler. Buna ek olarak ülkenin içinde bulunduğu fikri ortam değiştikçe bu yaklaşımı benimseyenler artmakta, ya da azalmaktadır. Örneğin etnik ya da fikri çatışmaların arttığı dönemde korkular da artmakta, böylece daha korumacı bir ortama girilmektedir.

Özgürlükçü - Şüpheciler

Birinci grupla etkileşim halinde tavır belirleyen bu grup ise daha çok devletin ve birinci grubun hataları üzerinde durmaktadır. Devletin bireyler için olduğunu, bireylerin mutlu olmadığı bir ülkede devletin varlığının anlamsız olduğunu savunan bu grubun diğer düşünceleri de şöyledir:

“Dünya ekonomisi ve siyasi yapısı tek bir devlete doğru ilerlemektedir. Türkiye paranoyaya varan korkuları nedeniyle herkesi düşman kabul etmekte, bu yolla hem kendi vatandaşlarına zarar vermekte, hem de uluslararası alanda işbirliği imkanlarını kaçırmaktadır. Tıpkı ‘AB treni’ni kaçırdığı gibi. Türkiye Cumhuriyeti devleti kendi içindeki tüm etnik, dini ve siyasi gruplarla kavgalıdır. Asıl tehdit bu durumdan kaynaklanmaktadır. Aynı şekilde Türkiye Cumhuriyeti, çevresindeki tüm devletlerle de kavgalıdır. Oysa ki yeni dünyada gelişme, komşuların işbirliğiyle olmaktadır. Hemen hemen herkesle kavgalı olan ve bu haliyle Batı’nın sadece ‘silahlı koruması’ olmaya talip olan devlet, büyük hatalar yapmakta ve bu hatalarını başkalarının üzerine atmaktadır.”

İkinci grup fikirleri itibariyle birinci gruptan ayrılmakla birlikte, fikirlerini savunma şekli ve konulara yaklaşımı itibariyle birinci grup ile şaşırtıcı benzerlikler sergilemektedir. Fikri sığlığa ek olarak önceden oluşturulmuş düşünce kalıpları bu gruba da hakimdir. Bu grubun tipik özelliklerini taşıyan bir medya mensubunun herhangi bir konuda söyleyecekleri okuyucusu ya da izleyicisi tarafından, o henüz fikirlerini açıklamadan çok önce kolaylıkla tahmin edilebilir. Zaten her iki grubun okuyucu ve izleyici kitlesinin yeni fikir ya da bilgiler öğrenmekten çok “iman tazelemek” için bu gruplara yöneldiği söylenebilir.

Fikirler Farklı, Tavır Aynı: Kalıpsal Bir Yaklaşım
 

Özetleyecek olursak birinci grup devlet mekanizmasına tam bir güven duyup, ya da onun güçlü olması gerektiğine inanıp onu her türlü hata ve sevabında savunma ihtiyacını duyarken, ikinci grup devlet mekanizmasına ve onu götüren “elite”e[3] karşı olan güvenini yitirmiş, bu haliyle devletin her türlü hatayı yapabileceğine inanmıştır. Şüphesiz, kabaca ikiye ayırmış olduğumuz bu gruplar kendi içlerinde yumuşama ve sertleşmeler gösterebilmektedirler, ancak temel kaygılar aşağı yukarı bu şekildedir.

İki yaklaşımın ne kadar tehlikeli olduğu rahatlıkla görülebilir. Bilgiden çok kanaatlere dayanan, sağlıklı kanaatlerin oluşması için gerekli en önemli şeyden, yani bilgi ve araştırma merakından yoksun olan her iki yaklaşımın ortak özelliği böylece ortaya çıkar: Bilgiye ihtiyaç duymamak. Ender şekilde görülen araştırmalarında da her türlü bilgiden ziyade kendi görüşlerini destekleyecek bilgiler, daha doğrusu kanıtlar arar. Diğer bir deyişle haberleri ve araştırma sonuçlarını “seçici bir gözle” okurlar. İstediğini duyar, istemediğini duymazlar. Çoğunlukla bir tarafın kullanmaya değer bulmadığı bilgi diğer tarafın elinde “kanıt” olarak kullanılacaktır. Bu bağlamda her iki yaklaşımın da birbirine çok benzediği, hatta birbirlerini doğurdukları ve besledikleri söylenebilir.

II. YAKLAŞIMLARIN ERMENİ SORUNUNA YANSIMASI: “TÜRK ADAM KESMEZ”, “HAYIR MUTLAKA KESMİŞİZDİR”

Ermeni sorunu özeline gelecek olur isek, Türk medyasının yukarıda sayılan hastalıklarının bu konuda ne kadar belirgin olduğu çok daha rahat bir şekilde anlaşılabilir. Oysa ki Ermeni sorunu sanıldığından çok daha grift ve uzmanlık isteyen bir konudur. Her şeyden önce konu çok boyutludur: Tarih boyutu birkaç yıla değil yüzlerce yıla yayılmaktadır. Derin arşiv araştırmalarının dışında çok az sayıda kişide bulunan bir uzmanlık ve ustalığı da istemektedir. Ermeniler ile ilgili çıkarılmış Osmanlı yasal düzenlemeleri, tehcir öncesi ayaklanmalar, silahlı gruplar, nüfus, ölü yaralı sayıları, diğer ülkeler ile yapılan yazışmalar vd. Konu öylesine hassastır ki Ermenilerin nüfusu konusunda bile bir uzlaşmaya varılamamaktadır. Savunma amaçlı olarak dahi olsa rakamlar gelişi güzel kullanılmamalıdır. Çünkü taraflar her fırsatı değerlendirmekte ve bu rakamları kanıt olarak kullanmaktadır. Tarihsel boyutun dışında terör boyutu bulunmaktadır. Osmanlı dönemindeki terör olayları, Hınçaklar, Taşnaklar, ASALA, terörün Türkiye dışındaki ülkeleri de vurması, Ermeni terörünün diğer ülkeler ile bağlantısı vd. Siyaset bilimi, sosyoloji ve psikoloji boyutları da önemlidir: Ermeni diasporasında kimlik bunalımı, Ermeni kimliğinde Türk karşıtlığı, devletsiz bir millet olarak Ermeniler, ezilmişlik ya da mağduriyet (victimisation) psikolojisi vd. Ekonomik ve uluslararası ilişkiler boyutu da göz ardı edilemez: Ermeni terörünün ve ayrılıkçılığının finansmanı, Karabağ çatışması, Azerbaycan – Ermenistan anlaşmazlığı, Türkiye – Ermenistan ilişkileri, bugünkü Ermenistan’ın siyasi yapısı, soykırım iddiaları, parlamentoların Ermeni iddialarına yaklaşımı, Batı’da Ermeni propagandası vd. Görüldüğü üzere Ermeni sorunu sanıldığından çok daha fazla uzmanlık isteyen bir alandır ve yüzeysel bilgiler ile savunulması ya da eleştirilmesi bir yana anlaşılabilmesi dahi imkansızdır. Üstelik konunun tek bir boyutuna vakıf bir kişinin dahi söyleyebilecekleri oldukça kısıtlıdır. Örneğin Ruslar ile Ermeniler arasındaki tarihsel ve güncel bağları anlayamayan bir kişinin ne Ermeni terörünü, ne de Ermeni sinemasını yorumlayabilmesi kolay olabilir.

Tüm bu karmaşıklığına karşın, medyaya ve topluma bakıldığı zaman Ermeni sorunu konusunda bilgi sahibi olmayan kimsenin olmadığı düşünülebilir. Hemen her Türk vatandaşı, siyasetçisi ya da yazarı ne zaman mikrofon uzatılsa, ne zaman kameralar kendisine çevrilse bu konuda konuşmaya hazırdır. Örneğin, 1999 Mayıs - 2002 Mayıs döneminde taramış olduğumuz yayınlarda Ermeni sorunu konusunda fikir beyan etmemiş çok az sayıda köşe yazarı bulunmaktadır.[4] Ermeni sorunu gibi üç ayrı yüzyıla yayılan, tarihten, sosyolojiye, siyaset biliminden uluslararası ilişkilere kadar çok geniş bir alanda ihtisas isteyen bir konuda bu kadar çok tartışma ve yayının olması Türkiye’de büyük bir bilgi birikimi olduğu fikrini doğurabilir. Oysaki durum bunun tam tersidir: Türkler, Ermeniler ile yeryüzünde en uzun süre yaşamış millet olmasına karşın, bu millet ile bilimsel anlamda en az ilgilenen ülkeler Türkiye ve öncesinde Osmanlı Devleti olmuştur. Ruslar ilk tam zamanlı Ermeni araştırmaları enstitüsünü 19. yüzyılın başlarında açarken, Türklerin böyle bir enstitüye kavuşmaları 21. Yüzyılda (2001) gerçekleşebilmiştir.[5] 20. yüzyıla girilirken Fransızca, Rusça, Almanca ve İngilizce’de geniş bir Ermeni kültürü ve siyaseti kütüphanesi oluşurken, Türklerin Ermeniler hakkında ilk ciddi kitaplarını neşretmeleri için Ermeni terörünün Türk diplomatlarını şehit etmeleri beklenmiştir. 200 yıla yaklaşan gecikme sonucunda ortaya çıkan eserler ise yeterince iltifat görmedikleri için gelişememiş, bir çoğu bir diğerinin tekrarı olmaktan kurtulamamıştır. Eserlerin yüzde 90’ı ya tarih kitabıdır, ya anı ya da milliyetçi duygularla kaleme alınmış, ancak bilim dünyasında çok da değeri olmayan türden kitaplardır. Geçmiş ile günümüzü birleştiren ciddi ve bilimsel eser sayısı inanılmayacak derecede düşüktür. Bu kitapların basım ve satış rakamları ise daha büyük bir ayıptır. Dağıtılan ve satılan kitapların kaç kişi tarafından okunduğu konusu ise hiçbir Türkün duymak istemeyeceği derecede düşüktür. Diğer bir deyişle kameralar karşısında Türk ve Ermeniler hakkında konuşan, “derin” yorumlar yapan bir çok kişi henüz konunun ABC’si sayılabilecek kitapları dahi okumuş değildir. Medyadaki durum ise çok daha vahimdir. Güneydoğudan borsaya, Kıbrıs meselesinden çilekteki hormona kadar hemen her gün ayrı bir konuyu kaleme alan ve bu konularda kendilerini besleyecek uzman ekiplerden yoksun bulunan çoğu köşe yazarlarımızın en az bilgi sahibi olduğu konulardan biri de Ermeni sorunudur.[6] Çoğu genç ve deneyimsiz olan muhabir kadrosunun ise okumaya ne zamanı ne de isteği bulunmaktadır. Böylesine bir genellemenin tehlikesini bilmekle birlikte ne yazık ki tablo bu şekildedir. Almış oldukları ücretlerin yetersizliği, uzmanlaşmaya yönlendirilmemiş olmaları, işlerine ve kendilerine yönetimce gerekli saygının gösterilmemesi, kendilerini geliştirebilmeleri için gerekli zamanın verilmemesi ve hizmet içi eğitimin yok denecek bir düzeyde olması muhabir kadronun Ermeni sorunu bir yana en temel tarihsel ve siyasi konularda dahi gerekli okumaları yapamamasına neden olmaktadır.[7] Peki bilginin bu kadar az olduğu bir konuda medya nasıl bu kadar çok haber ve yorum üretebilmektedir? Bu sorunun cevabı biraz önce çizilen tabloda gizlidir:

Birinci ve İkinci Grubun Ermeni Sorununa Yaklaşımı

Birinci grubun Ermeni sorununa yaklaşımı diğer konulara yaklaşımından büyük farklar içermez. Ermeni sorununu “milli bir sorun” olarak gördüğü için tam savunma hali içindedir. Çoğu zaman kendisini devletin yerine koyan bu yaklaşıma göre Türkler Ermenilere ya da başka herhangi bir gruba soykırım, işkence ya da katliam yapmamışlardır. Hatta bir adım daha ileri gidilerek Türk kültürü ve devlet anlayışında bu tür hareketlerin mümkün olamayacağı da söylenir. Türk – Ermeni sorununda sadece Ermenileri ve onları amaçları için kullanan büyük devletleri suçlayan bu yaklaşım sahipleri haberlerinde daha çok Türk siyasetçilerinin ve araştırmacılarının görüşlerine yer verirler. Ancak detaylı araştırmaların yetersiz kaldığı açıkça görülebilmektedir.

İkinci grup ise genel olarak özgürlükler ve devlete karşı duyulan şüpheciliğin etkisiyle en az sesi duyulduğuna inandığı Ermenilere daha çok kulak verme taraftarıdır. Bu eğilimin 1990’ların son yıllarında daha bir arttığı gözlenmektedir. Öyle ki bazı kişiler bu tablo karşısında “acaba Türk basınında bir Ermeni lobisi mi oluşmaya başladı?” sorusunu sorma ihtiyacını dahi duymuşlardır. Devlete şüpheyle yaklaşan bu grup devletin bir çok olayda şeffaf davranmadığını, Türk tarihinin sırlarla dolu olduğunu, Ermeni sorununun da bu konuda istisna olamayacağını iddia etmektedirler. İttihat Terakki’nin sert tutumunu eleştiren sol ve sağdan bazı yazarlar ise “İttihat Terakki’nin günahlarını neden biz savunalım” anlayışı içerisindedirler. Güneydoğu sorununun hız kazanmasıyla ortaya çıkan sol ve Kürtçü bir grup ise Türkiye’nin azınlıklar ile olan tüm ilişkilerine şüpheyle yaklaşmakta ve devletin Ermeniler, Rumlar, Yahudiler ve diğer tüm azınlıklara karşı yaptığı “hatalarını” gün yüzüne çıkarmaya çalışmakta, bunları güncel politikaya malzeme yapmak istemektedirler. Liberal bir grup ise her alanda olduğu gibi bu alanda da “aykırı” fikirlerin serbestçe savunulması gerektiğini iddia etmekte, azınlık özgürlüklerine özel bir önem vermektedir. Tarihe eleştirel yaklaşan bu grup devletin olumlu yönlerini görmezken, olumsuzlukları, biraz da abartarak ön plana çıkartmaktadır. Bu grubun da güncel tartışmalara destek olması amacıyla tarihi kullanmasına sıklıkla rastlanmaktadır. Tüm bu gruplara ek olarak diğer fikri, etnik ve dini gruplar da devlete şüpheyle yaklaşmakta, kendi görüşlerine göre “hatalı buldukları yönetim” için “bugün bu hataları yapan devlet geçmişte bunları da yapmıştır” türü bir yaklaşıma girmektedir. Konu Ermeni yanlısı kitap ve filmler olduğunda ise sanatsal ve fikri özgürlükler ön plana çıkmakta ve devlet “yasakçılıkla” suçlanabilmektedir.

Bu tartışmalar incelendiğinde ilk eksikliğin bilgi noksanlığı olduğu kolayca anlaşılabilir. Tartışan tarafların Ermeni sorunu ve Ermeniler konusunda ciddi bir bilgi birikimi yoktur. En kötüsü adeta böyle bir ihtiyaçları da yoktur. Yüzlerce yıl birlikte yaşadığı halkın dilini anlayabilmek için bir sözlük hazırlama ihtiyacını uzun yüzyıllar duymamış bir toplumun somut bilgilere ne kadar açık olduğu tartışmalıdır. Örneğin Varlık Vergisi’ni tartışan tarafların konuşmalarından bu vergi ile ilgili yasal düzenlemeleri okumadıkları, o dönemin basınını dahi taramadıkları kolayca anlaşılabilmektedir. Aynı şekilde Ermeni tehcirini tartışan tarafların tehcir yasasından habersiz oldukları, olaylar sonrasında Osmanlı Devleti’nin ölüme sebebiyet veren görevlilerini nasıl cezalandırdığını bilmedikleri de anlaşılmaktadır. Ermenistan – Türkiye üzerine tartışan bir çok konuşmacının, Ermenistan’ın nüfusunu ve ticaret hacmini bilmeden yaptıkları olası ihracat tahminleri de kamuoyunu yanıltıcıdır.

İkinci olarak bu tartışmalardaki asıl amaç Ermeni sorunu ya da başka bir tarihsel olayı tartışmak değildir. Aslında tüm tartışmalar güncel konular üzerine yapılmakta, tarih bu tartışmalara alet edilmektedir. Hasımlarını yenmek isteyen, ya da kendisine daha avantajlı bir fikri konum elde etmek isteyen gruplar hemen her konuda kısa sürede tavır belirlemekte, amaçları için Ermeni sorunu ve diğer konuları kullanmaktadırlar.

Üçüncü olarak Ermeni sorunu ve diğer tarihi konular tartışılırken karşılaştırmalı tarih değerlendirmeleri yapılmamaktadır. Örneğin Varlık Vergisi’ni ele alan bir gazeteci devleti sert bir dille eleştirirken aynı yıllarda Almanya’da, Fransa’da ya da İngiltere’de[8] ırkçılığın ulaştığı seviyeyi unutmakta, o günlerin ekonomik ve siyasi koşullarını değerlendirememektedir. Aynı şekilde devleti savunanlar da olayı geçmişte olmuş bir olay olarak değil, sanki günümüz hükümetince alınmış bir karar olarak değerlendirmekte, gerekirse bugünkü hükümetin de böyle bir karar alabileceğini adeta ima etmekte, bu da karşılıklı güvensizliği ve yanlış anlamaları beslemektedir. Aynı şekilde Ermenilere uygulanan zorunlu yer değiştirme uygulamasını eleştiren kişilerin ABD’nin kendi vatandaşı olan Japonlara 2. Dünya Savaşı esnasında uyguladığı tehcirden habersiz olmaları da üzücüdür. Türk halkına hakarette bulunan filmlerin eleştirilmesine kızan yazarların, İngiltere ve Fransa gibi bir çok Avrupa ülkesinde yasaklanan kitap ve filmlerden bahsetmemeleri de düşündürücüdür. Yine bir çok yazarın aynı eleştirileri Türkiye’ye karşı değil de başka bir devlete karşı yapsalardı o ülkelerden vize dahi alamayacaklarını, eğer o ülke vatandaşı olsalardı haklarında soruşturma açılacağını bilmemeleri de şaşırtıcıdır. IRA liderlerinin ve onunla ilişkisi var diye yasal bir siyasi partinin (Sinn Fein’in) siyasi liderlerinin 1980’ler İngiltere’sinde basın yayın organlarına çıkamadıkları, çıktıkları zaman gözlerinin bantlandığı, seslerinin bir robot yardımıyla değiştirildiği, basının oto-sansür uygulamaya zorlandığı da bu yazarların bilgisi dışında olsa gerektir.

III. ARARAT ÖRNEK OLAYI

Bu bilgiler ışığında Ararat filmi çevresinde gelişen olaylar Türk medyası için ciddi bir test olmuştur. Bilindiği üzere Ararat, tanınmış Ermeni kökenli Kanadalı film yönetmeni Atom Egoyan’ın 2001 yılı ilkbaharında çekimlerine başlamış olduğu filmdir. Daha önce hiçbir tarihi film yapmamış olmasına karşın Egoyan, tam da Türk – Ermeni diyalog çabalarının yoğunlaştığı ve bir yandan da Ermeni soykırım iddialarının gündemde zirveye oturduğu bir dönemde bu filmi çekmeye başlamıştır. Filmin hazırlıkları çok önceden başladığından Türk basınında küçük de olsa ilk haberler 2000 yılından itibaren başlamıştır.[9] Bu dönemde filme en büyük ilgiyi Star gazetesinin gösterdiği söylenebilir. Çekimler başlamadan önce film hakkında haberler yapmaya başlayan Star’ın haberlerinde ağırlıklı unsur duygusallıktır. Buna rağmen kamuoyunun bu dönemde Ararat filmi konusunda temel olarak bu gazete sayesinde bilgilendiği söylenebilir.[10] Ancak bu haberlerde dahi basit yanlışlar göze çarpmaktadır. Örneğin Atom Egoyan gibi isim yapmış bir yönetmenin nereli olduğu dahi yanlış yazılabilmektedir: Bazı haberlerde Egoyan’ın “Amerikalı yönetmen” olduğu söylenmiştir. Oysa bilindiği üzere Egoyan Kahire doğumlu bir Kanada Ermenisidir.[11] Benzeri büyüklükte bir hata da Beyaz Perde dergisinin 29 Ocak tarihli yorumunda ortaya çıkmıştır: Filmin “1920 yılındaki olaylar ile ilgili” olduğunu tahmin eden dergi bu konuda yanılmıştır, çünkü filmin hiçbir sahnesi bu tarihte geçmemektedir.[12] Beyaz Perde’nin en çok üzerinde durduğu bir diğer konu da filmin oyuncularından Charles Aznavour’un ne kadar radikal bir “Türk düşmanı” olduğudur. Ve yazar sözlerini şöyle sürdürmüştür:

“Umalım ki Egoyan, rol vereceği Aznavour kadar fanatikçe bir yaklaşım sergilemez ve bu açıklamanın ifade ettiğinden daha farklı bir yapımla karşımıza çıkmaz”.[13]

Bu sözler de göstermektedir ki bu aşamada, Türk medyası (sinemaya özel medyası dahil olmak üzere) Egoyan’ı yeterince tanımamakta ve temenniler ile “idare etmek” zorunda kalmaktadır.

Murat Birsel

İsmet Berkan

Ertuğrul Özkök

Filmin çekim aşaması yaklaştıkça Türkiye’deki ilgi de artmış ve diğer gazete ve yayın organları da konuya ilgi göstermeye başlamışlardır. Bu dönemde en dikkat çekici yazı Sabah gazetesinde 13 Nisan günü yazar-yönetmen-müzisyen Zülfü Livaneli’den gelmiştir. O günden bugüne kaleme alınmış en sağduyulu ve belki de en isabetli yazılardan birini yazan Livaneli filmin tüm dünyada geniş bir yankı uyandıracağını tahmin etmiş, diğer taraftan da söz konusu filmin Ermeni sorununun bir parçası olduğunu, sadece bir film olarak ele alınamayacağını belirtmiştir. Livaneli’ye göre asıl sorun ise “Türkiye’nin sorun çözmeyi bilememesidir”.[14] Benzeri güzellikte bir diğer tespit ise Zaman gazetesi yazarlarından Nedim Hazar’dan gelmiştir. Hazar yazısında asıl sorunun Ermeniler ya da Ararat olmadığının altını çizerek Türkiye’nin üretmek yerine sadece eleştirdiğini belirtmiştir. Hazar’a göre Türkiye engellemelerden vazgeçmeli, kendini anlatacak ürünler ortaya koymalıdır:

“Nedense millet olarak, bir şeyler üretmek yerine engel olmaya, tepki göstermeye bayılıyoruz. Ürettiklerimizi tartışıp, ‘Bu mu olmalıydı? Sorusunu kendi kendimize sorarken aynı acımasızlığı ve kılı kırk yarmayı akıl etmiyoruz nedense...”[15]

Diğer taraftan Semih İdiz’in 14 Nisan tarihli yazısındaki sorunu ise “Charles Aznavour’u kazanmak”tır.[16] Aznavour’un sözlerinden hareketle kendisinin bir “Türk düşmanı olamayacağını” iddia eden İdiz, yanlış ve sert tavırlar ile böylesine ünlü bir sanatçının tepkisinin çekilmemesi gerektiğini savunmuştur. Son derece iyi niyetli bir yaklaşım içerisinde Türkiye’nin dışarıda düşman değil dost kazanması gerektiğini savunan İdiz’in yaklaşımı takdire şayan olmakla birlikte verdiği örneğin isabetli olduğu söylenemez. Son derece iyi bir yazar olduğunu bildiğimiz sayın Semih İdiz eğer bu sanatçı hakkında daha detaylı bir araştırma yapabilmiş olsaydı, kendisinin değişik ortamlarda farklı ifadeler kullandığını, Türklere başka, Ermenilere farklı demeçler verdiğini görecekti. Ermenistan’daki aşırı gruplarla yakın ilişki içinde olan Charles Aznavour’un Türkiye aleyhinde en çok çalışan Ermeniler arasında olduğu bilinmektedir. Ayrıca soykırım iddialarını tanımadığı için Türkiye devletine en sert tepkiyi gösterenlerden biri de bu sanatçıdır. Bazı albümleri uzun süre Türkiye’de yasaklanan Aznavour hakkında yapılacak detaylı bir çalışma Ararat kadrosunda ikna edilebilecek, ya da kazanılabilecek en son ismin bu kişi olduğunu da gösterecektir. Bu durumda basınımızdaki sağlıksız yapılanmanın bir sonucu daha açıkça ortaya çıkmaktadır. Danışman ve uzmanlarca beslenmemeleri halinde yazarlar ne kadar nitelikli ve iyi niyetli olurlarsa olsunlar hata yapmaya açık kalacaklardır.

Daha önceki filmlerinde böyle bir alışkanlığı olmamasına karşın Egoyan, Ararat filminde tanıtıma olabildiğince büyük önem vermiş ve çekimler basın mensuplarının yakın takibi içinde geçmiştir.[17] Buna rağmen Türk basınının filmden geç haberdar olduğu söylenebilir. Filmden basının daha detaylı olarak haberdar olması “Ermeniler soykırım filmi yapıyormuş” yollu tesadüfi haberler ve Türk Dışişleri Bakanlığı’nın gayretleriyle olmuştur. Bu nedenle ilk haberler hem çok tepkisel, hem de oldukça yüzeyseldir. Oysaki Kanada’da çekilen film hakkında daha kapsamlı bilgiler elde edilebilir, bizzat Egoyan ve ekibine sorular yöneltilebilir, Kanada’daki Türk misyonu ve vatandaşlarından yardım istenebilirdi. Ama, bilgi noksanlığına rağmen duygu yüklü ve protesto niteliğindeki haberler devam etmiş ve ara ara ilk sayfalarda yer bulmuştur. Filmin konusu, oyuncuları, çekiliş amacı açık değildir. Bu nedenle sadece bu haberlere dayanılarak gösterilen aşırı denebilecek tepkilerin ne kadar haklı olduğu tartışmalıdır. Nitekim Türkiye’de Egoyan’ı tanıyan ve onun daha önceki filmlerini beğeniyle izlemiş olanlar “Egoyan böyle şovenist bir film yapamaz. Yine bizimkiler abartıyor” demeye başlamışlardır.

Diğer taraftan NTV’nin verdiği habere göre film henüz çekimleri tamamlanmadan tüm dünyadan ilgi görmüş ve çok sayıda ülke filmin gösterim haklarını satın almıştır.[18] Bu da “Türklerin tepkisi filmin tüm dünyaca izlenmesini sağlar” görüşünde soru işaretleri uyandıran bir gelişmedir. Çünkü Egoyan’ın ünü ve Ermenilerin organize çalışmaları Türkiye’nin tepkisi olmadan da belli bir başarıyı getirmektedir.

“Yeni Bir Ermeni Küstahlığı”

Daha önce de belirtildiği üzere, 2001 ilkbaharı ve yazı çok duygusal ve ağır yazılarla geçmiştir. Örneğin Türkiye gazetesinin başlığı “Yeni Bir Ermeni Küstahlığı” şeklindedir. Böylesine ağır bir ithamı başlığına taşıyan haberin birkaç satırdan ibaret olması ise dikkat çekicidir.[19]

Yaz boyunca film üzerinde duran kuruluşlar arasında üç yayın kuruluşunun öne çıktığı söylenebilir: Star gazetesi, Sabah gazetesi ve Zaman gazetesi. Konuyu birkaç kez sürmanşetten veren Star’ın tepkisi aynı çizgide devam etmiş ve filmin Türklere büyük hakaretler içerdiği ve art niyetli bir film olduğu tekrarlanmıştır. Aynı gazeteden köşe yazarı Zeynep Gürcanlı’nın 1 Temmuz 2001 tarihli yazısının başlığı ise “Ulusal Utanç...” şeklindedir. Ararat benzeri filmlerin dışarıdaki Türkler üzerinde ve özellikle bu kişilerin çocukları üzerinde ağır tahribatta bulunduğunu yazan Gürcanlı, son derece duygusal bir tonda kaleme aldığı yazısını şu sözler ile bitirmiştir:

“Bizi ve çocuklarımızı ‘ulusal utançtan’ kurtarmak için daha çok kitaplar ve filmler gerekiyor. Lütfen acele edin...”[20]

Konuya özel bir önem veren bir diğer köşe yazarı ise Sabah gazetesinden Murat Birsel’dir. “İş ciddi! Çok çok çok ciddi” diyerek okuyucularını uyaran Birsel’in yazısında yeni bir bilgi bulmak zorsa da daha sakin ve sağduyulu yaklaşımı dikkat çekicidir. Filmin yasaklanmasının sonuç getirmeyeceğini söyleyen Birsel, dağıtımı yapacağı belirtilen Miramax’la kavgalı olmanın da Türkiye’ye bir yarar sağlamayacağının altını çizmiştir.[21]

2001 yazında konuyu gündeme getiren Zaman gazetesi ise Ermenilerin iddialarını sinemaya taşıma gayreti içinde olduklarını belirtmiş, buna ek olarak Kanadalı Türklerin filme karşı yürütmüş oldukları çabalara yer vermiştir. Bu anlamda Kanadalı Türklerin görüşlerine yer veren neredeyse tek gazete olan Zaman, Ottowa elçiliğinden de yararlanarak en son gelişmeleri özetlemiştir.[22] Bu bağlamda bu tür haberlerde o ülkedeki Türk toplumunun görüşlerine başvurmanın haber kaynaklarını arttırmak açısından çok önemli olduğu ortaya çıkmıştır.

Egoyan’dan Haber Var

Atilla Dorsay’ın 6 Ekim 2001 tarihli yazısı o ana kadar yayınlanmış belki de en yeni bilgiyi içermektedir.[23] Egoyan’ı tanıyan ve telefonla konuşma imkanı bulan Dorsay yazısında Egoyan’ın filmin kurgusu ile meşgul olduğunu ve film bitmeden filmi hakkında konuşmak istemediğini söylemektedir. Dorsay’ın yazısına hakim olan havanın “Egoyan’ı savunmak” olması gözden kaçmamıştır. Belli ki o ana kadarki “milliyetçi ve saldırgan” tutumdan rahatsız olan Dorsay bir sanatçıyı korumak istemiştir. Bu nedenle Egoyan’ın kısa konuşmasında verdiği “Türk düşmanı değilim, Türkiye düşmanı değilim, benden bu anlamda militan bir film beklenmesin”  sözlerini sayın Dorsay yazısında ‘altın bulmuş’ gibi değerlendirmiş ve “bu sözleri önemli buluyorum” demiştir. Oysa ki o ana kadar Egoyan’ın soykırım iddiaları konusunda radikal çıkışlar yaptığı, filmini Türkiye’ye soykırım iddialarını kabul ettirmek için yaptığını Kanada basını sıkça yazmıştır. Buna rağmen Atilla Dorsay, Egoyan’ın söylediklerine inanmak istemiştir. Böylesine önemli bir sanatçı basit ve tek taraflı bir film yapamazdı. En azından gönlünden geçen buydu. Bu nedenle son dakikaya kadar Atilla Dorsay ve onun gibi düşünen küçük bir grup ümidini yitirmemiştir. Ancak verilen haber, diğer bir çok örnek de olduğu gibi, tek taraflı ve eksik kalmıştır.

“TC, Holywood’a Karşı”

Star’ın Sonbahar döneminde film ile ilgili haberleri yoğunlaşmıştır. Bunda Ermenilerin Avrupa parlamentolarında artan çabalarının büyük bir rolü olduğu söylenebilir. Bu dönemdeki haberlerde en çok rahatsızlık verebilecek unsur ise Türkiye devleti ile filmin yapımcıları ve dağıtıcılarını karşı karşıya gösterme çabasıdır. “TC, Holywood’a Karşı” yazısı Türkiye’nin filmin dağıtıcı firmasına karşı dava açma hazırlığında olduğunu söylemektedir, ancak yazının başlığı bir zıtlık vurgusu üzerine kurgulanmıştır. Üstelik dava açılması ile ilgili bilginin kesin olup olmadığı belli değildir ve bu unsur haber içinde çok az bir yer tutmaktadır. Ayrıca haberin amacının tersine Türkiye devletini Hollywood ile zıtlaşır göstermek hem içeride hem de dışarıda Ararat filmine yarayacak bir tutum olmuştur. Sinema sanatçıları ile davalı duruma düşen Türkiye, bu tür yaklaşımlar sonucunda yasakçı ve sanata karşı bir görünüm alma riskiyle karşı karşıya kalmıştır. Bu da göstermektedir ki çarpıcı başlık atmak bazen haberin asıl amacının tam tersi etkilerde bulunabilir. Bunun dışında bu haberle Star gazetesi Ararat filmine karşı geniş çaplı bir karşı-kampanya da başlatmış ve bunun için Atom Egoyan’ın Kanada’daki adresi de dahil bazı şikayet ve protesto adresleri vermiştir.[24] 28 Kasım’da, yani bu haberin ertesi günü Ararat konusuna devam eden Star bu kez de “Türkiye, Atom Egoyan’ı Yakın Takibe Aldı” haberini vermiştir.[25] Haberde Star’ın açtığı kampanyaya “yağmur gibi faks ve mesajların yağdığı” belirtilirken kamuoyundaki ortak kanının “artık sessiz kalmayalım” şeklinde olduğu söylenmiştir. Habere göre Türkiye, film gösterilir gösterilmez filmin tüm dünyada durdurulmasını isteyecektir.

Star’ın kampanya-haberlerinin yayınlandığı günlerde konuya eğilen bir diğer gazete de Zaman gazetesidir. “İkinci Geceyarısı Ekspresi Yolda” başlığıyla Kültür-Sanat sayfasında yayınlanan haberin nispeten daha dengeli ve “sakin” olduğu söylenebilir. Tüm tarafların görüşlerine yer verilmeye çalışılan haberde Türk sinemacılarının da görüşlerinin alınması haberin derinliğini arttırmıştır.[26]

Salkım Hanım – Ararat Benzetmesi

Ararat tartışmalarında önemli bir dönüm noktası da Salkım Hanım’ın Taneleri filminin TRT ekranlarında gösterilmesinden sonra başlamıştır. MHP Milletvekili ve TBMM İdari Amiri Ahmet Çakar filmin Ermeni propagandası yaptığını ve Türk askerine hakaret ettiğini açıklayınca film uzun bir aradan sonra yeniden gündeme gelmiştir. Aslında filmin dayandığı romandaki oyuncular Yahudi olmasına karşın filmin Ermeni asıllı senaristi Etyen Mahçupyan’ın bu kişileri Ermeni yaptığının ortaya çıkması tartışmaları daha da alevlendirmiştir. Mahçupyan kendilerinin film çekimleri için izin istediklerini, ancak Yahudi cemaatinin sinagogda çekime izin vermediğini açıklaması ve ardından Yahudi cemaatinden yalanlama gelmesi durumu daha hassas bir hale getirmiş ve özellikle bir kesimin tepkileri Ermeni cemaati üzerine odaklanmış ve Ararat ile Salkım Hanım’ın Taneleri arasında ciddi benzerlikler bulunduğu iddia edilmeye başlanmıştır.[27] Bu tartışmalardaki düzey düşüklüğü ve tartışmaların iki kutup arasında cereyan etmesi Ararat haberlerinin de duygusallaşmasına neden olmuştur. Salkım Hanım’ın Taneleri filmi tartışmalarında taraflar dönemi ya da filmi tartışmaktan çok “sinema ve sanat özgürlüğü” ile “ülke güvenliği” kutupları arasına sıkışıp kalmışlardır. Tartışmaların uzmanlardan ziyade siyasetçiler ve gazeteciler arasında geçmesi de bunu göstermektedir. Filmi görmediği, romanını okumadığı halde filmi “tehlikeli” bulan bir grup, filmi sanat ve fikir özgürlüğü adına her koşulda savunan bir diğer grup, söyledikleri doğru çıkmadıkça mazeret arayan kişiler, havada uçuşan kavramlar, kızgınlıkla köşe yazıları yazanlar....

“Ararat Nasıl Bir Film?”

Radikal’den Haluk Şahin 8 Aralık tarihli yazısına “Ararat Nasıl Bir Film?” sorusuyla başlamıştır.[28] Filmi sorgulamaya çalışan Şahin’in Egoyan’ın çekeceği filmin tarafsız olacağı konusunda şüpheleri bulunmaktadır. Tarafsız ve sorgulayıcı bir filmin yararlarına inanan Şahin, bu konuda Ermeni yönetmene pek güvenemediğini hissettirmektedir. Ancak Haluk Şahin’in asıl derdi “Türkiye’de koparılan rüzgar”la ilgilidir. “...filmle ilgili internet sitelerinden buram buram ırkçılık, Türk nefreti ve şovence propaganda yükseliyor” diyen Şahin’in bu tür tepkilere rağmen kendisini dengede tutmaya ve her iki tarafı da sağlıklı bir şekilde değerlendirme gayretine girdiği anlaşılmaktadır.

Şahin’in bir sonraki yazısı ise “Ararat Filmine Ne Yapmalı?” şeklindedir.[29] Bu soruya daha ilk satırdan cevap veren Şahin’e göre bu filme karşı yapılabileceklerin en iyisi hiçbir şey yapmamaktır. Haluk Şahin bu görüşlerini Geceyarısı Ekspresi filmine dayandırmış ve bu tür filmlere karşı açılacak davaların kaybedildiğini, sonuçta da sadece filmin reklamının yapıldığını savunmuştur. Yazara göre Türkiye’nin sert tepkileri dış dünyada filme olan ilgiyi arttıracak ve bu sayede belki de film hiç de hak etmediği bir ilgiyle karşılaşacaktır. Şahin sadece eleştirmemekte, çare de önermektedir:

“Hollywood filminin ilacı bir başka Hollywood filmidir. Onlar kadar akıcı, sürükleyici, kurnaz ve renkli filmler.”[30]

Özkök’ten Radikal Bir Teklif: “Ararat Filminin Galasını Ağrı’da Yapalım”

Film ortaya çıkmadığı, senaryosu hakkında ciddi bir ön fikir olmadığı halde film ile ilgili en radikal öneri Türkiye’nin en popüler gazetesinin genel yayın yönetmeninden gelmiştir. Yazısına “diyorum ki, gelin bugün biraz kendi kendimizi kışkırtalım” cümlesiyle başlayan Ertuğrul Özkök, gerçekten “kışkırtıcı” bir öneri yapmıştır. Egoyan’ın Ararat filminin galasını Ağrı dağının eteklerinde yapmayı öneren Özkök bundan en çok zararlı çıkanın Egoyan olacağını, hatta bundan en çok Egoyan’ın korkacağını da imâ etmiştir:

“Yeni bir ‘Geceyarısı Ekspresi’ olacağı söylenen şu ‘Ararat’ filminin dünya ‘prömiyerini’ Türkiye’de, Ağrı Dağı’nın eteğinde yapsak ne olur? Çok mu uçuk bir fikir? Asla ve kata kabul edilemez bir teklif mi? Böyle bir teklif yapsak ‘hain mi’ oluruz? Düşünce egzersizinin cezası yok. Dolayısıyla her fikri tartışabiliriz. Zaten çok güzel bir gelişme var. Türkiye, her fikri rahatça tartışmaya başladı. Ben yine ‘provakasyona’ dönüyorum. Atom Egoyan’ın ‘Ararat’ filminin galasını Ağrı’da yapsak ne olur? Bundan kim korkar? Egoyan mı, Türkiye mi? Kim zararlı çıkar? Egoyan mı, Türkiye mi? Bu yazdığım elbette sadece bir fantezi. Ama ben Türkiye’nin bunu yapabilecek bir noktaya gelmesini çok isterdim. Gelelim filme... Ben bu filmi merak dahi etmiyorum. Ama merak ettiğim bir şey var. Egoyan çok sevdiğim bir yönetmen ve bu filmde kaba bir soykırım şematizmine düşecek mi diye merak ediyorum. Çünkü geçmişte başka Ermeni asıllı sinemacılar bu tuzağa düştüler... Merak ediyorum. Acaba Egoyan’ın filmindeki bütün Türklerin hepsi kötü birer katil midir? Ermenilerin hiç kötüsü yok mudur? Ne bileyim, kocaları Çanakkale’de veya Ortadoğu çöllerinde savaşan Türk askerlerinin köylerine saldırıp, kadınları, çocukları, yaşlıları kesen hiçbir Ermeni çeteci yok mudur?... ben Türkiye’nin yakın tarihine Pasternak’ın ‘Doktor Jivago’su gibi bakabilecek bir film bekliyorum. Ve diyorum ki, böyle bir filmin galasını çok rahatlıkla Ağrı’da yapabiliriz. Ve o gün orada, geçmişle hesabımızı kapatıp, hep birlikte ileriye doğru bakabiliriz.”[31]

Biraz önce de belirtildiği üzere, Özkök bu yazıyı kaleme aldığında film hakkında ciddi bir bilgi henüz mevcut değildi. Bu nedenle Özkök’ün görüşleri en hafif tabiriyle “cesur” bulunabilir. Ancak eğer sayın Özkök ciddi bir araştırma yaptırmış olsa idi Atom Egoyan’ın Türk – Ermeni ilişkileri ve 1915 olayları hakkındaki görüşlerini rahatça öğrenebilirdi. Egoyan 1999 yılında Kanadalı milletvekili Reed ile yaptığı tartışmalarda Türkiye’yi “inkarcılıkla” suçlamış, sözde Ermeni soykırımının tartışmasının dahi yapılamayacağını söylemiştir.[32] Diğer bir ifadeyle Egoyan için soykırım olup olmadığını tartışmaya bile gerek yoktur, hatta böyle bir tartışma ona göre tehlikelidir ve Ermeni Davası’na zarar verecektir. Özetle, bir sanatçı olmasına ve sinemada eleştirel bir yaklaşım sergilediği kabul edilmesine karşın söz konusu olan soykırım iddiaları olduğunda Egoyan çok katı ve uzlaşmaz bir kişi oluvermektedir.[33] Eğer sayın Özkök detaylı bir araştırma yaptıramamış ise en azından İngilizce olarak yayınlanan Asbarez’deki Egoyan’ın şu görüşlerini dikkate alabilirdi:

“Ben tüm yaşamımı soykırımın vücudumda bıraktığı yaraları hissederek geçirdim. Ancak, henüz dünya Ermeni soykırımını kabul etmedi, bugün benim mücadelemin devam etmesinin nedeni de budur.”[34]

Sadece Egoyan da değil, yönetmen üzerinde çok büyük etkisi bulunan ve Türkiye’yi “Ermenilere, Rumlara ve Kürtlere soykırım yapmakla” suçlayan Atom Egoyan’ın Lübnan Ermenisi eşi ve filmlerinin değişmez oyuncusu bayan Arsinée Khanjian’ı tanımak da Ararat’ın nasıl bir film olacağını tahmin etmeye yetebilirdi. Diğer bir deyişle sayın Özkök’ün “Egoyan çok sevdiğim bir yönetmen ve bu filmde kaba bir soykırım şematizmine düşecek mi diye merak ediyorum” sözleri bilgi noksanlığına ve araştırma eksikliğine dayanmaktadır. Egoyan’ın Ermeni sorunu konusundaki görüşleri ve çevresini saran insanların katılığı sorgulayıcı ve barışa hizmet edecek bir filme izin vermezlerdi ve vermemişlerdir de.

Ertuğrul Özkök’ün yazısında, Türkiye ve Türk basını açısından en düşündürücü olan nokta ise “Böyle bir teklif yapsak ‘hain mi’ oluruz? Düşünce egzersizinin cezası yok. Dolayısıyla her fikri tartışabiliriz” sözlerinde gizlidir. Doğrudur, herkes istediği teklifi yapabilir ve her istediği sözü söyleyebilir. Ancak Türk toplumunun genel fikrini oluşturan, bu anlamda “toplumsal beyin” rolünü oynayan medyanın da sorumlulukları vardır. Nasıl İngiltere’de ülkenin en önemli ilk üç ismi arasında The Times’ın editörü de sayılıyorsa, Hürriyet gazetesinin genel yayın yönetmeni de kendisinin ve fikirlerinin ne kadar önemli olduğunu farketmek zorundadır. Bu veya benzeri teklifler şüphesiz hiçkimseyi “hain” yapmaz. Ancak böylesine önemli görevlerde bulunan ve kamuoyu oluşturan kişilerin araştırmadan yapacakları her türlü yorum toplum için büyük tehlikeleri de beraberinde getirir. Ararat örneğinde bu noktaya gelinmemiş olması bu gerçeği değiştirmez. Bu bağlamda söylenmesi gereken bir diğer husus da şudur: Doğrudur, düşünce egzersizinin cezası yoktur. Ancak bir yazarın her sözünün bir sorumluluğu ve her yanlışının bir karşılığı vardır. Türkiye örneğinde hatalar karşılığını bulmadığı için benzeri hatalar devam etmiştir. Denebilir ki, şu ana kadar bilgi, araştırma ve düşünce eksikliği nedeniyle büyük hatalar yapan Türk yazarlarının en büyük şansı toplumsal hafızanın yetersiz olmasıdır.

Özetle, Özkök’ün iyi niyetli ancak eksik görülen teklifinin temel nedeninin çalışmanın başında belirtilen Türk medyasının temel hastalıklarından kaynaklandığı söylenebilir. Genel yayın yönetmeni de olsa, etkili bir yazar da olsa Türk gazetecisi halen bilgi kaynaklarından kopuk bir şekilde yazılarını kaleme almaktadır. Batı’daki benzerleri bir uzmanlar ekibiyle çalışırken Türk yazarından hala herşeyi bilmesi beklenmektedir. Bu durum Ermeni sorunu gibi son derece karmaşık ve bilgi yoğun alanlarda daha bir belirgin hale gelmektedir.

Nitekim Ertuğrul Özkök’ün iyi niyetli, ancak eksik bilgilendirmeye dayandığını sandığımız görüşleri ilk yankısını bu görüşlere “tamamen” katıldığını belirten bir diğer ünlü yazar da Mehmet Barlas’ta bulmuştur. Yazısından aşırı milliyetçi ve sloganik demeçlerden bunaldığı anlaşılan Barlas’ın, böylesine hassas bir konuda, Ermeni sorunu bağlamında “çok da düşünmeden”, kızgınlığını ifade etmek için Özkök’ün önerisini kabul ettiği gözlenmektedir. Ararat tartışmalarını bir anlamda fırsat bilerek Türkiye’nin Ermeni ve diğer dış politika konularını tartışmaya açan Barlas’a göre Türkiye Kıbrıs, Ermeni vb. politikalarını halkın onayını almadan hazırlamaktadır. Barlas, “milli dava” olarak görülen bu tür konularda Türkiye’yi çok büyük sıkıntıya sokabilecek bir tavrın da savunuculuğunu yapmaktadır:

“Bunca bağnaz, saplantılı ve hatta yarı militarist-yarı şoven görüşlerin seslendirildiği sütunların arasında, Ertuğrul Özkök, en azından bana nefes aldıran bir düşünceyi seslendirmişti.. Şöyle diyordu özetle.. – Atom Egoyan’ın Ararat filminin galasını Türkiye’de yapsak ne olur?. Ve o gün orada, geçmişle hesabımızı kapatıp, hep birlikte, ileriye doğru bakabiliriz..

Özkök’ün yazısını okurken, imrendim... Herhalde siz sayın okurlarım da, dünyada kime kızıp, kime öfkeleneceğimizi aramaktan bıkmışsınızdır... Bilmediğimiz bir tarihin sorumlusu olmak bir yana, bunun için sürekli iç ve dış dünyaya diş gıcırdatmak.. Alınmasında ne fikrimiz sorulan, ne bir katkımız olan kararları, ‘Milli Dava’ diye hırsla savunmak.. Evrensel insanlığın değer ölçülerini, sürekli yok saymak.. Evet.. “Ararat”tan niye korkalım ki?”[35]

Açıkçası Barlas’ın belirttiği noktalar “yabana atılır cins”ten değildir ve bir çok açıdan Taner Akçam’ın çizgisini dahi aşmaktadır.[36] Dış politika konularına genel katılımın sağlanması konusunda sorunlar olabilir, Türk tarihinin yeniden yorumlanması konusunda bazı radikal adımların atılması da gerekebilir, ancak tüm bu “eksiklikler” dahi Barlas’ın sözlerini tam anlamıyla meşrulaştıramamaktadır. Her şeyden önce Barlas’ın “dikkatinden kaçan” nokta sorunun sürekli olarak Ermeni tarafınca tırmandırıldığı, diyalogdan kaçan tarafın Ermeniler olduğu ve tarihin toplumlararası çatışmaları körükleyici bir araç olarak daha çok Ermeni kanadınca kullanıldığıdır. Diğer bir deyişle Ermeniler, Türkleri bir ırk, bir millet olarak “soykırım suçu işlemiş” insanlar olarak lanse etmeye çalışmaktadırlar. Yani sorun tarihin karanlıkta kalmış olduğu ileri sürülen bir sayfasının liberal, demokratik vb. ilkeler doğrultusunda aydınlığa çıkarılmasından çok siyasi, maddi ve manevi çıkarlar sağlamaktır. Yahudilerin Holokost sonrasında sağlamış oldukları ayrıcalıklar ve kazançlar bazı Ermeni gruplarca “büyük bir şans” olarak görülmekte ve benzeri bir yol izlenmektedir. Ancak bu yapılırken izlenen yol geçmişte olmuş olan olaylara göre tavır almak değil, önce tavır alıp, ardından geçmişi “olması gerektiği” gibi yorumlamaktır.[37] Barlas’ın yazısının en büyük sorunu ise ciddi bir kızgınlıkla ve tepki olarak yazılmış olmasıdır. Sayın Mehmet Barlas’ın bu yazıdaki asıl sorunu Ermeniler ya da Ararat filmi değildir. Bu konuda ciddi bir düşünce aşaması geçirmediği de yazısından sezilebilmektedir. Onun isteği daha demokratik ve katılımcı bir dış politika oluşturulmasıdır. Hatta dış politika da genel fikirlerin açıklanması için bir örnek olarak kullanılmıştır. Asıl istek Türkiye’deki tüm bir zihniyetin ve sistemin değişmesidir. Daha özgülükçü ve çoğulcu bir yapının tüm politikalara yansımasıdır. Bu görüşlere kısmen ya da genel olarak katılmak mümkün de olabilir. Ancak bu yazıda da görüldüğü üzere tipik hale gelmiş bir hata yapılmaktadır. O da bilgi temeli atılmadan fikri inşaya geçilmesidir. Bilgi, bir fikrin oluşturulması ya da geliştirilmesi için kullanılmamakta aksine, çok önceden oluşturulmuş görüşlerin ispatı için kullanılmaya çalışılmaktadır. Bu da hayati önemdeki detayların gözden kaçmasına neden olmaktadır. Belirtilmesi gereken bir diğer nokta da köşe yazarlarının sıradan vatandaşlarla kıyaslandığında kızgınlıklarını anında yansıtma lüksüne sahip olmaması gerektiğidir.

“Yasaklayın O Sözde Filmi”

Ararat konusunda Türkiye’yi eleştiren bir diğer yazı yine Hürriyet’ten gelmiştir. İlginçtir “popüler gazete” kısa zamanda bu konuda “marjinal görüşlerin” en çok yer bulduğu bir alan haline dönüşmüştür. Bir açıdan olumlu bulunabilecek bu gelişmenin en son örneği Serdar Turgut’un yazısı olmuştur.

Serdar Turgut’un yazısının temelde Türkiye’deki genel yaklaşımlara bir eleştiri niteliğini taşıdığı söylenebilir. Daha önce bazı yazarlarca dile getirilen “üretmek yerine eleştirmek” anlayışına kızan Serdar Turgut, Egoyan’ın daha önceki iki filmini izlediğini, ancak bu filmlerden birini anlamadığını, diğerinde ise çok sıkıldığını belirtmiştir.[38] Turgut’a göre kendisinin anlamadığı bu filmi “normal insanlar”ın anlamasına gerek de yoktur. Turgut, bu filmi “sadece bir düzine entel-liboş hain anlamıştır” diyor. Son derece “alaycı” bir dille kaleme alınan makalede çok sayıda amiyane tabir, hakarete varan ifadeler ve kavramların gelişi güzel kullanımı ilk göze çarpan özelliklerdir. Amacın Türkiye’deki fikri kısırlığa ve anlaşılması güç, sonuç alınması imkansız tepkilere eleştirel bir yaklaşım olduğu anlaşılmaktadır. Ancak kavramların böylesine gelişi güzel ve özensiz kullanımı asıl amacın kolay anlaşılmasını engellemektedir. Bu tür yazıların bir diğer riski de yazarın eleştirdiği tartışma ve çözüm bulma yöntemini beslemesidir. Denebilir ki bilgiden çok duygu ve tepkilerden oluşan sözü geçen yaklaşımın aslında eleştirdiği yaklaşımdan çok da bir farkı yoktur.

“Filmin Galasını Ağrı’da Değil İstanbul’da Yapalım”

Ertuğrul Özkök’ün, kendi deyimiyle “provakasyonuna” kısa sürede bir diğer cevap da İsmet Berkan’dan gelmiştir. Diğer bir deyişle Ertuğrul Özkök’ün “fikir cimnastiği yapıyorum” diyerek basit bir gelişme olarak sunduğu önerisi, kendi gazetesinin 1 milyonu aşkın okuyucusunun dışında Radikal ve Yeni Şafak gibi birbirinden farklı çizgilerdeki gazetelerin çok sayıda okuyucusuna da ulaşmış ve onların da fikirlerini etkilemiş oldu.

Salkım Hanım’ın Taneleri filmi üzerinde yapılan tartışmalardan etkilendiği için bu konuya girdiğini açıklayan İsmet Berkan’ın yazısına “Girmemek lazım böyle tartışmalara, biliyorum ama insan bazen kendini tutamıyor” diye başlaması da dikkat çekmiştir.

Ertuğrul Özkök’ün görüşlerine katılan İsmet Berkan, Ararat filminin Ağrı yerine İstanbul Film Festivali’nde gösterilmesinin daha yerinde olacağını belirterek,  Ararat filmi ile ilgili en önemli sorunun “bu film ırkçı mı, değil mi” noktasında düğümlendiğini söylemiştir. Ancak İsmet Berkan’a göre filmi bu aşamada “ırkçı” diye suçlamak mümkün değil. Zaten “değerli yönetmen Egoyan’ı her iki tarafı dinlemedi diye suçlamak da mümkün değildir.” Bunları söyleyen İsmet Berkan’ın emin olduğu tek şey ise Türkiye’nin bu tartışmalarda “içindeki ırkçılığı ortaya çıkarmasıdır”. Her iki tartışmada da Türkiye’de yaşayan Ermenilere hakaret edildiğini belirten Berkan sözlerini şu şekilde bitirmiştir:

“Sığ sular, sanılanın aksine derin sulara göre çok daha hoyrattır.”

Senaryo Türk Basınında

Ararat filmi konusundaki en somut gelişme 24 Aralık 2001 tarihinde Radikal gazetesi tarafından gerçekleştirildi. Radikal büyük bir gazetecilik başarısı göstererek filmin senaryosunu ele geçirmiştir. “İşte tartışılan senaryo” başlığıyla bir gün öncesi sürmanşetten tanıtımı yapılan haber ertesi günü yayınlanmıştır. Ancak merakla beklenen senaryo konusunda Radikal gazetesi çok farklı bir manzara sergilemiştir. Gazete ve genel yayın yönetmenine göre film ırkçı değildir, hatta “ırkçılığın antitezi bir film”dir.[39] Bu ifadeler Egoyan’ın iyi bir film yapmasını isteyen, ve ümit eden kişiler için oldukça rahatlatıcı olmuştur. Örneğin MedyaKronik haber sitesi “Nihayet Aklı Başında Bir Girişim” haberiyle sevincini ortaya koymuştur.[40] Buna karşın daha şüpheci olan kesim Radikal’in yayınlarına rağmen gelen ipuçlarına dayanarak emin olamamış, akıllar biraz daha karışmıştır.

Radikal gazetesi, yorumların dışında senaryodan bazı bölümleri de tam sayfa olarak yayınlamıştır. Yaklaşık 90 sayfa olan Ararat filminin senaryosundan tam sayfa alıntı yapmak aslında az bir şey değildir. Ancak daha sonra geniş bir kesimin eline geçen senaryo ile Radikal’in seçkisi arasında akılları karıştırıcı bazı soru işaretleri oluşmuştur. Her şeyden önce filmde çok sayıda sahne Türkleri barbar ve işkence yapmaktan zevk alır insanlar olarak gösterirken radikal bu sahnelerin hiç birini alıntılamamıştır. Yine can alıcı denebilecek ve filmin ana fikrini oluşturacak Türkiye karşıtı bir çok sahne de bu haberde yoktur. Bu noktada şu soru sorulabilir: “Acaba Radikal gazetesi senaryonun tamamını ele geçirememiş, sadece bir kısmını mı ele geçirebilmiştir?”. Ancak İsmet Berkan’ın başyazısı kendisinin senaryonun tamamından haberdar olduğunu göstermiştir. Ancak Berkan senaryonun sadece kendi seçtiği kısımlarını yayınlamayı uygun bulmuş ve filmi de “ırkçılığın antitezi” olarak nitelendirmiştir. Şu ana kadar aynı senaryoyu okuyup, ya da filmi seyrederek İsmet Berkan ile bu konuda hemfikir olan bir tek Ermeni ya da Türkün olmaması ise şaşırtıcıdır. Aynı senaryoyu okumasına karşın İsmet Berkan’ın böylesine hayal kırıklığı yaratan bir filmde “ırkçılığın antitezini nasıl gördüğü” halen meçhuldür.

Berkan görüşleri şu şekildedir:

“ ‘Ararat’ın senaryosunu da Egoyan yazmış. Filmin bir altbaşlığı da var: ‘Yaşayan kanıt hakkında gerçek bir öykü.’ Nedir ya da kimdir yaşayan kanıt? Daha filmin ismiyle soru sormaya başlıyoruz. Çünkü bütün film bir sürü soru sordurmayı amaçlıyor seyirciye. Çok sayıda karakteri olan, iç içe geçmiş, üst üste binmiş öykülerden oluşan bir sorgulama filmi Ararat. Bunu söylüyorum ama daha filmi izlemiş değilim. Sadece senaryosunu okudum. 90 sayfalık bu metinden yapılan film daha şimdiden Türkiye’de kıyametleri koparmış durumda. Biliyorsunuz Türkiye’de 1915’te Ermenilerin başına hiçbir şey gelmediğini savunanlar bile var. Çok sıkıştırıldığında ‘Canım onlar da Türkleri öldürdü’ deniyor. Yani gerçeğin ve yaşanan acıların iki yüzü olduğu ancak zorlamayla kabul ediliyor. Bir anlamda ‘karşı’ tarafın acısını yok saymak için kendi acısından vazgeçme hali.

Filmin ana teması Türkiye’de beklendiği gibi soykırım değil. 1915 olaylarının filme konu olan bir grup Ermeni tarafından nasıl algılandığı. Elbette filmde Türklerin vahşetine dair, dolayısıyla Türkiye'nin şiddetli tepkisini çekecek bir sürü sahne var. Ama bu sahneler filmin içindeki filme ait. Ve bu film de yapımcılarının karakterlerinden yola çıkılarak eleştiriliyor, suçlanıyor. En basitinden bu film, şemsiye film tarafından tarihi ve hatta coğrafi gerçekleri tahrif etmekle suçlanıyor. Filmin bütün karakterleri arızalı. Belki en normal karakter Ali ile onun erkek arkadaşı. Karakterlerin arızası da kuşaklar önce yaşanan acıları hâlâ sanki kendileri yaşamışçasına üstlerinde taşımalarından kaynaklanıyor. Yani bu anlamda film Ermeni diasporasına içeriden bir bakış olarak da yorumlanabilir. Biliyorum, Türkiye’de Ararat’ı değerlendirirken tek bir ölçü geçerli kabul edilecek: Film, Türkiye karşıtı mı, yandaşı mı? Filmin Türkiye yandaşı olmadığına kuşku yok. Ama zaten herhangi bir filmin böyle bir misyon taşımasını beklemek de anlamsız. Neden Kanadalı bir sinemacı Türkiye yandaşı olsun ki? Peki film Türkiye karşıtı mı? Peşinen söyleyeyim, hayır hiç de değil. Biliyorum ki pek çok kişi benimle aynı fikirde olmayacak, hatta beni vatan hainliği ile suçlayanlar bile çıkacak ama Egoyan'ın hayli derin ve etkileyici senaryosunu 'Türkiye dostu mu, düşmanı mı' sorusundan hareketle yargılamak son derece anlamsız olur. Daha önce yazmıştım, bu filme bakarken bir tek şeyi Türkiye kendine ölçü almalı, o da filmde ırkçılık yapılıp yapılmadığı, demiştim. Hayır, bu film ırkçılığın antitezi.”[41]

Dikkatlice okunduğunda Berkan’ın aslında ne kadar marjinal bir görüşü savunduğunun farkında olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü İsmet Berkan yazısında ileride “vatan haini” ilan edilebileceğini söylemiştir. Geçen zaman dilimi içerisinde filimi savunanlardan çok eleştirenlerin ağır eleştirilere uğramış olması ve Berkan’ın “vatan hainliği” bir yana ciddi bir eleştiriye dahi uğramamış olması kendisini şaşırtmış olmalıdır. Demokrasi ve fikir özgürlüğü açısından sevindirici bulunabilecek bu gelişme aslında Türk kamuoyunun diaspora Ermenileri ve Ermenistan kamuoyu ile kıyaslandığında daha olgun olduğunu da göstermektedir. Bilindiği üzere Türk görüşlerini savunan bir kitabı Ermenice’ye çevirebilmek henüz mümkün olmamıştır.

Radikal’in senaryoyu yayınladığı günlerde Star gazetesinde yayınlanan bir haber ise oldukça önemlidir. “Erken Başladık, Geç Kaldık” başlıklı haber bir “Türkiye klasiği”ni konu almıştır.[42] Kültür Bakanlığı’nın Atom Egoyan’dan çok daha önce Ermeni sorunu ile ilgili bir film hazırlığına girdiğini anlatan Star, bu projenin bürokrasi nedeniyle nasıl gerçekleşemediğini detaylarıyla anlatmıştır. Star’ın bu tablo karşısındaki yorumu ise “Ermeniler: 1 – Türk Bürokrasisi: 0” şeklinde olmuştur. Tabii, Star gazetesi Ermenilerin Türkiye karşıtı 50 civarında filme imza attıklarını ve buna karşı Türkiye’nin ciddi bir girişiminin olmadığını bilseydi skor tablosunu nasıl değiştirirdi bilinmez.

“Yanlış Yapmayalım”

Radikal’in senaryodan bir bölümü yayınlaması Türkiye’de filme olan ilgiyi arttırmıştır. Buna karşın, daha önce de belirtildiği gibi İsmet Berkan’ın “iyimser” yorumları genel olarak kamuoyunun içinin rahatlamasını sağlayamamıştır. Hâlâ tedirgin olan bir kesim bu film ile nasıl mücadele edilmesi gerektiğini tartışmaktadır. Bu ortamda Hürriyet gazetesinden Tufan Türenç o ana kadar Türkiye’nin kendi aleyhindeki filmlerin reklamını yaptığını, Türkiye karşıtı film yapanların da bunun bilincinde olarak tepkileri kullandıklarını iddia etmiştir. Türenç’e göre Ararat filmi örneğinde bu kez de Ermeniler Türklerin çabuk sinirlenmelerinden yararlanarak filmlerini ünlü yapmaya çalıyorlardı. Hürriyet’te daha önce yer alan yorumlardan belli oranda ayrılan Tufan Türenç sözlerini şöyle tamamlamıştır:

“Sevgili okurlar, ‘Ararat’ filminin yönetmeninin ve yapımcı firmanın adreslerini veriyorum. Tepkilerinizi iletin ama lütfen küfür ve hakaret etmeyin. Kinlerinin tutsağı olan bazı zavallıların düzeyine inmeden tepkilerinizi dile getirin.”[43]

“Arto Tunç Olayı” ve Basın Meslek İlkeleri

Filmin detaylarını 2001 yılının Sonbaharında tamamlayan Atom Egoyan 2001 Aralığında filmin müzikleri için Ermenistan’ı ziyaret etmiştir. Egoyan’a göre filmin müziği çok önemlidir. Bu nedenle müzik konusunda birden fazla kaynağa başvuran Egoyan’ın yararlanmak istediği bir diğer isim de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Arto Tunç’tur. Filmin müziklerine katkıda bulunduğunu Hürriyet’e verdiği demeçte kabul eden Ermeni asıllı Türk müzisyen Arto Tunç, filmin “Türk düşmanı olmadığı”nı da iddia etmiştir. Senaryonun kendisine gösterilen kısmında Türkiye ya da Türklere karşı bir ifadenin bulunmadığını iddia eden Tunç, film ile ilgili yorumlarda abartıya gidildiğini de iddia etmiştir. Tunç’un Ararat’a müzik yapmış olması bir çok kesimce yadırganırken, Arto Tunç’a en büyük tepkiyi Star gazetesinin verdiği söylenebilir. Bu tavrıyla Tunç’un Türk kamuoyunu yanılttığını iddia eden gazete, Tunç’un bu hareketinin müzikseverler tarafından da protesto edildiğini ve sanatçının İstanbul’daki gösterilerine yok denecek kadar az kişinin geldiğini yazmıştır.[44] Bu noktada belirtilmesi gereken ilk nokta Atom Egoyan’ın filmin müzikleri için bir Türk vatandaşını seçmesinin gerekçeleridir. Bu yolla Egoyan Türk kamuoyunda ilgi çekmek istemiş ve böylece Türk Ermeni cemaatinin de tartışmalarda taraf halini almasını amaçlamış olabilir. Türk kamuoyunun tepkilerinin Ermeni asıllı bir Türk vatandaşına yönelmesi Türkiye’yi uluslararası kamuoyunda zor durumda bırakabilir. Nihayet Star gazetesinin yukarıda adı geçen haberi bu tehlikenin ipuçlarını da vermiştir. Bu vesileyle tekrar etmekte yarar vardır, Ararat ya da çok daha büyük bir film ya da girişimin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları arasında gerilime yol açmasına izin verilmemelidir. Denebilir ki bu tür provakatif haberler Ararat’a film müziği yapmaktan daha zararlıdır. Star’ın haberi ne yazık ki bu tehlikenin görülemediği ve sorunların kişiselleştirilmesi yönteminin kullanıldığı bir örnek olmuştur.

Star: “İğrenç Senaryo”

Radikal’in “ırkçılığın antitezi” olarak gördüğü senaryoyu, Şubat ayında Star gazetesi de ele geçirdi. Ancak Star’ın yorumu İsmet Berkan’ınkinden oldukça farklıydı: “İğrenç Senaryo”.[45] Deniz Güçer Erdem imzalı tam sayfa manşet habere göre senaryoda “akıl almaz” vahşet sahneleri vardı. Egoyan Türkleri “kana susamış canavarlar” olarak gösteriyor, ırkçı bir yaklaşım sergiliyor ve filmin sorgulayıcı bir film olduğunu söyleyebilmek imkansızdı. Güçer’e göre “film korku filmini andırıyor”du. Filmdeki sahneler arasında çocuklara nal çakılması, Türklerce öldürülen Ermenilerin cesetlerinin köpeklerce yenmesi, genç gelinlerin çıplak bir halde Türk askerlerince yakılması ve çocuğunun gözü önünde bir kadına tecavüz edilmesi sahnelerden yalnızca bir kaçıydı. Böylece İsmet Berkan’ın sözleriyle birazcık ümitlenen Türk kamuoyunun adeta kanı dondu. Eğer söylenenler doğru ise Ararat filmi Geceyarısı Ekspresi’nden de kötüydü. Bundan daha önemlisi ise iki farklı gazetenin aynı senaryoyu böylesine birbirine zıt yorumlayabilmesidir.

Star’ın haberi toplumda geniş bir yankı bulurken medya eleştiri sitesi MedyaKronik’in yorumu sertti. Haberde Ararat’ı savunanlara hakaret edildiğini ima eden MedyaKronik, Star’ın bu haberiyle “Senaryo iğrenç, onu savunan da” demeye getirdiğini ve Deniz Güçer’in “haberiyle okuyucularını galeyana getirmeye çalıştığı”nı iddia etmiştir. Son derece sert bir üslupla yazılan ve Star’dan hiç kimseyle görüşülmeden kaleme alınan bu haber - yorum da bir çok örneği gibi klişelerden kurtulamamıştır. Haber – yorum yazarken hiçbir uzman ya da ilgili kişiden görüş almayan Medya-Kronik yorumcusunun, haberini yazarken konunun uzmanlarından yararlanan Deniz Güçer-Erdem’in dışında habere danışmanlık yapan uzmanı da ağır bir dille eleştirmesi ise alışılmadık bir yaklaşımdır.

Star’ın senaryo ile ilgili yorumları Radikal’inkiler ile taban tabana zıt olmasına karşın Radikal’den hiçbir yorum ya da açıklama gelmemiştir. Bu dönemde Ararat ile ilgili geniş kapsamlı bir haber de verilmemiştir. Sadece 20 Şubat günü Egoyan’ın diğer bir sanat faaliyeti övgü dolu ifadeler ile yazılmıştır.[46]

“Ararat Seyredilmeli”

7 Mart 2002’de Radikal gazetesi bu kez çok farklı tarzda bir yazı ile okuyucusunun karşısına çıkmıştır. İsmet Berkan’ın yorumlarıyla çok örtüşmese de köşe yazarı M. Ali Kışlalı son derece sağduyulu bir değerlendirme yaparak Ararat filminin çok sakıncalı bir film olduğunu, ancak Ermenilerin içinde bulunduğu ruh halini anlayabilmek için bu tür filmleri izlemenin şart olduğunu söylemiştir. M. Ali Kışlalılı’nın hanesine yazılabilecek en önemli “puan” ise makalesini yazmadan önce uzman kişilere danışmış, bilim adamlarının görüşlerini almış olmasıdır.

Radikal: “Çok Boyutlu, Özgün Bir Film”

Filmin Cannes’da gösterime girmesine bir ay kala Radikal, Egoyan ve filmi ile ilgili “olumlu” haberler yayınlamaya devam etti. Cannes’a gidecek filmleri tanıtan ve Egoyan’ı 15 yıldır şahsen tanıdığını belirten Mehmet Basutçu yazısında “Hemen şunu belirtmek isterim ki, kâğıt üzerinde görüldüğü kadarıyla Atom Egoyan, konuya farklı açılardan yaklaşan, çok boyutlu, özgün bir film gerçekleştirmiş” yorumunu getirirken yazısının bir yerinde “1917 yılında, Doğu Anadolu'da Ermenileri hedef alan katliamı gündeme getirmesi açısından önem taşıyan bu filmi merakla beklemekteyiz” demesi Ermeni sorununu ve filmi bilenleri şaşırtmıştır. Çünkü filmin bahsettiği olayların hiç biri 1917 yılında geçmemekte, filmde de böyle bir iddia bulunmamaktadır.[47] Basutçu’nun yazısındaki bir başka sorun ise tamamen temenni ve duygulara dayalı olmasıdır. Egoyan ile olan yakınlığından hareketle adeta “Atom bahsedildiği gibi bir film yapmaz. İyi yönetmendir” kalıp-düşüncesine saplanan yazar filmi ve yönetmenini sorgulayıcı bir araştırma yapmaya dahi ihtiyaç duymuyor:

“On beş yıldır tanıdığım, sık sık sohbet ettiğim aydın bir insan olan yetenekli yönetmen Atom Egoyan'ın, siyah / beyaz tavırdan uzak durduğunu varsaydığım için, doğrudan Türk düşmanlığı yapan, katı ırkçı bir film gerçekleştirmiş olabileceğini hiç tahmin etmiyorum. Aslında, ‘Ararat’ın daha ince ve duyarlı bir çizgi izlemesi belki de, Ermeni katliamı konusunun gündeme gelmesini istemeyen Türkiye'yi, ‘Midnight Express’ filminden daha fazla rahatsız edebilecektir.”

Özetleyecek olursak filmin gösterimine az bir süre kala hemen herkes bir şeyler söylemiş, ancak söylenenler uzun araştırmalar bir yana derin düşüncelerin sonucu dahi olamamıştır. Duygu yüklü, bilgi zayıf tartışmalar sonuç almak ya da tespitte bulunmaktan çok duygu boşaltım aracı olarak işlev görmüştür.

Tartışma zincirine katılanlardan biri de Zaman gazetesi yazarı Etyem Mahçupyan’dır. Salkım hanım’ın Taneleri filmi nedeniyle ağır eleştiriler alan Mahçupyan, belki de bu nedenle uzunca bir süre Ararat üzerine yorum yapmamış olmasına karşın 30 Nisan’da “dayanamayarak” görüşlerini açıklama ihtiyacını duymuştur. Mahçupyan’a göre o ana kadarki tartışmaların çoğunluğu “abuk subuk”tur.[48] Aslında Mahçupyan’ın yazısı Ararat hakkında da değildir. Yazının temel konusu Ararat’ı eleştirenleri eleştirmektir. Türkiye’nin karşı film yapma çabasını da ağır bir dille eleştiren Mahçupyan’ın yazısındaki en önemli eksiklik ise medyanın kronikleşen hastalığıdır: “Tarafları dinlememek”. Yazısında Ermeni Araştırmaları Enstitüsü’nü ve başkanını da ağır bir şekilde eleştiren Mahçupyan’ın Enstitü ve başkanı başta olmak üzere eleştirdiği kişilerden hiçbirine telefon açarak görüş almadığı yazısından anlaşılmaktadır. Diğer bir deyişle yazar sadece kendi duygularını okuyucusuna aktarmakta, düşünceler ise en temel bilgilerden yoksun olarak kurulmaktadır. Böylece bir tek telefon ile halledilebilecek sorunlar karmaşık ve içinde çıkılamaz bir hal alabilmektedir. Bu bağlamda Türk medyasında yaygın olan yaklaşımın “önce tartışalım, sonra konuşalım, en son da öğrenelim” şeklinde olduğu söylenebilir.

Hürriyet: “Ararat Geceyarısı Ekspresi Değil”

Türk basınındaki arızalardan biri de yabancı basına olan bağımlılıktır. Türk gazetecileri doğrudan haber kaynağına ulaşmak yerine Batı’da yazılanları adeta “kesin doğrudur” mantığıyla sayfalarına yansıtırlar. 6 Mayıs tarihinde Hürriyet’te yayınlanan bir haber ise bu konuda çok daha şaşırtıcı bir örnektir. Egoyan’ın Kanada basınına vermiş olduğu mülakatı önce Türk Ermeni basınının en önemli yayın kuruluşu Agos sayfalarına taşımıştır. Bundan yaklaşık bir hafta sonra ise Hürriyet gazetesi adeta yeni bir habermiş gibi, neredeyse tamamı çeviriye dayalı olmasına karşın özel bir haber gibi yayınlamıştır. Haberde Kanada’dan yapılan çeviriye hiçbir ilave unsur olmadığı gibi Egoyan’ın sözleri okuyucuyu yanıltıcı bir şekilde verilmiştir. Egoyan’ın Ararat filminin Türk düşmanı olmadığını iddia eden sözlerine tam sayfa yer veren gazete, Egoyan’ın bu tür sözleri sıkça tekrarladığından, ancak bunun yanında soykırım iddialarının tartışılmasına dahi tahammülünün olmadığından hiç bahsetmemiştir. Gazetenin haberi veriş şeklinden Egoyan’ın sözlerinden tatmin olunduğu hissi de doğmaktadır.[49]

Haberin sonunda Agos gazetesinin[50] Yayın Yönetmeni Hrant Dink ile kısa bir söyleşi de var. Dink bu söyleşide Ararat’ın galasının Türkiye’de yapılmasını da istiyor:

“Toronto’da Egoyan’la görüşebilseydim, filmin galasını Türkiye’de yapabilir miyiz, diye soracaktım. Bunu da şunun için istiyorum. Türkler’in ve Ermeniler’in ortak bir belleği vardı. Biz bu ortak belleği yitirdik ve yerine monolog bellekler yerleştirdik. Herkes kendi tarihini kendisi anlatıyor. Oysa, bu filmde, benim görebildiğim kadarıyla o ortak belleği anlatan bir duruş var. Bu filmin galasının Türkiye’de yapılması, ortak belleği yeniden kazanmak yolunda bir ilk adım ya da terapi başlangıcı olabilir. Ancak, bu pek mümkün gibi görünmüyor. Çünkü Türkiye kamuoyunun büyük bir kısmı, Ermeni meselesinde tabusal yaklaşım gösteriyor ve kolay kolay da bunu terkedecek gibi değil. Oysa, bu filmin galasının Türkiye’de yapılmasının faydaları o kadar açık ki. Böyle bir gala, uluslararası kamuoyuna verilebilecek en büyük ve anlamlı mesajdır. Bence bu fırsat hala var. Ama böyle bir teklifi, benim gibi Ermeni asıllı bir gazeteci yerine, Türkiye’de temsil yetenekleri olan birtakım insanların götürmesi daha yararlı olur. Elbette handikapı da var böyle bir düşüncenin. Çünkü filmin öyle sahneleri vardır ki, hem Ermeniler, hem de Türkler o sahneleri görmek istemeyebilir. Ama neticede bu olayın kendisi hoşumuza gitmeyen pek çok sahneyle dolu zaten. Türkiye’de, ‘1915 olayları iyi ki olmuştur’ diyen yok. Ermeni tarafı da böyle bir şey demiyor. Dolayısıyla, iki tarafın da hoşuna gitmeyen bir tarihte, acılı sahnelerin bulunması doğaldır. Ama bu acılı sahnelerden husumet, kin, nefret ve öfke yerine ders çıkartmak da mümkün. Bence Atom Egoyan ikincisini amaçlıyor. Onun bundan önceki sanatsal backround’una da bu yakışır. Çünkü Egoyan bugüne kadar sanatıyla kendisini kabul ettirmiş bir isim. Zaten kendisi bu filmin, politik değil, sanatsal kaygılarla yapılmış bir film olduğunu ifade ediyor.” [51]

Altını çizmiş olduğumuz kelimelerden de anlaşılıyor ki Hrant Dink filmi seyretmiş değil. Fikirlerinde yüzde yüz emin de olamıyor. Sadece Atom Egoyan’ın önceki sanat geçmişi ve tahminleri ona böyle bir öneride bulunma gücünü veriyor. Bu arada İsmet Binark ve Ertuğrul Özkök’ün yapmış olduğu yorumlardan da geniş bir şekilde etkilendiği anlaşılıyor. Aynı kişinin filmi izldeikten sonra “Bu bizim dilimiz olamaz” demesi ve filmin Türkiye’de gösterimesi konusundaki fikrini değiştirmesi dikkat çekicidir. Bu da köşe yazarlarının bundan sonra daha dikkatli olması gerektiğini ortaya koymaktadır. Sadece duygu ve temenniler ile yazılsa dahi bu tür yazılar bir toplumun belleğini oluşturmakta, hele hele kitap okuma alışkanlığı az olan toplum bu yazılar sonucunda fikirlerini şekillendirmektedir. Yazarların bu sorumluluğu üstlenebilmeleri gerekir.

“Nerede Bizim ‘Ararat’ımız?”
 

Filmin diyalog çabalarına ciddi zararları oldu ve gelecek dönemde olması da bekleniyor. Ancak Ararat’ın Türk düşün hayatına ciddi katkıları da olmuştur. Türkiye’nin eksiklikleri daha bir ortaya çıkmış ve toplum bu konuya daha çok ilgi gösterir bir hale gelmiştir. Bunun en son örneği Türker Alkan’ın Radikal’de yazmış olduğu yazıdır. Radikal’in gazete olarak çizgisinden ayrılan Alkan’a göre Türkiye’nin de kendi Ararat filmlerini artık yapması gerekir. Aksi taktirde sorunlar çözülemez.[52]

Ararat Cannes’da: Fikirler 180 Derece Değişiyor

Film henüz hiç gösterilmemiş olmasına karşın Cannes’daki gösterimine kadar tartışmalar durulmamış, “film zararlı mı, yararlı mı?, ırkçı mı, ırkçılığın anti-tezimi” tartışmaları devam etmiştir. Tartışmalarda Radikal filmi eleştirenleri eleştirmeye devam ederken, Star, Sabah ve diğer bazı gazeteler filmin tehlikelerinden bahsetmişlerdir. Böylece temelde iki farklı grup oluşmuş, filmin Cannes’daki gösterimi Türkiye açısından büyük bir önem taşımıştır.

Film 20 Mayıs 2002 Pazartesi günü Cannes’da gösterime girdi. Çok sayıda gazetecinin yanısıra Türk ve Ermeniler de filmi büyük bir merak içinde izlediler. Ancak film iyimserleri haklı çıkaracak türden değildi. Egoyan “gereksiz yere” çok sayıda vahşet sahnesi eklediği filminde sorgulamak bir yana saldırıyor, barışa katkıda bulunmak bir yana yangına körükle gidiyordu. Üstelik film sadece Türk - Ermeni ilişkileri açısından değil sanatsal açıdan da büyük bir hayal kırıklığıydı. Türk sinema eleştirmenleri Atilla Dorsay ve Vecdi Sayar’ın ortak görüşleri filmin Egoyan’ın en kötü filmlerinden biri olduğu şeklindedir. Üstelik yabancı basın da yaklaşık olarak bu görüşleri paylaşmıştır. [53]

Ararat’ın bu şekilde çıkması bir çok önemli ismi fikirlerini gözden geçirmeye de zorladı. Sonuçta filmin Türkiye’de gösterilmesini savunan bir çok kişi bu görüşünden vaz geçti. Bunlardan biri de Agos Genel Yayın Yönetmeni ve o ana kadar filmin Türkiye’de gösterilmesini isteyen Hrant Dink’ti:

“Türk - Ermeni ilişkileri açısından müthiş zararlı bir film. Bu film Türkiye’de oynayamaz. Bu dil ne yazıda, ne de sinemada bizim dilimiz olamaz. Hem barıştan, hem diyalogtan bahsetmek, bir yandan da üzerine benzin dökerek bunu körüklemek olmaz. Bu filmi üreten insanların söylemleriyle filmin içeriği çok farklı. Filmin genelde sorgulayıcı bir yanı var. Ama her şeye rağmen filmin arasına sıkıştırılmıyş olan o sahneler kabul edilemez. Bir Türk olarak Türk’ü, bir Ermeni olarak Ermeniyi, bir insan olarak insanı, insanlığından utandıracak sahneleri yinelemekle mi bu anlayış ortamını oluşturacağız? Bu film Türklerin de izleyeceği bir film olmalıydı. Türk ve Ermeni ilişkilerinin geleceğine bir yararı dokunmaz. Dolayısıyla daha önce dile getirdiğimiz ‘Bu film Türkiye’de oynamalı, galası da Türkiye'de yapılmalı' şeklindeki samimi tavır ve duruşumuza tamamen terstir. Bu tür sahnelerin yer aldığı bir film için bizden olumlu bir şey veya destek beklenmemelidir.” [54]

Filmden önce “iyimserler” kategorisinde yer alan, ancak filmle birlikte fikirleri neredeyse taban tabana değişen bir diğer isim ise Atilla Dorsay’dır. Egoyan’dan böyle bir film beklemeyen Dorsay “Ararat beni şok etti” derken şunları söylemiştir:

“Atom Egoyan çok iyi dostum olduğundan, Ermeni sorunu konusunda ondan içerikli bir film beklememe karşın, Ararat’ta aradıklarımı hiç bulamadım. Hatta tam tersine şoke oldum. Çünkü filmde, Ermeni kıyımı verilirken vahşet içeren sahnelere başvurulmuş. Ermenilerin süngülerle ve kamalarla öldürülmesi, hatta diri diri yakılması, kadınların ırzına geçilmesi gibi sahneler, umulan Türk-Ermeni dostluğuna nasıl hizmet eder, anlamak imkansız.” [55]

Filmi izleyenlerin ortak görüşü hemen hemen aynı olmakla birlikte Radikal gazetesinin filmin gösterimini takip eden gün dahi filmi ve yönetmenini anlama gayreti takdire şayandı. “Yaralar Kapanmadı, Kanıyor” başlıklı makalede muhabir kendisini adeta Egoyan’ın yerine koymaya çalışmıştır.[56] Ancak empatinin bu kadarının şaşırtıcı olduğunu da belirtmek gerekir. Empati herkes için büyük yararları olan bir meziyet olabilir, buna karşın gazetecinin aynı şekilde kendisini okuyucusu ve içinde bulunduğu toplumun yerine koymasında da yararlar bulunabilir. 22 Mayıs’ta Radikal’de yayınlanan Mehmet Basutçu’nun yazısı da daha önce Radikal’de çıkan haberlerden çok daha farklıdır. Filmde çok sayıda tepki çekecek sahnenin bulunduğunu belirten Basutçu, filmin yabancı basın kuruluşlarınca da beğenilmediğini belirtmiştir. Tüm verilere rağmen Basutçu’nün yine de iki görüşe de katılmadığını belirtmesi ise dikkat çekicidir.[57]

Gelinen noktayı özetleyen Star gazetesinden Cevher Kantarcı, Hrant Dink ve Atilla Dorsay’ın sözlerinin şüpheye yer bırakmayacak şekilde Ararat’ın gerçek yüzünü ortaya koyduğunu belirterek Atom Egoyan’ı başta Ermeniler olmak üzere her iki halka da “sanat” adına ihanet etmekle suçlamıştır. Son derecede dengeli ve isabetli tespitlerle dolu yazının başlığı ise içeriğini yaralar niteliktedir: “Dangalaklığın Son Perdesi”.[58]

24 Mayıs günü Star’da yayınlanan bir haber ise Ararat konusunda medyanın hatalarını hafifletecek niteliktedir. Çünkü bir toplumun geneline hakim olan hatalar tüm kurumları etkiler ve bozar. Star’ın haberine göre tüm gazeteciler ve ilgililer Ararat’ı izlerken Türk Dışişleri’nin filmi izleyemediğini ortaya koymaktadır. Habere göre Marsilya Konsolosluğu’ndan gönderilen görevli davetiyesi olmadığı ve kıyafet kurallarına uymadığı için filmi izleyememiştir.[59]

Filmin gösterimi medyadaki şüpheleri gidermesi açısından çok yararlı olmuştur. Bir çok yazar görüş değiştirirken daha dengeli yorumlar da ortaya çıkmıştır. Bu yorumlar içinde Nedim Hazar’ın “Ararat ya da Kamerayı Sopa Olarak Kullanmak” yorum-yazısı en dikkat çekici olanlarındandır. Ararat’ı türündeki diğer filmler ile karşılaştıran Hazar hem sinema bilgisi, hem bilgiye saygısı, hem de sağduyusuyla ön plana çıkmıştır.[60] Buna rağmen ufak tefek yanlışlar devam etmiştir: Örneğin filmin ilk gösterimini izleyen ulusal bir televizyonun muhabiri “filmdeki vahşet sahneleri olmasa Ermenistan hakkında sıkıcı bir film olurdu” diyebilmiştir. Oysaki filmin hiçbir sahnesi Ermenistan’da geçmemektedir. Bu da göstermektedir ki filmi izlemesi için Cannes’a gönderilen bazı muhabirler dahi Ermeni sorunu ya da film hakkında yeterli bilgiye sahip değillerdir.

“Ağrı Dağı İşinize Yaramaz Bize Hediye Edebilirsiniz”

Özetleyecek olursak ciddi araştırmalardan yoksun ve bilgiden çok duygulara yer veren Türk medyası Ararat sınavında ciddi hatalar yapmıştır. Ararat nihayetinde bir filmdir ve verebileceği zararlar sınırlıdır. Ancak bu alışkanlıklar Türkiye’nin en hayati konularında da karşımıza çıkmaktadır. Olayların başında sarsılmaz bir inançla belli görüşleri savunanlar olaylardan sonra ilk söylediklerinin tam tersi bir noktaya gelebilmektedirler. Bu çerçevede yazıyı “Ararat’ın galasını Ağrı Dağı’nda yapalım. Bunda ne zarar olabilir?” diyen gazetenin filmin gösteriminden sonra duyurduğu haberle bitirmekte yarar vardır. Filmin oyuncularında Charles Aznavour ile yapılan söyleşiye dayanan habere göre ünlü sanatçı şöyle demektedir:

‘‘Eğer bize bir hediye vermek isterlerse, onların işine hiç mi hiç yaramayan bir şeyi, Ararat’ın (Ağrı Dağı) Ermeni yamacını verebilirler.’’ [61]

SONUÇ: BİLGİSİZ YORUM

Sanatsal ve fikri özgürlüklerin genişletilmesi Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu belki de en önemli gereksinmelerdendir. Özgürlük alanının genişlemesi Ermeni sorununda da Türkiye’nin lehinedir. Çünkü Türkiye’nin bu konuda çekineceği, korkacağı bir nokta yoktur. Gerçeklerin gün yüzüne çıkması en çok Türkiye’nin ve Türklerin işine yarar. Buna rağmen açıklık ve özgürlük her istenenin söylenebilmesi anlamına gelmez. Bilgisiz ve temelsiz yapılacak her yorum hem o konunun uzmanlarına yapılacak büyük bir hakarettir, hem de toplumsal ve uluslararası ilişkiler açısından büyük bir risktir. Türk basınında bazı isimlerin iyi niyetli olarak Ararat filmini Ermeni sorununun çözümünde büyük bir şans ve aşama olarak görmek istemeleri bir yönüyle sevindiricidir. Ancak, Atom Egoyan’ın Ararat’ı böyle bir amaç için seçilebilecek en son araçtır denebilir. Türk medyası bilgiden uzak, kalıpsa yaklaşımıyla bu konuda ciddi bir hata yapmıştır. Bu hata filmin gösterime girmesiyle telafi edilmeye başlanmıştır. Fakat bilinmesi gerekir ki önümüzdeki günlerde yapılacak hatalar telafi edilemeyebilir. Özellikle Türk – Ermeni dialoğunun hassas bir dönem girdiği şu günlerde Türk medyası da üzerine düşen sorumlulukların bilincinde olmalıdır. Yorum bilginin ürünüdür, bilgi ise sabahlanan gecelerin.


[1] “Tutucu” kavramıyla Batı’da yaygın bir siyasi akım olan “conservatism” yani “muhafazakarlık” kastedilmemektedir. Türkiye’de bu kavram çok daha farklı bir anlam içermekte, dönem dönem bu anlamda da kaymalar meydan gelmektedir. Bu yazıda “tutucu” kavramı sıkı sıkıya devlete güvenen ve belli konularda fikirlerini uzlaşmaz bir şekilde savunanları anlatmaktadır.
[2] Bu tür gruplandırmalar her zaman tehlikelidir ve her tanım gerçeğin büyük bir kısmını dışarıda bırakır. Bu kaçınılmazdır. Biz de bu gruplandırmayı yaparken gerçeğin ne kadar büyük bir kısmını dışarıda bıraktığımızın farkındayız. Buna rağmen bu tür bir gruplandırmayı analizimiz için kaçınılmaz görüyoruz.
[3] “Elite” kavramı da Batı düşünce sisteminden ödünç alınmıştır. Ancak böylesine rafine bir seçkinler topluluğunun Türkiye’de varolduğunu söyleyebilmek zordur.
[4] Bu kadar “şanslı” olan konulardan bazıları da şu şekilde sıralanabilir: Kıbrıs sorunu, Yunanistan sorunu, Güneydoğu sorunu, Kürtçe yayıncılık ve eğitim, , Avrupa Birliği’ne girecek miyiz sorusu Fenerbahçe’nin şampiyonluğu sorunu (!) vd.
[5] Bu konuda Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin yapmış olduğu katkı çok büyüktür. Bugün kıymeti yeterince anlaşılamayan bu adımın Türkler ve Ermeniler için ne kadar büyük bir aşama olduğu kısa sürede anlaşılacaktır.
[6] Yazarın Türk basınında muhabir olarak geçirmiş olduğu 4 yıllık gözlemleri sisteme “yıldız” anlayışının hakim olduğunu, bilgi birikimini sağlayacak olan ekip çalışmasının ise çoğu kez ihmal edildiğini ortaya koymuştur.
[7] Siyasi parti muhabiri olduğu halde TBMM’nin çalışma mekanizmasından habersiz çok sayıda gazeteci bulunmaktadır.
[8] İngiltere örneği için bkz.: Sedat Laçiner, İngiltere, Terör Kuzey İrlanda Sorunu ve İnsan Hakları, (Ankara: Asam, 2001).
[9] Örneğin Star’ın verdiği haber gibi: “Türkiye’ye 3 Kötü Haber”, Star, 3 Kasım 2000.
[10] Bu haberlerde senaryo hakkında da ufak tefek bilgiler çıkmaya başlamıştır. Charles Aznavour’un rol alacağı gibi: “Parisli Prens Osman’dan Fransa’ya Ermeni Öfkesi”, Star, 6 Şubat 2001.
[11] “Parisli...”.
[12] “Ararat Adlı Egoyan Filminin, ‘1920 Yılında Türklerin Ermenilere Karşı Giriştiği Soykırımı Anlatacağı’ Açıklandı, Beyaz Perde, 29 Ocak 2001.
[13] “Ararat Adlı...”.
[14] Zülfü Livaneli, “Bir Başkaymış Benim Memleketim”, Sabah, 13 Nisan 2001.
[15] M. Nedim Hazar, “Üçüncü A”, Zaman, 9 Aralık 2001.
[16] Semih İdiz, “Charles Aznavour’u Kazanalım”, Star, 14 Nisan 2001.
[17] Sedat Laçiner ve Şenol Kantarcı, Ararat, Sanatsal Ermeni Propagandası, (Ankara: Asam Ermeni Araştırmaları Enstitüsü yayını, 2002), s.68; Rick McGinnis, “Masters of Illusion: An Exclusive Visit Behind the Scenes of Atom Egoyan’s New Film, Ararat”, The National Post of Canada, 4 August 2001.
[18] “Atom Egoyan’ın Filmine İlgi Büyük”, NTVMSNBC, 20 Mayıs 2001.
[19] “Yeni Bir Ermeni Küstahlığı”, Türkiye gazetesi, 30 Mayıs 2001.
[20] Zeynep Gürcanlı, “Ulusal Utanç...”, Star, 1 Temmuz 2001.
[21] Murat Birsel, “Midnight Express’ten Sonra Ararat”, Sabah, 19 Ağustos 2001.
[22] “Kanadalı Türklerden Ermeni İddialarına Karşı Girişim”, Zaman (Amerika), 21 Haziran 2001.
[23] Atilla Dorsay, “Egoyan’dan haber Var”, Sabah, 6 Ekim 2001.
[24] “TC, Holywood’a Karşı”, Star, 27 Kasım 2001.
[25] “Türkiye, Atom Egoyan’ı Yakın Takibe Aldı”, Star, 28 Kasım 2001.
[26] Abdullah Kılıç, “İkinci ‘Geceyarısı Ekspresi’ Yolda”, Zaman, 28 Kasım 2001.
[27] “Salkım Hanım’ın Taneleri Ararat mı?”, Star, 2 Aralık 2001.
[28] Haluk Şahin, “Ararat Nasıl Bir Film?”, Radikal, 8 Aralık 2001.
[29] Haluk Şahin, “Ararat Filmine Ne Yapmalı?”, Radikal, 9 Aralık 2001.
[30] Şahin, “Ararat Filmine...”.
[31] Ertuğrul Özkök, “Ararat Filminin Galasını Ağrı’da Yapalım”, Hürriyet, 12 Aralık 2001.
[32] Jonathan Gatehouse, “Egoyan ‘Appalled’ by Comments on Genocie”, The National Post (Kanada), 25 February 1999.
[33] Egoyan’ın bu konudaki görüşleri için bkz.: Sedat Laçiner, “Ermeni Propagandasının Bir Aracı Olarak Sanat: Ararat Filmi Örnek Olayı”, içinde Sedat Laçiner ve Şenol Kantarcı, Ararat Sanatsal Ermeni Propagandası, (Ankara: Asam Ermeni Araştırmaları Enstitüsü Yayını, 2002), ss. 52-53.
[34] “Egoyan Discusses Genocide at Cannes Film Festival”, Asbarez, 20 May 1999.
[35] Mehmet Barlas, “Bravo Ertuğrul Özkök’e”, Yeni Şafak, 13 Aralık 2001.
[36] Taner Akçam temelde Ermeni sorununda asıl sorumlu tarafın Türkler olduğunu iddia etmektedir. Ermeniler tarafından memnuniyetle karşılanan görüşlerini Ermenilerce düzenlenen toplantılarda sıkça dile getiren Akçam’ın görüşleri için bkz.: Taner Akçam, Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunu, (İstanbul: Su Yayınları, 2001); Diyalogtan Başka Çözüm Var mı?, (İstanbul: Su Yayınları, 2001).
[37] Ermenilerin bu “stratejileri” ve Yahudi cemaatinin buna tepkisi için bkz.: Sedat Laçiner, “Armenia’s Jewish Scepticism and Its Impact on Armenia-Israel Relations”, Armenian Studies, Vol. 1, No. 4., 2002.
[38] Serdar Turgut, “Yasaklayın O Sözde Filmi”, Hürriyet, 11 Aralık 2001.
[39] İsmet Berkan, Radikal, 24 Aralık 2001.
[40] “Nihayet Aklı Başında Bir Girişim”, MedyaKronik, 25 Aralık 2001.
[41] Koyulaştırma yoluyla vurgular tarafımdan yapılmıştır. Orijinal yazıda bunlar mevcut değildir.
[42] “Erken Başladık, Geç Kaldık”, Star, 24 Aralık 2002.
[43] Tufan Türenç, “Aynı yanlışı Ararat İçin de Yapmayalım”, Hürriyet, 29 Aralık 2001.
[44] Öner Öngün, “Ararat Yaramadı”, Star, 30 Ocak 2002.
[45] Deniz Güçer Erdem, “İğrenç Senaryo”, Star, 14 Şubat 2002.
[46] “Atom Egoyan’dan Beckett’e Saygılar”, Radikal, 20 Şubat 2002.
[47] Mehmet Basutçu, “Zeki Demirkubuz Cannes’da”, Radikal, 25 Nisan 2002.
[48] Etyen Mahçupyan, “Yeni Ulusal Proje: Türk Ararat’ı”, Zaman, 30 Nisan 2002.
[49] Sefa Kaplan, “Ararat, Geceyarısı Ekspresi Değil”, Hürriyet, 4 Mayıs 2002.
[50] Haberde “dergi” diye geçiyor ki doğru değil.
[51] Kaplan, “Ararat...”.
[52] Türker Alkan, “Nerede Bizim ‘Ararat’ımız?”, Radikal, 6 Mayıs 2002.
[53] Örneğin, Fransız basını (özellikle Liberation, Soir ve Le Monde) filmi “sıkıcı” ve “sanatsal olmaktan uzak” bulmuştur.
[54] “Ararat Ortalığı Karıştırdı”, Hürriyet, 21 Mayıs 2002.
[55] “Ararat Beni Şoke Etti”, Hürriyet, 21 Mayıs 2002.
[56] “Yaralar Kapanmadı, Kanıyor”, Radikal, 21 Mayıs 2002.
[57] Mehmet Basutçu, “Karmaşık ve Tutuk”, Radikal, 22 Mayıs 2002.
[58] Cevher Kantarcı, “Dangalaklığın Son Perdesi”, Star, 23 Mayıs 2002.
[59] “Emin Varol, “Dışişleri Ararat’ı İzleyememiş”, Star, 24 Mayıs 2002.
[60] Nedim Hazar, “Ararat ya da Kamerayı Sopa Olarak Kullanmak”, Zaman, 24 Mayıs 2002.
[61] Muhammer Elveren, “Ağrı Dağı İşinize Yaramaz Bize Hediye Edebilirsiniz”, Hürriyet, 22 Mayıs 2002.

 ----------------------
* Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslar arası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi -
- ERMENİ ARAŞTIRMALARI, Sayı 5, Bahar 2002
    İçeriğe Yorum Yaz    Yazdır    Tavsiye Et

   «  Geri
Yorumlar

Henüz Yorum bulunmamaktadır.


 
 
ERAREN - Ermeni Araştırmaları Enstitüsü

Bu site en iyi 1024 x 768 çözünürlükte görüntülenir.