Anasayfaİletişim
  
English

Ermeni Sorununda Gözden Kaçırdıklarımızın Ermeni Basınındaki İz Düşümleri

Prof.Dr. Birsen KARACA*
ERMENİ ARAŞTIRMALARI, Sayı 19, Sonbahar 2005

 

Öz: Bu makalede ağırlıklı olarak "Ermeni Soykırımı" iddialarıyla ilgili Ermeni basınında 2005 yılının ilk sekiz ayı içerisinde yayımlanmış olan röportajlar incelenmektedir. Bu röportajlardan ilki Kevork Bardakçıyan'a, ikincisi Armen Rustomyan’a, üçüncüsü ise Davit Şahnazaryan’a aittir. Bu röportajlar çerçevesinde; 1) 2005 yılı içerisinde Türk kamuoyuna yönelik psikolojik baskı unsuru olarak hazırlanmış “Ermeni araştırmacıların 90 yıldır yaptıkları çalışmaları bu aşamadan sonra yok etmeye gücünüz yetmez” şeklinde formüle edilen slogan tartışılıyor. 2)“Ermeni Soykırımı” projesini yürütenlerin asıl hedeflerinin Türkiye’nin bütünlüğünü bozmaya yönelik olduğu Bardakçıyan’ın sözleriyle belgeleniyor. 3) “Ermeni Tasarısının” Letonya Milli Meclisinde reddedilmesiyle ilgili Armen Rustomyan’ın değerlendirmesine yer veriliyor. 4) Davit Şahnazaryan tarafından yapılan Türkiye-Ermenistan sınırının asıl sorumlusunun Ermenistan hükümeti olduğuna dair açıklaması değerlendiriliyor.

 

Ayrıca, makalede Sasun isyanlarının elebaşısı olan Andranik’in 1907 yılındaki Taşnak Partisinin Dördüncü Genel Kongresinde yaptığı savunmaya da dikkat çekiliyor.

 

Anahtar Sözcükler: Ermeni basını, Sasun İsyanı, Andranik, K.Bardakçıyan, A.Rustomyan, D.Şahnazaryan,

 

Abstract: This essay deals with interviews conducted on the alleged "Armenian Genocide" that appeared in the Armenian press during the first eight months of 2005. The first interviewee is Kevork Bardakçıyan, the second is Armen Rustomyan, and the third Davit Şahnazaryan. The framework of these interviews encompasses 1) the discourse on the slogan "At this point you do not have the power to dissipate the work of Armenian researchers that has been accumulated over the past ninety years" aimed at psychologically pressurizing the Turkish public. 2) Kevork Bardakçiyan's interview proves through documentation  that the true aim of the ones who construed the "Armenian Genocide" project was to dislodge the stability of Turkish national solidarity. 3) The evaluation of Armen Rustomyan regarding the rejection of the  "Armenian Plan" in the Latvian Parliament is presented in the essay. 4)An appraisal is provided for the statement of Davit Şahnazaryan on how  the Armenian government is to be held accountable for the Turkish-Armenian border. Furthermore, in this article, the defense made by Andranik, the chieftain of the Sasun uprisings,  at the Dashnak Party’s Fourth Party Conference draws attention.

 

Key Words: Aremenian press, Sasun uprising, Andranik, K. Bardakçıyan, A. Rustomyan, D. Şahnazaryan.

 

Giriş

 

Bu makalede "Ermeni Soykırımı" iddialarıyla ilgili çalışmalarda gözden kaçırılan olguların, olayların, durumların ve düşüncelerin Ermeni basınındaki izdüşümleri ön plana çıkartılarak incelenecek. Konu seçiminde çıkış noktası, kendisini "Ermeni Soykırımı" iddiaları konusunda konuşmaya yetkin gören araştırmacıların, tarihçilerin, medya mensuplarının, köşe yazarlarının, siyasilerin kendileri için biçtikleri savcı, hatta hakim rolü oldu. Bu son cümlenin açılımı şöyle: "Ermeni soykırımı" iddiaları ile ilgili araştırmalar, çalışmalar ve tartışmalar, sorunun doğası gereği birbiriyle taban tabana zıt iki bakış açısından yürütülüyor: Avrupa ve Amerika merkezli çalışmalarda araştırmacılar 90 yıldır ısrarla Ermenilere soykırım yapıldığı ve bu konuda Türkiye'nin mutlak suçlu olduğu önyargısından hareket edip Avrupa ve Türk arşivlerinde "Ermeni ninelerin" anılarını doğrulayan belgeler arıyorlar. Türkiye'nin bakış açısıyla konuya yaklaşan araştırmacılar da tezlerini arşivlerde Türkiye'yi suçlayacak herhangi bir belgenin bugüne kadar bulunamamış olması üzerine kuruyorlar. Soruna Türkiye'nin bakış açısından yaklaşan araştırmacılar genel olarak rahat bir tartışma ortamını yalnızca Türkiye'de bulabiliyorlar. Nedeni ise, Fransa, İsviçre ve Belçika gibi bazı ülkelerde (Ermeni kaynaklarına göre bu ülkelerin toplam sayısı on beş)[1] "Ermeni Soykırımı" iddialarına karşı düşünce üretilmesi yasalarla açık bir şekilde engellenirken, genel eğilimin Türk tezini savunan bilim adamlarına ve araştırmacılara Avrupa ülkelerinde yaşam hakkının verilmemesi yönünde olmasıdır. İşte bu noktadan itibaren çelişkiler doğuyor ve sorular cevapsız kalmaya başlıyor. Üstelik, bu açıdan sorun ilkinden çok daha ciddi bir boyut kazanmış durumda. Çünkü Avrupa'da görülen bu fenomen, Avrupa'dan ithal ettiğimiz düşüncelerle gerçek anlamda çelişiyor. Bu nedenle gerekli açıklamanın yapılabilmesi için, söz konusu fenomen psikolojik, sosyolojik, kültürel, hukuksal ve etik açıdan bilimsel araştırmalara ve analizlere gereksinim duyuyor. Çünkü bu, tarihçilerin, bilim adamlarının ve araştırmacıların ne yazacaklarına araştırmalarının sonucuna göre değil, söz konusu ülkelerin yasalarının gereklerini yerine getirerek karar vermesi anlamına geliyor. Çünkü bu, Avrupa ülkelerinde tarihle ilgili bilimsel çalışmaların yalnızca güdümlü olarak yapılabildiği anlamına geliyor. Buna bilim dünyasının tepkisiz kalması ise çağdaş bilimin ciddi sorunlarından bir diğeri. Tüm bunları değerlendirince, Aydınlanma döneminden yüzyıllar önce geçmiş olmamıza rağmen, 'bilim nedir? bilim neye hizmet eder? ve bilim adamı kimdir?' sorularının tartışılmasına duyulan gereksinim giderek büyüyen bir şiddetle hissediliyor. Bu çalışmada sorun bu boyutuyla tartışılmayacak, ama bu soruların sıkça gündeme getirilmesi gerekiyor.

 

Bu çalışmanın gerçekleştirilmesindeki amaç, konuyla ilgili bugüne kadar yapılan değerlendirmelere farklı bir bakış açısı kazandırmak. Bu amaç doğrultusunda Ermeni bakış açısı araştırma ve inceleme konusu olarak seçildi. Çünkü, "Ermeni Soykırımı" iddiasını bir proje olarak hazırlayıp dünya kamuoyuna sunan grubun bakış açısının, yani Ermeni bakış açısının doğruluk derecesinin, özellikle Avrupa'da tartışılması bir yana, tartışma ortamını oluşturabilecek tüm koşulların bilinçli bir şekilde yok edilmesi ve buna yasal bir zemin oluşturulmaya çalışılması araştırmacı açısından konuyu cazip bir ilgi alanı haline getiriyor. Çalışmamızda 2005 yılının ilk sekiz ayı içerisinde yayımlanmış Ermeni gazetelerinde yer alan röportajlar veri olarak sunulacak. Söz konusu gazetelerin dili Ermenice ve Ermenistan'da yayımlanıyor, yani yalnızca Ermeni kamuoyuna hitap ediyor. Bu veriler yardımıyla "Ermeni Soykırımı" iddiasının sahibi olan kesimin, bu iddiayı gündemde tutarak (bireyler olarak ve yasal ya da terörist gruplar halinde veya devlet olarak) kendileri için ve Ermeni halkı için elde etmeye çalıştıkları maddi ve manevi değerlerin/ belki de çıkarların neler olduğu ve varılmak istenen hedef daha net görülebilecektir. Ayrıca, belge olarak kullanılacak söz konusu materyaller sorunun bu boyutuna farklı bir yorum getirecek nitelik taşıyor. Konunun dikkat çeken bir başka boyutunda ise, Türk kamuoyuna yönelik psikolojik baskı unsuru olarak hazırlanmış bir slogan var: “Ermeni araştırmacıların 90 yıldır yaptıkları çalışmaları bu aşamadan sonra yok etmeye gücünüz yetmez” şeklinde formüle edebileceğimiz bu slogan özellikle 2005 yılında sıkça tekrar edildi.

 

Yukarıda sıralanan sorunları incelemeye sonuncusundan başlayalım. Böylece, diğer sorunları tartışmak için gerekli olan zemin de hazırlanmış olacaktır.

 

Beşeri bilimler ve doğa bilimleri arasındaki temel farklılıklardan birisi, beşeri bilimlerin araştırma alanlarına giren konuların yoruma açık olmasıdır. Kaldı ki, doğa bilimlerine ait alanlarda bile mutlak doğrular yoktur. Elde edilen yeni veriler, yapılan buluşlar, (artık dünyada diyemiyoruz ama) uzayda yapılan keşifler, teknoloji, tıp, genetik mühendisliği alanlarındaki gelişmeler ve daha pek çok etmen geçmişin, hatta bir gün öncesinin tartışmasız bazı doğrularını (yenileriyle değiştirmek için) ders kitaplarından silmeyi, bireylerin ve toplumların belleğinden çıkartıp atmayı gerektirebiliyor. İnsanlık tarihi, özellikle de Batılıların tarihi bu konuda çarpıcı örneklerle doludur. Birkaçını sıralayalım. Bugün birisi bize dünyanın tepsi şeklinde olduğunu ve bir öküzün boynuzları üzerinde durduğunu, öküzün kafasını salladığı her defasında yeryüzünde depremlerin gerçekleştiğini söylerse, en iyi olasılıkla bu şahsın bir mizah ustası olduğunu düşünürüz. Çünkü, elimizdeki veriler ve teknolojinin sunduğu olanaklar geçmişe ait olan yukarıda sıraladığımız bilgileri şüpheye yer vermeyecek şekilde yanlışlıyor. Oysa bu, insanlık tarihinde kayıtlı bir olgudur. Ya da Albert Einstain'ın fizik alanında geliştirdiği görelilik kuramıyla alımlama biçimimizi nasıl değiştirdiğini anımsayalım. Zamanın ve uzayın göreceli olabileceğini insanlar Einstein'dan önce düşünseler bile delillendirebiliyorlar mıydı? Bir başka örnek. Acaba, 1633 yılında "dünya dönüyor" dediği için Galilei'yi mahkûm eden Engizisyon Mahkemesinin doğru karar verdiğini savunacak Avrupalılar hâlâ mevcut mudur? Her ne kadar, 2005 yılının Haziran ayında Associated Press tarafından dünyaya “bir rahibenin çarmıha gerilerek öldürüldüğü” şeklinde duyurulan haberin konusu olan olayın geçtiği yer Avrupa ise de[2], bu sorunun cevabı olumlu olmayacaktır. Bu örneklerin seçilmesindeki amaç, aşağıda yapılacak olan çıkarım için zemin hazırlamaktı. Bu örneklerden yola çıkarak şunu söyleyebiliriz: Sosyal bilimler alanındaki hiçbir şey mutlak değildir. Belgeler bulunur, yeni veriler ortaya çıkar, buluşlar ve keşifler yapılır, eski bilgilerin yerini yenileri alır: Değişen yaşam koşullarıyla birlikte gelenekler değişir, yargılar değişir, imgeler değişir ve geçmişte doğru olduğu dikte edilen yanlışlar da değişir. Kısaca, zaman içerisinde değişmemiş ve değişmeden kalabilecek insana ve sosyal yaşama ait hiçbir şey geçmişte mevcut olmadı, bugün de yok. Buna edebiyattan somut bir örnek verelim. Günümüzde Robin Hood gibi kahramanların yaratılmaması, gerçek yaşamda artık bu tür kahramanların yaşamıyor olmasından mı, yoksa toplumların bu tür kahramanlara artık gereksinim duymuyor olmasından mı? Bir düşünelim, günümüzde Robin Hood olmak hevesine kapılan birisini kahraman olarak mı adlandırırdık, yoksa terörist olarak mı? Robin Hood'la edebiyattan kaynaklanan gönül bağımız bizi tersini söylemeye zorlasa da, ikinci seçenek gerçeğe daha yakın ve doğru olandır.

 

Verilen tüm örneklerden ve yapılan çıkarımdan hareketle altı çizilmesi gereken, "Ermeni soykırımı" iddiasıyla yola çıkıp biz onlarca yıldır çalışıyoruz, dünya kamuoyunda da yeterince olumsuz bir Türk imgesi yarattık, Avrupa ülkeleri de teker teker aldıkları kararlarla yasalarına bizim bakış açımızın dışında düşünce üretilmesini yasaklayan cezai müeyyideler koyuyor, o halde mutlak doğru olan bizim bakış açımızdır ve bu aşamadan sonra geriye dönüş olamaz yanılgısıdır. Nitekim, bir grup Fransız tarihçinin 2005 yılı Aralık ayında Fransız parlamentosunun tarihi özgür bırakması için yaptıkları girişim de bu tezi doğruluyor.[3]

 

Bu veriler, olanları bir başka perspektiften daha değerlendirmeyi gerektiriyor: Bugün "Ermeni Tasarısı" başlığıyla da kaşımıza çıkan fenomen, aslında Avrupa parlamentolarında çıkartılan yasaların boşluklarından yararlanılarak "Ermeni Soykırımı" iddiaları çerçevesinde gerçekleştirilen etkinliklerle hukuk sistemlerinin nasıl dünya ölçeğinde kötüye kullanılabileceğini gösteren sıra dışı bir örnektir. Konunun bu açıdan ele alınarak incelendikten sonra sonuçlarının (gerekirse dünya kamuoyu ile) paylaşılması yasa koyucuları daha dikkatli olmaları için uyaracaktır.

 

Sözü edebiyatla, ama özellikle de kara mizaha en güzel örnek olarak gösterilen bir eserle bağlayalım. Edebiyatta, teması bakımından bu kadar büyük ölçekli olmayan, hatta "Ermeni soykırımı" iddialarıyla kıyaslandığında son derece nahif kalan bir örnek vardır. Bu, Rus edebiyatından Nikolay Vasilyeviç Gogol'ün "Ölü Canlar" adlı eseridir. Gogol'e bu eserin konusunu A.S.Puşkin vermiştir. "Ölü Canlar"ın konusunun edebiyatın mutfağına girme macerasını oluşturan olaylar zinciri şöyle gelişir: Puşkin, bir yazar ve şair olarak başarısının doruk noktasında olduğu dönemde tarih konulu bir eser yazmak amacıyla Arşivde özel izinle araştırmalar yapar. Bu araştırmaları sırasında bazı mahkeme kayıtları bulur. Bu kayıtlar arasında bir davanın konusu kendisine çok ilginç gelir. İşte bu dava, ilerleyen dönem içerisinde "Ölü Canlar" adlı eserin konusu olacaktır. Puşkin'in niyeti arşivde bulduğu söz konusu davaya konu olan olayı eserlerinden birisinde işlemektir. Ama Gogol'ün bir şekilde bu konudan haberi olur ve Puşkin'i ikna ederek konuyu kendi eseri olan "Ölü Canlar" da işlemek üzere izin alır. Davaya konu olan olaya yasalardaki boşluğu kişisel çıkarları doğrultusunda kullanmak isteyen birisi neden olmuştur. Zaman, Çarlık Rusya'da kölelik sisteminin hakim olduğu bir dönemdir. Bu dönemde, devlet köle sayısını dikkate alarak köle sahiplerine kredi vermektedir. Gogol işte bu gerçek olaydan yola çıkarak yazıyor eserini. Eserin konusu da kısaca şöyle: Gogol'ün Çiçikov adını verdiği "kahraman" söz konusu yasadan yararlanmak istiyor. Kendisine orta halli bir çiftlik sahibi görüntüsü vererek Rusya'da seyahate çıkıyor. Amacı, köle sahipleriyle ilişkiye geçerek onlardan ölmüş ama henüz kayıtlardan düşmemiş, yani yaşıyor görünen kölelerini satın almaktır. Böylece köleler ölü olduğu için yemek, barınak, hastalık vs masrafları olmayacaktır, ama Çiçikov'un devletten kredi talep etmek için gerekli sayıda kölesi olacaktır. Eserin adının ölü canlar olmasının nedeni de budur. Bu, ahlaki açıdan, hukuki açıdan ve dini açıdan büyük bir rezalettir. Eserin sonunda bu skandal ortaya çıkınca Çiçikov, hiç de kahramanlara yakışmayacak bir şekilde kaçıyor. Bu eser, 19. yüzyılda Rusya'da yaşananlardan ve insanın kirlenmesinden dolayı Rus aydının duyduğu ıstırabı anlatır.

 

İçerisinde tazminat ve toprak talepleri bulunan ve adına "Ermeni Soykırımı" denen proje kapsamına giren iddialara sahip çıkanlara neler vaat edildiği dikkate alınırsa “Ölü Canlar”a konu olan olayla benzerlikler net olarak görülebilir. Öncelikle, “Ermeni Soykırımı” iddialarını bilinçli bir çalışmanın ürünü olarak gösteren belgeler var: Sasun isyanlarının elebaşısı olan Andranik’in 1907 yılındaki Taşnak Partisinin Dördüncü Genel Kongresinde yaptığı savunma “soykırım” adı verilen fenomenim gerçekte bir senaryo olduğunu belgeliyor:

 

“Sasun için hiçbir yarar sağlamadan kırıldılar . Bu bir iftiradır. Daima kırıldığımızı hatırlarlar da aynı şekilde kırdığımızı niye konuşmazlar? (Onların) Çarpışmalarının gücü kırmaya yetmemiştir. <...> Biz çarpışanlar, saldırganlardan iki kat fazlasıyla cephane ele geçirdik. Yiyeceğimizin az olması bir gerçekken bizler kırılmadık. Karşımızdaki güç bizim bin katımızdı. Bizler sadece, elçiliklere sunmaları için sahte adlar kullanarak 7000 (yedi bin) kişinin öldüğü yalanını uydurduk”[4]

 

Sorunun paradoksal olan yönü, “Ermeni Soykırımı” iddiasını kurgulayan ve sahiplenen kesimin özellikle Ermeni entelektüelleri olmasıdır.

 

Bu noktada sorunun bir başka boyutuna dikkat çekelim.  Diyasporada ve Ermenistan'da faaliyet gösteren "Ermeni Soykırımı" iddiasının propagandistleri ve eylemcileri Ermeni gazetelerine verdikleri demeçler ve röportajlarda 90 yıldır yaptıkları çalışmaların sonucunda dünya kamuoyunda kazandıkları başarılarla ilgili olarak, "Ermeni Soykırımı" iddiasının Türkiye'deki propagandistleri ve eylemcileri kadar emin ve tek doğrultuda konuşmuyorlar. Bu düşünceyi belgelemek amacıyla, önce “Ermeniler ‘Ermeni Soykırımı’ iddialarıyla ilgili olarak 90 yılda aldıkları yolu nasıl değerlendiriyorlar?” şeklinde bir soru yöneltelim, ardından da üç farklı kişiden cevap alalım. Bu amaçla görüşlerine başvuracağımız şahıslardan ilki, diaspora'dan Kevork Bardakçıyan, bilim adamı kimliği taşıyor; ikincisi, Ermeni Milli Meclisi Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı Armen Rustomyan; üçüncüsü, Ermenistan'dan bir muhalif, Davit Şahnazaryan olacak.

 

Konuyla ilgili olarak, diaspora Ermenilerinden Kevork Bardakçıyan'ın 11 Haziran 2005 tarihinde Azg gazetesine verdiği ve "'Türklere Rehin Olan Özgürlüğümüz' 'Bağımsızlıktan' Sonraki İdealimiz Olacaktır" başlığıyla yayımlanan röportajda kendisine sorulan bir soru üzerine söylediklerini alıntılamadan önce, alt yapı oluşturmak için, Erivan'dan bir haberle giriş yapalım. 2005 yılı Nisan ayında Erivan'da Ermeni Soykırım iddialarının kazandığı boyutların tartışıldığı uluslararası bir konferans düzenlendi. Kevork Bardakçıyan da bu konferansın organizatörlerinden ve katılımcılarındandır. Bu nedenle Erivan'da bulunan Bardakçıyan 27 Nisan 2005 tarihinde Azg gazetesine yaptığı ziyaret sırasında bir de röportaj vermiş. Muhabirin sorusu şöyle: "—Bu yolla harcadığımız çabalar niteliksel olarak yeni bir aşamaya girmiş olmalı, bu konuda ne söyleyeceksiniz?"[5]

 

Bu soru karşısında Bardakçıyan bir açıklama yapma gereksinmesi duyuyor:

 

—Çok sayıda devletin Ermeni Soykırımını tanımış olması gerçeğine rağmen, sorunun gelişiminde çok da aşama kaydedilmediğini düşünüyorum, ancak bu, Almanya tarafından soykırımın tanınmasını vurgulayarak devam ettirilmeli. Osmanlı, aynı şekilde çağdaş Türk tarihi içerisinde ve ders kitaplarında yer alan Ermenistan’ın ve Ermeni halkının isyanının daha önemli olduğunu düşünüyorum, çünkü Türk ders kitaplarında Ermenilerin varlıkları yok, yalnızca toprak olarak değil, kültürel ve sosyal perspektifleriyle de. Dolayısıyla, geniş düşünceli Türk tarihçilerle birlikte ortak çalışmayı öneriyorum,  bilim adamları soykırım gerçeğini kabul edince, Türk devletinin politikası temelsizleşecek ve absürd bir şey haline dönecek."[6] 

 

Görüldüğü gibi, diyaspora için, Avrupa parlamentolarında alınan kararlar tek başına yeterli değil. Onlar için gerekli olan, Türkiye'nin Ermeni soykırım iddiasını kabul etmesi gerektiğini ısrarla vurgulayarak kendilerini destekleyen Türkiyeli grubun etkinlikleri sonucunda Türkiye tarafından alınacağına inandıkları karar. Zaten Avrupa parlamentoları da "Ermeni tasarılarını" bu amaçla kabul etmiyorlar mı?

 

Bardakçıyan'ın röportajındaki ayrıntıları değerlendirmeyi daha sonraya bırakalım ve sorumuzun cevabını aramaya devam edelim. Şimdi de Ermeni Milli Meclisi Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı Armen Rustomyan’ın Hayots aşhar gazetesi muhabirine verdiği röportajdan bir alıntı yapacağız. Türk kamuoyuna da yansıdığı şekliyle 2005 yılında Ermenistan'ın Letonya Büyükelçisi Aşot Hovakimyan’ın ve yerel Ermeni cemaatinin ortak çalışması sonucunda, Avrupa'dakilerin benzeri bir taslak Letonya Milli Meclisinin gündemine girdi, ancak kabul edilmeden kaldırıldı. Alıntı yapacağımız röportajın ana konusu bu, başlığı ise "Türkler İyi Hazırlanmış Durumdalar, Bizse İhmal Ediyoruz". Röportaj sırasında yapılan açıklamayı eksik bulan Hayots aşhar gazetesi muhabirinin "Ama Türk Büyükelçiliğinin aktif propagandaları nedeniyle sorunun gündemden çekildiği haberleri vardı" [7] bilgisinin altını çizmesi üzerine Hovakimyan'ın açıklaması şöyle oluyor:

 

"—Mesai arkadaşlarımızın açıklamasına göre, soykırımın tanınması sorununun müzakeresi gündemden çekilmedi. Gerçi, sorunun müzakeresinden hemen sonra Türk Büyükelçiliği’nin aktif propaganda yöntemlerine giriştiği doğru. Özellikle, Letonya Milli Meclisindeki tüm milletvekillerine soykırım sorunuyla ilgili Türkiye'nin olumsuz pozisyonunu 'delillendiren belgelerle' hazırlanmış lazer disketler gönderdiler."[8] 

 

Hovakimyan konuşması sırasında şunlara da işaret ediyor:

 

"Ancak Türkiye artık iyi hazırlanmış bulunuyor. Şöyle ki, farklı dillerde hazırlanmış cd’ler bile var, eğer bir ülkede soykırımın tanınması gündeme gelecek olursa cerrahi bir yöntemle diplomatik temsilcilikleri yaygınlaştırıyorlar.

 

Bu, bizim genel politikamızın yakın gelecekte atacağımız aktif adımlarla düzeltmeye çalışmak zorunda olduğumuz bir kusurudur”[9]  

 

Letonya'daki Türk Büyükelçiliği aracılığı ile elde edilen sonuç ve Hovakimyan'ın bu saptaması da "Ermeni Soykırımı" iddialarıyla ilgili mutlak olduğu savunulan doğruların ne kadar temelsiz ve kaygan bir zeminde durduğuna yeterince dikkat çekiyor. Ayrıca, Hovakimyan’ın söyledikleri yukarıda tartışma konusu yapılan ve Türk kamuoyu üzerinde psikolojik baskı aracı olarak kullanılan propaganda malzemesinin temelsizliğini vurgulayan bir nitelik taşıyor.

 

Sorumuza üçüncü bir bakış açısından nasıl cevap verildiğini incelemek için, Ermenistan’daki muhalefetin görüşlerine başvuracağız. 5 Ağustos 2005 tarihinde Aravot adlı gazetede Davit Şahnazaryan'ın ABD'de sunduğu bir bildiride Türk-Ermeni ilişkilerini değerlendirdiğini bildiren bir haber yer aldı. Bu habere göre, Davit Şahnazaryan Washington’a gerçekleştirdiği ziyaret sırasında ABD Devlet Bakanlığının programıyla 25—29 Temmuz tarihlerinde ABD Devlet Bakanlığında, ABD Parlamentosunda, Pentagon'da, Güvenlik Konseyinde, Beyaz Saray’da, ayrıca bir dizi araştırma ve inceleme merkezinde görüşmelerde bulunuyor. Bu davet çerçevesinde D.Şahnazaryan World Security Enstitüsünün himayesiyle gerçekleştirilen etkinlik sırasında Washington’un The Atlantic Counsil kurumunda bir de bildiri sunmuş. Alıntımız işte bu bildiriden yapacağız. Şahnazaryan'ın görüşüne göre, öncelikle "Ermeni-Türk ilişkilerinin düzelmesinin Dağlık Karabağ anlaşmazlığının gelişiminde olumlu etkisi olacaktır ki, bu Robert Koçaryan’ın iktidarı için tehlikelidir. İkincisi, Ermeni-Türk sınırının açılması, Ermenistan ekonomisine hakim olan kriminal-erk sistemi için bir tehdittir ki, bu erk Ermenistan Cumhuriyetinin siyasi iktidarını aracısız olarak kontrolü altında tutuyor ve hükümeti korumak için güçlü bir siyasi araçtır." [10]

 

Şahnazaryan'ın açıklaması, özellikle sınırın açılmaması konusunda Türkiye'ye Türkiye'den yöneltilen eleştirileri çürütür nitelikte. Bu ve daha önceki alıntılar, olup bitenleri aracısız olarak doğrudan Ermenistan Ermenilerinden ve diaspora Ermenilerinden öğrenmemizin ne kadar elzem olduğunu gösteren önemli ve ciddi verilerdir. Zira üçüncü şahıs konumundaki kişilerin aracılıklarıyla aktarılan bilgiler kişisel çıkarların ve ihtirasların kurbanı olabiliyor.

 

 

***

 

Şimdi şu ana kadar tartıştığımız konuyla yakın ilişkisi olan bir başka sorunun cevabını arayalım. Sorumuz, “Türkiye'de ‘Ermeni Soykırımı’ iddiasının sahiplerince yürütülen ısrarlı propagandalarla varılmaya çalışılan nokta nedir?” olacak. Bu sorunun cevabını ararken Bardakçıyan'ın röportajı daha da dikkat çekici bir nitelik kazanıyor. Diasporalı Ermeni bilim adamının yukarıdaki alıntıda yer alan son cümlesinin altını çizelim: "(Böylece) Türk devletinin politikası temelsizleşecek ve absürd bir şey haline dönecek." Bu cümlenin yorumunu uluslararası hukuk alanında çalışan uzmanlara bırakalım ve Bardakçıyan'ın aynı röportajından yeni bir alıntı yaparak çizmeye çalıştığımız tabloyu tamamlayalım. Azg gazetesi muhabiri biraz da endişeyle Bardakçıyan'a şöyle bir soru yöneltiyor: "Konferanslar, bilimsel toplantılar, buluşmalar, yayınlar yoluyla bunun kabul ettirileceği düşünülüyor. Acaba Türk hükümeti geri dönüş yapacak mı, yoksa bunlar yalnızca bilim çevrelerinin görüşü olarak mı kalacak?" [11]  

 

Bardakçıyan yalnızca gazetecinin değil bizim sorumuzun cevabını da veriyor, hem de hedeflerinin ne olduğunu yoruma gereksinim duymayacak netlikte ve sadelikte dile getirerek:

 

"Bu çalışma yöntemini denemek zorundayız. Avrupa veya Amerika’da düzenlenen konferanslardan sonra Türkiye’de gerçekleştirilecek olan konferansların çok daha önemli olduğunu düşünüyorum. İstanbul’dan başlamalı ve Doğuya; Ankara, Erzurum, Van, Kars, Ani, Gümrü, Erivan’a kadar gitmeli. Ermeni Türk Komisyonu kurulmuştu, bunlar tuzaktı, geçici önlemlerdi, Türk Hükümeti kendi politikasını devam ettirmek için, bilim adamlarını bunlarla oyalamak istiyordu. Demek ki, bu bölgedeki Ermenileri ayaklandırmak için karşılıklı bilimsel diyalog geliştirilmeli. Değilse, tanımanın bizim için anlamı ne? Özür dilenmesi mi?.."[12] 

 

Bardakçıyan’ın bilim adamı kimliğiyle Türkiye’nin toprak bütünlüğüne karşı yöneldiği bu hedef Amerika’daki ve Avrupa’daki bilim kuruluşlarının bilimsellik kimliklerini ve işlevlerini tartışmaya açacak karakterde. Bu ise bağımsız bir dizi çalışmaya konu olabilir ve de olmalıdır.

 

Sonuç olarak. 1) Bu çalışmada sunulan bilgilerin niteliği Ermeni kamuoyuna sunulan Ermenice bilgileri yakından takip etmenin gerekliliğini vurguluyor. 2) Bir toplumun belleği, tarihçilerin, yazarların, bilim adamlarının, araştırmacıların, gazetecilerin, mimarların, ressamların, kısaca yaratıcı entelektüellerin ürünleriyle ve entelektüellerin çabalarıyla korunur. Bu bağlamda, kamuoyunun doğru bilgilendirilmesi, ortaya çıkacak olan ürünlerin niteliğine de yansıyacaktır. 3) Veriler, iddia edilenin aksine "Ermeni Sorunu" ile ilgili yıkılması gereken tabuların Türkiye'nin değil, Batı'nın entelektüel dünyasında beslendiğini belgeliyor. Bu gerçek, dünya kamuoyuna yönelik çalışmalarda sorunun bu yönüne de ağırlık verilmesini gerektiriyor.

 



[1] Kevork Bardakç?yan, 'Mer inknutyun? patand e turkerun' vorn e linelu mer idael? 'azatagrveluts' heto ('Türklere Rehin Olan Özgürlü?ümüz' 'Ba??ms?zl?ktan' Sonraki ?dealimiz Olacakt?r), zruyts Melanya Ba?alyan?, Azg, 11 hunisi 2005, ec. d (4)—ye (6)(Ermenice).
[2]Bu haber Türkiye'de 17.06.2005 tarihinde Star gazetesinde "Çarm?ha Gerilen Rahibe Öldü", 18.06.2005 tarihinde Sabah gazetesinde "Son Nefesini Çarm?hta Verdi" ba?l???yla verildi. Türk bas?n?nda haber kayna?? gösterilmemekle birlikte yurtd??? bas?n, foto?raflar ve haberin kayna?? olarak Associated Pres'i gösteriyor. (Konuyla ilgili belgeleri toplamamda yard?mc? olan Ermeni Dili ve Kültürü yüksek lisans ö?rencisi Melek Sar? Güven'e te?ekkür ederim)
[3]
http://www.zaman.com.tr/?hn=238148&bl=dishaberler&trh=20051215 http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=23060 http://www.milliyet.com.tr/2005/12/22/dunya/axdun01.html
[4]Dasnabedyan, Y.Gh. Sarkisyan, Ta?nak Partisi için belgeler, üçüncü Cilt, s.118. Al?nt? için bkz. Andranik Çelebyan, Zoravar Andranik, (Erivan; Arevek, 1990), ec. 191. (Ermenice)
[5] Kevork Bardakç?yan, a.g.y.
[6] A.g.y.
[7] Armen Rustomyan, Zruyts. Vahan Vardanyan, Hayots a?harh (Ermenice günlük gazete), 11 Hunisi 2005, 109/1932, s.1—2.
[8] A.g.y.
[9] A.g.y.
[10] Davit ?ahnazaryan, Aravot, 5 ogostosi 2005, ec. 1.
[11] Kevork Bardakç?yan, a.g.y.
[12] A.g.y.

 

 ----------------------
* Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Öğretim Üyesi -
- ERMENİ ARAŞTIRMALARI, Sayı 19, Sonbahar 2005
            Tavsiye Et

   «  Geri
Yorumlar