Anasayfaİletişim
  
English



E-Bülten Üyeliği

Günlük bültenimize üye olmak için aşağıdaki alanları doldurunuz.
Ad:
Soyad:
Eposta:


DERGİ SAYILARI

Kitap Tahlili: Ermenilerin Zorunlu Göçü, 1915-1917 (Prof. Dr. Kemal Çiçek)

M. Serdar PALABIYIK*
ERMENİ ARAŞTIRMALARI, Sayı 19, Sonbahar 2005

 

Yazar: Prof. Dr. Kemal Çiçek

Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2005, 368 Sayfa

 

Prof. Çiçek’in eserinin temel amacı 1915-1916 yıllarında ne olduğu sorusunu yanıtlamaktır. Üzerinden neredeyse bir yüzyıl geçmesine rağmen halen tartışılan 1915-1916 olaylarının bilimsel analizi gerek Türkiye’nin gerekse bölgenin yakın tarihi açısından son derece önemli bir döneme ışık tutacaktır. Bu nedenle yazar bu dönemin önyargılardan, safsatadan ve temelsiz suçlamalardan arındırılarak incelenmesinin gerekliliğini vurgulamaktadır.

 

Yazara göre tarih bilimi yüzyıllardır siyasi amaçlara alet edilmektedir. Özellikle Ermeni sorunu gibi tartışmalı konularda bu durum daha da ön plana çıkmaktadır. Nitekim konu ile ilgili eserler incelendiğinde bunların çoğunun bilimsel dayanaklardan uzak ve yapay bir kurgu çerçevesinde türetilmiş olduğu göze çarpmaktadır. Yazar aynı tuzağa düşmemek için özellikle otantikliği ispat edilmiş arşiv belgeleri üzerinde çalışmış, ve eserini mümkün olduğu ölçüde tarafsız bir biçimde kaleme almaya çalışmıştır. Şüphesiz, sosyal bilimlerde değer yargılarından tamamen arınmış, tümüyle tarafsız eser üretmek mümkün değildir; zira sosyal bilimcilerin o güne dek oluşturdukları kalıpları, değerleri, hatta kimi zaman önyargıları eserlerinin içine siner. Bu bilişsel süreç içinde eser yazarının ruh halinden de büyük ölçüde etkilenir. Prof. Çiçek’in bu eserinde de benzer bir etkileşimi görmek mümkündür. Nitekim neredeyse bir asırdır, işlemediği bir suçtan dolayı hüküm giydirilmeye çalışılan bir ulusun mensubu, ve bunun da ötesinde Ermeni meselesinin uzmanı olan yazarın eserinde bir savunma içgüdüsü hakimdir. Yine de konu ilgili özellikle Ermeni tarihçiler ve bilim adamları tarafından yazılan eserlerle karşılaştırıldığında, Prof. Çiçek’in eseri propagandadan son derece uzak ve çok daha tarafsız olarak kaleme alınmıştır.

 

Eser beş temel bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde Ermenilerin zorunlu göçüne neden olan gelişmeler özetlenerek okuyucuya olayların tarihi arka planı temin edilmiştir. İkinci bölümde ise zorunlu göç kararı ve bu kararın uygulanması analiz edilmiştir. Eserin en uzun bölümü olan üçüncü bölümde özellikle Amerikan arşiv kayıtlarından yararlanılarak zorunlu göçün nasıl yürütüldüğü ve bu konu ile ilgili yol hikayeleri anlatılmaktadır. Dördüncü bölüm ise zorunlu göçe tabi tutulan Ermenilerin iskân mahallerine varmaları ve bu bölgelerdeki kamp hayatları incelenmektedir. Eserin son bölümünde ise farklı kaynaklar tarafından ortaya konan Ermeni kayıplarının sayısı üzerinde yapılan tartışmalara yer verilmektedir. Eser, sonuna eklenen pek çok otantik belge ve harita ile desteklenmektedir.

 

Eserin giriş kısmında yazar Ermeni meselesinin farklı aktörler tarafından nasıl değerlendirildiğini analiz etmektedir. Buna göre tartışmanın her iki tarafı da birbirini konuyu tabulaştırmakla suçlamaktadır. Ermeni tarafı 1915-1916 olaylarını sorgusuz sualsiz bir ‘soykırım’ olarak nitelendirmekte ve bu konunun tartışılmasına dahi tahammül edememektedir. Bu ‘gerçeğin’ uluslararası toplum tarafından kabul edilmesi için de büyük gayret sarf etmektedir. Türk tarafı ise 1915-1916 olaylarının vahim sonuçlarını kabul etmekle beraber, olayın hukuken ‘soykırım’ olarak kabul edilemeyeceğini savunmakta ve Ermenilerin sözde soykırımı kabul ettirme dayatmalarına karşı koymaya çalışmaktadır. Tüm bu çekişme ise konunun bilimsel platformlarda, tarafsız bir biçimde tartışılmasını engellemektedir.

 

Prof. Çiçek’e göre Türk tarafının konu ile ilgili bir diğer sorunu da Ermeni meselesi ile ilgili eserlerin azlığıdır. Yazar Türkiye’nin Ermeni propagandası tarafından ‘esir alınan’ Batı kamuoyunu ve parlamentolarını bilgilendirmekte yetersiz kaldığını düşünmektedir. Yine de son dönemde 1915-1916 olaylarının insani ve sosyal boyutları hakkında gerekli bilgilendirmenin yapılabilmesi için ortak bağımsız tarih komisyonlarının kurulmasının talep edilmesi yazara göre Türkiye’nin özgüvenini göstermesi açısından dikkate değer bir gelişme olmuştur.

 

Bu kısa girişin ardından eserin ‘Neden Zorunlu Göç?’ başlıklı ilk bölümünde yazar 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşından itibaren Ermeni-Osmanlı ilişkilerini yansıtmaya çalışmıştır. Bu bölüm özellikle konu ile ilgili az bilgiye sahip olan okuyucular için Ermeni meselesine giriş niteliği taşımaktadır. Özellikle 1878 Berlin Kongresi’nde dile getirilen Ermenilerin siyasi taleplerine dikkat çekildikten sonra, önce Rusya’nın, ardından da Protestan misyonerlerin Ermenileri nasıl kullandıkları ve bu toplumun bağımsızlık isteklerini nasıl kamçıladıkları dile getirilmektedir. Daha sonra II. Abdülhamid’in İngiltere ve Rusya rekabetinden yararlanarak ülkenin toprak bütünlüğünü Pan-İslamizm ideolojisi vasıtasıyla korumaya çalışması anlatıldıktan sonra, Ermenilerin bu durumdan nasıl olumsuz etkilendikleri ve II. Abdülhamid’e karşı İttihat ve Terakki Partisi ile nasıl işbirliği yaptıkları incelenmektedir. Bu bağlamda özellikle Ermeni 19. yüzyılın son yirmi yılına damgasını vuran Ermeni isyanlarına da değinilmektedir. Bununla beraber, yazara göre II. Meşrutiyetin ilk yılları Ermenilerin siyasi emelleri için büyük bir fırsat yaratmıştır. Ancak durumun vahametini sonradan fark eden İttihat ve Terakki Partisi Ermeni isyanlarına son vermek amacıyla harekete geçmiştir. Özellikle 1913 yılından itibaren Ruslar tarafından silahlandırılmaya başlayan Ermeniler imparatorluğun toprak bütünlüğüne tehdit oluşturdukça yönetici kadro buna karşı hareket etmek mecburiyetinde kalmıştır. Bu noktada da dış baskılar önemli rol oynamaktadır.

 

Yazar 8 Şubat 1914 tarihli Yeniköy Antlaşması olarak tabir edilen ve yakın tarihimizde genellikle gözden kaçırılan bir notayı daha detaylı bir biçimde incelemektedir. Bu belge dönemin Sadrazam ve Dışişleri Bakanı Prens Said Halim Paşa ve Rusya Elçiliği Maslahatgüzarı Konstantin Gulkeviç tarafından imzalanmış ve büyük devletlere bir nota olarak sunulmuştur. Buna göre Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı bölgeler ıslahat bahanesiyle fiilen Osmanlı egemenliğinden çıkarılmış ve bölgedeki vilayetlerin idaresi yabancı müfettişlerin vesayetine bırakılmıştır. Yazara göre bu ‘itilafname’ İttihat ve Terakki yönetimi tarafından Ermenilerin bağımsızlık düşüncelerinin ilk adımı ve Osmanlı Ermenilerini imparatorluktan koparacak sürecin başlangıcı olarak algılanmış ve tehcir kararının alınmasında önemli rolü olmuştur.

 

Eserin bu ilk bölümünde son olarak Talat Paşanın 1914 yılından itibaren Ermeni toplumunun ileri gelenleri ile isyanların ve Ermenilerin Osmanlı imparatorluğunun toprak bütünlüğüne aykırı hareketlerinin durdurulması ile ilgili yaptığı müzakerelere değinildikten sonra, bu müzakerelerin sonuçsuz kalması ve 24 Nisan 1915 tarihinde bu liderlerin tutuklanarak sürgüne gönderilmesi anlatılmaktadır.

 

Eserin ‘Zorunlu Göç Kanunu ve Uygulaması’ başlıklı ikinci bölümünde ise yazar zorunlu göç kararnamesini ve bunu müteakip uygulama ile ilgili çıkarılan diğer kararnameleri incelemektedir. Yazara göre zorunlu göçün uygulanmasında büyük zorluklar ve sorunlar yaşanmıştır, ancak bu durum Osmanlı yönetiminin göçün mümkün olan en rahat şekilde uygulanması konusundaki iyi niyetini gölgeleyemez. Yazar bu bölümde ‘Tehcir Kanunu’ olarak bilinen 1 Haziran 1915’te yürürlüğe giren ‘Sefer Zamanında Hükümetin İcraatına Karşı gelenler İçin Ordu Tarafından Alınacak Önlemler Hakkında Geçici Kanun’ başlığını taşıyan kanun hükmünde kararnamenin müzakerelerini ve içeriğini incelemektedir. Aslında dört maddeden oluşan bu kararnamenin hiçbir yerinde ‘Ermeni’ kelimesi geçmemektedir ve Osmanlı Devleti’ne karşı gelen Vahhabi Araplar için de kullanıldığı bilinmektedir. Yine de bu kanunun muhatapları fiilen Ermeniler olmuştur. Tehcirin uygulanması ile ilgili olarak da bir Bakanlar Kurulu mazbatası hazırlanmıştır. Bu noktada tehcir edileceklerin can ve mal güvenliklerinin sağlanması, yiyecek ve barınakların temini, tehcir edildikleri bölgelerde yaşayacakları evlerin yapılması, gerekli istihdamın sağlanması gibi hususlara yer veren yönetmelikler de çıkarılmıştır. Bu kararnameler Osmanlı yönetiminin kasıtlı bir soykırım planlamadığının, bilakis can ve mal güvenliğinin korunması için azami gayret sarf ettiğinin bir kanıtıdır.

 

Bu bağlamda 30 Mayıs 1915 tarihli Ermenilerin sevk ve iskânına dair 15 maddelik yönetmelik ile 10 Haziran 1915 tarihli Ermenilerin terk ettikleri malların korunması ve bedellerinin sahiplerine ödenmesini öngören bir Terk Edilmiş Mallar Komisyonu kurulmasına dair 34 maddelik yönetmelik eserde incelenmektedir. Ancak yine de yazara göre tüm bu çalışmalara rağmen çeşitli yolsuzlukların da önüne geçilememiştir. Özellikle terk edilen malların çalınması, değerinin çok altında bir fiyatla satılması veya kaydedilmesi gibi yolsuzluklar yaygındır. Hükümet her ne kadar bu yolsuzlukları cezalandırmaya çalışsa da savaş koşulları altında bunda yeterince başarı sağlayamamıştır.

 

İkinci bölümün son konusu ise zorunlu göçten muaf tutulanlardır. Özellikle Protestan ve Katolik Ermeniler ile, Batı Anadolu ve İstanbul Ermenilerinin çoğu ile din değiştirerek Müslüman olan bazı Ermeniler tehcirden muaf tutulmaya çalışılmıştır. Özellikle Batı Anadolu, Kastamonu ve İstanbul gibi vilayetlerden Ermeni komitalarının lider kadroları dışında genellikle Ermeni tehciri yapılmamıştır. Ancak bu konuda da çeşitli hatalar yapılmış ve tehcirden muaf tutulması gereken bazı Ermeniler tehcir edilmiştir. 

 

Eserin ‘Yollar, Kafileler ve Yol Hikayeleri’ başlıklı üçüncü bölümünde tehcir hikayeleri özellikle bölgedeki Amerikan diplomatlarının raporlarından yararlanılarak anlatılmaktadır. Yine de yazar bu raporların doğruluğu konusunda çeşitli şüphelere sahiptir. Bir kere bu diplomatların çoğu raporlarında bizzat müşahede ettikleri olgulardan bahsetmek yerine ikincil kaynaklardan topladıkları bilgileri derlemekle yetinmişlerdir. Hatta birçoğu bu bilgileri kendisi görmüş gibi yansıtmış, bu da raporlar içerisinde çeşitli tutarsızlıklara neden olmuştur. Prof. Çiçek bu nedenle bu raporların son derece dikkatle incelenmesi gerektiğini belirtmektedir.

 

Bu bölümde ilk olarak Ermenilerin tehcir kararından sonra mal varlıklarını geride bırakarak ve hiçbir hazırlığa mahal verilmeksizin derhal tehcir edildikleri iddiasına yanıt verilmektedir. Yazara göre acilen tehcir edilenler yalnızca siyasi faaliyetlere karışmış, diğer bir tabirle komitacı olan Ermenilerdir. Bunların dışında kalanlar için birkaç günden iki haftaya kadar uzanan süreler tahsis edilmiştir. Yine bu bölümde zorunlu göçün hangi illerden yapıldığına, bu illerden kaç kişinin zorunlu göçe tabi tutulduğuna ve tehcir için yapılan harcamalara ilişkin rakamlara da yer verilmiştir.

 

Üzerinde durulan bir diğer konu da tehcir sırasında yaşanan güçlüklerdir. Özellikle hava ve yol koşullarının olumsuzluğu, imparatorluğun başlıca sorunları olan gıda kıtlığı ve salgın hastalıklar tehcir sırasında yaşanan trajik olayları arttırmıştır. Ancak yazara göre bu sorunlardan yalnızca tehcire tabi tutulan Ermeniler değil tüm Osmanlı toplumu muzdariptir. Hatta ordunun sevkıyatı için gereken ulaşım araçlarının bir kısmı Ermenilere tahsis edilmiş, bu konuda hükümete şikâyet telgrafları bile yazılmıştır.

 

Ancak tehcir sırasında yaşanan ölümlerin tek nedeni bu tür lojistik sorunlar ve doğa koşulları değildir. Bölgedeki asayiş eksikliği nedeniyle pek çok haydut çetesi tehcir eden kafilelere saldırmış ve bir çok Ermeni ve bunlara eşlik eden Türk askerleri bu saldırılar sonucunda öldürülmüştür. Tehcir sırasında yaşanan kayıpların önemli bir bölümünü de bu saldırılar oluşturmaktadır. Ancak yine de Osmanlı Hükümeti bu güvensizliğe seyirci kalmamış, 7 Ekim 1915 tarihinde çıkardığı bir yönetmelik ile yolların güvenliğinin sağlanması ve çetelerin cezalandırılması için gereken düzenlemelerin yapılması istenmiştir.

 

Ermeni tehciri ile ilgili bir diğer iddia da Ermenilerin Deyr-i Zor tabir edilen Suriye’deki kurak çöllere sürüldüğü ve burada ölüme terk edildiği iddiasıdır. Prof. Çiçek bu iddiayı da sorgulamaktadır. Yazara göre Ermeniler yalnızca Deyr-i Zor’a değil, Halep, Urfa, Konya, Balıkesir, Kastamonu vb. vilayetlere de sürgün edilmiştir. Deyr-i Zor’a sürülenler ise susuzluk ve açlığa terk edilmemişler, bilakis Fırat nehri kıyısında konaklattırılarak su ihtiyaçları ve iaşe temin edilerek yiyecek ihtiyaçları elden geldiğince karşılanmaya çalışmıştır.

 

Üçüncü bölümün sonunda ise tehcirin yaşandığı başlıca şehirlerdeki göç hikâyeleri özellikle Amerikan arşiv belgelerinden yararlanılarak incelenmiştir. Bu çerçevede bu belgelerin doğruluğu tartışılmış ve pek çoğunun kendi içerisinde tutarsız olduğu göz önüne serilmiştir.

 

‘Varış ve Kamp Hayatı’ başlıklı dördüncü bölümde yazar öncelikle tehcir edilen Ermenilerin sayılarını çeşitli kaynaklara dayanarak tespit etmeye çalışmaktadır. Bu kaynaklarda tehcir edilen Ermeni nüfusunun sayısı 400.000 ila 1.000.000 arasında değişmektedir. Yazara göre kaynaklar arasındaki büyük farklar bu konuda net bir sayıya ulaşılmasını imkânsız kılmaktadır. Yine de yazar tehcir edilen Ermenilerin sayısının yaklaşık 500.000 civarında olduğunu bunun üzerindeki sayıların propaganda amaçlı üretilmiş olduğunu ve sürgün edilen Ermenilerin çok az kayıpla yerlerine ulaştıklarını belirtmektedir.

 

Bu istatistiksel bilgilerin ardından yazar Ermenilerin varış noktalarındaki kamp hayatlarını incelemektedir. Yazara göre bu kamplar pek çok noktalarda kurulmuş ve sürgün edilen Ermenilerin sıkıntılarını hafifletmekte önemli işlevler görmüştür. Ancak kampların fiziksel yetersizlikleri daha fazla fonksiyonel olmalarını engellemiştir. Kamplarda yaşayan en büyük sorunlar ise güvenlik ve sağlık hizmetlerinin yetersizliğidir. Alınan tüm önlemlere rağmen Ermenilere yönelik saldırılar ve salgın hastalıklar adeta kalıcı bir iskân mahalline dönüşen kamplarda da sürmüş ve pek çok Ermeni’nin hayatına mal olmuştur.

 

Eserin son bölümü ‘Kayıplar’ başlığını taşımaktadır. Bu bölümde yazar bir önceki bölümde yaptığı gibi pek çok kaynaktaki verileri karşılaştırarak Ermeni kayıplarına ilişkin bir fikir vermeye çalışırken bu kaynakların güvenilirliğini sorgulamayı da ihmal etmemiştir. Buna göre özellikle yabancı diplomatların yazdıkları raporlar duyumlardan ibarettir. Raporlardaki cümlelerin başına eklenen ‘dedikodulara göre’, ‘söylendiğine göre’, ‘güvenilir bir kaynağa göre’ gibi ibareler bu bilgilerin dikkatle sorgulanması gerektiğini göstermektedir. Tüm bu kaynakların karşılaştırılması sonucu elde edilen bilgileri değerlendiren yazar, 600.000 ila 2.000.000 arasında değişen Ermeni ölümlerinin sayısının propagandadan ibaret olduğunu belirtmektedir. Tüm bu raporlar hesaba katıldığında bile çatışmalarda veya baskınlarda öldürülen Ermeni sayısı 20.000 kişiyi geçmemektedir. Rus ordusunun geri çekilişi sırasında ordunun peşinden ayrılan Ermenilerin verdiği kayıplarla beraber bu sayı 80.0002i aşmamaktadır.

 

Sonuç itibariyle Prof. Çiçek’in bu eseri Ermeni tehciri ile ilgili yazılmış en kapsamlı eserlerden bir tanesidir. Konu ile ilgili hiçbir şey bilmeyen bir okuyucu için bile son derece anlaşılır bir üslupla kaleme alınan eser tehciri yalnızca siyasi ve askeri boyutuyla değil insani ve sosyal boyutlarıyla da değerlendirdiği için son derece önemlidir. Bu noktada yazar mümkün oldukça tarafsız olmaya çalışmış ve konuyu özellikle Batı kaynaklarına dayandırarak incelemiştir. Bununla beraber Ermenilerin çektikleri sıkıntıları ve yaşadıkları kayıpları dile getirmekten de çekinmemiştir. Kısacası, bu eser, Ermeni tehciri ile ilgili başucu kitaplarından biri olarak değerlendirilebilir.

 ----------------------
* ODTÜ Uluslararası İlişkiler, Araştırma Görevlisi - spalabiyik@gmail.com
- ERMENİ ARAŞTIRMALARI, Sayı 19, Sonbahar 2005
    İçeriğe Yorum Yaz    Yazdır    Tavsiye Et

   «  Geri
Yorumlar

Henüz Yorum bulunmamaktadır.


 
 
ERAREN - Ermeni Araştırmaları Enstitüsü

Bu site en iyi 1024 x 768 çözünürlükte görüntülenir.