Anasayfaİletişim
  
English



E-Bülten Üyeliği

Günlük bültenimize üye olmak için aşağıdaki alanları doldurunuz.
Ad:
Soyad:
Eposta:


DERGİ SAYILARI

Olaylar ve Yorumlar

Emekli Büyükelçi Ömer Engin LÜTEM*
ERMENİ ARAŞTIRMALARI, Sayı 22, Yaz 2006

 

Öz: Bu yazıda Ekim 2006’ya kadar olan yaklaşık dört ay içimde Ermeni sorunu konusundaki gelişmelerden en önemliler olan, Avrupa Parlamentosunun Türkiye hakkında kararı, Fransız Cumhurbaşkanı Jacques Chirac’ın Ermenistan ziyareti ve Ermeni soykırım iddialarını reddeden kişilerin cezalandırılmasını öngören bir kanun tasarısının Fransız Ulusal Meclisinde kabulü konuları incelenmektedir.

 

Anahtar Kelimeler: Türkiye, Ermenistan, Fransa, Avrupa Birliği, Fransız Ulusal Meclisi, Soykırım,  Ahmet Necdet Sezer, Recep Tayip Erdoğan, Abdullah Gül, Jacques Chirac, Rober Koçaryan, Vartan Oskanyan, Partick Deveciyan, Camiel Eurling, Olli Reh.,   

 

Abstract: This article analyzes the most significant developments pertaining to the Armenian Question which took place throughout a period of approximately four months till October 2006.  In this regard, The European Parliament’s decision pertaining to , The French President Jacques Chirac’s visit to , and the French National Assembly’s adoption of  the draft bill foreseeing the penalization of individuals denying the Armenian genocide allegations shall be examined. 

 

Key Words: Turkey, Armenia, France, the European Union, the French National Assembly, Genocide, Ahmet Necdet Sezer, Recep Tayip Erdogan, Abdullah Gul, Robert Kocharian, Vartan Oskanian, Partick Devecian Camiel Eurling, Olli Rehn.

 

Ermeni sorunu ve Türkiye- Ermenistan ilişkileri konusunda yaklaşık son dört aylık dönemin en önemli olayları Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye Raporu’nda yer alan Ermeni soykırım iddiaları ile bu konunun Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğinin ön koşulu haline getirilmesinin reddedilmesi, Başkan Jacques Chirac’ın Ermenistan ziyareti sırasında Ermeni soykırım iddiaları hakkındaki sözleri ve neden olduğu tepkiler ve Fransız Ulusal Meclisi’nin Ermeni “soykırımını” inkâr edenlerin cezalandırılması hakkındaki kanun tasarısını kabul etmesidir. Bu üç konu aşağıda incelenmektedir.

 

I- AVRUPA PARLAMENTOSU TÜRKİYE RAPORU 

 

Avrupa Birliği Komisyonu her yıl Birliğe katılmak için başvuran ülkelerin “katılmaya doğru ilerlemeleri” hakkında bir rapor hazırlar. Bu rapor bir yandan Avrupa Parlamentosuna diğer yandan Birliğin en yüksek icra organı olan Konseye gönderilir. Avrupa Parlamentosu, Dışişleri Komisyonu’nun bu rapor hakkında hazırladığı bir rapor üzerine, bu konuda bir karar kabul eder. Bu karar tavsiye niteliğindedir. Ancak Avrupa Birliği halklarının eğilimlerini gösterdiğinden önemlidir.

 

2005 yılı İlerleme Raporu’na ilişkin Avrupa Parlamentosu Kararı’nın, normal koşullarda ilkbahar aylarında çıkması gerekirken, Türkiye’nin Birliğe katılmasının çok tartışmalı olması nedeniyle ertelenerek Eylül ayına kaldı. Kasım ayında Komisyon’un 2006 yılı İlerleme Raporu’nu yayınlayacak olması bu gecikmenin boyutu hakkında bir fikir vermektedir.

 

Türkiye’nin Birliğe katılması konusunda Avrupa Parlamentosu üyeleri arasında farklı görüşler vardır. Çoğunluğunu Hıristiyan Demokratların oluşturduğu muhafazakâr bir grup, Türkiye’nin Hıristiyan olmamasından ve Avrupa kültürüne sahip bulunmamasından başlayarak ırkçılığa kadar uzanan birçok nedenle Türkiye’nin AB’ye üye olmasını istememektedir. Bunlara, tarihsel nedenlerle her zaman ve her yerde Türkiye’ye karşı çıkan Yunanistan ve Kıbrıs’ı ve ayrıca çeşitli ülkelerdeki diasporaları aracılığıyla etkili olan Ermenistan’ı katmak gerekmektedir. Buna karşın Sosyalistler, Liberaller ve Yeşiller, başta Kopenhag kriterleri olmak üzere, gerekli hususları yerine getirmesi halinde, Türkiye’nin üye olması gerektiğini savunmaktadır. Bu iki grubun sayısal gücü birbirine yakındır. Oylamalarda bazen biri bazen de diğeri galip gelebilir. Bu durum müzakerelerin çok tartışmalı geçmesine neden olmaktadır. Bu yıl Dışişleri Komisyonu’nda Camiel Eurlings’in hazırladığı 11 sayfalık rapor için 115 sayfa değişiklik önergesi verilmesi tartışmaların boyutu hakkında bir fikir vermektedir. Değişiklik önerilerinin önemli bir kısmı Türkiye aleyhindedir. Yukarıda değindiğimiz gibi Türkiye’nin AB’ye üye olması konusunda Avrupa Parlamentosu’nda çok farklı görüşler vardır. Üye olmasından yana olanlar dahi Türkiye’nin henüz buna hazır olmadığını ve bazı reformları gerçekleştirmesi gerektiğini düşünmektedir. Bu olgu AP raporlarını Türkiye hakkında akla gelebilecek her türlü şikâyeti dile getiren ve bunların düzeltilmesini isteyen bir belge haline getirmektedir. Biz burada son raporun sadece Ermeni sorununu ilgilendiren bölümlerini ele alacağız.

 

1. Dışişleri Komisyonu’nun Raporu Onaylaması

 

Dışişleri Komisyonu 4 Eylül 2006 tarihinde birçok değişiklik yaptıktan sonra Camiel Eurlings’in raporunu onaylamıştır. Ermeni sorunu konusunda en önemli değişiklik Türkiye’nin sözde Ermeni soykırımını tanımasının AB üyeliğinin ön koşulu olduğunun belirtilmesidir. Bu konuda rapora eklenen 49 maddenin çevirisi şudur; “ Daha önce Avrupa Parlamentosu’nun 15 Aralık 2004 ve 28 Eylül 2005 tarihli kararlarında istenmiş olduğu gibi Ermeni soykırımını tanıması hususunda Türkiye’ye yapmış olduğu çağrıyı tekrarlar, bu tanımayı Avrupa Birliği’ne katılmanın ön koşulu addeder.”

 

Türk basını Komisyon raporunun bu kısmı üzerinde haklı olarak çok durmuştur. Ancak AB’ye üye olmak için Ermeni “soykırımının” tanınması koşulu ilk defa ortaya atılıyormuş gibi bir hava yaratılmıştır. Oysa bu koşul eskidir. Türkiye 1987 yılında ilk kez AB’ye üye olmak için başvurduğunda Avrupa Parlamentosu “Ermeni Sorununun Siyasi Çözümü” başlığını taşıyan bir karar kabul ederek, diğer bazı hususlar arasında, Türkiye’nin AB’ye üye olmadan önce Ermeni “soykırımını” tanıması gerektiğini ileri sürmüştü. O yıllarda Türkiye’nin tam üyelik başvurusu kabul edilmeyince bu karar bir sonuç getirmemişti. Türkiye on iki yıl sonra 1999’da başvurusunu yenilediğinde Ermeni sorunu ve dolayısıyla 1987 yılı kararı derhal gündeme gelmiştir. Nitekim o günden bu yana, biri hariç, Türkiye ile ilgili tüm Avrupa Parlamentosu kararlarında Ermeni “soykırımının” tanınması hususu ya açıkça ya da 1987 kararına atıfta bulunmak suretiyle dile getirilmiştir. Bunların sonuncusu 28 Eylül 2005 tarihli karardır. Bu konuda okuyucularımıza zamanında bilgi vermiştik. O itibarla Avrupa Parlamentosu’nun bu konuyu ele alması yeni değildir ve aslında eski kararların tekrarı niteliğindedir. Diğer yandan Avrupa Parlamentosunun bu tür kararları tavsiye niteliğinde olduğundan her zaman değiştirilebilir. Kararlar bu niteliğiyle, belirli biz zaman dilimi içinde, Avrupa Parlamentosu’nun eğilimini gösterir. Bu ise belirli bir karardan memnun olmayanların onu değiştirmek, memnun olanların ise korumak için çaba sarf etmelerine neden olur. Bu çerçevede her yıl İlerleme Raporları’na Ermeni “soykırımı”nın alınıp alınmayacağı konusunda büyük tartışmalar yaratır. Karar ne olursa olsun etkisi en fazla bir yıldır. Sonra yeniden aynı mücadele başlar.

 

Avrupa Parlamentosu 27 Eylül 2006 tarihinde, uzun münakaşalardan sonra Türkiye hakkındaki Dışişleri Komisyonu raporunu bazı değişiklikler yaptıktan sonra onaylamıştır. Ermeni sorunu hakkındaki başlıca değişiklik yukarıda çevirisini verdiğimiz 49. paragrafın 282 oya karşılık 320 oyla metinden çıkarılması olmuştur. Böylelikle bu sözde soykırımı tanımak Türkiye için bir önkoşul haline gelmekten, bir süre için dahi olsa, çıkmıştır.

 

Muhafazakâr grubun, tam üyelik sürecinde zorluk çıkartarak Türkiye’yi bezdirmek amacıyla Ermeni “soykırımı” konusundan yararlanmaya çalıştığı açıkça belli olunca Sosyalistler, Liberaller ve Yeşiller müdahale edip bu konudaki maddeyi tasarıdan çıkartmışlardır. Buna karşın, adaylığıyla bağlı olmayan bir şekilde, Türkiye’nin Ermeni “soykırımını” tanımasını isteyen ifadelere itiraz etmemişlerdir. Gerçekten raporda Ermeni “soykırımı” yanında Türkiye-Ermenistan ilişkileriyle bu konuda diğer bazı hususlar hakkında madde bulunmaktadır. Bunlar hakkında aşağıda kısa açıklamalarda bulunuyoruz.

 

2. Raporda “Soykırım” Konusuna İlişkin Maddeler

 

Raporun Giriş kısmında I maddesinde, Avrupa Parlamentosu’nun ve bazı Üye Devletlerin birçok çağrısına rağmen, Türkiye’nin Ermenilere karşı işlenmiş soykırımı halen tanımadığına değinilmektedir. Bu ifadeler “soykırımı” tanıması için Türkiye’de yapılan çağrıların tekrarı niteliğindedir.

 

“Soykırım” konusuna Raporun 56. maddesinde de değinilmekte ve Ermeni soykırımının tanınması resmen Kopenhag kriterlerinden birisi olmasa da üyelik yolundaki bir ülke için geçmişi ile uzlaşmanın ve onu tanımanın vazgeçilmez olduğu belirtilmektedir. Türkiye’nin Ermeni “soykırımını” tanıması hususunun Kopenhag kriterleri arasında yer almaması bu tanımayı Türkiye’ye bir ön şart olarak dayatmak isteyenlerin önündeki en büyük engeldir. Bu engeli aşabilmek için yeni bir formül geliştirmeye çalışılmakta ve geçmişi ile uzlaşmanın ve onu tanımanın vazgeçilmez olduğu gibi, hukuki alanda bir anlamı olmayan, ancak demagojik çağrışımlar yapan fikirler ortaya atılmaktadır.

 

Kararın aynı maddesinde “geçmişin trajik deneyimlerin üstesinden gelebilmek için, Birleşmiş Milletlerin himayesi altında bir uzmanlar komitesi kurulması hakkındaki Türkiye önerisinin ve Ermenistan’ın bu konudaki tutumun not edildiği” ifadeleri bulunmaktadır. Kastedilen Başbakan Erdoğan’ın 13 Nisan 2005 tarihinde Başkan Koçaryan’a gönderdiği ve “ ülkelerimizin tarihçi ve diğer uzmanlardan oluşan bir grubun 1915 dönemine ait gelişme ve olayları sadece Türk ve Ermeni değil, ilgili üçüncü ülkelerde yer alan tüm arşivlerde araştırılarak, bulgularını uluslararası kamuoyuna açıklamaları yolunda”ki ifadelerin yer aldığı mektuptur. Görüldüğü üzere bu mektupta “geçmişin trajik deneyleri” değil, “1915 dönemine ait gelişme ve olaylar” deyimi vardır. Avrupa Parlamentosu kararında bu uzmanlar grubunun amacı söz konusu trajik deneyimlerin “üstesinden gelebilmek” olarak gösterilmesine karşın Başbakan’ın mektubunda bu amaç “ tarihin tartışmalı bir bölümüne ışık tutmak” ve iki ülke “ilişkilerinin normalleşmesine hizmet edecek bir adım” olarak gösterilmektedir. Diğer yandan Başbakan’ın mektubunda Birleşmiş Milletler himayesinden de bahsedilmemektedir. Kanımızca Avrupa Parlamentosu kararındaki bu ifadeler bir yanlışlık eseri olarak değil, Parlamentodaki Ermeni taraftarlarını memnun etmek ve onlara Türkiye’nin de “soykırımı” tanıma yolunda olduğu kanısını verebilmek amacıyla konmuştur. 

 

Kararda ayrıca “Ermenistan’ın bu konudaki tutumu” sözleri yer almaktadır. Bununla kastedilen Başkan Koçaryan’ın Başbakan Erdoğan’ın mektubuna 25 Nisan 2005 tarihinde verdiği cevaptır. Koçaryan bu cevabında “ İkili ilişkilerimizin gelişmesi sorumluluğunu hükümetlere aittir; bu sorumluluğu tarihçilere bırakma hakkımız yoktur “demekle Erdoğan’ın önerisini reddetmiştir. Aynı mektupta “milletlerimiz arasında askıda kalan tüm sorunları çözmek ve bir anlayış birliğine ulaşmak amacıyla bu sorunları görüşecek hükümetler arası bir komisyon toplanabilir” denmekteyse de tarihi bir olayın hükümetler arası bir komisyonda değil, tarihçiler ve ilgili diğer uzmanlar tarafından incelenmesi gerektiğinden, Koçaryan’ın bu karşı önerisinin tarihi olayları kapsamadığı anlaşılmaktadır.

 

Diğer yandan Ermeni militanları Koçaryan’ın tarihi olayların incelenmesini reddettiğini mümkün olduğu kadar saklamak, hiç olmazsa arka plana itmek eğilimindedir. Avrupa Parlamentosu kararının da bu eğilimin etkisinde konunun “Ermenistan’ın bu konudaki tutumu” sözleriyle geçiştirmek istediği görülmektedir.

 

Ermenilerin, soykırım iddialarını tartışmaya açacağı için tarihi olayların incelenmesine ve özellikle bu konuda ikili veya uluslararası bir kurul oluşturulmasına karşı oldukları bilinmektedir. Avrupa Parlamentosu kararı da bunu dikkate alarak “uzmanlar komitesi kurulması hakkındaki Türkiye’nin önerisini ve Ermenistan’ın bu konudaki tutumunu” sadece “not” etmiştir. Diğer bir deyimle Türkiye’nin önerisi hakkında bir tutum almaktan kaçınmıştır.

 

Kararda, Türkiye ve Ermenistan’ın kabul edebilecekleri önerilerin hazırlanması için, uzlaşma süreçlerine devam etmeleri istenmektedir. Bu şüphesiz olumlu bir yaklaşımdır. Ne var ki Ermenistan’ın tutumu nedeniyle ortada bir uzlaşma süreci bulunmamaktadır.

 

Karar, Ermenistan ile olan acılarla dolu tarihin ele alınması için Türkiye’de son zamanlarda başlayan tartışmalardan memnuniyet duyulduğunu belirtmektedir. Buradaki tartışma sözcüğüyle, Ermeni görüşlerini benimseyen bazı üniversite öğretim üyeleri ile yazarların 2005 yılı Eylül ayında Bilgi Üniversitesi’nde yaptıkları konferans kastedilmektedir. Bu konferans Avrupa Birliği çevrelerinde, Türkiye’de Ermeni sorununun özgürce tartışılmasının başlangıcı olarak görülmüştür. Bazı Türk katılımcılar ise Konferansın Türkiye’de Ermeni sorununun tabu olmaktan çıkardığını iddia etmişlerdir. Olaylar bu görüşü doğrulamamaktadır. Daha önce yazdığımız gibi Türkiye’de bu konudaki tartışma, diğer bir deyimle 1915 tehcirinin aslında bir soykırım olduğu iddiası, Taner Akçam’ın 1992’de yazdığı “Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Soykırımı” kitabıyla başlamıştır.

 

Kararın “soykırım” konusunda değindiği bir diğer husus Türk makamlarının, araştırmacıların bu konuyla ilgili çalışmalarını kolaylaştırmaları, tarihi arşivlere ulaşabilmelerini sağlamaları ve ilgili tüm belgeleri onlara vermeleri ifadeleridir. Kararın bu bölümü, Ermeni propagandasıyla uyum halinde, ‘Türkiye Ermeni sorunu konusunda yapılacak araştırmalara güçlük çıkarıyor’ kanısını vermektedir. Oysa özellikle Osmanlı Arşivlerinde bu konudaki tasnifin bitmesinden sonra araştırmacılar istedikleri belgeyi görebilmekte ve fotokopi alabilmektedirler. Arşivlerin bu durumu, geçen Mart ayında İstanbul Üniversitesi’nde düzenlenen konferansa katılan Ara Sarafyan ve Hilmar Kaiser tarafından da teyit edilmiştir. Osmanlı Arşivleri’nin incelenmesinde bir engel yoktur. Sorun bunları inceleyecek bilgiye sahip Ermeni ve diğer bilim adamlarının sayısın az olmasından ve ayrıca soykırım olmadığını gösteren birçok belge içerdiği için, bazı araştırmacıların bu arşivlerden yararlanmak istememesinden kaynaklanmaktadır. Nitekim halen Türk arşivlerinde çalışan bir Ermeni yoktur.

 

Bu konuda kararda hiç değinilmeyen bir husus Ermeni arşivlerinin durumudur. Ermenistan’daki arşivler ilke olarak açık olmakla beraber, fazla dikkatli araştırmacıların caydırıldığını ve bu caydırmanın hapse atılmaya kadar gidebildiğini Yektan Türkyılmaz olayı göstermiştir. Bu arada Boston’daki Taşnak arşivlerini incelemenin izne bağlı olduğunu ve şimdiye kadar hiçbir Türk’e izin verilmemiş olduğunu da belirtelim.

 

Karardaki “diğer azınlıklar için benzer bir tutum alınmasının ve örnek olarak da Pontus Rumları’nın ve Süryanilerin zikredilmesinin ne anlama geldiği belirsizdir. Türk ve bazı Ermeni gazeteleri kararın Pontus Rumları ile Süryanilere soykırım yapıldığını teyit ettiğini iddia etmesine karşın raportör Camiel Eurlings böyle olmadığını, amacın Türkiye’nin bu azınlıklar hakkında da kendi geçmişini tartışmasını sağlamak olduğunu söylemiştir.  Yunan ve Kıbrıslı Rum temsilcilerin Pontus Rumlarının soykırıma maruz kaldıklarını açıkça belirten bir değişiklik teklifi vermeleri karar metnindeki ifadeleri yeterli görmediklerinin işaretidir. Bu teklifin büyük çoğunlukla reddedilmesi de Avrupa Parlamentosu’nun Pontuslu Rum ve Süryani soykırımları iddialarını benimsemediğini göstermiştir. Karar yakından incelendiğinde bu konuya uygulanabilecek tek bölüm, yukarıda değindiğimiz, araştırmacıların çalışmalarının kolaylaştırılmasına, tarihi arşivlere girebilmelerine ve istedikleri belgeleri alabilmelerine ilişkin bölümdür.  Türkiye’de zaten bu hususlar yerine getirilmektedir.

 

3. Raporda Türkiye-Ermenistan İlişkilerine İlişkin Maddeler

 

Raporda Türkiye’nin Ermenistan’a haklı gösterilemeyecek bir abluka uygulamaya devam ettiği bu ablukanın bölgede istikrarı tehdit ettiği ve iyi komşuluğa dayalı bölge kalkınmasını güçleştirdiği belirtilmektedir. Rapor, herhangi bir önkoşul olmadan, Türkiye’nin Ermenistan ile diplomatik ve iyi komşuluk ilişkileri kurmasını ve erken bir tarihte ekonomik ablukayı kaldırarak kara sınırını açmasını Türkiye’den istemektedir.

 

Raporun bu kısmındaki fikirler ve kullanılan bazı deyimler Ermeni yetkililerin Türkiye hakkındaki konuşmalarını anımsatmaktadır. Sanki Erivan’da hazırlanan bir metin, üzerinde hiç düşünülmeden rapora konmuş gibidir. Zaten raporun esas eksikliği tek taraflı olması, Türkiye’nin görüşlerini hemen hiç yansıtmamasıdır. Bu çerçevede neden Türkiye’nin Ermenistan’la halen diplomatik ilişki kurmadığı ve neden kara sınırının kapalı tutulduğuna hiç değinilmemiştir. Bunlara değinilse ve Türkiye’nin diplomatik ilişki kurmamasının esas nedeninin Ermenistan’ın Türkiye’nin toprak bütünlüğünü tanımaması olduğu, sınırın kapalı olmasının ise Ermenistan’ın Karadağ’dan başka bu bölgeyi çevreleyen yedi Azerbaycan ilini işgal etmesinin sonucu olduğu belirtilse, ortaya, Ermenistan’ın lehine olmayan bir durum çıkacaktır. Rapor olayların nedenlerine değil sonucuna işaret etmek suretiyle Ermenistan korunmaktadır.

 

4. Rapordaki Diğer Hususlar

 

Raporun Türkiye-AB ilişkilerini ve Türkiye’nin AB’ye katılım ve uyum sürecini incelemesi gerekirken, doğrudan ilgisi olmayan bazı konulara değindiği görülmektedir. Bunlardan birincisi Yargıtay’ın Ermeni gazeteci Hrant Dink’i Türk Ceza kanununun 301. maddesine göre mahkum etmesidir. Rapor bu mahkumiyetten üzüntü duyulduğunu belirtmekte ve Türk mahkemelerinin Ceza Kanununu Avrupa Birliği standartlarına uygun yorumlamayı başaramadıkları ifade edilmektedir. Raporda Hrant Dink’ten başka bir vesileyle de bahsedilmekte adı geçenin üç yıla kadar hapsinin öngörüldüğü bir davası olduğu belirtilmektedir.

 

Raporda Türkiye’de ifade özgürlüğünün tatmin edici olmaktan uzak olduğunun altı çizilmekte ve İbrahim Kabaoğlu, Baskın Oran, Murat Belge, Elif Şafak, Perihan Mağden ve Orhan Pamuk’un aleyhlerine açılan davalardan beraat etmelerini bazı olumlu gelişmeler olarak değerlendirmektedir. 

 

Türkiye’deki ifade özgürlüğü konumuzun dışındadır. Ancak Türkiye’nin bu alanda bir çok AB üyesi ülkeden, özellikle yeni üyelerden, daha aşağı bir durumu olmadığı bilinmektedir. Bu arada ifade özgürlüğü alanında isimleri sayılan kişilerin hemen tamamının Ermeni tezlerini destekleyen kişiler olması mahkemeye verilmiş başka kişilerden bahsedilmemesi de dikkat çekmektedir. Bu da Ermeni diasporasının AB çevrelerindeki nüfuzunun bir diğer göstergesidir.

 

Raporda aşırı sağ örgütler tarafından yöneltilen yabancı düşmanı ve ırkçı Talat Paşa Komitesinin şiddetle kınandığına dair bir bölüm vardır.  Bu Komitenin, “Avrupa ilkelerini vahim bir şekilde ihlal ederek” Lyon ve Berlin’de Ermeni soykırımını inkâr eden gösteriler yaptığı belirtilmekte ve Türkiye’den bu Komiteyi kapatarak faaliyetlerine son verilmesi istenmektedir.

 

Bu yıl içinde Lyon’da ve Berlin’de, Avrupa’daki soydaşlarımız tarafından düzenlenen gösteriler yerel makamlardan alınan izinle yapılmıştır. O itibarla tamamen yasaldır. Bu gösterilerde Ermeni soykırım iddialarının kınanadığı doğrudur. Ancak bu normaldir. Zira Türk Hükümeti kadar muhalefet partileri de çeşitli kez soykırım iddialarını kınamışlardır. Türk kamuoyunun neredeyse tamamının tutumu aynıdır. Hal böyle iken, Türk vatandaşlarının yurt dışında soykırım suçlamalarına karşı yaptıkları gösterileri ağır bir dille, yabancı düşmanlığı ve ırkçı gibi sıfatlarla kınamak bir noktada Türkiye’nin tümüne karşı cephe almak anlamına gelmektedir. Diğer yandan bir örgütü mahkeme kararı olmadan kapatmasını Türkiye Hükümeti’nden istemenin, özellikle bir Parlamentonun yapmaması gereken,  hukuk dışı bir davranış olduğunda şüphe yoktur.

 

Avrupa Parlamentosu’nun söz konusu raporu sadece Ermeni sorunu ve Türkiye Ermenistan ilişkileri için değil diğer konularda da Türkiye’ye karşı ağır eleştiriler yöneltmektedir. Adeta Parlamento’nun tüm üyelerinden Türkiye’yi eleştirmelerinin istendiği ve bu eleştiriler alındığında, ayrıca bir incelemeye tabi tutulmadan, adeta üst üste konup rapor haline getirildiği gibi bir kanı edinilmektedir. Ancak sonra, Ermeni soykırımının tanınmasının Türkiye’nin AB’ye katılımı için ön koşul olması gibi aşırı görüşlerden vazgeçilmektedir.

 

Bu hayli karışık durumu anlayabilmek için Avrupa Parlamentosu’nu tek iradeye sahip bir organ olarak görmemek gereklidir. Milli parlamentolar gibi, bu Parlamento’da da çeşitli siyasi eğilimleri bulunmakta ve alınan kararlar bu eğilimlerin çatışması sonunda varılan ortak noktaları yansıtmakta, diğer bir deyimle kararlar genellikle çeşitli gruplar arasında yapılan pazarlıkların sonucunda ortaya çıkmaktadır.  O nedenle de bazen tutarsız, bazen anlamsız bazen de uygulama yeteneğinden yoksundur. Bu kararların tavsiye niteliğinde olması saydığımız sakıncaları hafifletmektedir. Ancak Avrupa Parlamentosu’nun üye ülkelerin kamuoylarını temsil ettiği ve bu kamuoyları üzerinde de etkili olduğu dikkate alındığında hakkında devamlı olumsuz kararlar alınmasının Türkiye’nin esasen parlak olmayan imajını daha da zedelediği ve bunun da tam üyelik yolunda ek bir engel olabileceği hatırda tutulmalıdır.

 

II- JACQUES CHİRAC’IN ERMENİSTAN ZİYARETİ

 

Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac’ın 29 Eylül -1 Ekim 2006 tarihlerinde Ermenistan’a yaptığı resmi ziyaret ilk kez bir Fransız Devlet Başkanın Ermenistan’ı ziyaret etmesi ve Fransa’da “Ermenistan Yılı” ilan edilmiş olması nedenleriyle özel bir önem taşımıştır.

 

Jacques Chirac bu ziyaretini, yaptığı konuşmalarda Ermeni “soykırımı” konusundaki ifadelerini esas alarak değerlendireceğiz.

 

Jacques Chirac, 30 Eylül 2006 tarihinde Başkan Koçaryan ile beraber katıldığı bir basın toplantısında, bir gazetecinin Fransa’da Sosyalist Parti’nin önerdiği Ermeni “soykırımını” inkar edenlerin cezalandırılmasına ilişkin kanun tasarısını destekleyip desteklemediğine ilişkin sorusuna, “Bir kez daha hatırlatmak isterim ki Fransa Ermeni soykırımını tanımaktadır. Fransa bu soykırımı resmen, bir kanun yoluyla tanımıştır. Bu bizim kanunumuzdur. Bu kanun hepimiz için geçerlidir” dedikten sonra Fransa’nın bir hukuk devleti olduğunu ve Fransız mevzuatının ayırımcılık, kin veya ırkî nefreti kabul etmediğini söylemiş, sonra da Fransa’nın soykırım trajedisini tanıdığını tekrarlayarak, gerisinin günümüzde hukuki gerçekten ziyade polemiği ilgilendirdiğini ifade etmiştir.

 

Fransız Cumhurbaşkanın Ermeni “soykırımını” inkâr edenlerin cezalandırılmasını öngören kanun hakkındaki sözleri ilk bakışta pek açık olmamakla beraber, dikkatli bir inceleme Chirac’ın bu kanun aleyhinde olduğunu göstermektedir. Chirac, özetle, esas olanın Fransa’nın Ermeni soykırımını tanıması olduğunu, bunu inkar edenleri cezalandıracak mevzuatın bulunduğunu, bunun ötesindeki taleplerin polemik olarak değerlendirilebileceğini söylemiştir.

 

Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılması için Ermeni soykırımını tanımasının gerekli olup olmadığı konusundaki bir soruya Jacques Chirac, “Dürüst olmak gerekirse, evet” şeklinde yanıt vermiş arkasından da “ Her ülke kendi dram ve hatalarını kabul ederek yücelir. Shoah’ı tam anlamıyla tanımış olan Almanya’nın itibarını kaybettiği söylenebilir mi? Almanya böyle yapmakla yücelmiştir. Bu, başka durumlar için, Fransa hakkında da söylenebilir ve bir çok başka ülke için de.” demiştir. Sözlerine devamla aynı değerleri paylaşan bir bütüne entegre olmak söz konusu olunca ( Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılımını kastediyor)  tarihini, eski geleneklerini ve aynı zamanda hümanist de olan kültürünü dikkate alarak, Türkiye’nin bundan gerekli sonuçları çıkarmasını düşündüğünü söylemiş, diğer bir deyimle Türkiye’ye Ermenim “soykırımını” tanımasını tavsiye etmiştir. Chirac’ın Almanya’yı Türkiye’ye örnek göstermesi yanlıştır. Zira Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Ermeni tehciri ile Nazi Almanyasındaki Yahudilerin imhası benzer olaylar değildir. Yahudilerin soykırıma uğradığını aklı başında herkesin kabul etmesine karşılık Ermeni tehcirini soykırım olarak nitelendirecek bilimsel temel mevcut bulunmamaktadır. Almanya’nın hatalarını kabul etmesi konusu da tartışmalıdır. Gerçek odur ki Almanya, uzun süre Müttefik güçlerin işgali altında kaldığı için, ayrıca Sovyet tehdidi nedeniyle 1990’lara kadar başta ABD olmak üzere diğer ülkelerin işbirliğine muhtaç olduğu için, Müttefiklerin hemen her dediğini yapmak durumunda kalmıştır. Diğer bir deyimle Almanya işgal edilmemiş olsaydı ve Sovyetlere karşı diğer ülkelere muhtaç olmasaydı Yahudi soykırımı konusunda bu duyacağı pişmanlık daha sınırlı, daha az gönüllü olurdu.

 

Jacques Chirac, Türkiye’nin duyarlılığı nedeniyle, uzun süre soykırım kelimesini kullanmaktan kaçınmıştı. 2001 yılında Fransa’nın “soykırımı” tanıdığına dair kanunun kabulünden sonra dahi, bu sözcüğü kullanmamaya gayret etmişti. Ancak 2005 yılında Avrupa Anayasası’nın Fransa’da referanduma sunulma sürecinde Fransızların çoğunluğunun Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılmasının aleyhine olduğu meydana çıkınca tutum değiştirmişti. Ancak daha önce hiçbir yerde, Erivan’daki kadar soykırım konusu üzerinde durmamış, Fransa’nın bu “soykırımı” tanıdığını bu kadar vurgulamamıştı. Fransız Cumhurbaşkanı’ndaki bu değişiklik tekrar seçilme olasılığının zayıflığından ve gider ayak alkışlanmak ihtiyacından ileri gelse gerektir.

 

Bununla beraber Jacques Chirac Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılmasına taraftardır.  Bir Ermeni gazetesine verdiği mülakatta Avrupa Birliği’ne katılma perspektifinin Türkiye’yi Batı’ya bağlamanın esas unsurunu oluşturduğunu, Ermenistan gibi, Avrupa Birliği’nin de çıkarının Türkiye’nin, insan hakları, barış, demokrasi gibi Birlik değerlerine doğru yönelmesi olduğunu söylemiştir. Bu ifadeler Fransa’nın, bir çok Avrupa Birliği ülkesiyle beraber, Türkiye’yi daha ziyade güvenlik mülahazalarıyla Avrupa Birliği’ne üye olmasını istediğinin bir teyidini oluşturmaktadır.

 

Tahminlerin aksine Chirac’ın ziyareti sırasında Türkiye’nin kara sınırlarını açması konusunun, gündeme az geldiği görülmektedir. Yukarıda değindiğimiz mülakat sırasında Jacques Chirac sınırların açılmasının gerektiği birçok kez Türk ilgililere savunduğunu, ancak bu konuyla Karabağ sorunun çözümü arasında güçlü bir bağ kurulmuş olduğunu, Karabağ sorununun çözümü yolunda bir ilerleme olursa bunun sınırların açılması sorununa kesin bir etki yapacağını ifade etmiştir. Bilindiği üzere Ermenistan Karabağ sorunundan bağımsız olarak sınırların açılmasını istemekte ve Diaspora da bu yönde propaganda faaliyetlerini yürütmektedir. Bu dikkate alındığında Chirac’ın ifadeleri Türk görüşlerine yakındır. Aslında Fransız Cumhurbaşkanı’nın Karabağ sorununda ciddi bir ilerleme olmadan Türkiye’nin sınırları açmayacağının bilinci içerisinde konuştuğu ve bu konuda Ermenilere boş ümitler vermek istemediği anlaşılmaktadır.

 

Jacques Chirac’ın ifadeleri Türkiye’de resmi çevrelerde olduğu kadar basında da memnuniyetsizliğe neden olmuştur.

 

Dışişleri Bakanlığı bu ziyaret vesilesiyle şu açıklamayı yapmıştır:

 

No: 149 - 3 Ekim 2006, Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac´ın Asılsız Ermeni İddialarına Destek Veren Açıklamaları

 

Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac’ın Ermenistan’a yaptığı ziyaret sırasında asılsız Ermeni iddialarına destek veren açıklamaları tarafımızdan derin üzüntüyle karşılanmıştır.

 

1915 yılında, I. Dünya Savaşı şartlarında yaşanan ve birçok uluslararası uzman tarihçinin Ermeni iddialarından çok farklı yorumlar getirdiği olayların, Fransa Cumhurbaşkanı tarafından “soykırım” olarak nitelenmesinin kabulü mümkün değildir.

 

Oysa Cumhurbaşkanı Chirac geçen yıl ülkesinin sömürgecilik dönemindeki bazı uygulamaları uluslararası gündeme geldiğinde, “tarihi olayların incelenmesi tarihçilere bırakılmalıdır” görüşünü savunmuştu.

 

Ermenistan’a yaptığı ziyarette, geçen yıl Ermeni tarafına yaptığımız ve hala olumlu cevap alamadığımız ortak tarih komisyonu önerimizi desteklemek yerine, tarihi dayanaktan yoksun açıklamalar yapan ve AB’ne katılım kriterleri arasında yer almadığı bilinmesine rağmen, Ermeni iddialarının da AB üyeliğimiz kriterleri arasında yer aldığı izlenimini uyandıran Cumhurbaşkanı Chirac’ın ifadeleri Türk halkının haklı tepkisine neden olmuştur.

 

Bu açıklamada dikkati çeken noktalar Chirac’ın soykırım nitelendirmesinin kabul edilir olmadığı, Türkiye’nin Ermeni “soykırımını” tanımasının Kopenhag kriterleri arasında yer almadığı ve Fransız Cumhurbaşkanı’nın, sömürge döneminde kendi ülkesinin bazı uygulamaları için soykırım deyimini kullanmayıp bunları tarihçilerin incelemesine bıraktığıdır. Söz konusu uygulamaların nerede cereyan ettiği hakkında bir bilgi vermemişse de, bir gazetenin bildirdiği gibi, kastedilen Cezayir’dir.

 

Jacques Chirac’ın Ermenistan ziyareti sırasındaki Ermeni “soykırımı”na dair sözleri Türkiye dışında da tepkilere neden olmuştur.

 

Avrupa Komisyonu’nun genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn “ Avrupa Birliği’nin bu sorun hakkındaki görüşü Ermeni soykırımının Birliğe katılmak için bir koşul olmadığıdır” demiştir.

 

Komisyon’un Belçikalı üyesi Louis Michel’de Türkiye için yeni siyasi kriter getirilemeyeceğini vurgulamıştır. Avrupa Birliği Dönem Başkanı Finlandiya Dışişleri Bakanı Erkki Tuomioja ise “Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği için Ermeni soykırımının tanınması söz konusu değil. Bu konu tarihçilerin sorumluluğunda, uluslararası siyasete alet edilemez” şeklinde konuşmuştur.

 

Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi Başkanı René van der Linden bu konuda “Oyun sırasında oyunun kuralları değiştirilmez” dedikten sonra Chirac’ın ilk kez birden bire fikir değiştirmediğine değinerek “Ciddi meseleler varsa tartışılır, ama daha önce belirlenmiş olan şartlara ilave yapılamaz. Güven kaybı güvensizliğe yol açar, bundan da bütün müzakere süreci zarar görür” ifadelerini kullanmıştır.

 

Belçika Adalet Bakanı Laurette Onkelinx ise Yahudi ve Ermeni soykırımlarının aynı kefeye konulamayacağını, soykırım konularında uluslararası yargı kararı olmadan hüküm verilemeyeceğini, siyasetin tarihle meşgul olmaması gerektiğini, bir soykırıma inanmadıkları için kişileri cezalandırmanın çok saçma olduğunu ifade etmiştir.

 

Ermeni “soykırımı” konusunda Chirac’ın Ermenistan’daki ifadeleri zihinlerde tereddüt yaratmış ve Fransız Hükümeti durumu aydınlatma gereği duymuştur. Avrupa Birliği işlerinden sorumlu Bakan Cathérine Colonna Cumhurbaşkanı’nın Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılımı için yeni bir koşul getirilmediğini, ancak Ankara’nın, tarihinin bu dönemi için, bir bellek çalışması yapmasının yerinde olacağını, diğer Avrupa ülkelerinin kendi geçmişleri için bunu yaptığını söylemiştir.

 

Görüldüğü gibi Jacques Chirac’ın Erivan’da duygusal bir anında sarf ettiği sözler bir sorun olmuş ve tepki çekmiştir. Bu olayın Türkiye bakımından olumlu yanı bu vesileyle Ermeni soykırımı iddiaların Türkiye’nin Avrupa Birliğine katılması için önkoşul olmadığının vurgulanmış olmasıdır.

 

III -  FRANSIZ KANUN TASARISI

 

Ermeni soykırım iddialarını inkâr edenlerin hapis ve para cezasına çarptırılmalarını öngören bir kanun tasarısının geçen Mayıs ayında Fransız Ulusal Meclisi’nde görüşüldüğünü ancak vakit yetersizliği nedeniyle oylanamadığını dergimizin geçen sayısında anlatmıştık.

 

Bu tasarının yeniden gündeme gelmesi şüpheliydi, zira tasarı normal yollardan değil, “niche parlementaire” denen, normal yollardan geçmeden bazı kanun önerilerinin Meclis Genel Kurulu’nda görüşülmesi ve oylanması olanağını muhalefete veren bir usulle Mecliste ele alınmıştı. Bu usule her zaman başvurulamadığından kanun teklifinin sahibi olan Sosyalistlerin,  bu konu yerine başka konuları kanunlaştırmak için bu usulü kullanmak istemeleri olasıydı. Bu gerçekleşmedi ve Sosyalistler, Meclis açıldıktan sonra ilk “niche parlementaire” haklarını Ermeni “soykırımını” inkâr edenlerin cezalandırılmasını öngören kanun tasarısı için kullandılar.

 

1.Türkiye’nin Tasarıyı Önleme Girişimleri

 

a. Resmi Makamların Uyarıları

 

Türkiye’nin bu tasarının kanunlaşmaması için yaptığı girişimlerin başında Sayın Cumhurbaşkanı’nın 11 Ekim 2006 tarihinde Başkan Chirac’a bu konuda bir mektup göndermesi gelmektedir. Basın haberlerine göre Sayın Cumhurbaşkanı bu mektupta Türkiye ve Fransa’nın tarih boyunca iyi ilişkilerini anımsatarak, tarihi gerçeklerle hiçbir ilgisi olmayan iddiaları kabul etmemenin suç sayılmasının, ilişkilere ağır bir darbe vuracağını belirtmiş, Türk kamuoyunun son derece hassas olduğu bir konunun, ülkedeki seçim propagandalarına alet edilmesinin Fransız kültürüne yakışmadığını” vurgulamış ve “tasarının kabul edilmesi halinde Fransa’nın Türkiye’yi ve Türk halkını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalacağını belirtmiştir. Sezer ayrıca sağduyu ile hareket edilerek Türkiye’nin görüş ve düşüncelerini dikkate alacağı umudunu yitirmediğini de ifade etmiştir.

 

Başbakan Erdoğan UMP Partisi Başkanı ve İçişleri Bakanı Nicolas Sarkozy’e telefon ederek bu kanunun çıkmasının önlenmesini istemiştir. Sarkozy kendisine mektupla cevap vereceğini bildirmiştir. Sarkozy Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine ilişkin konuşmalarında Müslümanları entegre etmekte sorunu varken 100 milyon (?) Türk Avrupa Birliğine alınırsa ne olacağını, Avrupa’nın sınırlarının Irak ve Suriye’den başlamasının nasıl açıklanacağını sormuş, Türkiye Avrupa Birliği’ne girerse Kürt sorununun Avrupa sorunu olacağını, aynı şekilde Hamas ve Hizbullah’ın da Avrupa sorunları haline geleceğini, üye yapılmak suretiyle Türkiye istikrara kavuşurken Avrupa’nın istikrarının bozulmasının çok büyük bir bedel ödemek olacağını söylemiştir. Sarkozy katıldığı bir radyo programında, Başbakan Erdoğan’a soykırımı araştırmak üzere Türkiye ile Ermenistan arasında kurulacak komisyona siyasetçilerin de katılmasını, düşünce özgürlüğünü kısıtlayan 301. maddenin kaldırılmasını ve Ermenistan ile Türkiye sınırının açılmasını sağlaması istediğini söylemiştir. Başbakan ise Sarkozy’e verdiği cevapta ortak komisyon kurma teklifinin Türkiye’den geldiğini, 301. maddenin konu ile ilgisi bulunmadığını, sınırın açılması için ise Ermenistan’ın Türkiye’ye iyi niyetli davranması gerektiğini ifade etmiştir. Bu olay Türkiye ile ilgili konularda Sarkozy’yi muhatap almakta bir yarar olmadığını göstermiştir. Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine karşı olduğunu her fırsatta söyleyen adı geçenin Cumhurbaşkanı olması halinde, hem iki ülke arasındaki ilişkilerde hem de Türkiye’nin AB’ye katılma sürecinde, yeni sorunlarla karşılaşılacak olduğu görülmektedir.

 

Dışişleri Bakanı Abdullah Gül de Fransız meslektaşı Douste-Blazy’e telefon ederek tasarının yeniden gündeme gelmesinin ilişkileri yaraladığını, bu tutumun Fransa’daki ifade özgürlüğünü ortadan kaldırdığını, Türkiye’nin soykırım iddiaları için Ermenistan’a teklif ettiği Tarih Komisyonu içinde yer almak isteyecek Fransız bilim adamlarının, bu tasarı kanunlaştığı takdirde, görüş bildiremeyeceklerini söylemiştir.

 

Türkiye, bu tasarının kabul edilmemesi için bir dizi girişimde bulunmuştur. Meclis’teki partileri temsil eden bir grup Fransa’ya giderek milletvekilleriyle görüştü. Mehmet Dülger, Şükrü Elekdağ, Onur Öymen ve Musa Sıvacıoğlu’ndan oluşan bu gruba Sosyalist Parti üyeleri randevu vermemiş sadece eski kültür bakanı Jacques Lang heyeti kabul ederek bu tasarıya karşı olduğunu ifade etmiştir. Ancak, Lang’în parti içinde fazla bir gücü bulunmadığından desteğinin de bir yararı olmamıştır.

 

Heyetin görüştüğü iktidar partisi temsilcileri söz konusu tasarıya karşı olduklarını ifade etmişler: ancak iktidar partisi UMP bu tasarının reddi hakkında grup kararı almayıp milletvekillerini oylamada serbest bıraktığından parti ileri gelenlerinin tasarıya karşı çıkması fazla bir anlam ifade etmemiştir.

 

Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Namık Tan, bu kanun tasarısının gündeme getirilmesinin ciddi rahatsızlık yarattığını, Ermeni konusunun geçmişte Türkiye-Fransa ilişkilerini fazlasıyla zehirlediğini, bu tasarının iki ülke ilişkilerine ağır bir darbe indireceğini, tasarının yasalaşması halinde Türk kamuoyunun tepkisini kontrol altında tutmanın mümkün olmayacağını, Türk halkının bu gelişmeyi Fransa tarafından hasmane bir davranış olarak algılayacağını ifade etmiş ve Fransa'da seçimlerin yaklaşmakta olduğunun bilincinde olduklarını ancak gelecek sene Türkiye'nin de önünde seçimlerin olduğunu hatırlatmıştır. Tan, tasarı kabul edilir ve yasa yürürlüğe girerse, Fransa’da ifade özgürlüğünü ortadan kaldırmış olacağından, Türkiye'nin ortak tarih komisyonu önerisinin içinde yer almak isteyecek Fransız bilim adamlarının görüş bildirme imkânının da ortadan kalkmış olacağını da söylemiştir. Çıktığı takdirde bu yasanın iki ülkenin ekonomik ilişkileri üzerinde de çok olumsuz etkiler yapacağını söyleyen Namık Tan, "Türkiye ve Fransa, tarih boyunca iyi ilişkilerin geliştirilmesi için yatırım yapmıştır. Yılların emeğinin ürünü olan bu yatırımlar bir celsede heba edilecek ve Fransa, tabir yerindeyse Türkiye'yi kaybedecektir" demiştir.

 

Fransız Ulusal Meclisi’nin bu tasarıyı görüşmesinden iki gün önce Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Gül bir kez daha Fransa’yı uyarmışlardır. Başbakan 10 Ekim 2006 tarihinde AKP Grubu toplantısında yaptığı bir konuşmada Fransa’yı sert bir dille eleştirmiş ve Fransa’nın bir yalanı, bir iftirayı kanunla yaşatmak istediğini, saçma sapan iddiaları iç politika malzemesi yapmanın mantığa  ters olduğunu, AB’nin Fransa’daki bu akıl tutulmasına karşı mutlaka tavır alması gerektiğini, Türkiye ile Ermenistan arasındaki bir sorunun Fransa için bir görevi bulunmadığını, dünyanın artık bir sömürgeler kampüsü olmadığını, Fransa’nın Nijerya, Senegal, Tunus, Cezayir’de neler olduğuna bakmasında yarar bulunduğunu, yanlış bir adımın Türkiye için bir şey değiştirmeyeceğini ama Fransa için çok şeyin değişeceğini, Fransa’nın aynını yapmanın doğru olmadığını, pisliğin pislikle temizlenmeyeceğini, “tarihte böyle bir şey olmadı” diyene ceza verilmesinin Ortaçağa götüreceğini söylemiş ve Fransa’dan tasarıyı geri çekmesini istemiştir.

 

Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ise 11 Ekim 2006 tarihinde yaptığı bir konuşmada, özgürlüklerin vatanı olan Fransa’nın, kişilerin fikirlerini ifade ettikleri için hapsedildiği bir ülke olmamasını ümit ettiğini belirttikten sonra söz konusu tasarının kabulü halinde Türkiye’nin bir şey kaybetmeyeceğini aksi halde ise Fransa’nın sadece Türkiye’yi değil kendinden de bir şeyler kaybedeceğini söylemiştir.

 

b. İşadamlarının Uyarıları

 

Paris’te Türk Haftası’nın açılışında konuşan TÜSİAD Başkanı Ömer Sabancı da Fransız kanun tasarısını eleştirmiştir. Aynı toplantıda söz alan Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen eleştirilere katılmış ve kanun kabul edildikten sonra Paris’te Ermeni soykırım iddiaları hakkında fikirlerini söylerse hapse girip girmeyeceğini sormuştur. Daha sonra Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu başkanlığındaki bir heyet Paris’e giderek Fransız ilgililerle görüşmüş ve tasarının yasalaşmasının doğuracağı sakıncaları anlatmıştır. Fransız iş adamları aynı görüşü paylaştıklarını ve etkili olmaya çalışacaklarını ifade etmekle beraber tasarının Meclisten geçme şansının fazla olduğunu da belirtmişlerdir.

 

Bu arada Fransa’da önemli bir işveren kuruluş olan MEDEF de tasarının yasalaşmasının iki ülke ilişkilerini tehlikeye sokacağı hususunda Fransız siyasi çevrelerini uyarmıştı. Bu örgütün Başkanı Laurence Prisot tasarının kabulünden sonra da Senato gündemine alınmaması için, Başkan Chirac’ın yardımını istemek dâhil, lobicilik faaliyetlerini arttıracaklarını ifade etmiştir. Prisot tasarının kabulünden sonra uyarılarını arttırmış ve durumu endişe verici olarak niteleyerek, Türk makamlarının ve iş adamlarının Fransa’ya şiddetli tepki göstermesinin Fransız şirketlerine zarar verebileceğini, bunların bir çoğunun Türkiye’de yerleşmiş olduğunu ve Türkiye’ye ihracat yaptıklarını söylemiştir

 

c. Cezayir soykırımını inkâr edenlerin cezalandırılması konusu

 

T.B.M.M. Adalet Komisyonu Başkanı Köksal Toptan, söz konusu tasarının Fransız Millet Meclisinde Mayıs ayında görüşülmesi sırasında Adalet Komisyon’una Fransızların ‘Cezayir’deki katliamlarının soykırım olduğunu inkâr edenlerin cezalandırılmasını öngören bazı kanun tekliflerinin verilmiş olduğunu, bunları o zaman dikkate almadıklarını, ancak şimdi Fransız tasarısının yeniden ele alınması karşısında, Adalet Komisyonu’nun bu önerileri görüşeceğini söylemiştir.

 

Türkiye’nin Cezayir ”soykırımı” hakkında bir kanun kabul etme olasılığı Cezayir de değişik tepkilere neden olmuştur. Cezayir Milli Meclisi Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı Bentabet, Fransa’nın Cezayir de yaptığı soykırımı tanımaya yanaşmazken, Türkiye’nin tarihini değerlendirmeye kalkmasını çifte standart olarak nitelendirmiştir. Bentabet ülkesinin Fransa’nın Cezayir soykırımını tanıması konusunda ısrarcı olacağını, aksi halde iki ülke arasında akdedilmesi uzun zamandır beklenen dostluk anlaşmasını imzalamayacakların ifade etmiştir.

 

Türkiye’nin bu girişimi bazı Cezayir gazeteleri tarafından eleştirilmiştir. Fransızca olarak yayınlanan Liberté gazetesi Türk Hükümetinin ilgisinin iyi niyetten ileri gelseydi şükranla karşılanması gerekeceğini, ancak Cezayir halkının duygularının Fransa üzerinde diplomatik baskı olarak kullanılmak istendiğini, Türkiye’nin Fransa’yı Cezayir’deki geçmişi için sorgulamasının yersiz olduğunu, Fransa’dan önce Osmanlı İmparatorluğu’nun Cezayir’e hâkim olduğunu ve Osmanlı döneminin yağmalarla tanımlandığını yazmıştır. La Tribune gazetesi ise Türkiye’nin girişiminin çıkarcı olduğunu belirttikten sonra, gerçekten de Cezayir soykırımını inkâr edenlerin cezalandırılması gerektiğini ancak bunun her şeyden önce Cezayir halkının ve milletvekillerinin işi olduğunu ifade etmiştir.

 

T.B.M.M. Adalet Komisyonu 11 Ekim 2006 tarihinde Mahmut Koçak’ın 8 Mayıs’ın Cezayir soykırımı günü ilan edilmesi, bu soykırımı reddedenlere bir ilâ beş yıl hapis ile 100.000 YTL para cezası verilmesi hakkındaki önerisini,  İbrahim Özdoğan’ın aynı konuda üç yıl hapsi öngören önerisi ile Reyhan Balandı’nın bir ilâ üç yıl hapsi öngören önerisini ele almıştır.

 

Görüşmelere Meclis Dışişleri Komisyonu Başkanı Mehmet Dülger de katılmış ve bu önerilerin kabulünün Türkiye’yi Fransa’nın durumuna düşüreceğini söylemiştir. Gerçekten de Türkiye Fransa’yı kanun yoluyla tarihi bir olayın niteliğini saptamak ve Meclise tarih yazdırmaya çalışmakla eleştiriyordu. Adalet Komisyonu’na verilen öneriler kabul edildiği takdirde Türkiye, eleştirdiği Fransa gibi davranmış olacaktı. Diğer yandan bu gibi önerilerde bulunmadan önce başlıca ilgilinin, diğer bir deyimle Cezayirlilerin görüşünün alınması gerekirdi. Yukarıda belirtmiş olduğumuz gibi Cezayir kamuoyunun hiç olmazsa bir kısmı bu önerilere sıcak bakmıyor, hatta bu vesileyle Osmanlıları eleştiriyordu.

 

Başbakan Erdoğan 10 Ekim’de AKP Grubunda yaptığı konuşmada bu önerilere değinerek “Fransa’da bunlar böyle yaptı, biz de aynını yapalım, demek olmaz. Biz aynını yapmayacağız. Biz pisliği pislikle temizleyenlerden değiliz, pisliği temiz su ile temizleyenlerdeniz” sözleri bu konuya son noktayı koymuştur. Komisyon önerilerin yasalaşmasından vazgeçmiş, Tarih Kurumu Başkanı Prof. Yusuf Halaçoğlu’nu da dinledikten sonra, bir 'Avrupa'nın utanç listesi'nin yayınlanmasının dünyaya daha etkili bir mesaj vereceği görüşünde birleşmiştir. Bu çerçevede Türk Tarih Kurumu ve Dışişleri Bakanlığı'ndan sözde Ermeni soykırımını kabul eden ülkeler hakkında detaylı araştırma yapmaları istenmiş ve bu çalışmaların sonucunda ortaya konulacak bir utanç listesinin yayınlanması kararlaştırılmıştır.

 

d. Ermeni Tezlerini benimseyen bazı Türk bilim adamları ve yazarların tepkileri

 

Tasarının Mayıs ayında Fransız Ulusal Meclisi’nde müzakereleri sırasında Ermeni Tezlerini benimseyen bazı Türk bilim adamları ve yazarların bir bildiri yayınlayarak tasarıya karşı çıkmış olduklarını daha önce bildirmiştik. Tasarının tekrar Fransız Ulusal Meclisi’nde görüşüleceği ve olasılıkla kabul edileceği haberleri üzerine söz konusu bilim adamı ve yazarlar bu kez bir bildiri yayınlamayıp bu konudaki görüşlerini şahsen basına açıklamayı tercih ettiler.

 

Bu grubun en önde gelen ismi Halil Berktay ise bir Fransız dergisine demeç vererek “bir Ermeni soykırımı olduğunu düşünüyorum. Ancak Avrupa Birliği’nin tutumunu ve Gayssot kanununu reddediyorum. Tarihçilere ne düşüneceğini söylemek siyaset adamlarının işi değil” demiştir.

 

Elif Şafak bir Fransız gazetesine makale yazarak tasarıyı eleştirmiş, tasarının, Türk ve Ermeniler arasındaki ilişkilere bir katkı yapamayacağını bildirerek, Türkiye’de AB üyeliğine karşı olanların elini güçlendirdiğini ileri sürmüştür ve devletlerin tarihi konulara müdahale etmemesi gerektiğini söylemiştir. Şafak ayrıca makalesinde Türklerin Ermenilerin acısını paylaşması, kendi geçmişleriyle yüzleşmesi ve kendi dedelerinin yanlışlarını konuşması gerektiğini de yazmıştır. 

 

Nobel Ödüllü Orhan Pamuk bir televizyonda yaptığı konuşmada “Fransızlar yanlış iş yaptı. Fransız kültürüne, geleneğine yakışmadı. Ama, bizim de işin tadını kaçırmamamız lâzım. Pire için yorgan yakılmaz” demiştir.

 

Ragıp Zarakolu ise tasarının kabulüyle Türkiye’de ifade özgürlüğünden yararlanalar ve bu uğurda mücadele verenlerin zor durumda kalacağını söyleyerek söz konusu bilim adamı ve yazarların tasarıya karşı çıkmalarının asıl nedenini ortaya koymuştur. Daha önce de bildirdiğimiz gibi tasarıya gösterilen karşıtlık, yasalaştığı taktirde, Türkiye’nin de karşı önlem alarak soykırımı iddialarının ileri sürülmesini engellemesi veya kısıtlama getirmesi olasılığıdır. Bu takdirde Türkiye’de bir süredir devam eden Ermenilerin soykırıma uğradığına dair propagandasının durması gerekecektir. Ancak gerek Türkiye’nin AB çerçevesindeki taahhütleri gerek Başbakan’ın aşağıda değineceğimiz “pisliğin pislikle temizlenmeyeceği” şeklinde dile getirdiği eğilimi, tasarının yasalaşmasının Türkiye’de ifade özgürlüğünün kısıtlanması sonucunu vermeyeceğini düşündürmektedir.

 

2. Tasarının Fransız Ulusal Meclisi’nde Görüşülmesi ve Kabulü

 

Ermeni “soykırımını” inkâr edenlerin cezalandırılmasını öngören kanun tasarısı, ikinci kez 12 Ekim 2006 tarihinde Fransız Ulusal Meclisi’nde görüşülmüş ve kabul edilmiştir.

 

AB Komisyonu’nun fikir özgürlüğünü engellediği iddiasıyla Türk Ceza Kanunu’nun 301. maddesinin kaldırılmasını istediği bir zamanda Fransa’da bir konuda fikrini söyleyenlere hapis ve para cezası verilmesini öngören bir kanun çıkarılmaya çalışılması açıklanması mümkün olmayan bir çelişki yaratmıştır. Ancak kanun tasarısı sahibi Fransız Sosyalist Partisi’nin önerilerinin çelişki yaratmasından rahatsız olmadıkları, ayrıca Ermeni sorunu ve “soykırım” inkârcılığı gibi hususlarla da fazla ilgilenmedikleri görülmektedir. Bu partiyi ilgilendiren ve söz konusu kanun teklifinde bulunmaya yönelten husus yaklaşan seçimlerde iktidar partisi UMP’yi güç durumda bırakmaktadır. Zira iktidar partisinden bir grup bu tasarının lehinde diğeri ise aleyhindedir. Diğer bir deyimle tasarı UMP’yi bölmekte ve seçimler arifesinde zayıflatmaktadır.

 

UMP içinde tasarıya taraftar olanların başında ASALA’nın eski avukatlarından olup kısa süre Bakanlık da yapmış olan, Cumhurbaşkanlığına aday Nicolas Sarkozy’nin danışmanı, Ermeni asıllı Patrick Deveciyan gelmektedir. Adı geçen “Fransız topraklarına ırkçı ve inkârcı fikirleri sokan, üçüncü ülkeler tarafından yöneltilen gösterilerin yarattığı tehlikeye” dikkat çekerek bu tasarıyı savunmuştur. Deveciyan’ın bahsettiği “üçüncü ülke” Türkiye’dir. Gösteriler ise 18 Mart 2006 tarihinde Lyon’da Türklerin yapmış olduğu gösteridir. Hemen her gün Fransa’nın hemen her yerinde onlarca gösteri yapılırken Lyon’da Türklerin yaptığı bir gösteri Ermeniler tarafından ırkçı olarak tanımlanmış ve başta Sosyalistler olmak üzere bazı siyaset adamları da bu nitelendirmeyi benimsemiştir. O zamana kadar daha ziyade sessiz kalmasıyla tanınmış olan Fransa’daki Türk toplumunun böyle bir gösteriyi gerçekleştirmesi, kendi durumundan hiç memnun olmayan Fransa’daki Kuzey Afrikalı Müslümanlara Türklerin de katılmaya başladığı şeklinde algılanarak endişe yaratmıştır. Söz konusu tasarı Türklerin Ermeni sorunu hakkında toplantı yapmalarını yasakladığından, bu endişeleri bir ölçüde gidermiş, ifade özgürlüğünün kısıtlanması üzerinde durulmamıştır.

 

Görüşmeler sırasında 21 milletvekili söz almıştır. Bunlardan 18’i tasarının lehinde 3’ü ise aleyhte konuşmuşlardır.

 

Tasarının lehinde konuşan milletvekillerinin üzerinde durdukları hususlar şu şekilde özetlenebilir: 2001 yılı kanunu sadece “soykırımı” tanımakta, tanımayanlara ne yapılacağı hakkında bir hüküm içermemektedir. Tasarı bu boşluğu doldurmaktadır. Konuşanlar Fransa’da Ermeni soykırımını inkâr edenlerin düzenleyeceği gösterilere karşı bir hüküm olmadığını sıkça dile getirmiş ve örnek olarak da, sanki çok önemli olaylarmış gibi, 18 Mart 2006 tarihinde Lyon’da Türkler tarafından yapılan gösteriyle aynı şehirde 24 Nisan’da açılışı yapılan “soykırım” anıtının üzerine yazılan yazıları göstermişlerdir. Ayrıca Türk Hükümeti, bazı iş çevreleriyle beraber, milletvekilleri üzerinde baskı kurmakla, ekonomik önlemler alacağı tehdidinde bulunmakla, şantaj yapmakla itham edilmiş, böyle hareket eden Türkiye’nin Avrupa Birliği içinde yeri olmadığı ileri sürülmüş ve Fransa’nın Türkiye’den alacağı ders olmadığı belirtilmiştir. Ermeni “soykırımı” inkârcılarının Yahudi soykırımını inkâr edenlerle aynı cezalara çarptırılması gerektiği ifade edilmiştir. Buna karşın daha yeni tarihli olan Bosna ve soykırımları konusuna pek az değinilmiştir. Her iki olayda Fransız askeri makamlarına karşı bazı iddialar ileri sürülmüş olmasının bunlara değinilmek istenmemesinin nedeni olması mümkündür. Bazı milletvekilleri bu kanun tasarısının Türkiye’ye ve Fransa’daki Türk toplumuna karşı olmadığını iddia etmişlerse de nedenini açıklamamışlardır.  Aynı şekilde kanunlaştığı takdirde bu tasarının, Ermeni “soykırım kurbanları” için adaleti yerine getirmek ve Türkiye’ye “soykırımı” inkâr etmenin faydası olmadığını göstereceği ve bu şekilde de Türk ve Ermenilerin uzlaşmasına katkıda bulunacağına dair bazı beyanlara da bir anlam verilememiştir. Aksine bu tasarın kanunlaştığı takdirde Türkler ve Ermeniler arasındaki anlaşmazlığın daha da derinleştirmesi beklenebilir. Bir milletvekili 2001 yılı kanununun kabulü sırasında Türkiye’den birçok baskı ve tehdit aldıklarını, kanun kabul edildikten sonra ise hiçbir şey olmadığını, şimdi aynı tehditlerin tekrar edildiğini, daha önce olduğu gibi bunları dikkate almamak gerektiğini söylemiştir. Gerçekten de 2001 yılında Fransa’ya karşı alınan önlemler hem az hem de kısa sürdüğü için halen Fransa’da Türkiye’nin ciddi önlem alamayacağı veya alsa da sürdüremeyeceği gibi bir kanı yerleşmiş bulunmaktadır.

 

Tasarının lehinde olanlar arasında iktidar partisinden Ermeni asıllı Patrik Deveciyan’ın tutum ve sözleri özellikle dikkat çekmektedir.  Deveciyan özgürlükler konusunda Türkiye’nin Fransa’ya verecek dersi olmadığını söylemiş, Ceza kanununun 301. maddesini kabul etmiş olan Erdoğan Hükümetini iki yüzlülükle suçlamış ve bu maddenin Türkiye’de Ermeni soykırımı olduğunu söyleyenleri hapse attırdığını iddia etmiştir. Deveciyan Türkiye’de sadece Damat Ferit Paşa’nın Ermeni soykırımını kabul ettirdiği ve faillerini askeri mahkemede mahkûm ettiğini öne sürmüştür. O dönemde “soykırım “ deyimi bile mevcut olmadığı için bu sözleri, tarihi bir olayı günümüz koşullarına uyarlamak çabası olarak görmek daha doğru olacaktır. Deveciyan’ın söz konusu tasarının Fransa’da iç barışı kurmaya yönelik olduğu hakkındaki iddiası da ilginçtir. Bu sözler, tasarı kanunlaştığı takdirde Türklerin soykırım aleyhine gösteri yapamayacağı, dolayısıyla iç barışın sağlanacağı gibi garip bir mantığa dayanmaktadır. Bu arada, her gün birçok gösteri yapılan Fransa’da şimdiye kadar soykırım aleyhinde bu yılın 18 Mart günü bir tek gösteri yapılmış olduğunu tekrarlayalım. Bu gösterinin, o zamana kadar hiçbir direnişle karşılaşmadan her türlü iddiayı ortaya atmaya alışmış olan Ermenileri çok telaşlandırdığı ve gösterileri yasaklatmak amacıyla kanun çıkartmak yoluna gittikleri anlaşılmaktadır.

 

Deveciyan üniversiteleri ve bilimsel araştırmaları tasarı hükümleri dışında mütalaa eden bir değişiklik önergesi vermiştir. Bu konuda yaptığı konuşmada, Ermeni soykırımının mevcut olduğunu ileri sürdüğü için takibata uğrayan (?) “Konstantinopl’daki” Ermeni aydını Hrant Dink’in, Fransa’nın da Türkler gibi hareket edip, düşünce özgürlüğüne sınır getirilmemesi ricasında bulunduğunu bildirmiştir. Ancak Sosyalistler bu öneriye karşı çıkmışlar ve tasarı eski haliyle kalmıştır. Deveciyan’ın değişiklik önerisi tasarıyı hayli yumuşatıyor ve fiilen sadece Ermeni “soykırımı” aleyhine gösteri yapanların cezalandırılmasını mümkün kılıyordu.

Tasarı aleyhinde konuşan üç kişinin üzerinde durduğu başlıca husus tarihi gerçeklerin saptanması işinin parlamentolara değil tarihçilere ait olduğudur. Bu çerçevede bir milletvekili, Türkiye’nin bulgularını kabul etmeyi taahhüt ettiği, Ermeni ve Türklerden kurulacak Tarihçiler Komisyonuna atıfta bulunmuştur. Aynı kişi (Pierre Laquiller) hiç kimsenin değinmediği bir konudan, 2001 yılı kanununun Anayasaya aykırı olduğundan da bahsetmiştir. Değinilen bir diğer husus, bir topluluğa karşı kin duyulduğunu belirten ve şiddet kullanımını teşvik eden gösterilerin esasen suç olduğudur; diğer bir deyimle bu gibi hareketler için yeni cezalara ihtiyaç bulunmamaktadır.

 

Bu vesileyle tasarı aleyhinde görüş bildirenlerin hiç birinin Ermeni “soykırımının ” varlığından şüphe eden bir ifadede bulunmadığını ayrıca Fransa’nın Türkiye ile olan ilişkilerinin önemine de değinmediklerini belirtmek yerinde olacaktır.

 

Hükümet adına konuşan Avrupa İşleri Bakanı Bayan Cathérine Colanna Fransız Hükümeti’nin üç nedenle bu kanuna taraftar olmadığını söylemiştir. Birinci neden Fransa’nın Ermeni soykırımını tanıyan 2001 tarihli bir kanuna sahip olması, ikinci bir kanuna gerek olmamasıdır. İkinci neden ise bu tasarının istenmeyecek sonuçlar doğuracak olabilmesidir. Fransız Bakana göre Türkiye kısa zamandan beri, bazı aydınların sayesinde, geçmişi hakkında bir hafıza çalışması yapmaya başlamıştır. Bu aydınlar tasarının kanunlaşmaması için bir bildiri yayınlamışlar ve böyle bir kanunun sürdürmekte oldukları mücadelelerine zarar vereceğini belirtmişlerdir. Durumu en iyi takdir edecek olanlar bu aydınlardır. Türkiye’de demokrasi sürecinin ve Türkler ve Ermeniler arasında uzlaşmanın gerçekleşmesi için çalışmak gerekmektedir. Üçüncü neden ise tarihi aydınlatmanın yasama organına değil tarihçilere ait olduğu ilkesidir. Bu tasarıyı kabul etmek söz konusu ilke ile bağdaşmamaktadır.

Kısacası Fransız Bakanı, Fransa’da Ermeni soykırımını tanıyan bir kanunun zaten olduğu, Ermeni görüşlerini benimseyen Türk aydınlarının bu kanuna taraftar olmadığını ve tarihi aydınlatmanın tarihçilere ait olduğunu belirterek tasarı aleyhinde tutum almıştır. Bu arada Fransız Bakanın sözünü ettiği Türk aydınlarının Ermeni görüşlerini benimsemiş az sayıdaki bilim adamı ve yazar olduğunu belirtelim.

 

Tasarının oylanması sırasında hükümet, değişiklik önerileri de dâhil, daima olumsuz görüş bildirmiştir.

Yapılan oylamaya 129 kişi katılmıştır. Bunlardan 106 kişi lehte 19 kişi aleyhte 4 kişi de çekimser oy vermiştir. Aşağıdaki tablo oyların dağılımını göstermektedir.

Partinin Adı

Milletvekili Sayısı

Kabul Oyu

Ret Oyu

Çekimser

UMP

364

49

17

4

PS

150

40

2

-

UDP

29

7

-

-

PCF

22

6

-

-

Bağımsız

12

4

-

-

TOPLAM

577

106

19

4

Görüldüğü gibi Fransız Ulusal Meclisindeki 577 milletvekilinden sadece 129 kişi görüşmelere katılmış ve tasarı 106 oyla (%18,4) kabul edilmiştir.  Meclisin %77,6 sını oluşturan 445 milletvekili görüşmelere gelmemiştir.

 

Bu vesileyle aynı senaryonun 2001 yılında da tekrarlandığını ve Ermeni soykırımı iddialarını benimseyen Fransız kanununun 52 oyla, yani Ulusal Meclis mevcudunun %9’u ile kabul edildiğini hatırlatalım. Dahası Ulusal Meclisin 1998 yılında Ermeni soykırımını tanıyan ilk kanun tasarısını sadece 29 oyla (%5) kabul edildiğini, ancak Senato tasdik etmediği için kanunlaşmadığını de belirtelim.  Kısaca Fransız Ulusal Meclisi çoğunluk olmadan da kanun tasarılarını kabul edebilmektedir. Bu ise Ermenilerin işine yaramış ve az oyla soykırım tasarıları Meclisten geçmiştir. Bu arada sadece 52 oy toplamış olan 2001 yılı kanunu aleyhine Mecliste oy veren olmaması Ermenilere bu kanunun oy birliğiyle kabul ettiğini ileri sürmek fırsatını vermiştir.

 

Fransız milletvekillerinin çoğunluğunun neden Meclise gelmedikleri ayrı bir inceleme konusudur. Şu kadarını belirtelim ki Fransız milletvekillerinde kendilerini doğrudan ilgilendirmeyen konularda Meclise gelmemek eğilimi vardır.

 

Meclisin ancak  %18,4 ünün oyunu alsa da bu tasarı hukuken geçerlidir. Buna karşın tasarının Meclis iradesini yansıtmadığı da açıktır. Zira Meclise gelmeyen 448 milletvekili gelip oy kullansaydı, ifade özgürlüğünü ihlâl ettiği için, bu tasarı büyük bir olasılıkla reddedilmiş olacaktı.

 

Yukarıda değindiğimiz gibi tasarı Ermeni “soykırımını” inkâr edenlere 1-3 yıl hapis ve 45.000 Euro para cezası verilmesini öngörmektedir. Bunun dışında, beş yıldan daha fazla bir zamandan beri faaliyette olan Ermeni derneklerine inkâr davalarına müdahil olarak katılmak hakkını tanımaktadır. Diğer bir deyimle Ermeni dernekleri bu gibi davalarda bir tür ikinci savcı gibi hareket edeceklerdir. Tasarı kanunlaştığı takdirde Ermeni derneklerinin, haklarında dava açtırmak için, Fransa’daki Türkleri çok yakından takibe alınacaklarından da şüphe yoktur.

 

Tasarının kabulünden sonra yabancı ülkeler basınında bu konuda yayınlanan yazıların büyük çoğunluğu tasarıyı ve Fransa’nın tutumunu eleştirmiştir. İlginç olan husus Fransa’da çıkan yazıların da aynı nitelikte olması ve tasarıyı savunan, çoğu Ermeni veya Ermeni yanlısı yazarların, adeta izole edilmiş olmalarıdır.  Ermeni sorununun önem kazandığı yetmişli yıllardan bu yana Ermenilerce ilham edilen hiçbir girişim bu derecede eleştiri almamıştır. Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus eleştirilerin soykırım iddialarına ilişkin olmadığı ve ifade özgürlüğü konusunda yoğunlaştığıdır. Fransa’da ise eleştiriler Meclislerin kanun yazmaması gerektiği etrafında toplanmıştır ki bu da ifade özgürlüğünün dolaylı bir şekilde dile getirilmesi demektir.

 

Tasarıya taraftar olanlar bu eleştiriler karşısında genelde sessiz kalmayı tercih etmişlerdir. Ermeni çevreleri ise savunma yapmaya çalışmış, Deveciyan’ın saldırgan olduğu kadar tutarsız bazı beyanları hariç,  bu savunmalar yankı uyandırmamıştır.

 

Sosyalistler tasarının kısa zamanda kanunlaşamayacağı kanısını taşıdıkları, Parti Sekreteri François Hollande’ın Hükümet Kanunu’nun Senatodan geçmesini engellerse 2007 seçimlerinden sonra bu konuyu ele alacaklarını söylemesinden, anlaşılmaktadır.

 

3. Türkiye’de Tepkiler

 

Tasarının kabul edilmesi Türkiye’de her düzeyde tepkilere neden olmuştur.

 

a. Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Dışişleri Bakanının Sözleri

 

Cumhurbaşkanı Dışişleri Danışmanı Büyükelçi Sermet Atacanlı Sayın Cumhurbaşkanının bu tasarının kabulünü üzüntüyle karşıladığını, Jacques Chirac’a göndermiş olduğu iki mektupla bu girişimlerin tarihi gerçeklerin çarptırılması ve ifade özgürlüğü başta olmak üzere insan haklarının çiğnenmesi anlamına geleceği ve ilişkilerde kalıcı yansımalara neden olacağını vurgulamış olduğunu, ayrıca hukuksal ve tarihsel gerçeklerle bağdaşmayan savların dar siyasal hesaplarla yasal yaptırıma bağlanmasını ve gerçekmiş gibi dayatılmasını kabul edilemez bulduğunu, insanlığın barış ve gönenci için çalışması gereken siyasal karar alıcıların tarihsel kin ve nefret duygularını körüklemelerini gelecek için kaygı uyandıran bir tavır olarak değerlendirdiğini söylemiştir. Atacanlı Sayın Cumhurbaşkanı’nın anılan tasarının yasalaşmasının önlenmesine ve Türkiye-Fransa ilişkilerinin daha fazla yara almamasına da önem verdiğini bildirmiştir.

 

Başbakanlık Basın Merkezinden yapılan ve ağır ifadeler içeren bir açıklamada tasarının Fransız Ulusal Meclisinde onaylanmasının esefle kınandığı, bu kararın Fransa’nın dar görüşlü siyasetçileri için, hem bilimsel doğrulara saygı hem de düşünce ve ifade özgürlüğü bakımından büyük bir utanç ve kare leke olduğu, Fransa’yı bu ayıpla yaşamak zorunda bırakan dar görüşlü bazı siyasetçilerin bundan sonra olacakları düşünmesi gerektiği, vahim bir hata, tarihi bir yanlış yapıldığı, Türkiye’nin böyle bir haksızlığı ne kabul etmesinin ne de buna tahammül göstermesinin söz konusu olmadığı, Ermeni vatandaşlarıyla birlikte Türk kamuoyunun büyük bir infial içinde olduğu bildirilmiştir.

 

Başbakan Erdoğan Esenboğa Hava Limanı yolunun açılışı münasebetiyle yaptığı konuşmada bu konuya da değinerek “ Özgürlük mücadelesini anlamadan maalesef bir akıl tutulması girdabına girmiş olanlar var. Ne yazık ki buna Fransız siyasetçilerinin bir kısmı da tutuldu. Dün Fransız Parlamentosu demokrasi tarihine, özgürlüklere kara bir leke çalmıştır. Bir taraftan Türkiye’yi 301 ile (Ceza Kanunun 301. maddesi) akıl vermeye çalışacaksın, diğer yandan ifade özgürlüğünün önünü keseceksin. Bunu anlamak mümkün değil. 301’le ilgili olarak biz açık konuştuk. Ama maalesef bu noktada bize akıl vermeye çalışanlar önce bu aklı kendilerine saklasınlar. Kendileri önce özgürlük noktasında, ifade özgürlüğü gibi önemli bir adımı şu anda geri atıyorlar. Önce bunu halletsinler, ondan sonra bizim kapımıza gelsinler. Biz böyle bir ayıbı yaşamadık ve yaşatmıyoruz” demiştir.

 

Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ise Artık Fransa’nın özgürlükler yurdu olmayacağını, fikrin serbestçe konuşulmasıyla övünemeyeceğini belirterek, bu olayın Fransızlar için çok büyük bir ayıp olduğunu, Türkiye’nin Fransa’ya göstereceği tepkinin bir süreç içinde gelişeceğini söyledikten sonra “Bunu geçiştireceğimizi ve hafife alacağımızı kimse sanmasın, ‘2001’deki unutulmuştu, (bu da)  geçer,’ olmayacaktır demiştir. Gül başka bir vesileyle “Her sahada alınacak tedbirler vardır. Bunlar ciddiyetle ele alınacaktır. Neler yapılacağını önümüzdeki günlerde göreceğiz” şeklinde konuşmuştur.

 

b. Dışişleri Bakanlığının Bildirisi

 

Tasarının Fransız Milli Meclisi tarafından kabulünden sonra Dışişleri Bakanlığı bir bildiri yayınlayarak görüşlerini açıklamıştır. (Bu metnin tamamı Dergimizin “Güncel Belgeler” bölümündedir. Belge 1)

 

Bildiride, özetle,  Fransız Ulusal Meclisinin bu tasarıyı kabul etmesinin derin esefle karşılandığı, Ermeni vatandaşlar dahil Türk Milletinde derin bir infial yarattığı, Türkiye-Fransa ilişkilerinin ağır bir darbe aldığı, Fransa’da bu tasarıya karşı güçlü eleştiriler yapılmış olmasının tasarı üzerinde oydaşma olmadığını ve ciddi destek bulamadığını gösterdiği, Fransa’da yasal sürecin kesilmesi için tüm çaba ve girişimlerin süreceği, tasarının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ihlali anlamına geldiği, Fransızların kendi tarihleriyle hesaplaşmaları gerektiği zaman parlamentoların tarihi yeniden yazmak gibi görevleri olmadığı ve bu sorumluluğun tarihçilere ait olduğunun belirtildiği, buna karşılık Fransa’da başka ülkelerin tarihi hakkında hüküm verildiği ve ceza tespit edildiği hususları yer almaktadır.

 

c. Muhalefet Partileri Liderlerinin Görüşleri

 

Fransız Ulusal Meclisinin söz konusu tasarıyı kabul etmesi muhalefet parti liderlerinin de tepkilerine neden olmuştur.

 

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal Baykal, Fransız Parlamentosu'nun bu kararına karşı Türkiye'nin etkin bir hukuk mücadelesine girmesi gerektiğini belirterek, şunların yapılmasını istemiştir: "Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Fransa'nın Avrupa Konseyi üyeliğinin askıya alınması talebini götürmemiz lâzımdır. AB Adalet Divanı'na başvurarak bu alınan kararın AB müktesebatına aykırı olduğunu ifade ederek bir yaptırım talebinde bulunmamız gerekiyor. Fransa'daki Türk vatandaşlarının, Fransa'ya gidecek Türk vatandaşlarının yasayı açıkça ihlal ederek, binlerce, on binlerce ihlal yaparak bu konunun gündemde tutulmasını ve Türkiye’nin kabul etmediğini göstermemiz gerekiyor. Bu yasayı çıkartmamalıyız, çıkarsa işletmemek zorundayız. Ekonomik ilişkilerimizi, ihalelerimizi buna göre düzenlemeliyiz".

 

ANAP Genel Başkanı Erkan Mumcu “Türkiye Fransa’dan bu tokadı yemeyi hak etti” dedikten sonra “Burnunu Türkiye’nin doğusuna sokmaya çalışan Fransa’ya bunun hayırlı bir şey olmadığını göstermek lâzım. Eğer bunu yapamazsak başkaları da cesaretlenir. Fransa’ya etkili bir karşılık vermeli, vatandaşlarımız Fransa’ya boykota etkin şekilde katılmalıdır. Hükümet muhalefet partileri gibi kınamakla yetinmemeli, etkili politikalara karar vermelidir” şeklinde konuştu.

 

DYP Partisi Genel Başkanı Mehmet Ağar “Fransa'nın sözde Ermeni soykırımı iddialarının reddini suç sayan yasayı kabul etmiş olmasını büyük bir infial ve derin bir esefle karşılıyor, şiddetle kınıyoruz” dedi. Ayrıca bazı DYP mensupları 18 Ekim 2006 tarihinde İstanbul’da, Taksim’de Fransız Başkonsolosluğu önünde gösteri yaptı.

 

d. Türk Basınının Yayınları

 

Türk kamuoyunun bu tasarının kabul edilmesine ilişkin tepkilerine gelince, tasarının görüşülmesinden birkaç gün önceden başlayarak kabulünden iki hafta sonraya kadar geçen bir süre içinde Türk basının başlıca konusu bu tasarı ve Fransa’nın Türkiye’ye karşı tavrı olmuştur. Tasarıya ilişkin haberler birçok gün manşetlerde yer alırken köşe yazarlarının hemen hepsi, bazıları birçok kez olmak üzere, bu konuyu ele almışlardır. Yerimiz müsait olmadığı için bu yüzlerce yazıya değinemeyeceğiz. Ancak bunların hemen hepsinin tasarının aleyhinde olduğunu ve önemli bir kısmının da Fransa’yı, bazıları aşırı bir dille olmak üzere, eleştirdiğini ve bu ülkeye karşı önlem alınmasını savunduklarını belirtelim. Bu arada bazı yazarların Fransa’daki iç durum ve dengeleri bilmediğini, Fransa’nın Avrupa Birliği içindeki önemli yerini ve Türkiye’nin bu örgüte üyelik sürecinde karşılaştığı ve karşılaşacağı önemli sorunları aşmak için Fransa’nın da desteğine, hiç olmazsa tarafsızlığına, ihtiyacı olduğunu pek anlamadıklarını, o nedenle de bu ülkeye karşı alınacak aşırı önlemlerin Fransa’dan ziyade Türkiye’ye zarar vereceğini idrak edemediklerini belirtelim.

 

e. Ekonomik Önlemler

 

Yularıda değindiğimiz gibi, gerek Başbakan Erdoğan gerek Yardımcısı Dışişleri Bakanı Gül, bu tasarıya karşı olduklarını herhangi bir tereddüde mahal bırakmayacak açıklıkla bildirmekle beraber Fransa’ya karşı alınacak önlemler konusunda ölçülü bir dil kullanmışlardır. Türk basının önemli bir kısmı Fransa’ya karşı sert ekonomik önlemler alınmasından yana olurken Başbakan “Biz sabırlı olacağız. Biz attığımız adımları bilerek atacağız.... Hesapları iyi yapacağız... Şu anda Türkiye’nin Fransa ile ticaret hacmi yaklaşık 10 milyar dolar. Bu Fransa’nın dış ticaret hacmi içerisinde yüzde 1,5’dir. Onun için bunun hesabını yapacaksınız. Adımlarımızı ona göre atacağız” sözleriyle Fransa’ya karşı alınacak ekonomik önlemlerin sınırlı bir etkisi olacağını dolaylı bir şekilde ifade etmiş oluyordu. Diğer yandan Fransa’dan ithalatı durdurmak veya kısıtlama getirmek için resmi olarak alınacak önlemlerin Türkiye’nin gerek Avrupa Birliği gerek Dünya Ticaret Örgütü çerçevesindeki yükümlülüklerine aykırı olacağı da muhakkaktı. Bu nedenle Fransa’ya karşı ekonomik alanda resmi önlemler alınması Türkiye’yi sıkıntıya sokabilir, ancak gönüllü bir hareket olarak, firmaların Fransız malları satmamaları, Fransızlarla iş bağlantılarına girmemeleri ve halkın da Fransız mallarını almaması düşünülebilirdi.

 

Nitekim bu yönde bazı gelişmeler görüldü. Türkiye Esnaf ve Sendikalar Konfederasyonu üyelerinden tüm Fransız ürünlerini raflardan indirmelerini istedi. Tüketiciler Birliği de parfüm gibi bazı Fransız mallarının boykot edilmesini önerdi. Türkiye Genç İşadamları Derneği (TÜGİYAD) Fransız mallarını satmayacaklarını açıkladı. Müslüman İş Adamları Derneği (MÜSİAD) boykot hareketlerinde yer alacaklarını ve Fransa’dan madalya alan iş adamlarının bunları iade etmesi gerektiğini bildirdi. Hür sanayi ve İşadamları Derneği (HÜRSİYAD) iş toplantıları için Fransa’ya gitmeme, Ege Giyim Sanayicileri Derneği ise Fransa’daki Fuarlara katılmama kararını aldılar. Ağaoğlu İnşaat Şirketi bu konudaki duyarlılığını fiiliyata dökerek İstanbul’da My Country konut projesinde bir market açması öngörülen Carrefoursa ile olan sözleşmesini iptal ettiğini bildirdi. Bu arada boykot hareketinin en çok Carrefoursa hedef aldığı ve bu alışveriş melezine gidenlerin sayısının çok azaldığı hakkında haberler çıktı.

 

Önlemler konusunda en faal kuruluş olan Tüketiciler Birliği her hafta bir büyük Fransız Firmasını boykot etmeyi kararlaştırdı. Boykota Total Petrol firmasından başlandı. Bu firmanın satışının % 30 azaldığı öne sürüldü. İzleyen haftalarda L’Oréal ve Tefal firmaları boykota alındı. Fransız mallarına karşı gönüllü boykot hareketi yer yer sürdü. Bir süre İstanbul’da Taksim meydanında Fransız satan mağazalar açılmadı. Ayrıca İzmit, Konya, Nevşehir, Erzurum, Niğde gibi şehirlerde boykot hareketleri görüldü. Bazı yerlerde malların üzerine “Fransız malıdır” kaydı bulunan bir etiket yapıştırılarak satışı önlenmeye çalışıldı.

 

Türkiye’de iş yapan bazı Fransız firmalarının bu olumsuz havadan etkilendiği görüldü. Danone Firması tasarının yasalaşmasını önlemek üzere, bir imza kampanyası başlatarak, esas itibariye kendi işçilerinden toplayacağı dilekçeleri 30 Kasım’a kadar Fransız Senatosuna göndereceklerini bildirdi.

 

Türkiye’deki bu tepkilerin Fransa’da ne gibi etkileri olduğuna gelince tanınmış bir Fransız gazetesi etkinin büyük olmadığını, Carrefour’da ilk iki gün satışlarda biraz azalma olduğunu ancak bunun sürmediğini yazdı. Aynı gazete Fransız şirketlerinin satışlardan ziyade kendilerine gümrük ve diğer idari işlemlerde zorluk çıkarılmasından ve kamu ihalelerine alınmamaktan çekindiklerini yazdı. Bu alanda Fransızların en çok askeri helikopter Airbus uçakları ve nükleer santral ihaleleriyle ilgilendikleri görüldü.

 

Belirli firmaların daveti suretiyle yapılan resmi ihalelere Fransız firmalarını çağırmamak mümkündür. Bu yolda alınmış bir karar olup olmadığı bilinmemekle beraber, Türksat’ın 2008’de uzaya gönderilecek uydusunun ardından Fransız Alcatel firmasıyla işbirliği yapmayacağını bildirmesi anlamlıdır. Türkiye’nin resmi ihalelere Fransız firmaları aleyhine kısıtlamalar getireceğinden Fransız basınında da söz edilmektedir.  

 

Fransız firmalarının resmi ihalelere çağrılmaması caydırıcı bir rol oynayabilir. Buna karşın Fransız mallarının satışlarına getirilmek istenen çeşitli kısıtlamalar Fransız firmalarına bir ölçüye kadar zarar verebilir. Ancak bunların Fransız Ulusal Meclisini ve Senatosunu tutum değiştirebilecek bir boyuta ulaştırması zordur. Bu önlemler çok aşırı olduğu takdirde Fransız Hükümetinin karşı önlemlere başvurması beklenebilir. Diğer yandan Türkiye’de satılan Fransız mallarının önemli bir bölümü Türkiye’de imal edildiğinden bunların satışının durması veya azalması malların imalatına katılan ve sayılarının 40.000 kadar olduğu tahmin edilen Türk işçilerinin aleyhine olacaktır. Nihayet her alım-satımın iki tarafından da çıkarına olduğundan, taraflardan birinin bu dengeyi bozması halinde kendisinin de zarar görmesinin kaçınılmaz olduğunu belirtelim.

 

Bu vesileyle, Fransa’ya karşı alınan ve alınacak önlemlerin ekonomik etkisinin az olmasına karşın bunların, Türk kamuoyunun Fransa’ya karşı olumsuz bir tutum içine girdiğini kanıtlaması bakımından, siyasi alanda küçümsenmeyecek bir etki yapmış olduğunu da ifade edelim.

 

Değinilmesinde yarar görülen bir başka konu da Fransa’ya karşı boykot hareketinin kültürel alanda da uygulanması girişimidir. Radyo-Televizyon Yüksek Kurulu (RTÜK) 21 Ekimde yaptığı bir açıklamada “ Türk-Fransız dostluğunu bozma niteliği taşıyan, sözde Ermeni soykırımını inkâr edenlerin cezalandırılmasını öngören yasa önerisi gündemden tamamen çıkarılıncaya kadar, Türkiye’de yayın yapmakta olan radyo ve televizyon kuruluşlarının Fransız kaynaklı medya ürünlerini yayınlamamalarının tavsiye edilmesine oybirliğiyle karar “ verildiğini bildirmiştir.

 

Ancak bu karar tepki çekmiş olmalı ki bir RYÜK üyesi açıklama yaparak bu kararın Victor Hugo’nun okunmasını engellemediğini belirmiş ve Fransa’daki tasarının ancak Fransız aydınlarının girişimiyle önlenebileceğini, Fransa’nın, Türkiye film pazarındaki %10’luk payı tartışmalı duruma gelecek diye, darbe almayacağını, kararın RTÜK’ün mütevazı bir katkı arayışı olduğunu, isteyenlerin Fransız filmlerini izlemeye, Fransız müziklerini dinlemeye ara vermeden devam edebileceklerini söylemiştir. Böylece RTÜK’ün üstü örtülü bir sansür uygulamak niyetinde olmadığı açıklık kazanmıştır.

 

f. Gösteriler ve Fransa’daki Türkler

 

Söz konusu tasarının kanunlaşma süreci içinde Ankara’da Fransız Büyükelçiliği ve İstanbul’da da Fransız Başkonsolosluğu önünde birçok gösteri yapıldı. Ayrıca Paris’te de Bastille Operası önünde ve merdivenlerinde yüz kadar Türk, ellerinde Türk bayrakları olduğu halde tasarı aleyhinde gösteri yaptı. Fransa’da Türklerin tepkilerini dile getirmesi olumlu bir davranış olmakla beraber bu tepkilerin, Meclis karar aldıktan sonra değil, almadan yapılması yararlı olurdu. Bu arada Fransa’daki Türklerin tasarının engellenmesi için etkili çalışma yapmamış olmaları bir öz eleştiriye neden oldu. Fransız Türk Girişimcileri Birliği Başkanı Murat Ercan, Türk iş adamlarının yasa tasarısına tepkilerin cılız kaldığını belirterek, baskı oluşturmak için örgütlenmek gerektiğini vurguladı. Lobi oluşturmanın ancak dernekleşmeyle mümkün olduğunu anlatan Murat Ercan, "Fransız medyası burada yaşayan Türklere görüşünü sormadı. Gücümüzün farkına varmalıyız." dedi ve sözde Ermeni soykırımını inkâr yasasına karşı düzenledikleri faaliyetlerin Fransa'da yaşayan Türklerden ilgi görmediğini de belirtti. Aslında Fransa’da bu konulara ilgi gösteren ve Türkiye’ye yarar sağlamak için uğraşan vatandaşlarımız vardır. Ancak sayıları azdır. Büyük Türk kitlelerinin işi ile evi arasında geçen bazen camiye de uğrayan bir yaşamı olup bunların dışında kalan konulara ilgisi azdır. Bu nedenledir ki 450.000 kişilik Ermeni cemaatinin Fransa’da ciddi bir siyasi gücü varken aynı sayıda olan Türklerin bu alanda bir varlığı, neredeyse, yoktur.

 

g. T.B.M.M.’de Görüşmeler ve Kabul Edilen Bildiri

 

T.B.M.M.’nin 17 Ekim 2006 tarihli toplantısında Fransız Milli Meclisinde kabul edilen tasarı görüşüldü. Bu konuda Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ile Mecliste temsil edilen Parti Grupları temsilcileri birer konuşma yaptılar.

 

Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün konuşmasında, özetle, tasarı kanunlaştığı takdirde artık Fransa’da Ermeni iddialarına karşı çıkmanın mümkün olmayacağını, asılsız iddiaların gerçekmiş gibi algılanacağını, düşünce ve ifade özgürlüğüne kısıtlamalar getirileceğini, bazı milletlerin tarihinde yoğun olarak ırkçılık, beyaz olmayan halkların baskı altında tutulması ve sömürülmesi ve kendinden olmayanlara tahammülsüzlüğün bulunduğunu, buna karşın Osmanlılar vaktiyle asimilasyon uygulasalardı birçok ırk, mezhep ve dilin bu güne erişememiş olacağını, Ermeni Diasporasının, kimliğini muhafaza etmek için, kendi aralarında kenetlenme aracı olarak soykırım iddialarını kullandığını söylemiştir.

 

Fransa’ya karşı eleştirel bir dil kullanan Bakan Fransa’nın Birinci Dünya Savaşı öncesinde ve sonrasında Ermenileri kendi çıkarları için kışkırttığını, şimdi de küçük siyasi çıkarlar için aynı şeyi yaptığını, ancak bunun faturasının sonunda Ermenilere kesildiğini bildirmiş ve Türkiye’nin hatasının bu katliamları kendi halkına ve dünya kamuoyuna yeterli şekilde anlatmamış bulunmasının olduğunu, ancak Cumhuriyeti kuranların devleti kin ve nefret üzerine inşa etmek ve yeni nesilleri düşmanlıkla yetiştirmek istemediklerini ve o günün bu iyi niyetli görüşlerinin bugün Türkiye’nin karşısına bir zafiyet olarak çıktığını ifade etmiştir. Abdullah Gül geçen yıl Türkiye’nin, 1915 olaylarını etraflı bir şekilde araştırmak üzere bir ortak tarih komisyonu kurulmasını Ermenistan’a önerdiğine temasla bunun Türkiye’nin tarihinde utanılacak bir husus olmadığını gösterdiğini söylemiştir.

 

Dışişleri Bakanı bir olayın soykırım olduğuna sadece yetkili mahkemenin karar verebildiğini, böyle bir mahkeme kararı olmaması halinde soykırım sucunun varlığının hukuken kabul edilemeyeceğini, soykırım iddiasının yasal zeminde savunulamayacağını ve ileri sürülemeyeceğini belirtmiştir. Abdullah Gül ayrıca Fransız yetkililerin Fransa tarihindeki bazı tartışmalı olayların tarihçilerin değerlendirilmesine bırakılması gerektiği söylerken, Ermeni iddialarının geçerliliğini sorgulamayı dahi suç haline getiren yasal düzenlemeler yapmaya çalışmalarının çelişki olduğunu vurgulamıştır.

 

Tasarının Fransız Ulusal Meclisinde kabulünün Türk-Fransız İlişkilerine zarar vermesinin kaçınılmaz olduğunu, bu ilişkilerde çok derin yaralar açtığını, bu yaraların siyasi, güvenlik, ekonomik alanlarda ortaya çıkacağını, 2001 yılı kanununun kabulünden sonra iki ülke arasında büyük problemler çıktığını, ama bu yasa kabul edilirse 2001 yılı gibi olmayacağını, açılan yaraların kesinlikle onarılmayacağını, bunu açıkça Türk, Fransız ve dünya kamuoyu önünde söylediğini belirttikten sonra bu yasanın önlenmesi için, yargı yolu dahil, her yolun deneneceğini, ümidinin Fransa’nın kendi kendine darbe vurmaması ve bu yanlıştan dönmesi olduğunu söylemiştir.

 

En basit ifadesine indirgenirse Dışişleri Bakanlığı tasarının kanunlaşmasının Türk-Fransız ilişkilerine çok olumsuz etkiler yapacağını ve Türkiye’nin bu yasayı engellemek için her olanağı kullanacağını söylemiş bulunmaktadır.

 

Dışişleri Bakanından sonra partilerin temsilcileri konuşmuşlardır.

 

T.B.M.M.’de yapılan tüm konuşmaların metni Dergimizin “Güncel Belgeler” Bölümündedir. Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün konuşması Belge No.3’tedir. CHP adına söz alan Onur Öymen, Şükrü Elekdağ ve Ayşe Gülsün Bilgehan’ın konuşmalarının metinleri sırasıyla Belge No.4,5 ve 6’daır. Anavatan Partisi adına söz alan Reyhan Balandı’nın konuşması Belge No.7’dedir. Adalet ve Kalkınma Partisi adına söz alan Zekeriya Akçam’ım konuşması Belge No.8’dedir. Kendi adına konuşan Ümmet Kandoğan’ın konuşması ise Belge No.9’dadır)

 

Görüşmeler bittikten sonra Başkan Mecliste grupları bulunan partilerin başkan veya başkan vekilleri tarafından imzalanan bir önergeyi okumuştur. Aslında bu önerge T.B.M.M.’nin Fransız yasa tasarısı hakkındaki görüş ve tutumunu belirten bir Bildiri niteliğindedir.

 

Tam metni Dergimizin “Güncel Belgeler” bölümünde yayınlanan (Belge No.2 ) bu bildirinin ana hatları şu şekilde özetlenebilir.

 

T.B.M.M. söz konusu yasa tasarısını şiddetle kınamaktadır. Yakın tarihte Cezayir’de, Hindi Çini’de ve Madagaskar’ bir milyondan fazla insanın ölümüne yol açan Fransa, kendi tarihiyle ilgili suçlamaları tarihçilere bırakırken, Türkiye’nin tarihi hakkında karar almaya kalkmaktadır. Ermeni iddialarının aksine, aralarında Fransızların da bulunduğu birçok tarihçi Birinci Dünya Savaşı sırasında yaşanan olayları, 1948 BM Soykırım Sözleşmesine göre soykırım olarak nitelendirilemeyeceğini ortaya koymuştur. Tartışmalı tarihi dönemlerin birlikte araştırılması için bir tarih komisyonu kurulması önerisine Ermeni Hükümeti olumlu cevap vermemiştir. Bu yasanın kabulü Türkiye-Fransa ilişkilerinde onarılamaz yaralar açacaktır. Ermenistan’ın lobiler aracılığıyla Türkiye’ye karşı yürüttüğü hasmane politikanın kendisine maliyeti büyük olacaktır. T.B.M.M. tasarının yasalaşmaması için uyarı ve girişimlerini ısrarla sürdürecektir. Yasalaşmaya kadar geçen sürede alınacak önlemler, tasarı yasalaştığı takdirde, Fransız menfaatlerinin ne ölçüde zarara uğrayacağının bir göstergesi olacaktır.

 

T.B.M.M. görüşmelerinde en önemli husus, Fransa’da kabul edilen tasarıya karşı tüm Meclisin aynı görüşleri paylaştığını, ve soykırım ithamlarını kesinlikle reddeden tutumunda hiçbir değişiklik bulunmadığını kanıtlamasıdır. Türkiye’nin bu kararlı tutumundan sonra Ermeni sorunu aracılığıyla Türkiye’ye baskı yapmak isteyen Avrupa Parlamentosu ile bazı ülkelerin çabalarının sonuç vermediğini ve vermeyeceğini anlamaları ve ona göre politika değişikliğine gitmeleri ümit edildi.

 

h. Ermeni Patriğinin Tepkisi

 

Türkiye Ermenileri Patriği Mutafyan yaptığı yazılı açıklamada, Avrupa Birliği üyeliği sürecinde Türkiye’nin önüne çeşitli engeller çıkaran Fransızların, şimdi de Türkiye ve Ermenistan arasında zaten çok kısıtlı olan diyaloga ciddi bir darbe indirdiğini, yasa teklifinin antidemokratik olduğunu, ve teklifin gerek Türk gerekse Ermeni toplumlarındaki aşırı milliyetçi ve ırkçı grupların ekmeğine yağ süreceğini söyledi. Mutafyan, bu yasa teklifi nedeniyle Türkiye Ermenileri olarak, üzerilerinde ciddi bir baskı hissettiklerini de ifade ile İstanbul Valiliği’nden kilise ve azınlık okullarının güveliğinin sağlanmasını istediklerini belirtti.

 

Tasarı Türkiye’de birçok kişisel tepkiye de neden oldu. Bunlardan en anlamlı ikisine değinerek, eski Bakan ve emekli Büyükelçi Kamran İnan ile YÖK Başkanı Prof. Dr. Erdoğan Teziç’in vaktiyle kendilerine tevcih edilen Fransız Légion d’honneur nişanlarını iade ettiklerini belirtelim.

 

4. Fransız Hükümetinin tutumu ve Fransa’da tepkiler

 

Tasarının geçen Mayıs ayında Ulusal Mecliste müzakeresi sırasında Fransız Hükümetinin, Dışişleri Bakanı Douste-Blazy’nin ağzından tasarıyı desteklemediğini ve reddedilmemesini istediğini daha önce anlatmıştık. Fransız Dışişleri Bakanı muhtemelen Türkiye’deki tepkileri dikkate alarak, tasarının oylanmasından birkaç gün önce Abdullah Gül’e telefon ederek Fransız Hükümeti’nin bu tasarıyı desteklemediğini tekrarlamış, iki ülke ilişkilerinin uzun vadeli geleceğine olan inancını belirtmiş ve Türkiye’nin Avrupa perspektifine Fransa’nın verdiği desteği hatırlatmıştır. Fransız Dışişleri Bakanlığı bu tutumu kamu oyuna da bildirerek söz konusu tasarının Fransız Hükümetini bağlamadığı ve gerekli de görülmediği ifade edilmiştir. Başbakan Dominique de Villepin ise, tarih ve belleğe ilişkin sorunlar hakkında kanun çıkarmanın iyi bir şey olmadığını geçmiş tecrübelerin gösterdiğini ifade etmiştir.

 

Tasarının Ulusal Meclis’te görüşülmesi sırasında Hükümet’i temsil eden Avrupa İşleri Bakanı Kısacası Fransız Bakanı Cathérine Colonna’nın tasarı aleyhinde tutum aldığını yukarıda gördük.

 

Tasarının kabulünün Türkiye’de yarattığı şiddetli tepkileri hafifletmek için olacak bu kez Cumhurbaşkanı Jacques Chirac devreye girmiştir.  Basın haberlerine göre, 14 Ekim günü Başbakan Erdoğan’a telefon eden adı geçen Ulusal Meclis kararının kendisini üzdüğünü,  tasarının yasalaşmaması için elinden geleni yapacağını,  Fransa ile Türkiye arasındaki ilişkilerde bir değişikliğin söz konusu olmadığını,  Meclis kararının Türkiye’nin Avrupa Birliğiyle olan müzakereleri açısından bir etki yapmayacağını söylemiştir.  Başbakan Erdoğan da kendisine bu durumu mantıklı ve makul gerekçelerle Türk halkına anlatmanın mümkün olmadığını, tarihçilerin yapması gereken araştırmaların siyaset konusu yapılmasına ayrıca üzüldüğünü, bu tasarının yasalaşmasını engellemesini istediği, bunun iki ülke arasındaki ilişkilerin daha fazla yara almamasını sağlamak açısından önemli olduğunu söylemiştir. 

 

Bir gazete bu olay için yazısına “ Chirac’dan Erdoğan’a özür telefonu” başlığını koymuştur. Bunun üzerine Fransız Le Parisien gazetesi 'Cumhurbaşkanı'nın, Meclis'in çalışmasıyla ilgili özür dilemesinin düş kırıklığına uğratıcı'  olduğunu yazmıştır. Sosyalist Parti Sözcüsü Julien Dray, Chirac’ı Fransız halkının bu konuda doğrudan haberdar etmemekle eleştirmiş ve tasarının engellenmesi hakkındaki sözleri için Ulusal Meclis’in egemen olduğunu belirtmiştir. Cumhurbaşkanlığı basın servisi devreye girerek Chirac’ın özür dilendiğini teyit etmemiş ve kendisinin Başbakan Erdoğan’a Ermeni sorunu hakkında tutumunu tekrarladığı ifade edilmiştir. Bir başka kaynak Chirac’ın tasarının gereksizliğine ve Türkiye’nin hafıza çalışması yapmasının gereğine temas ettiğini ayrıca yasayı engellemek için bir söz vermediğini yazmıştır. Chirac ve Erdoğan’ın ne konuştuğu hakkında belirsizliğin arttığı bir sırada bir gazeteci bu konuşmanın Başbakanlık’taki zabıtlarına ulaşarak konuya son noktayı koymuştur. Buna göre Jacques Chirac özür dilememiş, üzüntüsünü dile getirmiştir. Tasarının Senato’da engellenmesinden değil, Senato’da durdurma umudundan bahsetmiş ancak bundan emin olmadığını da söylemiştir. Tasarı kanunlaştığı takdirde bunu imzalamayacağından ise bahsetmemiştir.

 

T.B.M.M.’nin yukarıda değindiğimiz bildirisinden sonra Fransız Hükümeti Türkiye’ye karşı politikasını yeniden açıklamak gereğini duymuştur. Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Jean-Baptiste Mattei Türkiye ile diyalog içinde olmaya ve Fransa’yı bu ülkeye bağlayan dostluk ve işbirliği bağlarına çok önem verdiklerini belirtmiştir.

 

Görüldüğü üzere Fransız Hükümeti Türkiye ile olan ilişkilerine çok önem vermektedir. Esasen başka türlü olması da mümkün değildir. Fransız Hükümeti Türkiye ile ilişkilerini bozacağı endişesiyle, söz konusu bu tasarıya karşı çıkmış ve önlemeye çalışmıştır. Ancak Fransa’da iç siyasetin içinde bulunduğu karmaşa sonucu, Ulusal Mecliste kâğıt üzerinde %63 gibi büyük bir çoğunluğa sahip görünen Hükümet aslında bu çoğunluğa kumanda edememektedir. Kısaca Fransız Hükümeti Türkiye’ye karşı izlemek istediği politikayı uygulayamamıştır. Seçimlerden sonra daha etkin bir hükümet kurulması beklenebilir. Ancak, halen gerek UMP gerek Sosyalist Parti içindeki mevcut eğilimler gelecek hükümetin Ermeni tezlerine daha da yatkın olabileceğini düşündürtmektedir.

 

Türkiye’ye gelince, Ulusal Meclis ile Hükümet arasındaki tutum farkı Türkiye’yi ilgilendirmemektedir. Söz konusu tasarının kanunlaşması Türkiye’nin aleyhinedir. O itibarla eldeki tüm imkanlarla bunun önlenmeye çalışılması ve kendi çıkarlarımıza zarar vermeyecek şekilde Fransa’ya karşı tüm önlemlerin alınması gerekmektedir.

 

Söz konusu kanun tasarısı Fransa’da bir çok tepkiye neden olmuştur. Le Monde, Le Figaro, Libération gibi büyük gazetelerde bu hususta çıkan yazı ve makalelerin hemen tamamı tasarıyı eleştirmişlerdir. Bu, yazı ve makalelerde, işin esasını teşkil eden, Ermenilerin soykırıma uğrayıp uğramadığı konusu üzerinde durulmamıştır; zira Fransız kamuoyunda Ermenilerin soykırımı uyguladığı hakkında bir şüphe yoktur. Gazeteler daha ziyade Meclislerin tarih yazmaması, tarihi olaylar hakkında karar vermemesi gibi sözlerle ifade özgürlüğünü ön plana çıkararak tasarıyı eleştirmişlerdir.

 

Bazı Fransız kuruluşları da tasarıya karşı çıkmışlardır. Bunların başında Tarih İçin Özgürlük Derneği gelmektedir. 2005 yılının Aralık ayında kurulan ve tanınmış Fransız tarihçilerinin üyesi olduğu bu Dernek tarihi olaylar hakkında hüküm veren veya karara varan Fransız kanunlarına karşıdır ve bunların iptalini istemektedir. Bu Dernek, tasarının Ulusal Meclis tarafından kabulünün ertesi günü, 13 Ekim 2006 tarihinde, bir bildiri yayınlayarak Fransa’nın geçmiş olayların niteliği hakkında Devlet gerçeğinin belirlenmesi konusunda hızlı bir süreç içine girdiğini, Cumhurbaşkanın tarihi yazmak Parlamentonun işi değildir dediği bir dönemde Ermeni soykırımı hakkında bir tasarının oylanmasının gerçek bir tahrik olduğunu, tarihin kurbanlarına karşı (Osmanlı döneminde Ermenilerini kastediyor) derin bir dayanışma duygusu içinde olmakla beraber,  demokratik hakların bu gerilemesini protesto ettiklerini ve şayet Senato bu tasarıyı onaylarsa, kanunun iptali için Başkan Chirac’a başvuracaklarını bildirmiştir.

 

Fransa’da isim yapmış, çeşitli mesleklere mensup 20 şahsiyet de Meclis Başkanına bir mektup göndererek söz konusu tasarının kabulünün Türkiye’de uygulanan bazı metotların Fransa tarafından benimsenmesi (?) anlamına geldiğini bildirerek, insan haklarının sağlanması ve halkın bir bölümü (Ermenileri kastediyor) için değil, herkesin çıkarı için kanun yapması gereken Fransız Parlamentosunun bu görevinin korunması amacıyla, tasarı kanunlaştığı takdirde, konuyu Anayasa Mahkemesine götürmesini istemişlerdir.

 

Sınır Tanımayan Gazeteciler Birliği de bir bildiri yayınlayarak tasarıyı, totaliter rejimlere mahsus bir uygulama olan resmi tarih gerçeği yaratmakla suçlamış ve ifade özgürlüğüne kısıtlama getirdiği için reddetmesini Senato’dan istemiştir.

 

Tarihçiler İçin Özgürlük Derneği ve Sınır Tanımayan Gazeteciler Birliği Fransa’da saygı gören kuruluşlardır. Meclis Başkanına mektup gönderen 20 şahsiyette öyledir. Ancak siyasi alanda fazla ağırlıkları olmadığı için Sosyalist Parti bu kişi ve kuruluşları dikkate almayarak söz konusu tasarıyı parlamentoya sunmuştur.

 

5. Avrupa Birliğinde Tepkiler

 

Avrupa Komisyonu’nun genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn Fransız Ulusal Meclisi’nin tasarıyı ele almadan yaptığı bir açıklamada,  Meclisin bu yasayı onaylaması halinde bunun olumsuz bir etki yaratmasından ve Türkiye’de yapılması gereken tartışmaları (Ermeni soykırım iddialarını kastediyor) bloke etmesinden korktuğunu, ayrıca Türkiye’de ifade özgürlüğüyle ilgili tartışmaların yavaşlayıp tıkanabileceğini belirtmiş sonra da Fransız parlamenterlerini sorumlu davranmaya çağırmıştır. Rehn, Türkiye’de “Fransa bizden daha fazla ifade özgürlüğü talep ederken kendisi ifade özgürlüğünü kısıtlayan bir tasarıyı gündeme getiriyor” şeklinde bir algılama olduğunu da bildirmiştir. Rehn, ayrıca, Türkiye ile Ermenistan ve Türkiye ile Ermeni diasporası arasında diyalog ortamı oluşması gerektiğini ifade ederek, Türkiye ile Ermenistan arasında bir tarihçiler komisyonu kurulmasının yerinde olduğunu söylemiştir.

 

Avrupa Komisyonu Başkanı Jose Manuel Durao Barroso’da Fransa’yı uyararak, Türkiye’nin önüne yeni kriterler getirilmemesi gerektiğini bildirmiştir.

 

Avrupa Birliği-Türkiye Karma Parlamento Komisyonu Başkanı Hollandalı Joost Lagendijk ise Ermeni soykırımını inkâr etmenin suç sayılmasının bu meselenin tartışılmasını engelleyici, son derecede sakıncalı olduğunu, Türkiye’ye karşı inandırıcı olunabilmesi için düşünce özgürlüğünü kısıtlamaktan uzak durulması gerektiğini, bu nedenle Fransız yasa tasarısına karşı olduğunu, ayrıca politikacıların hiçbir zaman tarihçilerin tartışmasını yasaklamaması ve sınırlamaması gerektiğini bildirmiştir.

 

Avrupa Parlamentosu’ndaki Yeşiller Grubunun Başkan Yardımcısı Daniel Cohn-Bendit bu tasarının ters etki yapacağını ve Türkiye’nin resmi tarihi ön plana çıkaracağını söylemiştir. 

 

Avrupa Parlamentosu’nda Ermenistan’la ilişkiler bölümü başkanı, Yeşiller Partisinden Marie Anne İsler yaptığı açıklamada, bu tasarının Ermenistan ve Ermeniler için yararlı olmayacağını, bazı Fransız siyasilerinin seçim hesaplarını yansıttığını, Türkiye’den Ceza Kanunun değiştirmesi istenilirken bu tasarının nasıl açıklanacağını, tasarının Türkiye’nin Avrupa Birliğine girmesini istemeyenlerin ekmeğine yağ süreceğini, bu durumda Türkiye’nin Iran ve Rusya’ya yönelme olasılığının bulunduğunu, ayrıca bu tasarının Ermeni sorunu hakkında Türkiye’de yeni başlamış olan tartışmaları ve ortak tarihçiler komisyonu kurulması çabalarını olumsuz etkileyeceğini, bu arada Ermenistan’a uygulanan ablukanın ve bu ülkenin izole olmuş durumunun süreceğini söyleyerek tasarıya karşı çıkmıştır.

 

Avrupa Parlamentosu Yeşiller Grubu adına Daniel Cohn-Bendit, Joost Lagendijk ve Cem Özdemir Fransız milletvekillerine bir mektup göndererek, eğer Türkiye’nin kendi geçmişi üzerinde tartışması isteniyorsa söz konusu tasarının unutulması gerektiğini, Yeşiller’in yıllardan beri Türkiye’de reformlar yapılması ve özellikle ifade özgürlüğünün sağlanması için çalıştığını ve Ermeni soykırımının ele alınması dahil bu alandaki gelişmelere katkıda bulunduğunu, Sosyalist Parti tasarısının bu çabaları zora soktuğunu, bu tasarı kabul edildiği takdirde Türkiye’de ifade özgürlüğünü engelleyen Ceza Kanunu hükümlerine karşı yürütülen mücadelede kullanılan gerekçelerin değeri kalmayacağını, üzerinde farklı düşünceler bulunan bir sorunun (soykırım iddialarının) tartışılmasına kanun yoluyla son verilmesinin bedelinin Türk demokratları tarafından ödenmesi olasılığının bulunduğunu bildirmişlerdir.

 

Ülkelerinin Avrupa Birliği dönem Başkanı olması nedeniyle Finlandiya siyaset adamları da bu tasarıyla ilgilenmişlerdir.

 

Finlandiya Meclis Başkanı Paavo Lipponen “sözde” Ermeni soykırımının Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği için hiçbir zaman bir kriter olamayacağını ve tasarı konusunda Sosyalist Partisi başkanı François Hollande ile görüşeceğini söylemiştir. Konuşması boyunca sözde Ermeni soykırımı deyimini kullanan Lipponen Türkiye’nin geçmişiyle barışması gerektiğini eklemiştir.

 

Tasarının Fransız Ulusal Meclisi’nde kabulünden sonra Finlandiya Dışişleri Bakanı Erkki Tuomioja bu olayı “delice” olarak nitelendirmiştir. Tuomioja, ayrıca, şahsen vuku bulan olayları nitelendirmek için soykırımın doğru bir sözcük olduğunu düşündüğünü ve Türkiye’nin de bunu kabul etmeye hazır olmasını ümit ettiğini söyleyerek, hem Ermeni soykırımı iddialarını tanımış hem de Türkiye’den tanımasını istemiştir. Ancak parlamentoların kanun çıkararak bu gibi konulara karışmamaları gerektiğini de belirterek tasarı kanunlaştığı takdirde bunun Türkiye’de aşırı görüş sahibi kişileri güçlendireceğini de İfade etmiştir.

 

Avrupa Birliği yetkilileri tasarının kabulüne sert denebilecek tepki göstermişlerdir. Komisyon Başkanı Barroso Ermeni sorunun hassaslığına dikkat çekerek bu konunun Türk toplumu tarafından ele alınması gerektiğini ve şahsen başka ülke parlamentolarının tarihi yorum ve analizler de yapan kanunları kabul etmelerinin bir faydası olduğuna inanmadığını söylemiştir

 

Komisyonun genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn ise bu tasarının Ermeni sorunu konusunda tartışmaları başlatmak yerine kapattığını, ültimatomlarla gerçek bir diyaloga ve uzlaşmaya varılamayacağını, bu nedenle tasarının tersine sonuç vereceğini ifade etmiştir.

 

Komisyonun Dışişlerinden sorumlu üyesi Bayan Benita Ferrero Waldner bu olayın Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği sürecini etkilemeyeceğini belirtmiştir.

 

Avrupa Birliği-Türkiye Karma Parlamento Komisyonu Başkanı Hollandalı Joost Lagendijk

Fransız Ulusal Meclisi’nin kararını “Aptalca ve Avrupalı olmaktan uzak” olarak nitelendirmiş,

Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü Camiel Eurlings Türkiye’de düşünce ve ifade özgürlüğünün tesisi için çalışıldığı bir sırada Fransa’da ifade özgürlüğünü kısıtlayıcı bir karar alınmış olduğunu vurgulamış ve “Siyasiler tarih yazmaz. Bu konuyu tarihçilere bırakalım” demiştir. Avrupa Parlamentosu’nun İngiliz üyesi Andrew Duff ise tasarının kanunlaşması halinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin konuyu görüşmeye hazır olması gerektiğini ifade etmiştir.

 

Avrupa Parlamentosu’nda Yeşiller’in Başkan Yardımcısı Daniel Cohn-Bendit Fransız Ulusal Meclisi’nin kararını “aptalca, saçma ve zararlı” olarak nitelendirdikten sonra bunun Türkiye’de ifade özgürlüğünü savunmaya çalışanların sırtından bıçaklanması anlamına geldiğini söylemiş, sonra da Fransa’da kimsenin Ermeni soykırımını inkâr etmediğini ifadeyle bu kararın Fransa’daki Türkleri hedef alabileceğini belirterek şimdiye kadar kimsenin temas etmediği bir hususu ortaya koymuştur.

 

Görüldüğü gibi Avrupa Birliği yetkililerinin hepsi tasarının aleyhinde tutum almışlardır. Bunun ana nedeni tasarı kanunlaştığı taktirde Türkiye’de, aynıyla mukabele düşüncesiyle, özellikle Ermeni sorunu konusunda ifade özgürlüğünün kısıtlanmasıdır. Böyle bir kanunun Türkiye-Ermenistan ilişlilerini de olumsuz etkilemesi duyulan endişeler arasındadır. Buna karşın kanun çıksa da Türkiye’nin üyelik sürecinin bundan etkilenmeyeceği de belirtilmiştir.

 

6. Diğer Ülkelerde ve Uluslararası Kuruluşlarda Tepkiler

 

Ülkeler genelde Fransız’daki kanun tasarısı hakkında sessiz kalmışlardır. AB Dönem başkanı Finlandiya’dan başka A.B.D., Rusya, Yunanistan ve İsveç’ den ve uluslararası kuruluş olarak AGİT ve Uluslararası Af Örgütünden tepkiler gelmiştir.

 

a. ABD

 

A.B.D. Dışişleri Bakan Yardımcısı Daniel Fried Brüksel’de bu konuda kendisine yöneltilen sorulara bu tasarıya karşı çıkan Cumhurbaşkanı Chirac’ı desteklediğini, Ermenilerin katledilmesi konusunun tartışmayı suç sayan bir mevzuatın anlamı olmadığı yolundaki görüşleri paylaştığını, Başkan Bush’un Ermenilerin kitle halinde öldürülmesinden bahsettiğini ve Amerikan Hükümeti’nin hiçbir zaman “soykırım” sözcüğünü kullanmadığını ifade ederek cevap vermiştir. Fried Amerikan Hükümeti’nin Türkiye ve Ermenistan’ın bu konuyu dürüstçe ele almalarını görmek istediğini, bazı Türklerin de (Ermeni görüşlerini destekleyenleri kastediyor) Hükümetlerini böyle davranmaya çağırdığını belirtmiş ve söz konusu tasarının böyle bir gelişmeyi teşvik edeceğini zannetmediğini eklemiştir.

 

b. Rusya

 

Rus Duma’sı Anayasa Komisyonu Başkanı Yuri Charandine söz konusu tasarının Fransa’nın tarihi gerçeği saptamak arzusuyla açıklanabileceğini ancak Türkiye ile olan durumun sakinleşmek yerine daha da gerileceğini söylemiştir

 

c. Yunanistan

 

Yunanistan Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Yorgo Kumuçakos Yunan Parlamentosu’nun 1996 yılında Ermeni soykırımını tanıyan bir karar aldığını hatırlattıktan sonra, çağdaş dünyada geçmişin geleceğe engel olmaması gerektiğine inandıklarını söyleyerek, dolaylı bir şekilde Fransız tasarısını doğru bulmadıklarını ifade etmiştir. Ancak başka bir kaynak Kumuçakos’un Türkiye’yi kastederek, tehditler ve şiddetli resmi demeçlerin Avrupa Birliği’ne katılma yolunda olan bir ülkeye yarar getirmeyeceğini söylediğini belirtmektedir.

 

d. İsveç

 

İsveç Dışişleri Bakanı Carl Bilt Fransız Ulusal Meclisi’nin söz konusu tasarıyı kabulünden endişe duyduğunu ifade etmiş ve bu tasarı konusunun Türkiye’nin Kıbrıs bandıralı gemilere limanları açması konusundaki müzakerelerde sorun çıkarabileceğini söylemiş, ancak tasarının Senato ve Başkan Chirac tarafından da tasdiki gerektiğinden belki de kanunlaşamayacağını ifade etmiştir.

 

f. AGIT

 

Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) Basın Özgürlüğü Temsilcisi Miklos Haraszti Fransız Senatosu Başkanına bir mektup göndererek tasarının kabulünün ifade hürriyeti hakkında uluslararası standartlar açısından ciddi endişe yaratacağını bildirmiş ve Fransa gibi ifade özgürlüğü konusunda eski geleneğe sahip bir ülkenin böyle bir tasarıyı kabulünün diğer AGIT üyesi ülkeler için tehlikeli bir emsal olacağını ifade etmiştir

 

g. Uluslararası Af Örgütü

 

Uluslararası Af Örgütü bir bildiri yayınlayarak söz konusu tasarının Fransız Ulusal Meclisi’nde kabul edilmesinden büyük endişe duyduğunu, tasarının ifade özgürlüğü için ciddi bir tehdit oluşturduğunu belirterek, Fransız Senatosu’ndan ve Cumhurbaşkanı’ndan bu tasarıyı reddetmeleri istenmiştir. Bildiride bu tasarı kanunlaştığı takdirde hangi uluslararası anlaşmaları ihlal edeceği de ifade edilmiş ve bu kanun nedeniyle mahkum olanların kanaat mahkumu sayılacağı belirtilmiştir.

 

7. Ermenistan’da ve Diaspora’da Tepkiler

 

Yukarıda açıklamış olduğumuz üzere hemen herkes söz konusu tasarının aleyhindeyken Ermeni diasporası ve Ermenistan’da tamamen tersine bir tutum içindedir.

 

Fransa’da soykırım iddialarıyla ilgili konularla uğraşan, Taşnak eğilimli Ermeni Davasının Savunulması Komitesi (Comité de la Defense de la Cause Arménienne = CDCA) söz konusu tasarının savunulmasını yüklenmiş olup, oylama günü yayınladığı bir bildiride, tasarının tüm Fransız vatandaşlarının ortak belleklerini, onurlarını, gerçek ve adalet değerlerini korumayı amaçladığını bildirerek, milletvekillerini olumlu oy vermeye davet etmiştir.

 

Avrupa Birliğinde Ermeni çıkarlarını korumak için kurulmuş olan ve başlıca uğraşısının Avrupa Parlamentosunun kararlarını, Türkiye aleyhine, Ermenistan’ın lehine olmasını için etkilemeye çalışan, Taşnak eğilimli Adalet ve Demokrasi İçin Avrupa Ermeni Federasyonu  (European Armenian Federation for Justice and Democracy = FEAJD ) ise Türkiye’nin bu konuda ileri sürdüğü tehditlere önem verilmemesi gerektiğini,  2001 yılı kanunundan sonra Türkiye’nin aldığı söylenen önlemlerin iki ülke arasındaki ticareti hiçbir şekilde etkilemediğini, esasen Gümrük Birliği sayesinde ekonomilerin ileri derecede entegre olması sonucunda Türkiye istese de Fransa’ya karşı tehditlerini uygulayamayacağını bildirmiştir. Tasarının Ulusal Mecliste kabul edilmesinden sonra bu iki kuruluş ayrı ayrı bildiriler yayınlayarak milletvekillerini tebrik etmişler ve Senato’yu bu tasarıyı kabul etmeye çağırmışlardır.

 

Ermenistan’ın tutumuna gelince tasarının kabulü Erivan’da bazı sevinç gösterilerine neden olmuş Dışişleri Bakanı Vartan Oskanyan ise şu açıklamayı yapmıştır:

 

“Bugün Fransız Ulusal Meclisinin tasarıyı kabul etmesi Fransa’nın insani ve tarihi hak ve değerleri ilkeli ve tutarlı bir şekilde savunmasının doğal bir devamıdır.

 

Bu karar aynı zamanda Türk Devleti tarafından Ermeni soykırımının yoğun ve saldırgan bir şekilde resmen inkârına doğal bir tepkidir. Türkler gerçeğe karşı önceden tasarlanmış, planlanmış bir saldırı içindedirler.

 

Böyle bir kararın alınması Fransız Parlamentosunun egemen hakkıdır ve anlaşılabilir. Bizim anlamadığımız,  Türkiye’nin aynı şeyi yapan ve soykırım deyimini kullananları veya bu olayları tartışmaya cesaret eden kişileri bile cezalandıran bir kanunu varken, (301. maddeyi kastediyor) Türk Hükümetinin aşırı halk tepkilerini tahrik etmesidir.”

 

Görüldüğü gibi, Ermenistan Dışişleri Bakanı’nın açıklaması daha ziyade bir propaganda bildirisine benzemektedir. Türkiye’nin soykırım iddialarına karşı çıkması “gerçeğe karşı” bir saldırı olarak takdim edilmesi kabul edilemez bir deyimdir. Türk Hükümeti’nin aşırı halk tepkilerini tahrik etmekle suçlanması da öyledir. Bu tepkilerden kasıt, herhalde, Türkiye’de Fransız temsilciliklerin önünde yapılan gösteriler olsa gerektir. Bu gösterileri hangi kuruluşlarca düzenlediği ellerinde taşıdıkları pankartlardan bellidir. Bunların siyasi eğilimi genelde Hükümetinkinden farklıdır. Nihayet Türkiye’de Ermeni sorunu sözcüğünü kullandığı veya tehcir olaylarını tartıştığı için cezalandırılan tek kişi bulunmamaktadır. Soykırım olduğunu iddia eden Ermeni ve diğer yabancı yazarların kitaplarının çevirileri bazı yayınevlerinin vitrinlerini süslerken böyle suçlamaların anlamı yoktur.

 

Ermenistan Dışişleri Bakanın bu açıklamasına iki ülke ilişkileri açısından yaklaşıldığında, esasen zorluklar içinde olan bu ilişkilere yeni bir sorun eklenmiş olduğunu söylemek mümkündür.

 

Tasarının kabulünden sonra Ermenistan Dışişleri Bakanı tasarıdan ziyade ülkesinin Türkiye ile olan ilişkileri ve Türkiye’nin tutumu hakkında, olumsuz bir tarzda birçok kez konuşmuştur. Oskanyan’ın tasarının kabulünü Türkiye’yi yermek için bir uygun bir fırsat olarak gördüğü anlaşılmaktadır. Bu konuşmalara Dergimizin gelecek sayısında yer vereceğiz.

Ermenistan basınında tasarının Fransız Ulusal Meclis tarafından kabulü hakkında yapılan yorumlarda ise sadece övgü ve memnuniyet bulunmadığı, bazı gazetelerin tasarının Fransa’da, Avrupa Birliği ve bazı ülkelerde olumsuz tepkilere neden olduğunu dikkate aldığı görülmektedir. Bir gazete bu tepkilerin, Türkiye ve Azerbaycan tarafından tasarıyı yermek için dikkatle hazırlandıklarını yazmıştır. Bir diğer gazete tasarının kabulünü bazılarının tarihi adaletin yerine gelmesi olarak göreceklerini, bazılarının Ermeni diplomatlarının parlak bir başarı kazandıklarını ileri süreceklerini, diğer bazılarının ise Türkiye’nin aldığı topraklarımızı bize geri vereceğini iddia etmeye başlayacaklarını, ancak gerçekte Fransız Parlamentosu kararının Fransız toplumunun bir bölümünün Türkiye’nin Avrupa Birliğine katılmasına karşı olduğunu bir kere daha gösterdiğini ifade etmiştir.  Bir başka gazete Ermeni soykırımın diğer ülkeler tarafından tanınması için sarf edilen enerji ve kaynakların Türkiye-Ermenistan sınırının açılması için sarf edilse ve sınır açılsaydı bunun sağlayacağı yararın Ermeni soykırımın tanınmasının sağlayacağı manevi tatminden daha fazla olacağını ileri sürmüştür. Son olarak bir gazete, bir histeri haline dönüşen Ermeni soykırımı konusu olmasaydı Orhan Pamuk’un Nobel ödülünü alamayacağını belirtmiştir.

 

Bu vesileyle Azerbaycan Dışişleri Bakanlığı da bu konuda bir bildiri yayınlayarak tasarı konusundaki gelişmelerin endişeyle izlendiğini, Fransız Hükümetinin tasarıyı desteklememesinin not edildiğini, Senato’nun bu girişimi önleyeceğinin ümit edildiğini bildirmiş ve Ermenistan ve Ermeni diasporasının bölgede (Güney Kafkaslarda) barış ve istikrara katkıda bulunmak yerine yıkıcı bir rol oynadıkları ifade edilmiştir.

 

8. Olası Gelişmeler

 

Fransız Ulusal Meclissinde kabul edilen bu tasarının kanunlaşması için Senato’da da görüşülüp oylanması gerekmektedir. Ancak Senato’nun böyle bir mecburiyeti olmadığı, uygun görmezse tasarıyı gündemine almayabileceği anlaşılmaktadır.

 

Normal koşullarda Fransız Hükümeti’nin tasarıya karşı çıkmaya devam edeceği söylenebilir. Ancak Türkiye Fransa’ya karşı ekonomik alanda, ayırımcılık sayılabilecek boyutta, bir önlem alırsa Fransız Hükümeti’nin politikasını değiştirmesi ve tasarıyı engellemekten vazgeçmesi mümkündür. Fransız Hükümeti bu günkü politikasına devam etse dahi tasarıyı ancak bir süre engelleyebileceği görülmektedir. Halen, başka nedenlerle zayıflamış olan bu Hükümetinin parlamento seçimlerinin yaklaştığı bir ortamda, Ermenilerden ve iktidar partisinin Sarkozy taraftarlarından gelecek baskılara direnme gücü fazla olmayabilir. 

Fransa’da olduğu kadar Avrupa Birliği’nde ve diğer bazı ülkelerde çok eleştirilmiş bulunan bu tasarının, normal koşullarda, Senato’da hasıraltı edilmesi beklenebilir. Ancak Fransız kamuoyu ve siyasetçileri özellikle dışarıdan gelen eleştirilere pek değer vermediklerinden bu eleştirilerin tasarının akıbeti üzerindeki etkisi sınırlı kalacaktır.

 

Diğer yandan iktidar partisi olan UMP’nin, Partinin başkanı Nicolas Sarkozy ile Başkan Chirac ve Başbakan Villepin taraftarları arasındaki, tasarının Ulusal Meclis’ten geçmesini sağlayan bölünme, Senato’da da vardır. Nitekim UMP’nin ikinci adamı olan Sarkozy taraftarı,  Marsilya Belediye Başkanı Senatör Jean-Claude Gaudin daha şimdiden tasarıya oy vereceğini beyan etmiştir.

 

Sonuç olarak Fransız Hükümeti’nin tasarının Senato’dan geçmesini önlemeye, bu olmazsa geçmesini geciktirmeye çalışacağı tahmin edilmektedir. Tasarını Senato’da küçük bir değişiklikle kabul edilmesi yeniden Ulusal Meclis tarafından ele alınmasını gerektirmektedir. Mesela, yukarıda değindiğimiz Patrick Deveciyan’ın üniversite mensuplarını ve bilimsel araştırmaların kanun kapsamı dışında tutulması hakkında Ulusal Meclis tarafından kabul edilmeyen önerisi, Senato’da benimsenebilir. Bu takdirde tasarı yeniden görüşülmek üzere Ulusal Meclise gönderilecektir. Böylelikle, 2001 yılı kanununun kabul edilmesinden önceki dönemde görüldüğü gibi, tasarının Senato ve Ulusal Meclis arasında üç yıl kadar gidip gelmesi süreci yeniden yaşanabilir. Bu uzun süreç içinde Türk kamuoyu ve hükümetinin, yine 2001 yılında olduğu gibi, konuya duyduğu ilgi azalabilir. Sonunda beklenmeyen bir anda Ulusal Meclis ve Senato bir metin üzerinde mutabık kalabilir ve tasarı kanunlaşabilir.

 

Fransa’da kanun tasarılarının her iki meclis tarafından kabul edildikten sonra, Cumhurbaşkanı’nca imzalanması ve yayınlanması gerekmektedir. Cumhurbaşkanı’nın tasarıyı onaylamaması Anayasa Mahkemesine kadar giden uzun bir süreç başlatmaktadır. Jacques Chirac, kendisine yöneltilecek eleştirileri göze alamayarak, taraftar olmamasına rağmen, 2001 yılı kanununu imzalamıştı. Halen Ulusal Meclisten geçmiş olan tasarı Senato’dan da geçip Cumhurbaşkanlığına geldiğinde bu makamda, büyük bir olasılıkla Jacques Chirac bulunmayacaktır. En güçlü adaylar olarak gösterilen Nicolas Sarkozy ve Sosyalist Segolène Royal’den hangisi seçilirlerse bu tasarıyı imzalamakta tereddüt etmeyeceklerdir.

 

Cumhurbaşkanı imzalasa dahi 60 milletvekili ve/veya senatörün bu tasarıyı Anayasa Mahkemesine götürme yetkisi vardır. Anayasa Mahkemenin ifade özgürlüğünü ihlal eden bu tasarıyı reddetmesi olasılığı fazladır. Ancak günümüz Fransa’sında bu sayıda parlamenterin Türkiye’nin lehine olan bir girişime katılmaları zordur.

 

Özetlemek gerekirse tasarının kısa zamanda kanunlaşması beklenmemektedir. Bu süreç uzun olacaktır. Sonucu şimdiden bilmek zordur. Tasarının ifade özgürlüğüne aykırı olduğu hakkında Fransız kamuoyunda kesin bir kanaat oluşursa Senato tarafından reddedilmesi kolaylaşacaktır. Türkiye’nin Avrupa Birliği sürecinde olumlu gelişmeler olması da tasarının reddine yardımcı olacaktır. Aksi halde, Türkiye ile Avrupa Birliği arasında, mesela Kıbrıs sorunu nedeniyle, bir kriz çıkması halinde Senatonun tasarının kabulüne yönelebilir.

 

Bu arada tasarının kanunlaşmasını önlemek değil teşvik etmenin Türkiye yararına olabileceğini de düşünmek mümkündür. Zira Dergimizin geçen sayısında ayrıntılı olarak açıkladığımız gibi, tasarı kanunlaştığı takdirde Türkiye, Avrupa İnsan Hakları mahkemesine başvurarak bu kanunu iptal ettirmek olanağına kavuşacaktır. İyi hazırlandığı taktirde bu davanın kazanma olasılığı yüksektir. Davanın kazanılması halinde ise Fransa’da tarihi düzenleyen kanunlara karşı mevcut hareketin de etkisiyle, bir süre sonra 2001 yılı kanunun da iptal edilmesi gündeme gelecektir. Bu kanunun iptal edilmesi ise soykırım iddialarına büyük bir darbe indirecektir. Sonuç olarak Diaspora Ermenileri hüsrana uğrarken Türkiye ile Ermenistan’ın ilk kez ciddi bir uzlaşma zemini bulacaklardır.

 

 ----------------------
* Avrasya İncelemeleri Merkezi Başkanı - oelutem@avim.org.tr
- ERMENİ ARAŞTIRMALARI, Sayı 22, Yaz 2006
    İçeriğe Yorum Yaz    Yazdır    Tavsiye Et

   «  Geri
Yorumlar

Henüz Yorum bulunmamaktadır.


 
 
ERAREN - Ermeni Araştırmaları Enstitüsü

Bu site en iyi 1024 x 768 çözünürlükte görüntülenir.