Anasayfaİletişim
  
English



E-Bülten Üyeliği

Günlük bültenimize üye olmak için aşağıdaki alanları doldurunuz.
Ad:
Soyad:
Eposta:


DERGİ SAYILARI

Olaylar ve Yorumlar

Emekli Büyükelçi Ömer Engin LÜTEM*
ERMENİ ARAŞTIRMALARI, Sayı 23-24, 2006

 

Öz: Bu makale Kasım 2006 ile Mart 2007 arası dönemde Ermeni sorunu hakkında Türkiye’deki vuku bulan bazı önemli gelişmeler ile Türkiye-Ermenistan ilişkileri ve soykırım iddialarına ilişkin gelişmeleri üç ana başlık altında incelenmekte ve yorumlanmaktadır. Birinci bölümde “Türkiye’deki Gelişmeler” başlığı altında Hrant Dink’in Ölümü” ve “Ahdamar Kilisesinin Restorasyonu” konuları değerlendirilecektir. İkinci bölümde “Türkiye-Ermenistan İlişkileri” başlığı altında genel olarak “Resmi Beyanlar” ve “Kars-Ahalkelek Demiryolu” konuları ele alınacaktır. Son bölümde ise soykırım iddiaları ile ilgili gelişmeler detaylı bir şekilde incelenecektir.

 

Anahtar Kelimeler: Türkiye, Ermenistan, Arjantin, Polonya, Litvanya

 

Abstract: This article, which examines significant developments regarding the Armenian question that occurred between November 2006 and March 2007, is divided into three sections. The first, which focuses on the developments that took place in assesses the death of Hrant Dink, and the restoration of the Ahdamar Church. The second section, concerned primarily with Turkish–Armenian relations, evaluates certain official declarations alongside the Kars-Ahalkelek Railway line. The final section appraises in a detailed manner developments pertaining to the Armenian genocide allegations.

 

Key Words: , , , Polish,

 

I. TÜRKİYE’DEKİ GELİŞMELER

 

1. Hrant Dink’in Ölümü

 

Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink 19 Ocak 2007 tarihinde, gazetenin İstanbul’da Halâskârgazi Caddesi’ndeki binasının önünde bir kişi tarafından tabancayla vurularak öldürüldü.

 

Bu olay Türkiye’de büyük şaşkınlık yarattı ve Sayın Cumhurbaşkanı olmak üzere tüm yetkililer ve medya tarafından da şiddetle kınandı.

 

“Hrant Dink’in Agos Gazetesi önünde uğradığı saldırıyla yaşamını yitirmesinden derin üzüntü duydum. Bu çirkin ve utanç verici saldırıydı nefretle kınıyorum. Böylesine insanlık dışı davranışlar asla amacına ulaşamayacaktır. Ulusumuzu derinden yaralayan bu saldırının faillerinin bir an önce yakalanması hepimizin öncelikli beklentisidir.

 

Böyle üzücü olayların bir daha asla yaşanmamasını diliyor, Hrant Dink’in ailesine, basın dünyamıza ve Ulusumuza başsağlığı dileklerimi iletiyorum.”[1]

 

Başbakan Erdoğan ise Hrant Dink’in eşini ve Ermeni Patriği Mesrop II’yi telefonla arayarak başsağlığı dileklerini iletti ve duyduğu derin üzüntüyü belirtti. Ayrıca olayın en kısa zamanda aydınlanılacağından emin olunmasını istedi.[2]

 

Dışişleri Bakanlığı şu açıklamayı yaptı;

 

Agos gazetesi Genel Yayın Yönetmeni ve Türkiye Ermeni Cemaati’nin seçkin mensuplarından biri olan vatandaşımız Hrant Dink’in bugün Agos Gazetesi girişinde uğradığı silahlı saldırı sonucunda hayatını kaybettiği büyük bir üzüntüyle öğrenilmiştir. Bu menfur saldırıyı şiddetle kınıyor ve lanetliyoruz. Saldırının fail veya faillerinin bir an önce yakalanarak adalete teslim edilmeleri yönünde güvenlik güçlerimizin çalışmaları başlamıştır. Saldırının fail veya failleri en kısa zamanda yakalanacak ve adalete teslim edileceklerdir.

 

Kamuoyumuzca da yakından tanınan bir sima olan Hrant Dink’in kaybından dolayı ailesine, yakınlarına, Agos Gazetesi Camiası’na, basınımıza ve Türkiye Ermeni Cemaati başta olmak üzere, halkımıza başsağlığı ve müteveffa yazar ve aydına Tanrı’dan rahmet diliyoruz.[3]

 

Enstitümüz, olaydan birkaç saat sonra yayınladığı günlük haber bülteninde duyduğu üzüntüyü şu açıklamayla dile getirdi:

 

Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink'in, uğradığı silahlı saldırı sonucunda hayatını kaybettiğini büyük bir üzüntüyle öğrenmiş bulunuyoruz. Ermeni Araştırmaları Enstitüsü, bu hareketi şiddetle kınar,  Hrant Dink'i tanıyan herkese ve tüm Ermeni Cemaati’ne başsağlığı diler.

 

Hrant Dink 1954 yılında Malatya’da doğmuş fakir bir Ermeni ailenin çocuğuydu. İstanbul’da yetimhanede büyümüş, zorlukla tahsilini tamamlamış ve gazeteci olmuştu. 1996 yılında yayınlamaya başladığı AGOS Gazetesi, Türkiye’deki diğer Ermeni gazeteleri olan Jamanak ve Marmara’dan Türkçe olması bakımından ayrılıyordu. AGOS kısa zamanda adı geçen diğer iki gazeteden daha fazla satmaya başladı, zira İstanbul Ermenileri, özellikle genç olanları Türkçeyi Ermeniceden daha iyi biliyorlardı. Gazete diğer yandan o zamana kadar pek değinilmeyen konulara, 1915 olaylarına, Ermeni Patrikhanesi’ne ve Ermeni Cemaati’nin bazı sorunlarına, sert denebilecek bir üslupla, değinmeye başladı.

 

Dink 1915 olayları için soykırım kelimesini kullanmamaya çalışıyor, Ermeniler üzerindeki etkisinin anlaşılması için bu olaylara empati ile (karşısındakini anlamaya çalışmak, kendini onun yerine koymak) yaklaşılması gerektiğini bildiriyor, diğer yandan anılmakla beraber, Ermenilerin geleceğinin bu olay üzerine kurulmaması gerektiğini belirtiyor ve bu noktada Ermeni diasporasından ayrılıyordu. Diğer yandan Dink, Ermeni soykırım iddialarını reddedenlerin cezalandırılmasını öngören Fransız kanun tasarısına karşı Türkiye’de bazı liberal aydınların yayınladığı bir bildiriye[4] imza koymakla da diaspora Ermenilerinden ayrılıyordu.

 

Dink Ermeni Patrikhanesi’yle çeşitli konularda da anlaşmazlık içindeydi ve bunu AGOS Gazetesi’ne yansıtıyordu[5].

 

2000 yılından itibaren, Avrupa Parlamentosu’nun soykırım iddialarını yeniden benimsemeye başlaması, ülke parlamentosunda bu konuda kararlar kabul edilmesi soykırım iddialarının Türkiye’de bazı liberal aydınlar tarafından benimsenmesi Ermeni sorunu Türkiye’de gündemin ilk sıralarına taşıdı; buna paralel olarak da Dink’in söylemleri sertleşti. Sadece Ermenileri değil Türkiye’deki diğer etnik grupları da ele almaya başladı. Bu arada “Pis Türk Kanı” sözcüklerinin bulunduğu bir makalesi nedeniyle mahkemeye verilince özellikle Avrupa’da şöhreti arttı ve Türkiye Ermenilerinin temsilcisi gibi görülmeye başlandı.

 

Özetlemek gerekirse Dink, 2007 yılı başında, kamuoyunun küçük bir kesimi hariç, genelde Türkiye’de tepki gören, ülke dışında ise takdir edilen ancak Ermeni diasporası tarafından beğenilmeyen fakat tahammül edilen bir kişi görünümündeydi.

 

Hrant Dink’i kim öldürmüştü?  “Pis Türk kanı” sözleri nedeniyle akla, bu gibi deyimleri kabul etmesi mümkün olmayan Türkiye’de bazı aşırı sağcı çevreler geldi.

 

Ancak Dink’in ölümünün, esas itibariyle Türkiye’ye zarar vereceği noktasından hareket edildiğinde bu cinayetin faillerinin diaspora’nın bazı aşırı Ermenileri olması ihtimali düşünülebilirdi. Artık pek hatırlanmamakla beraber diaspora Ermenilerinin 1973-1986 yılları arasında, soykırım iddialarının kamuoylarında yer etmesi amacıyla, Türk diplomatlarına karşı bir terör hareketleri başlattıkları, Türk ve yabancı 70 kişi öldürdükleri ve 524 kişiyi yaraladıkları bir gerçekti. Ayrıca 1999 yılı Kasım ayında Ermenistan Millet Meclisi’nin basılarak Meclis Başkanı ve Başbakan dâhil sekiz kişinin öldürülmesi de Ermenilerde siyasi amaçlar için şiddet kullanma geleneğinin hala mevcut olduğunu kanıtlıyordu. Hrant Dink’in öldürülmesi olayı diasporayı, artık Türk Ermenilerinin temsilcisi gibi algılanmaya başlanan ancak fikirleriyle mutabık olunmayan bir kişiden kurtaracak, aynı zamanda Türkiye’nin Batı dünyasında şiddetle eleştirilmesine yol açacaktı. Bu arada ABD Temsilciler Meclisi’ne sunulan bir soykırım tasarısıyla Fransız Senatosu gündeminde bulunan yukarıda değindiğimiz kanun tasarısı kolayca kabul edilecekti.

 

Hrant Dink’i kimin öldürdüğü sorusu kısa zamanda yanıtlandı. Olaydan 32 saat sonra Ogün Samast adında 17 yaşında bir genç, babasının ihbarı üzerine tutuklandı. Trabzon’da aşırı milliyetçi bir grubun etkisiyle hareket ettiği anlaşıldı.

 

Hrant Dink cinayeti kısa sürede Türkiye’de bir iç siyaset tartışması haline geldi. Liberal aydınlar Radikal gazetesi’nin öncülüğünde[6] milliyetçi düşünce sahibi kişilere karşı adeta bir savaş açarak onları ırkçılıkla suçlamaya başladılar. Diğer yandan katilin ve yakınlarının hangi siyasi çevreler tarafından desteklendiği de tartışıldı. Bazı güvenlik güçlerinin katile sempati ile bakmaları, katilin ve çevresinin bazı siyasi partilerle ilişkisinin bulunması olasılığı manşetlere taşındı. Bu arada, Dink’in cenazesinde atılan “Hepimiz Ermeniyiz, Hepimiz Hrant Dink’iz” gibi sloganlar çok eleştirildi. Halen de süren bu tartışma ve çekişmeler Hrant Dink’i adeta unutturdu; bu cinayet bağlamında Ermeni sorunu ise hemen hemen hiç gündeme gelmedi

 

Katilin kısa zamanda yakalanması, azmettiricilerin de devamlı takip edilerek tutuklanmaları[7], Trabzon Valisi ile Emniyet Müdürü’nün görevden alınmaları, Dink’in cenazesine Adalet ve İçişleri Bakanlarının katılması, Başbaka’nın Dink’in ailesini ve Ermeni Patriğini ziyaret etmesi bu cinayet nedeniyle özellikle diasporada Türkiye’ye karşı yöneltilmeye başlayan suçlama ve eleştirileri önledi; o sırada Türkiye’yi ziyaret etmekte olan İtalyan Başbakanı Romano Prodi’nin “Sorumlu kişi anında yakalandı. Bütün bunlar tek anlama geliyor. Kamuoyu tümüyle Türk Hükümeti ile aynı fikirde ve Türk Hükümeti doğru yolda yürüyor” [8] sözleri bu durumu en iyi şekilde yansıttı.

 

Cenazeye katılmak üzere İstanbul’a gelen Ermenistan Dışişleri Bakanı Yardımcısı Kirakosyan bir gazetecinin sorusuna cevaben “Üzücü olan şudur ki; 15 yıldır hiçbir şekilde ilişkimiz yok. Hiçbir ön koşul olmadan diplomatik ilişkilerin başlamasına hazırız” dedi[9]. Bu sözler sanki yeni bir öneriymiş gibi Türkiye’de Mehmet Ali Birand’ın başını çektiği bazı gazeteciler tarafından benimsendi[10]. Bu düşünceye göre Ermenistan’ın önkoşulsuz diplomatik ilişki kurma amacıyla görüşmelere başlama önerisi yeni bir süreci başlatabilirdi. Soykırım iddialarının hızını kesmek ve uluslararası kamuoyundaki ağır havayı dağıtmak için bu açılımdan mutlaka yararlanılmalıydı. Kısaca ortaya yeni bir fırsat çıkmış gibi davranılıyordu. Oysa ortada yeni bir öneri yoktu. Ermeni yetkililerinin tümü, son birkaç yıldır ne zaman Türkiye hakkında konuşsalar Türkiye ile koşulsuz ilişki kurmak istediklerini ifade ediyorlardı. Dışişleri Bakanı Oskanyan’ın bu öneriyi içeren iki düzüne kadar konuşmasını kolaylıkla bulmak mümkündü.

 

Bazı gazeteler, Ermenistan’ın önkoşulsuz diplomatik ilişki istediğini manşet yaptılar. Bir gazete[11], Kirakosyan’ın sözlerini “sıcak mesaj” olarak nitelendirmiş bir diğeri[12] de bu sözlerin bir “ısınma mesajı” olarak değerlendirilebileceğinden bahsetmiştir. Bir diğer gazete[13] Ermenistan’ın kapılarını açtığını vurgulayan bir başlık atmıştır. Bir gazete ise[14] Dışişleri Bakanı Gül’ün “Ermenistan’la iyi ilişkiler geliştirmeyi arzu ediyoruz” sözlerini Gül’ün Kirakosyan’a olumlu bir cevabı gibi yanlış bir şekilde yorumlamıştır. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Televizyon kanallarında da aynı doğrultuda haberlere rastlanmıştır. Saptayabildiğimiz kadarıyla sadece bir gazete[15] Dışişleri ile görüşerek Kirakosyan’ın çağrısının yeni olmadığını ve Türkiye’nin Ermenistan’la diplomatik ilişki kurulması için üç sorunun çözülmesini beklediğini yazmıştır. Kısaca arşiv araştırması yapılmaması ve son on beş yıldır Devlet Başkanı dahil Ermenistan siyaset adamlarının Türk muhataplarıyla bir çok kez görüşmüş olmalarına Kirakosyan’ın “15 yıldır hiçbir şekilde ilişkimiz yok” sözlerden şüphe duyulmaması ciddi bir hata olmuştur.

 

Türk basınında görülen bu yaygın yanılma karşısında Dışişleri Bakanlığı sözcüsü 25 Ocak 2007 tarihinde bir soruya cevap vererek durumu aydınlatmıştır. Cevabın metni şöyledir:

 

Ermenistan Dışişleri Bakan Yardımcısı Arman Kirakosyan’ın “Ermenistan’ın Türkiye ile önkoşulsuz ilişki tesis etmeye hazır olduğu” yönünde yaptığı açıklamaya atfen bazı basın organlarında son günlerde yayınlanan haberler Bakanlığımız tarafından dikkatle izlenmektedir. Ermenistan Hükümeti tarafından bugüne dek çeşitli dönemlerde bu mealde açıklamalar yapılmış olduğu cihetle, son beyanat yeni bir açılıma delalet etmemektedir.

 

Türkiye tüm komşularıyla ilişkilerini karşılıklı güven ve saygı ilkeleri temelinde geliştirmek arzusunu muhafaza etmektedir. Hal böyle olmakla birlikte, ikili ve bölgesel çerçevede ilişkilerin ve işbirliğinin tesisinin, geliştirilmesinin ve güçlendirilmesinin sadece Türkiye’nin atacağı adımlara bağlı olmayacağının, ilgili tarafların mukabil irade ve adımlarıyla mümkün hale gelebileceğinin vurgulanmasında yarar görülmektedir. Bu meyanda Ermenistan’la diyalogun ileriye götürülmesi yönünde ülkemizin sergilediği yapıcı tutum çerçevesinde, çeşitli dönemlerde bir dizi somut adımlar atılmıştır. Ortak Tarih Komisyonu kurulması yönündeki önerimiz bunun somut bir örneğidir.

 

Bu yaklaşımın bir tezahürü olarak, Hrant Dink’in cenaze töreni vesilesiyle ülkemize gelen Dışişleri Bakan Yardımcısı Arman Kirakosyan ile dün İstanbul’da yapıcı ve olumlu bir atmosfer içinde cereyan eden bir görüşme yapılmıştır.

 

Geçtiğimiz hafta ülkemizde yaşanan trajik olayın, Türkiye-Ermenistan ilişkileri bakımından yeni bir atmosfer oluşturmaya katkıda bulunmasını, bu ortam içinde, Ermenistan’ın ilişkilerimizdeki durağanlığın aşılması yönündeki iyi niyetli çabalarımıza karşılık vermesini samimiyetle ümit ediyoruz.

 

Bu vesileyle Türkiye’nin Ermenistan’la koşulsuz diplomatik ilişki kurmasının ne anlama geldiğini açıklamaya çalışalım.

 

İki devletin, arasında sorun veya sorunlar mevcut değilse, bir önkoşula bağlamadan diplomatik ilişki kurmaları doğaldır. Ancak sorunlar varsa ve diplomatik ilişki kurulması bu sorunların çözümünü değil sürüp gitmesi anlamına geliyorsa taraflardan birinin, diplomatik ilişki kurulmadan önce sorunların çözümünü önkoşul olarak istemesi de doğaldır.

 

Türkiye ile Ermenistan arasında başlıca üç sorun vardır:

 

Birincisi Ermenistan’ın, Türkiye’nin toprak bütünlüğünü tanımamış olmasıdır. Ermenistan böylelikle ileride Türkiye’den toprak talep etmek hakkını elde tuttuğunu düşünmektedir.

 

İkincisi Ermenistan’ın Türkiye’ye karşı soykırım iddialarını ileri sürmesi ve Diasporanın Türkiye’den olası tazminat taleplerini desteklemesidir.

 

Üçüncüsü Ermenistan’ın Azerbaycan topraklarının yaklaşık yüzde yirmisini işgal etmiş olması ve bir milyon kadar Azeri’yi de “kaçkın” durumuna düşürmüş bulunmasıdır. Türkiye Azerbaycan topraklarının işgaline tepki olarak Ermenistan ile olan sınır kapısını kapamıştır.

 

Türkiye’nin önkoşulsuz, Ermenistan ile diplomatik ilişki kurduğu ve buna bağlı olarak da sınırları açtığı takdirde Ermenistan’ın yukarıda değindiğimiz üç sorunu çözmek yolunda Türkiye ile işbirliğine gitmesi için bir neden kalmayacaktır.

 

1991’den bu yana tüm Türk hükümetlerinin bu üç sorunun peşinen çözümlenmesi için ısrar etmeleri karşısında Ermenistan “koşulsuz diplomatik çözüm” formülünü ileri sürmeye başlamış ve “koşulsuz”  sözcüğünün zihinlerde yarattığı olumlu yankıdan yararlanarak diplomatik ilişki kurulmamış olmasının kusurunu Türkiye’ye atmaya çalışmıştır.  Kirakosyan’ın yukarıda değindiğimiz sözleri, iki ülke arasında diplomatik ilişki kurulmamasının kusurunu Türkiye’ye atmaya çalışan Ermeni girişimlerinin bu kez Türk basını için de yapıldığını ve bunda bir ölçüde başarılı olunduğunu göstermektedir.

 

Hrant Dink’in öldürülmesi diasporada olduğu kadar Ermenistan’da da büyük tepkilere neden oldu. Ermenilerin çok sayıda bulundukları yerlerde gösteriler düzenlendi. Bu arada Erivan’daki bir gösteriye yüz bin kişinin katıldığı iddia edildi[16].

 

Avrupa Birliği’nde Ermeni ve Ermenistan çıkarlarını korumakla görevli, Taşnak eğilimli Adalet ve Demokrasi için Avrupa Ermeni Federasyonu yayınladığı bir bildiride “Türkiye Hrant Dink’i Katletti” başlığını koyarak[17] olaydan Türkiye’yi sorumlu tutmaya çalıştı.

 

Bazı yazarlar Hrant Dink’i Ermeni “soykırımının” kurbanı gibi göstermeye çalıştılar. Ancak 1915 tehcirinin üzerinden neredeyse bir asır geçmiş olduğundan bu düşünceye bir kılıf bulabilmek için, Dink’in öldürülmesinin Ermeni “soykırımının”  devam ettiğini gösterdiği gibi bir formül buldular[18]. Bazıları Ermeni soykırım kurbanlarına bir kişi daha katıldığını ileri sürerken[19] daima Ermeni görüşlerini destekleyen çok tanınmış bir İngiliz gazeteci-yazar daha kolay bir formül bularak Hrant Dink’in Ermeni soykırımın 1.500.001’inci kurbanı olduğunu yazdı[20] Bu vesileyle soykırım iddialarının geçmişe ait bir olay değil günümüzde de devam ettiğini ileri sürebilmek için, Ermeni soykırımını inkar etmenin soykırımın son safhasını oluşturduğu gibi bir başka formülün uzun zamandan beri Ermeni basınında kullanıldığını belirtelim.

 

Ermenistan’da resmi tepkilere gelince Dışişleri Bakanı Vartan Oskanyan yayınladığı bir bildiride, Hrant Dink’in bir çok kişiyi fikirlerine inandırdığı, bu inananların Dink’in gerçeği söyleyebilmek, acılı bir tarihi paylaşabilmek ve reddetmek ve kınamak üzere soykırım dehşetini anlatabilmek hususundaki düşlerini gerçekleştirmeye çalışacaklarını ifade etti[21].

 

Ermenistan Parlamentosu hayli geç bir şekilde, olaydan yirmi gün sonra yayınladığı bir bildiriyle Hrant Dink’in öldürülmesini kınadı[22]. Bu olayın Türkiye’de bazı milliyetçi çevrelerin Ermeni aleyhtarı propagandası sonucu olduğu, güvenlik güçlerinin durumu bildikleri halde cinayeti önlemedikleri iddia edildi. Bu cinayetten sonra Agos gazetesine, özgür düşünce sahibi kişilere ve Ermenilere karşı tehditlerin arttığı bildirildi. Bu cinayetin iki halk arasında karşılıklı güven kurulması ile Türkiye’nin kendi tarihiyle barışması, 1915 Ermeni soykırımını tanıması ve Türk Ceza Kanunun 301. maddesinin kaldırılması gereğini gösterdiği belirtildi.

 

Uluslararası alanda ise Avrupa Birliği Parlamentosuyla Avrupa Konseyi Parlamenter Asamblesi’ndeki faaliyetler dikkati çekti.

 

Avrupa Parlamentosu bir dakikalık saygı duruşuyla Hrant Dink’i andı. Başkan Hans-Gert Pöttering yaptığı konuşmada, cinayet sanıklarının bulunması için Türkiye’nin gösterdiği kararlılığı övdükten sonra, Türkiye’den bu kararlılığı reform sürecinde de göstermesini beklediklerini ve 301. maddenin kaldırılması gerektiğini söyledi. Hrant Dink anısına, Türk ve Ermeni bayraklarıyla süslü bir imza defteri açıldı[23].

 

Avrupa Konseyi Parlamenter Asamblesi’nde ise 25 Ocak 2006’da “Gazetecilerin Yaşamını ve İfade Özgürlüğünü Tehdit Eden Tehlikeler” başlığı altında bir kararda Hrant Dink ve Anna Politkovskaya’nın katledilmesi kınandı. Bu vesileyle söz alan Ermenistan Heyeti Başkanı, Taşnak Partisi üyesi Armen Rustamyan Ermeni soykırımının tanınması için mücadele edenlerin bunu medeni bir şekilde yaptığını, Ermeni soykırımını inkâr edenlerin ise devletin baskı imkânlarını kullandıklarını veya ateş ettiklerini söyledi. Türkiye’nin Avrupa Birliği yolundaki en büyük başarısının Ermeni soykırımını tanımak olacağını söyleyen Hrant Dink’in haklı olduğunu söyledi ve Türkiye’nin, Almanya’nın izinden giderek, Ermeni soykırımı iddialarını tanımasını istedi[24] .

 

Hrant Dink’in öldürülmesi bir iç siyaset sorununa dönüşürken yabancı basında, özellikle Hrant Dink’in cenazesine çok sayıda kişi katılmış olmasını dikkate alarak, bu olayı Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin düzelmesinde bir rol oynayabileceğine dair yazılar çıktı.[25]  Anlaşılan Türkiye’nin, Hrant Dink’e ülke içinde ve özellikle ülke dışında gösterilen büyük ilgiden etkilenerek Ermenistan’a karşı daha yumuşak bir siyaset gütmesi, diğer bir deyimle taviz verici bir tutum alması bekleniyordu. Oysa hatırlatacak olursak, Türkiye Ermenistan’dan sınırlarını tanımasını, soykırım suçlamalarından vazgeçmesini ve Karabağ dâhil, işgal ettiği Azerbaycan topraklarından çekilmesini istiyordu. Hangi koşullarda olursa olsun bir veya daha fazla kişinin ölmesi durumunda Türkiye’nin ilkesel tutumunda bir değişiklik yapması beklenemezdi. Ancak Hrant Dink’in ölümünün Türkiye’nin tutumunda bir değişiklik yapacağına inanılmış olmalı ki Türk Dışişleri Sözcüsünün yukarıda değindiğimiz 25 Ocak 2007 tarihli açıklaması ve ardından Türkiye’nin tutumunda bir değişiklik gözlenmemesi bir düş kırıklığı yarattı.  Ermenistan Dışişleri Bakanı Vartan Oskanyan bir Amerikan gazetesine[26] yazdığı makalede, Hrant Dink’in öldürülmesini takip eden günlerde Ermenistan’da ve dünyanın diğer yerlerinde Türkiye’nin inkâr ve ret politikasında bir çatlak olacağına, bu olaya gösterilen büyük tepkilerin Türk siyaset adamlarını bu durumdan yararlanarak politikalarında radikal bir değişiklik yapmaya yönlendireceğinin ümit edildiğini ancak Türkiye’nin bu fırsatı kaçırdığını söyledi. Kısa süre sonra Köln’de verdiği bir konferansta da Hrant Dink cinayetinin Türkiye’nin yanlış politikalarını değiştireceğinin zannedildiğini, ancak böyle olmadığını, aksine Türkiye’nin Ermeni soykırımının tanınması sürecini Türkiye’de ve diğer ülkelerde önleyebilmek için daha fazla gayret sarf ettiğini bildirdi[27]: Buna karşılık Ermenistan Devlet Başkanı’nın Dışişleri Bakanı’ndan ayrı görüşlere sahip olduğu bir Fransız gazetesine[28] verdiği mülakattan belli oldu, Koçaryan Hrant Dink’in öldürülmesinden sonra Türkiye-Ermenistan ilişkilerinde bir düzelme olup olmayacağı konusunda farklı fikirlerin olduğunu, kendisinin ilk şok geçtikten sonra bu olayın ilişkilere bir etki yapmayacağını düşündüğünü söyleyerek daha gerçekçi bir tutum sergiledi. Ancak bu düşüncesini imparatorlukların, özellikle Şark imparatorluklarının af dilemekte güçlük çektiklerine bağladı.  Anlaşılan Osmanlı İmparatorluğu’nun çoktan ortadan kalktığını unutmuş Türkiye’nin tutumunun ise ortada bir soykırım olmadığına inanılmasından kaynaklandığını anlamamıştı.

 

Hrant Dink’in öldürülmesi hakkında ABD Temsilciler Meclisi’ne 29 Ocak 2007 tarihinde H.Res. 102 numarasını taşıyan bir karar tasarısı verildi.  İki gün sonra da, 1 Şubat 2007’de, bu konuda S.Res.65 sayısını taşıyan başka bir tasarı Senatoya sunuldu. Böylelikle koşullardaki değişikliklere göre Temsilciler Meclisi veya Senato’daki tasarıya öncelik veren bir taktik benimsendi.

 

Söz konusu tasarıların İngilizce metinleri ve Türkçe çevirileri Dergimizin “Güncel Belgeler”  bölümündedir. Görüleceği üzere metinler aynı değildir, ancak yaklaşık aynı konular işlenmektedir. Bu arada dikkati çeken bir husus, her iki metinde de “Ermeni soykırımı” deyimlerinin bir özel isim şeklinde yer almasıdır. Bu durum, tasarıların kabulü halinde Ermeni militanlara soykırımın Temsilciler Meclis ve/veya Senato tarafından da kabul edildiğini ileri sürmek olanağını vermektedir.

 

Kararların işlem bölümlerinde, esas itibariyle Hrant Dink cinayeti kınanmakta, Türkiye’den bu konuda soruşturmaya ve faillerin kovuşturulmasına devam edilmesi (veya Türkiye’nin bu konudaki çabalarının desteklenmesi) istenmekte ve Türk Ceza Kanunu’nun 301. maddesinin kaldırılması talep olunmaktadır. Senato’ya verilen tasarının daha yumuşak bir dille kaleme alındığı görülmektedir.

 

Bu üslup farkı nedeniyle ilk önce Senato’da verilen tasarı görüşülmeye başlandı. Senato’nun Dış İlişkiler Komitesi’nde 6 Mart 2007 tarihinde ele alınan tasarı, komitedeki kıdemli Cumhuriyetçi üye Senatör Richard Lugar’ın, "Ermeni soykırımı" terimine atıfta bulunan ifadenin tasarıdan çıkarılmasını isteyerek mevcut metne itiraz etmesi sonucunda bir sonraki toplantıya ertelendi[29].

 

Tasarı Dış İlişkiler Komitesi’nde, 28 Mart 2007’de yeniden görüşülmeye başlandı. ‘Hrant Dink, Ermeni Soykırımı’ndan bahsettiği için 301. madde çerçevesinde, hakkında yasal işlem yapılmıştı’ şeklinde soykırım iddiasını gerçekmiş gibi gösteren ifadelerin yerine ‘Hrant Dink, Ermeni katliamını soykırım olarak nitelendirdiği için 301. madde çerçevesinde hakkında işlem başlatılmıştı’ sözleri konularak yapılan bir değişiklik sonucunda kabul edilerek Senato Genel Kurulu’na gönderildi.

 

İşin esasına bakıldığında Hrant Dink’in öldürülmesinin Senato’yu neden bu kadar ilgilendirdiği veya bu tür olaylar Senato’nun ilgisini çekiyorsa neden dünyanın başka yerlerindeki cinayetlerin veya terör olaylarının ve mesela hemen her gün Irak’ta yüzlerce kişinin öldürülmesinin ele alınıp kınanmadığı soruları akla gelmektedir. Ayrıca, kınanacaksa bu ancak Senato tasarıyı onaylandıktan sonra mümkün olacağından, kınamada çok geç kalınacağı görülmektedir.

 

Ancak tasarı derinliğine incelendiğinde aslında Hrant Dink’in öldürülmesiyle pek ilgilenmediği, bu cinayetin uyandırdığı büyük yankılardan yararlanarak, Hrant Dink’in ismi kullanılmak suretiyle başka hususların Senato’ya kabul ettirilmeye çalışıldığı görülmektedir. Bunların başında soykırım iddiaları gelmektedir. Yapılan değişiklik bu iddiaları çok zayıflatmıştır.

 

Tasarının karar bölümünde Türkiye’nin Ermenistan’la diplomatik, siyasi ve ekonomik tüm ilişkileri kurması talebi de Hrant Dink’in ölümüyle ilgili değildir. Bunlar Ermenistan’ın talepleridir ve esas itibarıyla Amerikan Hükümeti tarafından da benimsenmektedir. Türkiye ise, ilke olarak, Ermenistan’la ilişki kurulmasına karşı değildir. Ancak bundan önce Ermenistan’ın işgal etmiş olduğu Azerbaycan topraklarından çekilmesini beklemektedir. Bu olmadan Türkiye’nin Ermenistan’la bu tür ilişkiler kurması bu işgalin kabul edildiği anlamına gelecek ve Azerbaycan çok zor bir durumda kalacaktır. Ayrıca Karabağ sorunu çözümsüzlüğe mahkûm edilecektir. Ermenilerin istediği de budur.

 

Tasarının Komite’de kabul edilmesi Türk Dışişlerinde de memnuniyetsizlik yaratmıştır. Bakanlık sözcüsü 29 Mart 2007 tarihinde bu konudaki bir soruya şu cevabı vermiştir:

 

Vatandaşımız gazeteci Hrant Dink’in 19 Ocak 2007 tarihinde İstanbul’da hunharca bir cinayet neticesinde öldürülmesi ile ilgili olarak Senatör Joseph Biden tarafından teklif edilen bir karar tasarısının dün ABD Senatosu Dış İlişkiler Komitesi tarafından kabul edilmiştir.

 

Cinayetin sorumlularının üzerine kararlılıkla gidilmesi ve sanıkların kısa süre içinde yakalanmalarına rağmen, müttefikimiz ABD’nin Senatosu’nda böyle bir karar tasarısının gündeme getirilmesinin söz konusu menfur cinayetin 1915 olaylarına atıfla siyasi amaçlar uğruna istismar edilmesinden başka bir işe yaramayacağı açıktır. Bu husus tarafımızdan üzüntüyle karşılanmıştır. Bilindiği üzere, müteveffanın cenazesine, başta hükümet temsilcileri olmak üzere, çok kalabalık bir vatandaş topluluğu katılmış, söz konusu eylem en ağır ifadelerle kınanmıştır.

 

ABD, iki ülkeyi ilgilendiren birçok alanda ortak bir vizyon çerçevesinde yakın bir işbirliği sürdürdüğümüz bir ülkedir. Bu itibarla, ABD Senatosu’nun olayla ilgili gerçekleri gözardı eden söz konusu karar tasarısını benimsemeyeceğini ümit ediyoruz”[30].

 

2. Ahdamar Kilisesi’nin Restorasyonu

 

X. asrın başlarında Van Gölü üzerindeki bir ada üzerinde Ermeni Kralı 1.Gagik tarafından yaptırılan sonra terk edilmesi nedeniyle hayli harap durumda bulunan Ahdamar Kilisesi Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından 2.600.000 YTL sarfıyla restore edilerek 29 Mart 2007 tarihinde, Ankara’dan gelen bazı Büyükelçiler, Ermenistan’dan gelen Kültür Bakan Yardımcısı Gagik Gürciyan ve Türkiye Ermenileri Patriği Mesrop II’nin de katıldığı bir törenle bir müze olarak açıldı.

 

Bu açılış gerek Ermenistan’da gerek diasporada eleştirilere neden oldu.

 

Ermenistan Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Vladimir Karabetyan 28 Mart 2007’de bu konuda yaptığı bir açıklamada[31], kubbesine haç konmadan da olsa kilisenin restore edilmesinin olumlu bir gelişme olduğunu ve Türkiye’nin şimdiye kadar izlediği Ermeni anıtlarını ihmal ve tahrip etmek politikasından vazgeçilebileceğini gösterdiğini belirttikten sonra vaktiyle bu bölgelerde yoğun bir biçimde yaşayan Ermenilerin 20. asrın başlarında öldürüldüklerini veya sürüldüklerini,  uygulanan soykırım politikasının kutsal yerlerin ve anıtların tahrip edilmesini de içerdiğini, Ani ve Muş gibi bir düzine kadar kendi haline terk edilmiş veya çok kere kasten tahrip edilmiş eserler için Ahdamar’la aynı yaklaşımın gösterileceğini ümit ettiklerini söylemiştir. Sözcü açılışa gönderdikleri heyet için Türkiye’nin kara sınırını bir gün bile açılmamış olmasını eleştirmiş, ayrıca açılışla ilgili bildirilerde “Ermeni” kelimesinin kullanılmamış olmasının, Türk Hükümeti’nin sadece tarihe karşı değil kendi Ermeni azınlığına karşı da taşıdığı sorumluluktan kaçtığını gösterdiğini iddia etmiştir.

 

Sözcü ayrıca bu açılışın ABD Kongresi’nde Ermeni soykırımı tasarılarının görüşüldüğü bir tarihe rastlamasının tesadüf olmadığını bildirerek Ermenistan ve Ermenilerin gerçek bir uzlaşmaya götürmeyen ve kamu oyunu etkilemeye yönelik bu gibi jestleri kabul etmek istemediklerini belirtmiş ve Ermenistan ile olan sınırlarını açması ve normal ilişkiler kurması için uluslararası toplumun Türkiye’yi teşvik etmesi gerektiğini ileri sürmüştür.

 

Açılışa davet edildiği anlaşılan Ecmiyazin’deki Ermeni Patriği adına yapılan bir açıklamada, Ahdamar Kilisesi, İstanbul’daki Ermeni Patrikhanesi’ne bağlanmak yerine, müzeye dönüştürüldüğü için Patrik Karekin II’nin açılış törenine katılmayacağı bildirilmiştir.   Bildiride Türk makamlarının bu hareketinin (müze olarak kullanmak)  Hıristiyan inanışlarına ve Ermeni halkının duygularına aykırı olduğu için iki halkı yakınlaştırmak yolunda olumlu bir adım olarak görülemeyeceği de belirtilmiştir[32].

 

Beyrut yakınlarındaki Antelias’ta oturan Kilikya Patrikhanesi’nden yapılan bir açıklamada Türkiye Ermeni soykırımını tanımayı reddettiği için Patrik Aram II’nin açılış törenine katılmayacağı ifade edilmiştir.

 

Avrupa Birliği’nde Ermeni menfaatlerini korumak amacıyla bir çok Ermeni derneği tarafından ortaklaşa kurulan, Taşnak eğilimli “Adalet ve Demokrasi İçin Avrupa-Ermeni Federasyonu” ise restorasyon girişimlerinin aslında Türkiye’deki Ermeni kilise ve anıtlarının Ermeni niteliğini ortadan kaldırmak amacıyla yapıldığını, zira kiliseye Türkçe bir anlamı olan “Akdamar” isminin verildiğini, Kiliseye haç konmadığını, kilisenin Müslüman-Türk sanatının bir tanığı olduğunun iddia edildiğini ancak kilisenin yapıldığı yıllarda Türklerin Orta Asya bozkırlarında göçebe olarak yaşadığını, son zamanlarda bu bölgedeki haçkar’ların (taştan yapılmış büyük Ermeni haçları) ortadan kaldırıldığının duyulduğunu,  Ermeni soykırımından önce Türkiye’de 2359 kilise, manastır ve diğer yapıtın bulunduğunu, günümüzde bunların hemen hepsinin tahrip edilmiş olduğunu veya amaçları dışında kullanıldığını, açılış törenin ABD Kongresi’ndeki soykırım tasarılarının kabulünü önlemeyi amaçladığını ve Türkiye samimi olsaydı, başta Ermeni kilisesine ait olanlar olmak üzere, el konulmuş Ermeni mallarını daha önce geri vermiş olması gerektiğini bildirmektedir.

 

Ermenistan ve diaspora Ermenilerinin bu konudaki diğer görüş ve yorumları olumsuzdur. Bu tarihi kilisenin restore edilmesinden memnuniyet duyulduğu üzerinde pek durulmadan bu olaydan Türkiye’nin, yukarıda belirttiğimiz şekilde eleştirilmesi için yararlanılmaya çalışılmıştır.

 

Buna karşın uluslararası basının tepkisi Türkiye’yi alkışlamak olmamakla beraber daha ılımlı olmuştur.

 

Sonuç olarak Ermenistan ve Ermenilere karşı bir iyi niyet ifadesi için yapılmış olan Ahdamar Kilisesi restorasyonun bu yönden amacına ulaşmadığını, ancak uluslararası kamu oyunda nispeten iyi bir etki yarattığı söylenebilir.

 

III- TÜRKİYE - ERMENİSTAN İLİŞKİLERİ  

 

Resmi Beyanlar

 

İncelediğimiz dönem içinde Türkiye ve Ermenistan dışişleri bakanları arasında bir görüşme olmamıştır. En son görüşmenin 2004 yılı Eylül ayında New York’ta gerçekleştiği düşünülürse Bakanlar yaklaşık iki buçuk yıldır karşılaşmamışlardır. Daha önceki dönemde yılda bir bazen iki kez görüşme yapıldığı dikkate alındığında bunun olumsuz bir gelişme olduğundan şüphe bulunmamaktadır. Görüşmekten kaçan taraf Ermenistan’dır. iki ülke dışişleri bakanları arasında görüşmeler yapıldığı taktirde bunun sınırların açılması için AB dahilinde Türkiye’ye yapılan baskıların hafifleyeceğine ve soykırım iddiaları konusunda bazı ülkelerde parlamentolarındaki karar tasarılarında erteleneceğine inanıldığı için Türkiye ile üst düzeyde görüşme yapmaktan kaçınıldığı anlaşılmaktadır. Ancak görüşme yapılmaması da sorunları çözmemekte ve Ermenistan’ın özellikle üzerinde durduğu sınırların açılması için hiçbir gelişme sağlamamaktadır.

 

Taraflar arasında üst düzeyde görüşme yapılmamasına karşın iki ülke devlet adamları aralarındaki sorunlar hakkında bazı beyanlarda bulunmuşlardır. Türkiye’de bu beyanların sayısı nispeten azdır ve daha ziyade ilkesel tutumları yansıtmaktadır. Buna karşın Ermeni devlet adamlarıysa Türkiye ile ilişkileri konusunda daha fazla konuşmuşlardır.

 

T.B.M.M’ de 2007 bütçesinin kabulü münasebetiyle yapılan görüşmeler, her yıl olduğu gibi 2006’da da Türkiye’nin uluslararası ilişkiler alanında karşılaştığı başlıca sorunların tartışılmasına vesile teşkil etmiştir.

 

Bu tartışmalara temel teşkil etmek üzere Dışişleri Bakanlığı adına hazırlanıp tüm milletvekillerine dağıtılan bir kitapçığın[33] Ermenistan ile ilişkiler bölümü şöyledir:

 

Ülkemiz Ermenistan’la ilişkileri normalleştirme ve bu ülkeyle iyi komşuluk ilişkileri geliştirme yönündeki iradesini muhafaza etmektedir. Ermenistan liderliğinin komşularıyla ilişkileri konusunda izlediği ve uluslararası hukukun temel ilkelerini ihlal eden politikalar, Güney Kafkasya’da bölgesel işbirliğinin gelişmesini engellemektedir.

 

Bu ülkeyle ilişkilerimizi, iyi komşuluk ilkeleri temelinde geliştirme arzumuz, Ermenistan liderliğinden aynı düzeyde karşılık görmemiştir. Bununla birlikte, bu, yöndeki çabalarımıza devam edecek ve diyalog kapısını açık tutacağız. Ermenistan Hükümetinin uluslararası hukuka saygı temelinde, komşularıyla sorunlarını çözmek için ciddi siyasi irade göstermesi ve tarihin yargılanmasını tarihçilere bırakarak, bu yöndeki önerilerimize olumlu yanıt vermesi, ilişkilerin normalleştirilmesinin yolunu açacaktır.

 

Sözde soykırım iddialarına karşı bir Ortak Tarih Komisyonu’nun (OTK) 1915 dönemine ait gelişme ve olayları sadece Türk ve Ermeni değil, ilgili üçüncü ülkelerin de arşivlerinde araştırarak, bulgularını uluslararası kamuoyuna açıklaması önerimiz çerçevesinde Ermenistan’la bugüne kadar toplam üç tur görüşme gerçekleştirilmiştir. OTK kurulmasının ve çalışmalarına başlamasının sadece Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesine değil, aynı zamanda Türk ve Ermeni halkları arasında yeniden güven tesis edilmesine de önemli katkı sağlayacağına inanıyoruz.

 

Bu metnin “satır aralarını” da okumaya çalışarak incelediğimizde en önemli yönünün Türkiye’nin Ermenistan’la ilişkilerini normalleştirme ve bunları iyi komşuluk temeli üzerine kurma iradesine sahip olduğunu açıkça ifade etmesi olduğu görülmektedir. Ermenistan’dan bu konuda aynı düzeyde karşılık alınmamasına rağmen Türkiye’nin bu yoldaki çabalarına devam edeceği ve diyalog kapısını açık tutacağı belirtilmektedir.

 

Metinde, ikinci olarak ilişkilerin normalleşmesi için Ermenistan’dan ne beklendiği dile getirilmekte ve uluslararası hukuka saygı ilkesi öncelikle vurgulanmaktadır. Bu ilke mevcut uluslararası antlaşmalara (1921 Moskova ve Kars antlaşmaları gibi) ve ilkelere (toprak bütünlüğünün korunması gibi) saygı anlamına gelmektedir. Metinde, Ermenistan’ın gerek Türkiye gerek Azerbaycan ile olan sorunlarını mümkün olduğu kadar ertelemeye çalıştığı ve bu nedenle de ya müzakereden kaçındığı ya da anlamı olan müzakereler yürütmediği dikkate alınarak bu ülkeden “komşularıyla sorunlarını çözmek için ciddi siyasi irade göstermesi” istenmektedir.

 

Uluslararası hukuka saygı konusunda metinde değinilen bir diğer hususta Kafkasya’da bölgesel işbirliğidir. Ermenistan liderliğinin “uluslararası hukukun temel ilkelerini ihlal eden politikalarının”, Güney Kafkasya’da bölgesel işbirliğinin gelişmesini engellediği, diğer bir deyimle Ermenistan bu politikasında ısrar ettiği sürece Güney Kafkasya’da işbirliği için gerekli koşullarının mevcut olamayacağı belirtilmektedir.

 

Metinde somut olarak değinilen tek konu soykırım iddiaları ve bu bağlamda Türkiye’nin Ortak Tarih Komisyonu önerisidir. Bu önerinin ne olduğu kısaca tekrarlandıktan sonra bu komisyonun kurulması ve çalışmalara başlaması Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesine katkıda bulunacağı belirtilmekle, bu Komisyonun kurulması ve ilişkilerin normalleştirilmesi konuları birbirine bağlanmakta ve böylelikle Komisyon’a verilen önemin altı çizilmektedir. Aynı zamanda bu komisyonun kurulmasının “Türk ve Ermeni halkları arasında yeniden güven tesis edilmesine de önemli katkı sağlayacağı” da ifade olunmaktadır. Gerçekten de Türkiye ve Ermenistan’ın aralarındaki başlıca sorunu teşkil eden bir tarihi olayın yorumlanması için beraberce çalışmaya bağlamaları sadece iki halk arasında güven sağlamakla kalmayacak uluslararası alanda da çok olumlu bir gelişme olarak görülecektir. Ne var ki Ermenistan, sonunda haksız çıkacağı korkusuyla, Komisyon önerisini kabul etmekten kaçınmaktadır.

 

Dışişleri Abdullah Gül T.B.M.M’i konuşmalarında[34] da Ortak Tarih Komisyonu konusuna değinmiştir. Bu önerinin “meydanı boş bulmuş Ermeni iddiaları takipçilerini” ilk defa köşeye sıkıştırdığını ve bazı kesimlerde oluşan yanlış inancı da sarstığını söylemiş, bu öneriyi şimdiye kadar atılan en önemli adım ve “belki son otuz beş yıl içinde, onları şaşırtan veyahut da Ermeni propagandalarının önüne konulan en büyük taş” olarak nitelendirmiştir. Ermeni meselesinin önümüzdeki on yılın en önemli meselelerinden birisi olduğunu ve Ermeni ithamlarını Türkiye’nin üçüncü ülkelerle ilişkilerini bozma istidadını taşıdığını belirtmiştir. 

 

Abdullah Gül 1 Aralık 2006 tarihli Meclis konuşmasında Ermeni sorununun çözümü amacıyla gerekirse yargı ve tahkim yollarının da deneneceğini, ancak bunların çok titiz çalışma isteyen konular olduğunu, halen yürütülmekte olan bu çalışmaların ileride siyasi partilerle paylaşılacağını ve sonunda bir devlet politikası ortaya çıkarılacağını söylemiştir. Bu ifadeler Türkiye’nin Ermeni sorunu için uluslararası yargı veya tahkim yollarını da düşündüğünü, bu konuda incelemeler yapıldığını, ayrıca iktidar partisinin bu konuda tek başına karar almayı doğru bulmadığını, diğer partilerin de katılımıyla bir devlet politikası ortaya çıkarılmasının uygun görüldüğünü göstermektedir.

 

Şehitleri Anma Günü münasebetiyle 16 Mart 2007’de Ankara’da Cebeci Mezarlığı’ndaki Dışişleri Şehitliği’nde bir konuşma yapan Dışişleri Bakanı Gül (konuşmanın tam metni Dergimizin Güncel Belgeler kısmında verilmektedir.) zamanında tüm tehlikelere rağmen Türk diplomatların görevlerini yerine getirmekten çekinmediğini vurgulamış, Ermeni terörüne temasla sözde soykırım davalarını kendilerine politika yapanların bu terör olaylarını ve sempati duydukları gruplar arasından nasıl terörist çıktığını ve medeni geçinen bazı ülkelerde bu terörü nasıl icra ettiklerini hatırlamalarını ümit ettiğini bildirmiştir.

 

Dışişleri Bakanı’nın 28 Mart 2007 tarihinde The Washington Times gazetesinde “Politicizing the Armenian Tragedy” (Ermeni Trajedisini Siyasallaştırmak) başlığıyla yayınladığı bir yazı Türkiye’nin Ermeni sorununun çeşitli yönleri hakkındaki görüşlerini yansıtması bakımından önem taşımıştır.

 

Abdullah Gül bu yazısında ABD ile Türkiye arasındaki ortak çıkarlara ve işbirliğine değindikten sonra ancak bunların kendi siyasi gündemini takip eden tek bir çıkar grubu tarafından tehlikeye atıldığını Ermeni lobi kuruluşları bir kez daha, ABD'nin veya Ermenistan'ın öncelikli veya daimi çıkarlarına bakmaksızın geçmişi siyasallaştırmaya ve kendi tarih görüşlerini empoze etmeye çalıştığını, Sorgulanmakta olan bu tarihi dönemin karmaşık siyasi tarihi ve dinamikleri henüz tam anlamıyla kavranmış olmadığını aynı dönemde Türklerin veya Müslümanların kayıplarından söz edilmiyor olmasının gerçekten de esef verici olduğunu ifade etmiştir.

 

Ermenilerin iddialarına göre yaşananların "soykırım" olarak tanımlandığını burada sorun, uluslararası yasalar çerçevesinde Osmanlı Hükümeti’nin Ermenilerin sistematik olarak, tümüyle veya kısmen yok edilmeleri için bir devlet politikası izleyip izlemediği olduğu, bu sorunun cevabının ise ilk elden kaynaklarla çalışabilen akademisyenlerin verebileceğini bu nedenle Türkiye’nin 2005 yılında Ermenistan'a, gerçekte neler yaşandığını öğrenmek üzere tarihçilerden oluşan ortak bir komisyon kurulmasını önerdiğini, Türk arşivlerinin uluslararası akademik çevrelere açık olduğunu ancak önemli Ermeni arşivlerinin kullanıma açık bulunmadığını belirtmiş, Ermenistan’ın bu ortak komisyonun kurulmasını ve komisyondan çıkacak sonucu kabul edeceğini açıklayacağı cevabının beklendiğini vurgulayarak akademisyenlerin bu çalışmaya katılması için, ABD de dahil olmak üzere, üçüncü ülkelere davette bulunmuştur.

 

ABD Temsilciler Meclisine sunulan 1915 yılında yaşanan olaylardan "soykırım" olarak söz edilen karar tasarısının kabul edilmesinin Türk halkını derinden inciteceğini ifade eden Gül, Hrant Dink’in öldürülmesinin, binlerle Türk vatandaşının tepkisine neden olduğunu, Türk tarafı daha olumlu bir atmosfer yaratmanın yollarını düşünürken, Ermeni Hükümeti, Türklerin soykırım iddialarını tanıma şansını kaçırdıkları gibi temelsiz fikirler yaymaya çabaladığını, Hrant Dink’in ölümü öncesinde yayımlanan bir mülakatında söylediği gibi, Ermeni diasporasının ne Türkiye'nin ne de başka bir ülkenin hükümetinden veya parlamentosundan soykırımın kabul edilmesi yönünde herhangi bir talepte bulunmaması gerektiğini, halen Türkiye'de 70 bin Ermeni vatandaşının çalıştığını, İstanbul-Erivan arasında doğrudan uçuşlar olduğunu, Türk ve Ermeni kuruluşları, sivil toplum örgütleri, işadamları ve yerel yetkililerin birbirleriyle doğrudan temas halinde bulunduklarını ifade etmiştir.

 

Gelecek kuşakları sert söylemlerden ve açık düşmanlığın hegemonyasından kurtarmaya kararlı olduklarını belirten Dışişleri Bakanı kendi kendini sorgulamak, bir sorunun çözümlenmesi sürecinin ayrılmaz bir parçası olduğunu bu anlamda Türkiye’nin kendini sorgulama konusunda üzerine düşeni yerine getirmekte bulunduğunu, şimdi Ermenilerin aynısını yapma zamanı olduğunu ifade etmiştir.

 

Başbakan Erdoğan fırsat oldukça konuşmalarında Ermeni sorununa değinmiştir. 11 Mart 2007 tarihinde Bakü'de yapılan "Türkiye-Azerbaycan Diasporaları 1. Ortak Forumu"na katılmış ve burada yaptığı konuşmalarda Türkiye-Ermenistan arasındaki ilişkiler ve özellikle Ortak Tarih Komisyonu hakkında hükümetinin görüşlerini dile getirmiştir[35]. Başbakan Erdoğan’ın Karabağ konusunda Azerbaycan’a verdiği çekincesiz destek ve bu arada Karabağ’da yapılan referandumu kabul etmemesi ve bu bölge için toprak bütünlüğü ve sınırların güç kullanılarak değiştirilmemesine dair uluslalararası ilkelerin kabulünü istemesi Ermeni basınında eleştirilere neden olmuştur[36].

 

Ermenistan’a gelince Başkan Koçaryan’ın geçen dönemlere nazaran daha fazla Türkiye ile olan ilişkilere değindiği görülmüştür. 2006 yılı Kasım ayında Almanya’yı ziyareti sırasında Bertelsmann Vakfında konuşması sırasında kendisine yöneltilen Türkiye’nin tarihçiler komisyonu kurulması önerisini neden benimsemediği hakkındaki bir soruya tarihçilerden değil, politikacılardan kurulu bir komisyona taraftar oldukları zira soykırımın sorumluluğunun tarihicilere değil politikacılara ait olduğu cevabını verdi[37]. 1915 Ermeni sürgününe karar verenler artık yaşamadıklarına, günümüz Türk siyaset adamlarını da bu sürgünden sorumlu olamayacaklarına göre Koçaryan’ın bu görüşünün bir anlamı yoktu. Adı geçen bunu fark etmiş olacak ki siyaset adamlarından kurulacak bir komisyonun alt gruplarından birinin tarihçilerden oluşabileceğini de sözlerine ekledi[38]. Koçaryan’ın bu çelişkili sözlerinin temelinde Ermenilerin,  gerçek bir olaymış gibi kabul ettikleri soykırım iddialarını tartışmak istememeleri bulunmakta ve bu nedenle tarihçiler komisyonu önerisine karşı çıkılmaktadır. Buna karşı Ermeniler “soykırımın sonuçlarını” tartışmaya hazırdırlar. Bu deyimle “soykırım kurbanlarına” veya mirasçılarına ödenecek tazminat, bunların Türkiye’de olan mallarının iadesi ve Ermenistan yetkilileri tarafından hiç telaffuz edilmemekle beraber Taşnaklarca zaman zaman dile getirilen Türkiye’den Ermenistan’a toprak verilmesi gibi konular vardır. Bunların müzakeresinin ise tarihçilere değil siyaset adamlarına ait olduğu ileri sürülmektedir.

 

Durum böyle olmakla beraber şu anda Ermenistan’ın soykırım iddiaları ve bunlara dayanan taleplerle fazla uğraşmak istemediği de görülmektedir. Başkan Koçaryan, bir mülakat[39] sırasında kendisine, Türkiye’den ne gibi talepleri olduğu, katliamlar nedeniyle af dilenmesini mi istedikleri yoksa bu olayın kurbanları için tazminat mı talep ettikleri şeklindeki bir soruyu “Tazminat bu katliam nedeniyle zarar görmüş olanlar tarafından istenebilir. Dünyada Ermeni diasporalarında tazminat talep etme hakkına hukuken sahip birçok Ermeni bulunduğunu düşünüyorum”  cevabını vermiştir.

 

Görüldüğü gibi Koçaryan tazminat talebinin Ermenistan tarafından değil, sürgünden zarar görmüş ve halen çeşitli ülkelere dağılmış Ermeniler tarafından istenebileceğini belirtmektedir. 1915 yılında Ermenistan devleti mevcut olmadığı için ve ayrıca Türkiye’nin tazminat vermek için uluslararası bir taahhüdü bulunmadığı için Ermenistan’ın Türkiye’den tazminat isteyemeyeceği doğrudur. Diğer yandan Lozan Antlaşması Osmanlı uyrukluların devletten olabilecek talepleri için koymuş olduğu zaman aşımı süreleri çoktan dolduğundan Diaspora Ermenilerinin de Türkiye’den tazminat istemek hakkı yoktur.

 

Başkan Koçaryan bu mülakat sırasında Ermenistan’ın Türkiye’den olan taleplerini diplomatik ilişki kurulması ve ablukanın kalkması (sınırların açılması) olarak saymıştır. Ayrıca Türkiye’nin Karabağ sorunuyla ilgili tutumunu değiştirmesini istemiştir. Bu konuda Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs’ı işgal ederken Ermenistan’dan Karabağ için bazı önlemler almasını istemesini (Karabağ işgaline son verilmesi) ikiyüzlülük olarak nitelendirmiştir.  Koçaryan bu sözleriyle Türkiye Karabağ’ın işgaline itiraz etmezse Ermenistan’da Kuzey Kıbrıs’taki Türk Silahlı Kuvvetlerinin varlığına itiraz etmeyeceği gibi bir anlam çıkmaktadır. Türkiye’nin Kıbrıs konusunda Ermenistan’ın desteğine ihtiyacı olmadığını, Koçaryan’ın bu sözlerinin daha ziyade Güney Kıbrıs Yönetimi’ni ilgilendirmesi gerektiğini bu vesileyle belirtelim.

 

Koçaryan bu mülakatı sırasında tarihi unutamayacaklarını fakat iki halkın (Türkler ve Ermenilerin) uzlaşması için bir doğal yol olması gerektiğini de söylemiş ve bu uzlaşmanın suçlu tarafın suçunu kabul etmesiyle (yani Türkiye’nin soykırım iddialarını kabul etmesiyle) başlayabileceğini ancak Türkiye’de halen bu suçu kabul etme iradesi bulunmadığını, bununda şimdiki durumu yarattığını ifade etmiştir.

 

Koçaryan son olarak, Türkiye’nin sınırlarını açmak için Ermeni kuvvetlerinin Karabağ’dan çekilmesi koşulunu öne sürdüğünü, bunun kendileri için kabul edilebilir olmadığını söylemiş, Türkiye ile önkoşul olmadan diplomatik ilişki kurmaya hazır olduklarını tekrarlamış, ülkeler arasında normal koşullar mevcut olmasının engellerin aşılmasına yardım etiğini belirtmiştir.

 

Bu arada Başkan Koçaryan Güney Kıbrıs’ı ziyareti sırasında verdiği bir mülakatta[40] Türkiye’nin AB sürecinde gerçekleştireceği reformlar sayesinde yeni bir durumun ortaya çıkacağını ve Türk halkının Ermeni soykırımını sorgulamaya başlayacağını, bunun zor bir süreç olduğunu bildiğini, ancak soykırımın başka ülkeler tarafından tanınmasının Türk halkı tarafından da tanınmasına yardımcı olacağını söylemiştir. Koçaryan’ın soykırım iddialarının kabulü konusunda başka ülkelere güvendiği bu arada dışarıdan gelen baskıların Türkiye’de teslimiyet değil direnme yarattığını bilmediği anlaşılmaktadır.

 

Ermenistan Devlet Başkanı başka bir mülakatında[41] Türkiye’nin AB üyelik sürecine de değinmiş ve Türkiye’nin bir yandan Ermenistan sınırını kapalı tutarken diğer yandan AB ile üyelik müzakereleri yürütmesinin kabul edilemez olduğunu bildirmiş, hatta bunun Avrupa değerleriyle uyuşmadığını söyleyerek, Türkiye ile müzakereleri yürüten Avrupa Komisyonu’nu dolaylı bir şekilde eleştirmiştir. Diğer yandan Koçaryan sınırların açık olması koşulunun Türkiye’nin tüm komşuları için geçerli olması gerektiğini de bildirmiştir. Bu sözlerle AB’nin Türk limanlarının Güney Kıbrıs gemilerine açılması için uğraşırken Türkiye’nin Ermenistan ile olan sınırını açması için gayret göstermediğini ifade edilmek istenmektedir. Böylelikle Koçaryan AB üyesi Güney Kıbrıs ile bu örgüte üye olmayan Ermenistan’ ı aynı kefeye koymak istemektedir.

 

Robert Koçaryan son olarak Fransız Le Figaro gazetesine verdiği bir mülakatta[42] da soykırım iddialarına ve ülkesinin Türkiye ile olan ilişkilerine yukarıda belirttiğimiz şekilde temas etmiştir. Burada ilginç olan husus Fransa’da Ermeni soykırım iddialarını kabul etmeyenlerin cezalandırılmasına dair kanun tasarısı hakkında bu tasarının Ermenistan’ın değil Fransa’daki Ermeni cemaatinin girişimi olduğunu, Fransa’nın iç siyasetini ilgilendirdiğini, ancak tabii Ermenistan’ın “soykırımın” tanınmasına ilişkin her girişimi desteklediği gibi, hayli mesafeli bir cevap vermiş olmasıdır. Bunun nedeni ise Ermenistan’ın, şu anda Türkiye ile normal ilişkiler kurularak bir an önce sınırların açılmasına öncelik verdiği ve “soykırım” konusunu daha ziyade diasporanın konusu olarak görmesidir.

 

Ermenistan Dışişleri Bakanı, Vartan Oskanyan’da konuşma ve mülakatlarında Türkiye ile ilişkilere ve özellikle soykırım iddialarına geniş yer ayırmıştır. Bunlarda dikkati çeken nokta Oskanyan’ın ana çizgileriyle Başkan Koçaryan’ın görüşlerini benimserken ayrıntıda mensubu olduğu diaspora söylemine daha yakın ifadelerde bulunmasıdır. Mesela Oskanyan’ın Türkiye’yi kastederek, soykırımın tanınmaması ve kınanmamasının soykırımın devamı olduğuna dair sözleri[43] aslında bir diaspora söylemidir, ancak Oskanyan bu ifadelerinin hemen arkasından geleceğe bakmaları gerektiği için Türkiye ile normal ilişkiler kurmaya çalıştıklarını da söylemiştir.

 

Ermenistan Dışişleri Bakanı Güney Kıbrıs gazetesine verdiği bir mülakatta[44] Türkiye konusuna ve özellikle soykırım iddialarına değinmiş ve Türkiye ile normal iyi komşuluk ilişkileri kurmak için Ermeni “soykırımını” tanımasını istemedikleri hakkında bilinen görüşü tekrarlamıştır. Ancak hemen arkasından “soykırımın” tanınmasına çalışılmasının Diaspora’da ve Ermenistan’daki her Ermeni için bir manevi zorunluluk olduğunu belirtmiştir. Böylece Ermenistan ilişki kurmak için Türkiye’nin “soykırımı” tanımasını istemeyecek ancak gündeminde soykırımın tanınmasını da bulunduracaktır. Diğer bir deyimle Ermenistan Türkiye ile normal ilişki kurduktan sonra da soykırım suçlamalarına devam edecektir.

 

Oskanyan ayrıca Ermenistan yetkililerinin nadiren ele aldıkları tazminat konusuna da değinerek “soykırım” için en düşük tazminin bunu tanımak olduğunu da söylemiştir.  En yüksek tazminin ne olduğunu belirtmemekle beraber bunun Ermenilere yüklü bir meblağ ödenmesi ve Doğu Anadolu’dan Ermenistan’a toprak verilmesi olduğu bilinmektedir.

 

Ermenistan Dışişleri Bakanı “soykırımı” tanıyan ülkelerin sayısı arttıkça Türkiye’nin “inkâr” politikasında daha saldırgan hale geldiğini, bu politika için Türklerin hiçbir zaman, devlet düzeyinde bu kadar örgütlü olmadıklarını ifade etmiştir. Bu sözler aslında son zamanlarda Ermenilere hâkim olan bir düş kırıklığını dile getirmektedir. Ermeniler öteden beri “soykırımı” tanıyan devletlerin sayısı artınca bunların etkisi altında Türkiye’nin de bu tanımayı yapacağı hesabı içinde olmuşlardır. Oysa devletlerin sayısında ciddi artışa ve bazı Türk bilim adamlarının Ermeni görüşlerini benimseyip bunların kabulü için çaba göstermesine rağmen, Türkiye’de Ermeni suçlamalarına karşı durma iradesi daha da güçlenmiştir. Oskanyan da bunu kabul ettiğine göre normal olarak Ermenilerin “soykırımın” Türkiye tarafından kabul edileceğini esas alan politikaları terk etmeleri gerekmektedir.

 

Başbakan Erdoğan’ın 2005 yılı Nisan ayında “soykırım” iddialarını araştırmak üzere bir tarihçiler komisyonu kurulması konusundaki önerisi hakkında Oskanyan, bunun bir aldatmaca olduğunu söyledikten sonra, iki ülke arasında diplomatik ilişki olmadığına göre, böyle bir komisyonun nasıl kurulacağını sormuştur. Aslında iki ülke arasında diplomatik ilişki bulunmaması görüşme yapılmasına engel değildir. Ermenistan’ın kurulduğu günden bu yana her düzeydeki Ermeni ve Türk yetkileriler bir araya gelerek görüşmüşler ve toplantılar yapmışlardır. Oskanyan’ın kendisi de, önce İsmail Cem sonra Abdullah Gül’le olmak üzere, Türkiye Dışişleri Bakanlarıyla bir çok kez bir araya gelmiştir. Ermenilerin tarihçiler komisyonu önerisinden kaçınmaları, şimdiye kadar on sekiz ülke parlamentosunun “soykırım” konusunda aldığı kararların etkisi altında bu konunun kendi lehlerine çözümlendiği inancı içinde olmalarından ileri gelmektedir. Ancak bunu açıkça ifade edemediklerinden iki ülke arasında diplomatik ilişki olmaması gibi bazı bahanelerin arkasına gizlenmeye çalışmaktadırlar. Bu arada tarihçiler komisyonu kurulmasına taraftar olan ülkelerin sayısının artması Ermenistan’ın bahanelerinin inandırıcı bulunmadığını göstermektedir.

 

Açıklamaları sırasında Oskanyan, Karadağ sorununun Türkiye ile olan ilişkilerinin önünde büyük bir engel oluşturduğunu söylemiş ve ayrıca Türkiye’nin Azerbaycan’a verdiği desteğin Kafkaslarda Türkiye’nin inanılırlığına, ağırlığına ve Doğu ile Batı arasında bir köprü oluşturmak iddiasına zarar verdiğini iddia etmiştir. Türkiye, Ermenistan hariç, Kafkasları oluşturan Rusya, Gürcistan ve Azerbaycan ile iyiden mükemmele kadar değişen olumlu ilişkiler içindedir. Diğer yandan şu anda Türkiye’yi ziyaret etmekte olan Papa’nın Türkiye’nin köprü konumuna verdiği önem Oskanyan’ı yalanlamaktadır. 

 

Ankara’da yayınlanan “The New Anatolian” gazetesi yazarlarında Nursun Erel Ermenistan Dışişleri Bakanı Vartan Oskanyan ile, Ermenistan’ın Türkiye’ye karşı tutum ve politikasını ayrıntılı bir şekilde dile getiren uzun bir mülakat yaptı[45] . Nursun Erel Oskanyan’ın görüşleri hakkında bizimle de uzun bir mülakat yaparak bunları gazetesinde yayınladı[46]. Gerek Oskanyan’ın söylediklerini gerek bunlara karşı olan görüşlerimizi aşağıda kısaltarak veriyoruz.

 

Oskanyan son zamanlarda hemen her konuşmasında yaptığı gibi, bu kez de Ermenistan’ın Türkiye ile ilişkilerini normalleştirmek için Türkiye’nin Ermeni “soykırımını” tanımasını bir ön şart olarak ileri sürmediklerini tekrar etmiş ancak soykırımın tanınmasına çalışılmasının kendileri için moral bir vecibe olduğunu, Ermenistan “soykırımın” tanınması için uğraşırken Türkiye’nin de inkârcı politikalar izleyebileceğini belirmiştir. Diğer bir deyimle Oskanyan Türkiye’nin sınırlarını açmasını, Ermenistan’ın Türkiye’ye karşı soykırım suçlamalarına devam etmesini, Türkiye’nin de, bu ithamlara karşı soykırım olmadığını ileri sürerek kendisini savunmaya çalışmasını önermiştir.

 

İki ülke arasında barış ve anlayışın yerleşmesi ancak karşılıklı ithamların ve düşmanlıkların son bulmasıyla mümkün olabilir. Bu bazı tarihi olayların unutulması demek değildir. Türklerin de unutmak istemediği Ermenilerle ilgili bazı tarihi olaylar vardır. Ancak aradan bir asra yakın bir zaman geçtikten sonra bu olaylar tarihçilerin ve diğer uzmanların incelemesine bırakılmalı ve iki ülke arasında sorun olmaktan çıkarılmadır. Oysa Oskanyan’ın Türkiye ve Ermenistan arasında soykırım anlaşmazlığının sürüp gitmesini istediği görülmektedir.

 

Oskanyan Nursun Erel’in Türkiye’nin soykırım iddialarını uluslararası yargıya taşıması olasılığı için ne düşündüğü sorusuna verdiği cevapta, özetle, kendileri için bir davanın söz konusu olamayacağını, hiç bir zaman bu konuda konuşmayacaklarını, kendilerinin soykırım konusunda gerçek delilleri bilerek büyüdüklerini, Ermeniler için mahkemeye giderek “soykırımın” kanıtlamak gibi bir sorun bulunmadığını söylemiş ve bu konunun tarihsel veya hukuksal değil siyasi olduğunu ve Türkiye ile Ermenistan arasında bir sorun oluşturduğunu ilave etmiştir.

 

Önce Oskanyan’ın bu konuya mantıksal değil duygusal bir şekilde yaklaştığını belirtmekle başlayalım. Ermenilerin büyük çoğunluğu gibi Oskanyan da, son altmış yıldan beri kendi kendilerini tabi tuttukları beyin yıkamanın sonucu olarak, soykırım olduğuna kesin bir şekilde inanmakta ve bunu tartışmak dahi istememektedir. Ancak aynı zamanda Türkiye’den ”soykırım” olduğunu kabul etmesini de talep ettiklerinden bu konuyu Türkiye ile tartışmaları da gerekmektedir. Bunu yapmamak için diğer devletlerin “soykırımını” kabul etmesine çalışmakta ve Türkiye’nin bu devletlerin etkisi altında  “soykırımı” kabul edeceğini ummaktadır. Oysa, bizzat Oskanyan’ın bir süre önce dediği gibi, soykırımı kabul eden devletlerin sayısı arttıkça Türkiye’nin direnci de artmaktadır. O itibarla Ermenilerin soykırım konusunu Türkiye ile görüşmek istememeleri mantıksal değildir. Diğer yandan bir an önce Türkiye ile diplomatik ilişki kurmak ve sınırların açılmasını sağlamak arzusunda olan Ermenistan için iki ülke arasındaki ilişkilerin normalleşmesinin önündeki başlıca engellerden biri olan soykırım sorununu tartışmaktan kaçınmak kendi çıkarlarına zarar vermektedir. Türkiye, soykırım iddiaları konusunun bir an önce çözüme bağlanması gereğinden hareketle, 2005 yılı Nisan ayında Ermenistan’a bu konunun tarihçiler ve diğer uzmanlar tarafından incelenmesini teklif etmiş ancak Ermenistan bunu kabul etmemiştir. Türkiye bu kez konuyu uluslararası yargıya götürerek çözümlemek olanaklarını aramaya başlamıştır. Ancak Ermenistan Dışişleri Bakanının yargıya başvurulması hakkındaki tutumu da olumsuzdur. Her ne kadar bu olumsuzluğun temelinde “soykırım gerçeğini” tartışmamak isteği var gibi görünse de Ermenilerin, yargı organları önünde bir soykırım olduğunu kanıtlayamamak endişesini taşıdıkları anlaşılmaktadır.

 

Oskanyan, yukarıda değindiğimiz Tarihçiler Komisyonu önerisini Türkiye’nin olumlu bir adım attığına Avrupalıları inandırmaya yönelik bir aldatmaca olarak nitelendirmiş ve bunu üç nedene dayandırmıştır.

 

Oskanyan’a göre birinci neden zaten böyle bir komisyon olması ve Türk, Ermeni ve yabancı bilim adamlarının bu konuyu tartışmış ve tutumlarını ortaya koymuş bulunmalarıdır. Bu bilim adamları Başbakan Erdoğan’a bir mektup yazarak, sorunu incelediklerini ve soykırım olduğu sonucuna vardıklarını ve bu konuda daha fazla tartışmaya gerek olmadığını bildirmişlerdir. 

 

Bu konuda Oskanyan’ın bilerek veya bilmeyerek bir karmaşa içinde olduğu görülmektedir. Türk, Ermeni ve diğer bilim adamlarını bir araya getiren bir komisyon mevcut olmamıştır. 2004 yılında Türk Tarih Kurumu yetkilileriyle, kendisinden başkasını temsil etmeyen Avusturya vatandaşı bir Ermeni tarihçi arasında Viyana’da bazı görüşmeler yapılmış ve bazı belgeler teati edilmişse de bu grup çalışmalarını sürdürememiştir.

 

ABD’de Soykırım Bilim Adamları Uluslararası Derneği adını taşıyan bir kuruluş 16 Nisan 2005 tarihinde Başbakan Erdoğan’a bir mektup göndererek Ermeni soykırımı varlığının, sadece Ermeni değil bu konuyu inceleyen diğer bilim adamlarının da genel görüşü olduğunu bildirmiştir. Ancak söz konusu dernek soykırım konusunda uzmanlaşmış bilim adamlarının değil tamamını, çoğunluğunu dahi içermemektedir. Bu arada bu derneğe üye bir Türk bilim adamı bilinmemektedir. Ayrıca, Ermeni soykırımı gibi siyasi amaçlarla ortaya atılan bir iddiayı taraflardan birinin Başbakanına mektup göndermek suretiyle desteklemenin bilimsel değil siyasi bir davranış olduğu açıktır.

 

Oskanyan’ın ileriye sürdüğü ikinci neden Türk Ceza Kanunu’nun 301. maddesidir. Ermenistan Dışişleri Bakanı bu madde soykırım olduğunu söyleyen kişileri cezalandırdığı için, Tarihçiler Komisyonu’na katılacak Türk bilim adamlarının “soykırım” olduğunu kabul edemeyeceklerini, hatta 1915 olaylarını bile tartışamayacaklarını ifade etmiştir.

 

Ermenistan Dışişleri Bakanı’nın büyük bir abartma içinde olduğu görülmektedir. Önce 301. madde metninde soykırım sözcüğünün bulunmadığını belirtelim. Bu madde Türklüğü, Cumhuriyeti, Devletin kurum ve organlarını aşağılayanların cezalandırılmasına ilişkindir. Eğer savcı, şikâyet üzerine veya resen, soykırım olduğunu söylemeyi Türklüğü aşağılama olarak görürse dava açabilir. Ancak “Ermeni Soykırımı”nı kabul ettiği için Türkiye’de mahkûm olmuş bir kişi yoktur. Diğer yandan Türkiye’de bazı yayınevleri “Ermeni soykırımı” olduğunu iddia eden bazı yazarların kitaplarını serbestçe yayınlamaktadır.

 

Ermenistan Dışişleri Bakanı’nın ileriye sürdüğü üçüncü husus iki ülke arasındaki sınır kapalıyken nasıl bir tarihçiler komisyonu kurulacağıdır. İki olay arasında bir ilişki bulunmamaktadır. Türkiye’nin Ermenistan’la olan kara sınırının kapalı olması Ermenilerin Türkiye’ye gelmesinin yasaklandığı anlamına gelmemektedir. Nitekim sayıları 70.000 kadar olduğu söylenen Ermenistan uyruklu kişi Türkiye’de çalışmakta ve hava yolu veya başka ülkeler kara sınır kapılarını kullanarak Ermenistan’a gidip gelmektedir. Diğer yandan kara sınırın kapalı olması iki ülke ilgililerinin çeşitli temaslar yapmasını engellememiştir. Bizzat Vartan Oskanyan birçok kez Türkiye’ye gelmiş, toplantılara katılmış, konferanslar vermiştir.

 

Kısaca Ermeni Dışişleri Bakanı’nın Tarihçiler Komisyonu kurulmasına karşı gösterdiği nedenlerin geçerliliği yoktur. Asıl neden Ermenilerin, şimdiye kadar on sekiz ülkenin parlamentosunun soykırım iddialarını kabul eden kararlar aldığını ve Batı dünyası ülkeleri kamuoylarında soykırım olduğu yolunda bir kanı bulunduğunu dikkate alarak, soykırım tartışmasının lehlerine sonuçlandığı inancıyla, bu konunun incelenmesini ve tartışılmasını istememeleridir.

 

Oskanyan bu mülakat sırasında Kars Antlaşması’na da değinmiştir. 13 Ekim 1921 tarihinde Türkiye, Ermenistan, Azerbaycan, Gürcistan ve Sovyetler Birliği arasında imzalanan Kars Antlaşması, diğer bazı hususların yanında, Türkiye’nin Doğu sınırlarını saptamıştır. Bu Antlaşma halen geçerli olması Ermenistan’ın Türkiye’den toprak talebinde bulunması hukuken imkansız kılmaktadır.

 

Bu vesileyle Türkiye’nin, 1990’ların başında Ermenistan’a, diplomatik ilişki kurulması için, iki ülkenin birbirlerinin toprak bütünlüğünü tanıdıklarını belirten bir belge imzalanmasını teklif ettiğini, ancak Ermenistan’ın Kars Antlaşması yürürlükte olmasına rağmen, bu öneriyi kabul etmediğini,  izleyen yıllarda da Türkiye’nin çeşitli girişimlerine rağmen, tutum değiştirmediğini, Türkiye’nin de, soykırım iddialarını, Karabağ ve diğer Azerbaycan topraklarının işgalini dikkate alarak, Ermenistan ile diplomatik ilişki kurmadığını belirtelim.

 

Ermenistan Dışişleri Bakanı bu konuda şunları söylemiştir: “Bana kalırsa Kars Antlaşması yürürlüktedir ve herhangi bir antlaşma resmen reddedilmedikçe veya yeni bir antlaşmayla değiştirilmedikçe yürürlükte kalır. Ancak sorun antlaşmanın Türkiye tarafından çok kez ihlal edilmiş olmasıdır. Bir hukuk uzmanının, bu anlaşmaya ve uygulanış şekline baktığı takdirde, anlaşmanın geçerli olduğu sonuca varacağından emin değilim. İhlal, Ermenistan ile sınırlarını kapamış olan Türk tarafından gelmektedir.”

 

Önce Ermenistan Dışişleri Bakanı’nın Kars Antlaşması’nın yürürlükte olduğunu, resmi bir beyan olarak değil, kişisel bir kanı olarak söylediğine dikkatleri çekmek gerekmektedir. Oskanyan’ın bu şekilde davranmasının nedeni Ermenistan’da, başta Taşnaklar olmak üzere, Sağcı partilerin Türkiye’den hukuken toprak talebinde bulunmasını engelleyen Kars Antlaşması’nı geçersiz veya yok saymak eğiliminde olmalarıdır. Oskanyan, bu çevrelerle bir sorun yaratmaktansa Antlaşmanın “kendisine kalırsa” yürürlükte olduğunu belirtmek yolunu seçmiştir.

 

Kars Antlaşması incelendiğinde, özetle, şu hususlar içerdiği görülür. İlk olarak daha önce yapılmış olan bazı antlaşmaların geçersiz olduğu ifade edilmekte ve bu arada Türkiye Hükümeti’nin tanımadığı hiçbir uluslararası belgenin tanınmayacağı belirtilmektedir. Böylelikle Sovyetler Birliği, Azerbaycan, Gürcistan gibi Ermenistan da Sevr Antlaşması’nı tanımamayı, Kars Antlaşması’yla resmen kabul etmiştir. Aşırı Ermeni milliyetçilerinin Kars Antlaşması’na karşı olmalarının nedenlerinden biri budur. Antlaşma daha sonra Türkiye ile sınırı saptamakta ve bu arada Batum’u Gürcistan’a bırakmaktadır. Diğer önemli bir madde Nahcivan’ın Azerbaycan’ın himayesinde özerk bir bölge olduğunun belirtilmesidir. Diğer bir deyimle günün birinde Nahcivan’ın statüsünün değişmesi Türkiye’nin de rızasına bağlı olmaktadır ki bu da, Karabağ gibi Nahcivan’ın da ileride Ermenistan’a bağlanacağı yolundaki bazı düşlere set çekmektedir.

 

Diğer yandan Kars Antlaşması’nın hiçbir maddesini iki ülke arasında kara sınırı kapandığı takdirde bu Antlaşmanın da geçersiz olacağı şeklinde yorumlamak mümkün değildir. Ermenistan Hükümeti’nin bu Antlaşmanın geçersiz olduğu veya ihlâl edildiği hakkında şimdiye kadar Türk Hükümeti’ne bir bildirimde bulunmamış olması da Antlaşmanın yürürlükte olduğunun kanıtıdır.

 

Oskanyan Ermenistan ile Türkiye arasındaki sorunlardan biri olan Bağımsızlık Bildirgesi’ne de değinmiştir. Bu bildirge Ermenistan’ın bağımsızlığını kazanmadan önce, 23 Ağustos 1990 tarihinde kabul edilmiş olup 11. maddesi aynen şöyledir: “Ermenistan Cumhuriyeti Osmanlı Türkiyesi’nde ve Batı Ermenistan’daki 1915 yılı Ermeni soykırımının uluslararasında tanınması görevini destekler”.

 

Türkiye bu bildirgeye iki yönden itiraz etmiştir. Birincisi Doğu Anadolu’dan Batı Ermenistan olarak bahsedilmesidir. Böylelikle, dolaylı bir şekilde, Doğu Anadolu Ermeni toprağı olarak gösterilmekte en azından Türkiye’ye aidiyeti sorgulanmakta, diğer bir deyimle Türkiye’nin toprak bütünlüğü tanınmamaktadır. 

 

İkinci husus, Türkiye’nin soykırım iddialarını kesinlikle ret eden tutumuna karşın Bağımsızlık Bildirgesi’nin bu iddiaların uluslararası alanda tanınmasına çalışılmasını Ermenistan için bir görev olarak belirlemesidir.

 

1995 yılında kabul edilmiş olan Ermenistan Anayasası, giriş bölümünde Bağımsızlık Bildirgesi’nde yer alan Ermeni Devleti ana ilkelerinin ve milli emellerinin temel olarak kabul edildiğini belirtmek suretiyle bu bildirgeyi Ermenistan hukuk düzeninin bir parçası haline getirmiştir. Ermenistan Anayasası geçen yıl değiştirilmiş ancak Bağımsızlık Bildirgesi’ne ilişkin hükme dokunulmamıştır.

 

Nursun Erel’in Bağımsızlık Bildirgesi’ndeki Türk topraklarına ilişkin ifadeler hakkında ne düşündüğünü sorduğu Ermenistan Dışişleri Bakanı, konuyu küçümseyen bir tarzda, bunların Ermenistan’ın geçmişi hakkında genel ifadeler olduğunu ve mutlaka gelecekteki talepler hakkında bir beyan oluşturmadığını söylemiştir. Kısaca, Ermenistan Anayasası’nın ana ilkelerini ve milli emellerini ortaya koyan bir metin Doğu Anadolu’yu Batı Ermenistan olarak nitelendirirken Ermenistan Dışişleri Bakanı bu ifadelerin bir talep anlamına gelmediğini ileri sürmektedir. Ortada ciddi bir çelişki vardır. Kime inanmak gerekeceğine gelince tabii ki Anayasa’nın esas alınması gerekecektir.

 

Oskanyan’ın mülakatında dikkati çeken bir diğer husus Türkiye Ermenistan ile diplomatik ilişki kurarsa Türkiye’nin Kafkasya’da yapıcı bir rol oynayacağı (ve Kafkasya ile Avrupa arasında bir köprü oluşturacağı) anlamına gelen ifadeleridir. Ermenistan Dışişleri Bakanı’nın kendi ülkesinin önemini çok abarttığı görülmektedir. Türkiye, Ermenistan hariç, Güney Kafkasların diğer üç ülkesi olan Rusya Federasyonu, Gürcistan ve Azerbaycan ile iyi ilişkiler içindededir ve bu ilişkilerini geliştirmek için Ermenistan’a ihtiyacı bulunmamaktadır. Türkiye’nin Avrupa ile Kafkas ülkeleri arasında köprü oluşturma gibi bir proje mevcut değildir. Avrupa Birliği Yeni Komşuluk Projesi çerçevesinde bu ülkelerle ilişkilerini geliştirmektedir. Türkiye ancak Avrupa Birliği’nin üyesi olduğu takdirde Kafkas ülkeleriyle Birlik arasında bir köprü rolü oynayabilir.

 

Ermenistan Dışişleri Bakanı’nın değindiğimiz sözleri aslında ülkesinin içinde bulunduğu izolasyonu yansıtmaktadır. Ermenistan dört komşusunun üçüyle ciddi anlaşmazlık içindedir. Ermenistan, halen ateşkes olmakla beraber, Azerbaycan ile savaş halindedir. Türkiye ile soykırım iddiaları, toprak bütünlüğünün tanınmaması ve Karabağ ile diğer Azerbaycan topraklarının işgali nedenleriyle ciddi anlaşmazlıkları vardır. Gürcistan ile Cevaheti’deki Ermeni azınlığı ve Gürcistan’dan malların (doğal gaz dâhil) transit geçişi nedeniyle sorunlar yaşamaktadır. Bu durum dikkate alındığında halen Güney Kafkaslarda sorunların başlıca sorumlusunun Ermenistan olduğu görülmektedir.  Ermenistan’ın, kendisine hiçbir yararı olmayan, tarihten gelen hırs ve kinler ile iç siyasetin küçük çıkarlarını artık terk ederek tüm komşularıyla normal ilişkiler kurması ve böylelikle bu bölgede barış ve işbirliği gerçekleşmesine katkıda bulunması gerekmektedir.

 

Ermenistan Dışişleri Bakanı’nın Hrant Dink’in öldürülmesi ve Amerikan Kongresi’ndeki soykırım iddialarıyla ilgili görüşlerine ayrıca değineceğiz.

 

2- Kars-Ahalkelek Demiryolu

 

Kars’ı Gürcistan’ın Ahalkelek şehrine bağlayacak bir demiryolu inşa edilmesi projesi hakkında daha önce bilgi vermiştik[47]. Kısaca özetlemek gerekirse Kars’tan Ermenistan’ın Gümrü şehrine, oradan da bir yandan Azerbaycan, diğer yandan Gürcistan ve Rusya’ya bağlanan demiryolu hattı, Ermenistan’ın Azerbaycan topraklarını işgalline karşılık olarak Türkiye’nin bu ülke ile olan kara sınır kapısını kapattığı 1993 yılından beri kullanılmamaktadır. Ancak, gelişen ticari ilişkiler Türkiye’nin kuzey Kafkasya’ya oradan da Rusya ve Orta Asya cumhuriyetlerine demiryoluyla bağlanmasını gerektirmektedir. Bu ülkeler de Türkiye ile ticaretleri nedeniyle demiryoluna ihtiyaç duymaktadır.

 

Hayli eski bir proje olmasına rağmen ancak son yıllarda Kars-Ahalkelek demiryolunun gerçekleşmesi için ciddi adımlar atılmaya başlanmıştır. Bu projenin Kars-Gümrü hattını işlevsiz hale getirmesinin yanında Türkiye, Azerbaycan ve Gürcistan arasında ileri düzeyde bir işbirliğini gerçekleştirmesine karşın Ermenistan’ı dışarıda bırakması öteden beri Ermenilerin tepkisini çekmiş ve projeye karşı cephe almalarına neden olmuştur.

 

AB Komisyonu’nun ısrarlı bir tutumu olmasa da projeye olumsuz yaklaşmasının ardında Ermeni etkisini görmek mümkündür.

 

ABD’de çok daha güçlü bir durumda bulunan Ermeniler bu projeye karşı ABD’nin kredi vermemesini sağlamak yolunu seçmişlerdir. Bu yolda hazırlanan bir kanun tasarısı 2006 yılında ilgili komitelerden geçtikten sonra Temsilciler Meclisi ve Senato’da Kabul edilmiş ve Başkan Bush tarafından 26 Aralık 2006 tarihinde onaylanarak kanun haline gelmiştir. Kanun Amerikan Export-Import Bankası ile ilgili 2006 yılı Tahsis Kanununa (Export-Import Bank Reauthorizaton Act of 2006) yapılan bir ilaveyle gerçekleşmiştir. Bu kanun eklenen 11 sayılı bir bölüm, Ermenistan’dan geçmeyen veya Ermenistan’a bağlanmayan ancak Bakû,  Tiflis’e ve Kars’tan geçen veya bu şehirlere bağlanan demiryolların için Bankanın kredi vermemesi esasını getirmiştir[48].

 

Bu konuda üzerinde durulması gereken birinci husus kanunun Ermenistan lehine siyasi bir tercih yaptığıdır. Oysa Türkiye ABD’nin müttefikidir. Diğer yandan ABD’nin gerek Gürcistan gerek Azerbaycan ile Ermenistan’la olanın çok ötesinde siyasi ilişkileri vardır. Diğer yandan kanun siyasi amaçlar için ekonomik baskı kullanılması anlamına gelmektedir.  Bu sakıncalarına rağmen kanuna ABD Hükümeti karşı çıkmamış ve kısıtlama getirdiği üç ülke de kanunu fazla eleştirmemişlerdir. Bunun nedeni Kars-Ahalkelek demiryolu projesi için ABD’den kredi istenmemiş ve istenmeyecek olması gelmektedir. Üç ülke bu projeyi kendileri finanse edeceklerdir.

 

Bu arada söz konusu proje sürat kazanarak ilerlemeye devam etmiştir. Türkiye Dışişleri Bakanlığı bu konuda 30 Ocak 2007 tarihinde şu açıklamayı yapmıştır[49]:

 

Türkiye ile Gürcistan arasında doğrudan demiryolu hattı inşasını ve bu hattın Azerbaycan’daki mevcut hatta bağlanmasıyla, anılan üç ülkenin demiryolu şebekelerinin irtibatlandırılmasını öngören Kars-Tiflis-Bakü Demiryolu (KTB) Projesi, Bakü-Tiflis-Ceyhan ve Bakü-Tiflis-Erzurum enerji boru hattı projelerini takiben gerçekleşme aşamasına gelmiştir.

 

Doğu’da, Çin Halk Cumhuriyeti ve Kazakistan demiryolu hatları ile, Batı’da ise, Boğaz geçişli Marmaray demiryolu tüneli üzerinden Avrupa demiryolu ağı ile irtibatlandırıldığında, KTB hattı, Asya ile Avrupa arasında kesintisiz, güvenilir ve hızlı kargo ve yolcu taşımacılığına imkan sağlayacaktır.

 

Ülkemizin öncülüğünü yaptığı bu geniş kapsamlı bölgesel işbirliği projesinin Çerçeve Anlaşması’nın 7 Şubat 2007 tarihinde Tiflis’te yapılacak imza törenine Sayın Başbakanımız katılacaklardır.

 

Avrupa’dan başlayarak, ülkemiz üzerinden, Güney Kafkasya, Orta Asya ve Çin’e kadar uzanan geniş bir coğrafyayı kapsayan ve ikili olduğu kadar, bölgesel işbirliğine de yeni bir ivme kazandıracak bu stratejik projenin süratle hayata geçirilmesinde, Bakanlığımızın gösterdiği kararlılık ve etkin koordinasyon belirleyici olmuştur.

 

İnşasına bu yıl Haziran ayında başlanması öngörülen KTB Projesi’nin iki yıl içinde tamamlanması hedeflenmektedir”.

 

7 Şubat 2007 tarihinde "Demirden İpek Yolu" olarak da adlandırılmaya başlanan Kars-Tiflis-Bakü Demiryolu Hattı Projesi'nin 'Çerçeve Anlaşması' Tiflis'te, Gürcistan Parlamentosu'nda Başbakan Tayyip Erdoğan, Gürcistan Devlet Başkanı Mihail Saakaşvili ile Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev'in hazır bulunduğu bir törende üç ülkenin ilgili bakanları tarafından imzalanmıştır. Böylelikle ilk kez 1993 yılında başlayan görüşmeler olumlu bir sonuca ulaşmıştır.

 

7 Şubat 2007’de gerçekleştirilen imza töreninde Başbakan ve Devlet Başkanlarının da belirttiği gibi projenin, üç ülke için arz ettiği öneminin yanında, bölgenin siyasi ve ekonomik yapısında ciddi bir dönüşüme yol açması beklenmektedir. Bu hattın önemi Asya ve Avrupa arasındaki taşımacılık yollarının geçiş güzergahı üstünde bulunmasından ileri gelmektedir. Diğer bir deyişle, Çin üzerinden Kazakistan, Azerbaycan, Gürcistan ve Türkiye'den Avrupa'ya, Avrupa üzerinden Kafkasya ve Uzakdoğu'ya yapılacak olan nakliyatta bu hat son derece önemli bir rol oynayacaktır. Bu proje sayesinde İpek Yolu Ulaşım Koridoru kesintisiz olarak Türkiye'den Kafkasya'ya oradan da Uzakdoğu'ya bağlanmış olacaktır. 20 yıl kadar sonra hat üzerinde taşınan yükün 30 milyon ton gibi büyük bir miktara ulaşması olasıdır. 

 

Söz konusu hattın gerçekleşme sürecine girmesi Ermenistan’da izole edilmekte oldukları hakkında ciddi endişeler yaratmış ve bu izolasyon olgusu yabancı basında da yankı bulmuştur[50].  Ermenistan Dışişleri Bakanı Oskanyan’ın bu projenin siyasi bakımdan bir hata olduğuna[51] ve Ermenistan’a zarar vermeyeceğine[52] dair sözleri ise inandırıcı olmamıştır. Diğer yandan Ermenistan’da bu projeyi telafi edecek çareler arayışı başlamış ve bu çerçevede Ermenistan’ın demiryoluyla İran’a bağlanması gündeme gelmiştir.  Ancak böyle bir projenin yaklaşık 1 milyar dolar gerektirmesi[53] ve ABD’nin İran politikası nedeniyle bu projenin finansmanına katılmaması aleyhte bir durum yaratmaktadır. Buna karşın ilke olarak projenin Rusya tarafından desteklenmesi beklenebilirse de Rusya’dan bir teşvik gelmemiştir.

 

III- SOYKIRIM İDDİALARINDA GELİŞMELER

 

1. ABD Kongresinde Karar Tasarıları

 

ABD’deki Ermeniler ile yandaşların Kongre’nin, hiç olmazsa bir kanadının, Ermeni soykırım iddialarını tanıyan bir karar alması için öteden beri harcadıkları çabaları, böyle bir kararın Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilere zarar vermesi olasılığı nedeniyle, bir sonuca ulaşmamıştı. Bu çerçevede 2000 yılında Başkan Clinton Temsilciler Meclisi Başkanı Hastert’e bir mektup yazarak söz konusu kararın ele alınmasını durdurmuş daha sonra ise böyle bir karar Dış İlişkiler Komitesi’nden geçmiş olmasına rağmen Genel Kurul tarafından ele alınmamıştı.

 

ABD’de 2006 yılı Kasım ayında yapılan seçimler sonucunda Ermeni görüşlerine daha yatkın olan Demokratlar Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğu sağlamışlardır. Ayrıca Bayan Nancy Pelosi’de Temsilciler Meclis Başkanı olmuştur. Kaliforniya’dan seçilmiş olan Bayan Pelosi Ermenilere duyduğu sempatiyle tanınmış bir kişidir. Seçilmeden önce Ermeni soykırımını gerektiği gibi tanımlayan karar tasarısını (H.Res. 310) desteklediğini, bu canavarca olayı ABD’nin tanımasının zorunlu olduğunu ve bu yoldaki çabaları destekleyeceğini söylemişti[54].

 

Seçim yenilendiği için daha önce Temsilciler Meclisi’ne sunulmuş bulunan ve H.Res.316 sayısını taşıyan Karar Tasarı’sı kadük olmuştu. Temsilciler Meclisi’nin Ocak 2007 ayı başlarında fiilen çalışmaya başlamasıyla beraber yeni bir tasarının sunulması bekleniyordu. Ancak bu olmamış ve olasılıkla Hrant Dink’in öldürülmesinden sonra bu olayın Türkiye aleyhine yarattığı olumsuz havadan yararlanmak amacıya, Yahudi Soykırımını anma gününden hemen sonra 30 Ocak’ta bir tasarı Temsilciler Meclisi Dışişleri Komitesi’ne verilmiştir. Aynı gün Hrant Dink’in öldürülmesini kınayan bir tasarı da Temsilciler Meclisi’ne sunulmuştur.

 

Tasarıyı sunanlar Adam Schiff, George Radanovich, Frank Pallone ve Joe Knollenberg gibi, Temsilciler Meclisi içinde ve dışında her fırsatta Ermeni çıkarlarını gözeten ve Ermeni görüşlerini savunan ve adeta Ermenilerin memuru gibi hareket eden Temsilciler Meclisi üyeleridir. Daha sonra tasarıyı savunanların sayısının 180’e kadar çıktığı söylenmiştir.

 

Sunulan tasarı H.Res.106 sayısını almıştır. Metni, bir önceki yasama döneminde sunulmuş olan ve H.Res.310 sayısını taşıyan tasarıyla aynıdır. Ermenilerin, daha önce üzerinde konuşulmuş bir metni ileri sürmekle yeni bir müzakereyi önlemek istedikleri anlaşılmaktadır.

 

Tasarı üç bölümden oluşmaktadır.

 

Birinci bölüm Kısa Başlık adını taşımakta olup burada ad olarak “Ermeni Soykırımı Karar Tasarısı Hakkında Birleşik Devletler Kayıtlarının Onaylanması” verilmektedir.

 

Bulgular başlığını taşıyan İkinci bölümde, 30 paragraf altında, karara temel oluşturmak üzere bazı bilgiler verilmektedir. Hemen belirtelim ki bu bilgilerden bazıları Ermeni soykırımının Birleşmiş Milletlerin ilgili Komisyonu tarafından tanındığı gibi, maddi hatalar içermektedir[55]. Bu maddi hatalar vaktiyle H.Res.310 için çeşitli kuruluş ve kişilerce Temsilciler Meclisine bildirilmişti. Dikkate alınmamaları, Tasarı sahiplerinin gerçeklerle ilgilenmediklerini ve amaçlarının, hangi koşullar altında olursa olsun, sadece Ermeni soykırım iddialarının Temsilciler Meclisince kabulü olduğunu göstermektedir.

 

Tasarının üçüncü ve son bölümünün başlığı “Siyaset Bildirgesi’dir. (Declaration of Policy) Bu bölümdeki iki maddenin Türkçe çevrisini, aşağıda veriyoruz.

 

Temsilciler Meclisi

 

1. Başkan’a, Birleşik Devletler’in dış politikasının, Birleşik Devletler kayıtlarında Ermeni soykırımı üzerine belgelenmiş, insan hakları, etnik temizlik ve soykırım konularını uygun bir anlayışı ve hassasiyeti ve adil bir karar tasarısı çıkarmanın başarısızlığının sonuçlarını yansıtacak şekilde yürütmesi için çağrıda bulunulmaktadır; ve

 

2. Başkan’a, 24 Nisan’da veya civarda Başkan’ın senelik Ermeni soykırımını anma konuşmasında, 1,500,000 Ermeninin sistemli ve kasıtlı bir biçimde yok edilişini açıkça soykırım olarak tanımlaması ve Birleşik Devletler’in Ermeni soykırımına tepki olarak müdahalesinin onurlu tarihini hatırlatması için çağrıda bulunmaktadır.

 

Yukarıdaki metnin birinci maddesi en azından muğlâktır. Ermenilerin soykırıma uğradıklarının ABD resmi kayıtlarıyla belgelenmiş olduğu, diğer bir deyimle bu soykırımı kabul etmek için yeterli kanıta gerek olmadığının imâ edilmesi yanında, ABD dış politikasının insan hakları, etnik temizlik ve soykırım konularında daha anlayış ve duyarlılıkla, diğer bir deyimle daha aktif bir şekilde davranması Başkandan istenmektedir. Bu şekilde davranmanın neyi kapsadığı belli değildir. Akla gelen, mesela, Ermeni soykırım iddialarını tanımasının Türkiye’den istenmesidir.

 

İkinci madde daha sarihtir. ABD Başkanları, özellikle Clinton ve Bush, her yıl 24 Nisan münasebetiyle yayınladıkları bir mesajda, Ermenilerin imha edilmesi, ortadan kaldırılması gibi soykırım sözcüğüyle eşanlamlı sözcükler kullanmakla beraber, Türkiye’nin hassasiyetini göz önünde bulundurarak, şimdiye kadar soykırım sözcüğünü hiç telaffuz etmemişlerdir. Karar tasarısının bu bölümü Başkana bu sözcüğü kullandırmayı amaçlamaktadır.

 

Söz konusu karar tasarısı kabul edildiği taktirde ne derecede bağlayıcı olacaktır. Karar tasarısı Türkiye’den bir talepte bulunmamaktadır. Bulunsaydı dahi, egemenlik ilkesi gereği, yabancı makamların aldıkları kararlar diğer ülkeleri bağlamamaktadır.

 

Karar Tasarısı’nın muhatabı Amerikan Başkanı’dır. Ancak kabul edildiği taktirde bu Tasarının Başkanı da bağlamayacağı görülmektedir. Zira Tasarı bir tavsiye niteliğindedir. Bağlayıcı olabilmesi için bir kanun şeklinde olması, bunun için de Temsilciler Meclisi’nde kabul edildikten sonra Senato’da kabul edilmesi ve Başkanın imzasına sunulması gerekmektedir. Başkan imzalamadığı taktirde tasarılar kanunlaşmamakta ancak Yüksek Mahkeme’ye kadar giden bir prosedür başlamaktadır. Söz konusu Tasarının sahipleri bu konuda bir kanun çıkarmaktan kaçınmışlardır. Ancak başkan üzerinde bir baskı kurabilmek amacıyla bu tasarının Senato tarafından da kabulüne çalışılacağı anlaşılmaktadır. Ancak, Senato aynen kabul etse de bu metin hukuken bağlayıcı olmayacaktır.

 

Hukuki yönden bir anlamı olmasa da böyle bir kararın, esasen Batı ülkelerinde yerleşmiş bulunan Ermenilerin soykırıma uğradıkları hakkındaki inancı takviye etmesi, diğer bazı ülkeleri de benzer kararlar almaya özendirmesi, Ermenistan’ın Türkiye’ye karşı izlemekte olduğu uzlaşmaz tutumu devam ettirmesine vesile olması, Türkiye’de bilimsel çalışmaların inanırlığını zedelemesi ayrıca Ermeni iddialarına karşı yapılan diplomatik girişimleri daha da güçleştirmesi gibi bir dizi sakıncayı beraberinde getireceğinde şüphe bulunmamaktadır.

 

14 Mart 2007 tarihinde Senato’ya da bir Ermeni “soykırımı” tasarısı sunulmuştur. Tasarı sahipleri öteden beri Ermeni yanlısı tutumlarıyla bilinen Richard J. Durbin ile John Ensign’dir. Ayrıca 22 senatör tasarıya ortak sunucu olmuşlardır. Bunların hepsi de Ermeni çıkarlarını koruyan kişilerdir[56]. Aralarında özellikle Barbara Boxer, Elisabeth Dole, Edward Kennedy, John Kerry, Joseph Lieberman ve Robert Mendez’in isimleri öne çıkmaktadır. Buna karşın, genellikle Ermeni görüşleri lehinde tutum alan Hilary Clinton’un ortak sunucu olmaması dikkat çekmektedir.

 

Türkiye’nin bu tasarıyı önlemek için ne yaptığına gelince, tasarının kabulü halinde bunu iki ülke ilişkilerinde gayet olumsuz etkiler yapacağı hem Amerikan Hükümetine hem de Amerikan Kongresi’nin ileri gelenlerine anlatılmaya çalışıldı. Bu amaçla Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, ardından Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt daha sonra da değişik tarihlerden üç TBMM heyeti Vaşington’da ilgililerle görüştüler ve tasarının sakıncalarını anlatmaya çalıştılar. Son olarak da TUSİAD’dan bir heyet Vaşington’a gitti. Böylelikle Hükümet, TBMM, Ordu ve iş dünyası bu konuda fikir birliği içinde hareket ettiler. Türkiye’nin tek cephe halinde hareket etmesinin, genelde Ermeni görüşlerini destekleyen Kongre üyeleri üzerinde etki yaptığı, önemli bir kısmının tasarının kabul edilmesinin sakıncalı olduğuna inandığı söylenebilir.

 

Amerika’ya yaptığı ziyaretten dönen Dışişleri Bakanı Abdullah Gül yaptığı açıklamada, tasarının bağlayıcı bir yönü olmasa da kabul edildiği takdirde iki ülke ilişkilerine büyük darbe vuracağını, stratejik ilişkisi olan iki ülkenin ilişkilerini tamamen esir alacağını ve çıkmaza sokacağını muhataplarına anlattığını söyledi ve Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nın bu Kongre’de bu konuda bazı girişimleri olacağını belirtti[57]. Gerçekten de bir süre sonra Amerikan Dışişleri’nde Kongre üyelerini bu tasarı hakkında bilinçlendirme yolunda ciddi bir çaba görüldü.

 

Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice ve Savunma Bakanı Robert M. Gates tasarının havale edilmiş bulunduğu Temsilciler Meclisi Dışişleri Komitesi Başkanı Tom Lantos’a ortak bir mektup[58] göndererek H.Res.106 sayılı karar tasarısının kabulünün, ABD’nin Türkiye ve Ermenistan arasında bir uzlaşma olması ve Türkiye’nin Osmanlı İmparatorluğu döneminde Ermenilerin maruz kaldığı “trajik olayları” tanıması gayretlerine zarar vereceğini, aynı zamanda ABD’nin bölgedeki milli güvenlik çıkarlarına kayda değer şekilde tehlikeye atacağını bildirdiler.

 

Mektup bir yandan ABD’nin Ermenilerle ilgili dehşet verici olayları hiç bir zaman inkâr etmediğini ve bu olayları kabul ederek tarihi ile yüzleşmesi için Türkiye’nin teşvik edildiğini vurgularken, diğer yandan da Türkiye’nin tarihçiler komisyonu önerisinin de desteklendiğini ifade etmekte ve tarafların uzlaşması için yapılanlar arasında Erivan’da Ermenistan-Türkiye sınırının açılmasının sosyal ve ekonomik sonuçları halkında düzenlenen konferans da sayılmaktadır.

 

Mektup ayrıca Türkiye’nin ABD mili güvenliğine ve Orta Doğu ve Avrupa’nın güvenliğine yaptığı katkılar üzerinde durulmakta bu çerçevede Irak ve Afganistan’daki Amerikan kuvvetleri için vazgeçilmez bir ortak olduğu belirtilmekte, hava sahasını açmakla, askeri üstlerini limanlarını kullandırmakla Irak’taki ABD güçleri için yaşamsal öneme haiz malzemenin naklini sağladığı belirtilmekte ve ayrıca Türkiye’nin Afganistan’ın güvenliği ve yeniden inşası ile ilgili faaliyetlerinden övgüyle bahsedilmektedir.

 

Mektup, Fransız Ulusal Meclisi’nin soykırım iddialarının inkâr edenlerin cezalandırılması konusunda kanun tasarısına değinerek, Türk askeri makamlarının buna tepki olarak Fransa’yla tüm temasları kestikleri ve savunma sözleşmeleri görüşmelerini sona erdirdikleri, Temsilciler Meclisi’nin söz konusu kararı kabul ederse Türk Hükümeti’nden benzer bir tepki gelebileceği, bunun da savaş bölgelerindeki Amerikan askerlerine zarar verebileceği, Irak ve Afganistan’daki Amerikan kuvvetlerinin ikmalini zorlaştıracağı ve ayrıca Ermenistan ve Türkiye’nin bir uzlaşmaya varamamasının Amerikan gayretlerine engel oluşturacağı bildirilmekte ve Dışişleri Komitesi Başkanından söz konusu karar tasarısının Temsilciler Meclis Genel Kurulu’na gönderilmemesi rica edilmektedir.

 

Bu mektuptan sonra ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Daniel Fried’de Temsilciler Meclisi’nde Dışişleri Komitesi’nde Türk-Amerikan ilişkileri ve gelecekteki sorunlar konusundaki bir görüşmede de söz konusu mektupta yer alan hususlar doğrultusunda konuştu[59]. Dışişleri Bakanı Rice ise Temsilciler Meclisi’nin bütçe tahsisleriyle ilgili bir toplantısında her zaman Ermeni görüş ve taleplerini savunan Adam Schiff’in saldırgan denebilecek sorularını cevaplandırdı. Tüm ısrarlara rağmen soykırım kelimesini telaffuz etmedi, Başkanın yıllık mesajlarında olayların tanımlandığını ve olayların incelenmesinin tarihçilere bırakılmasını gerektiğini ifadeden sonra, Türkiye ile Ermenistan arasındaki anlaşmazlığa ABD’nin müdahil olmayacağını ABD’nin her iki ülkeyi de tarihlerini incelemeye özendirdiğini söyledi[60]

 

Amerikan Hükümeti’nin bu konudaki tutumunun esası Rice ve Gates’ın yukarıda değindiğimiz mektubunda yer almaktadır. Mektup söz konusu tasarı kabul edildiği takdirde bundan Amerikan çıkarlarının ve bu arada Amerikan kuvvetlerinin zarar göreceği savı üzerine kurulmuştur. Mektup, Başkandan sonra Amerika’nın güvenliğinden sorumlu iki bakan tarafından yazıldığından ve ayrıca Amerikan halkı Irak nedeniyle Amerikan askerlerinin güvenliği için çok duyarlı olduğu bir zamana rastladığından, dikkate alınmaması mümkün değildi. Diğer yandan Dışişleri Komisyonu Başkanın Komisyonun gündemi üzerinde neredeyse mutlak bir şekilde söz sahibi olduğundan, istediği takdirde tasarıyı sunmayabilir. İki yıl geçerse de kadük olabilir. Nitekim bu mektuptan ve aşağıda anlatacağımız gibi Amerikan Hükümeti’nin kararlılığını gösteren diğer gelişmelerden sonra tasarının bu yıl oylanmayacağı ve gelecek yıla kalacağı olasılığından bahsedilmeye başlanmıştır.  Bu arada tasının aleyhinde beliren bu durumun, deyim yerindeyse, pamuk ipliğine bağlı olduğu da görülmektedir. Mesela Tom Lantos Yahudi’dir ve Amerika’daki Yahudi Lobisi gibi, bu tasarılar hakkındaki tutumunu Türkiye’nin İsrail ile ilişkilerine bağlamaktadır. Nitekim, Türkiye’nin Filistin Başbakanı Haniye’yi davet etti hakkındaki haberler Yahudi Lobisinin desteğini çekeceği söylentilerine yol açtı [61].

 

Elde edilen bazı başarılara rağmen tasarının kabul edilmeyeceğinin bir güvencesi olmadığı Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün tarafından da dile getirildi. Gül bir köşe yazarının  “tasarının oylanması engellenecek mi?” sorusuna bazı olumlu işaretler alındığı, ama rahatlamaktan uzak olunduğu, sadece kendisinin değil, Dışişlerinin, milletvekili heyetlerinin, işadamlarının hep birlikte çalıştığı cevabını verdi[62].

 

Bu mektubun olumsuz yönü Amerikan Başkanı’nın, her yıl mesajlarında Ermenilerin Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında maruz kaldığı korkunç olayları, Ermenilerle dayanışma için, tanıdığını ve ABD’nin hiçbir zaman bu dehşet verici olayları inkâr etmediğini bildirmesidir. Bu ifadeler, soykırım kelimesini kullanmadan Ermeni soykırım iddialarını benimsendiğini göstermektedir. Bununla da yetinilmemekte Türkiye’nin tarihiyle yüzleşmesinden ve Türkiye’nin bu trajik olayları tanıması için Amerika’nın gayretlerinden bahsedilmektedir. Diğer bir deyimle Amerika soykırım iddialarını tanımakla kalmayıp bunların Türkiye tarafından da tanınmasına çalışmaktadır. Söz konusu gayretler hakkında bilgimiz yoktur. Ancak Amerikanın Türkiye’ye böyle telkinlerde bulunmasının iki ülke arasında bir gerginlik yaratacağı şimdiden söylenebilir.

 

Ermenilerin söz konusu tasarılar hakkındaki tutumuna gelince, esasen bu tasarıların bazı Kongre’nin bazı üyeleriyle işbirliği halinde Amerika’daki Ermeni kuruluşları tarafından ortaya atıldığını hatırlatalım. Bir Taşnak kuruluşu olan Amerika Ermeni Milli Komitesi (Armenian National Committee of America = ANCA) ile daha ziyade varlıklı Ermenileri temsil eden ve hemen daima iktidardan yana olan Amerika Ermeni Asamblesi’nin (Armenian Assembly of America = AAA)  tasarılarla çok yakından ilgilendiğini ve Kongre üyelerini baskı altında tutmaya çalıştığını belirtelim. Halen Temsilciler Meclisi’nde 435 üye olup bunun 180 kadarı Ermeni Caucus’üne üye olduğundan Meclis’in gündemine alınacak bir Ermeni tasarısının kabulü muhakkak gibidir.

 

Geçmiş yıllarda Ermenistan’ın bu tür tasarılar için fazla bir gayret göstermediği bunları daha ziyade Diaspora’nın işi saydığı görülmüştü. Ermenistan Dışişleri Bakanı Vartan Oskanyan’ın Abdullah Gül’ün üç hafta kadar sonra, 7 Mart 2007’de, belirli bir neden olmadan Vaşington’a gelerek Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice ile ve ayrıca Kongre’deki Ermeni Caucus’ün eş başkanlarıyla görüşmesi ve ele alınan konular arasında söz konusu tasarıların da bulunduğunun açıklanması[63] Ermenistan’ın bu konuda da aktif olmaya başladığını göstermektedir. Oskanyan eş başkanlara Ankara’nın aksine, Ermenistan Hükümeti’nin Kongre üyelerine akıl öğretmeye kalkmadığı, maalesef Türk Hükümetinin soykırımı inkâr politikasını ihraç etmeye devam ettiğini, ABD’ye ve diğer ülkelere Türk Ceza Kanunu’nun 301. maddesinden ilham alan ve Hrant Dink’in katledilmesine götüren hoşgörü yokluğunu empoze etmeye çalıştığını, buna hiçbir kişi veya ülkenin izin vermemesi gerektiğini, Ermenistan Hükümeti’nin Amerika’daki demokratik sürecine inandığını ve Kongrenin karar alma sisteminin dürüstlüğüne saygı duyduğunu söylemiştir. Diğer bir deyimle Oskanyan çeşitli Türk heyetlerin Amerika’ya gelerek Kongre üyelerini karar tasarısının sakıncaları hakkında uyarmasına karşılık kendilerinin, Kongre’ye inandıkları ve saygı duyduklarını belirterek Türk girişimlerini karalamaya çalışmıştır.

 

2. Arjantin’de Kanun ve Kararlar Kabulü

 

İncelediğimiz dönem içinde Arjantin de soykırım iddiaları konusunda önemli gelişmeler olmuştur. Buenos Aires ve Cordoba eyaletlerinin soykırım iddialarını kabul etmelerine ek olarak aynı konuda Meclis tarafından kabul edilen bir kanun tasarısı Senato’da onaylanmış ve Cumhurbaşkanının onayına sunulmuştur.

 

Arjantin’in Ermeni iddialarını benimsemesi hayli eskidir. İlk olarak 1993 yılında Arjantin Senatosu 20. asrın ilk soykırımına kurban olan Ermeni cemaati ile dayanışma halinde olunduğunu belirten ve bu olayın yıldönümünü anan bir karar almıştır[64].

 

Arjantin Senatosu on yıl kadar sonra, 20 Ağustos 2003 tarihinde, 1,5 milyon Ermeninin soykırıma uğratılmasının 88. yılının anılması için bir bildiri yayınlamıştır.

 

Arjantin Senatosu yaklaşık altı ay kadar sonra, 18 Mayıs 2004 tarihinde, ilk, orta ve yüksek öğretimin müfredatına Ermeni soykırımı konusunun dahil edilmesini ve okullarda 24 Nisan’ın anılmasını öngören bir kanun tasarısı kabul ettirmiştir. On gün kadar sonra da 31 Mart 2004 tarihinde 1993 yılı bildirisine benzer bir bildiri yayınlamıştır.

 

Senato 20 Nisan 2005 tarihinde Ermeni soykırımının 90. yıldönümü kurbanlarını anan ve Türk devleti tarafından 1915-1923 yılları arasında yapılmış olan soykırım kurbanlarının aileleriyle dayanışma içinde olunduğunu bir bildiri kabul etmiştir [65].

 

2006 yılında ise Senato, 19 Nisan tarihinde, özetle, Ermeni soykırımının 91. yıldönümünün anılmasını belirten ve kurbanların aileleriyle dayanışma içinde olunduğunu, bu soykırımın sistemli bir şekilde inkâr edilmesinden üzüntü duyulduğunu ifade eden bir bildiri kabul etmiştir[66].

 

Buenos Aires Şehir Meclisi 17 Mayıs 2006 tarihinde kanun kuvvetinde bir kararla Buenos Aires Eyaletinde “24 Nisan’ı kurbanı Ermenilerin olduğu, 20.asrın ilk soykırımını” anma günü olarak belirlemiştir.

 

Cordoba Eyaleti Parlamentosu ise 6 Eylül 2006 tarihinde her yıl 24 Nisan günün Osmanlı İmparatorluğu tarafından Ermeni halkına karşı yapılan Soykırımı anma günü olmasını, bu günün okullarda Ermeni halkının çektiği sıkıntıları konu alan dersler verilmesini öngören bir yasa kabul etmiştir.

 

Türkiye Dışişleri Bakanlığı bu konuda yayınladığı bir açıklamada[67] saygın uluslararası tarihçilerin objektif araştırmalarının soykırım iddialarının temelsiz olduğunu gösterdiğini, Cordoba yerel parlamentosunun yasasının iki ülke arasındaki gelişme sürecine olumsuz etki yapacağını bildirmiş,  bu yasanın kınandığını ve kabul edilmez olduğunu belirtmiştir. 

 

Yukarıda değindiğimiz metinlerde Ermenilerin soykırım iddialarının benimsenmesinin de ötesinde Türkiye Cumhuriyetini de suçlamak çabaları görülmektedir. Bazı karalarda Osmanlı deyimin Türklerle değiştirilmesi ve özellikle 1915-1916 yıllarında yapılmış Ermeni sevk ve iskanının (relocation) 1923’e kadar sürdüğü gibi bir kanı verilmeye çalışılmasının amacı budur.

 

Arjantin Meclisi, eski Dışişleri Bakanı Rafael Bielsa’ın önderliğini yaptığı bir grup milletvekilli tarafından sunulan bir tasarıyı 2 çekimser oya karşılık 175 oyla kabul etmiştir[68]. “Ermeni halkının soykırımının anısına 24 Nisan’ın Hoşgörü ve Halklar Arasında Barış Günü”  ilan edilmesi başlığını taşıyan tasarıda,  ayrıca Ermeni kökenli tüm devlet memurlarının 24 Nisan’da kendi cemaatlerini etkileyen bu trajedinin anma etkinliklerine katılabileceklerini, ilk ve orta dereceli kamu okullardaki Ermeni kökenli öğrencilerin 24 Nisan’da izinli oldukları belirtilmekte ve Arjantin Eyalet Hükümetlerinin bu kanun hükümlerini uygulamaya davet edilmektedir.

 

Türkiye Dışişleri 1 Aralık 2006 tarihinde şu açıklamayı yayınlayarak tasarıya tepki göstermiştir[69]:

 

Arjantin Temsilciler Meclisi’nin 24 Nisan tarihinin “Ermeni soykırımı anısına halklar arasında hoşgörü ve saygı için eylem günü” olarak kabul edilmesini öngören bir yasa tasarısını kabul ettiğini öğrenmiş bulunuyoruz.

 

Ülkemiz tarafından 1915 olaylarının tarafsız bir biçimde arşiv belgeleri üzerinde Türk ve Ermeni tarihçilerce etraflıca araştırılması önerisi yapılmışken, bunun desteklenmesi yerine görmezden gelinmesi ve asılsız Ermeni iddialarının tartışılmaz tarihi gerçekler gibi takdim edilerek bunlar üzerine yasa tasarıları kabul edilmesini kınıyor ve kabul edilemez buluyoruz. Söz konusu girişim sadece tarihi gerçeklere değil, uluslararası hukuka da aykırıdır.

 

Mayıs 1915’te Osmanlı Yönetimi’nce alınan tehcir kararı, Ermeni çevreler ve onların destekçileri tarafından iddia edildiği gibi, Osmanlı Yönetimi’nce Ermenileri yok etmek amacıyla alınmış bir karar değil, işgalci güçlerle işbirliği yapan bazı Ermeni gruplara karşı yalnızca güvenlik saikiyle alınmış meşru bir tedbirdir.

 

Arjantin Temsilciler Meclisi’nin saygın uluslararası pek çok tarihçi tarafından da temelsizliği ortaya konan Ermeni iddialarını destekler nitelikteki bu girişimi, Arjantin ve Türkiye arasında gelişmekte olan ikili ilişkilerin ruhuyla bağdaşmamaktadır.

 

Bundan sonraki aşamada beklentimiz, sağduyulu bir yaklaşım sergilenerek, yasa tasarısının Arjantin Senatosu tarafından kabul edilmemesi ve yürürlüğe girmesinin engellenmesidir.

 

Arjantin Senatosu 13 Aralık 2006 tarihinde bu tasarıyı oybirliğiyle kabul etti. Tasarı onaylanmak üzere Cumhurbaşkanı Nestor Kirchner’e sunulmuştur[70]. Dışişleri Bakanlığı, Senato’nun tasarıyı onaylamasından sonra, 15 Aralık 2006 tarihinde şu açıklamayı yapmıştır[71]:

 

Arjantin Temsilciler Meclisi 24 Nisan’ın sözde “Ermeni soykırımı” adına “halklar arasında hoşgörü ve saygı için eylem günü” olarak ilan edilmesini ve Ermeni asıllı öğrenciler ile kamu kesimi çalışanlarının aynı gün izinli olmasını öngören yasa tasarısını Kasım ayı sonunda kabul ederek, Senato’ya havale etmişti. Anılan yasa tasarısının, bu defa, Senato’nun 13 Aralık 2006 tarihindeki oturumunda oybirliği ile kabul edildiği, üzüntüyle öğrenilmiştir.

 

Türkiye’yi soykırım yapmakla itham eden yasa tasarısı, hukuki ve tarihi temelden yoksundur. Tarihin siyasi amaçla çarpıtılmasına dayanan söz konusu yasa tasarısı girişimini kınıyor ve reddediyoruz.

 

Arjantin’de yıllardır asılsız Ermeni iddialarına arka çıkan çok sayıda parlamento kararı, açıklaması ve eyaletler düzeyinde çıkarılan yasalar gibi önyargılı faaliyetler devam etmektedir. Son olarak Senato’nun kabul ettiği ve yasalaşması için Devlet Başkanı’nın onayı gereken tasarı, Arjantin’de bu alanda ulusal düzeyde kabul edilen ilk kanun olacaktır.

 

Konunun ilk kez gündeme geldiği andan itibaren Arjantin makamları nezdinde gerçekleştirdiğimiz müteaddit girişimlerimizde, yasa tasarısının tarihi gerçeklerle bağdaşmadığı, ikili ilişkilerimize zarar vereceği vurgulanmıştı. Son olarak, Sayın Başbakanımız tarafından Arjantin Cumhurbaşkanı Sayın Nestor Kirchner’e gönderilen bir mektupla da, gelişmelerden duyduğumuz rahatsızlık ifade edilerek, sağduyulu bir yaklaşımla tasarının yasalaşmasının engellenmesi talep edilmişti.

 

Yürürlüğe girmesi durumunda, anılan yasa tasarısı, Arjantin toplumunda tarihi gerçeklere aykırı olarak Türkiye’ye karşı olumsuz önyargıların yerleşmesine yolaçacaktır. “Halklar arasında hoşgörü ve saygı” adıyla takdim edilen tasarı, aslında halklar arasında kin ve nefret uyandıracak haksız itham ve iddialara dayanmaktadır.

 

Türkiye’nin tarihiyle yüzleşme sorunu yoktur. 1915 olayları dahil tarihimizin her dönemi ülkemizde özgürce araştırılmakta ve tartışılmaktadır. Arşivlerimiz tüm dünyaya açıktır. Bir Ortak Tarih Komisyonu kurularak 1915 olaylarının öncesi ve sonrası ile ilgili arşivlerde araştırılması ve ulaşılacak bulguların tüm dünyaya açıklanmasına ilişkin geçen yıl Ermenistan’a yaptığımız teklif geçerlidir. Ancak, bugüne kadar sözkonusu teklifimize Ermenistan olumlu bir yaklaşım göstermemiştir.

 

Arjantin Parlamentosu’nun, “soykırım” suçu icat etmeye kalkışması uluslararası hukuka aykırıdır ve tarihi olgularla bağdaşmamaktadır. Arjantinli politikacıların Ermeni aşırılığına arka çıkmak yerine,  tarihin bu tartışmalı döneminin ortak bir hafıza çalışması ve bilimsel araştırma yoluyla aydınlatılmasını amaçlayan ortak tarih komisyonu girişimimize destek vermesi, halklar arası dostluğa daha çok yakışan bir tavır olurdu.

 

Bu aşamada beklentimiz, Arjantin Cumhurbaşkanı Sayın Nestor Kirchner’in gereken sağduyuyu göstererek, kabul edilen yasayı onaylamamasıdır.

 

Ancak bu uyarılar boşa gitmiş ve tasarı Arjantin Cumhurbaşkanı tarafından onaylanarak kanunlaşmıştır. Bu konuda Dışişleri Bakanlığı 13 Ocak 2007 tarihinde şu açıklamayı yapmıştır[72]:

 

Arjantin Senatosu’nda 13 Aralık 2006 tarihinde kabul edilerek 24 Nisan’ın sözde “Ermeni soykırımı” adına “halklar arasında hoşgörü ve saygı için eylem günü” olarak ilan edilmesini ve Ermeni asıllı öğrenciler ile kamu kesimi çalışanlarının aynı gün izinli olmasını öngören yasa tasarısının 11 Ocak 2007 günü Arjantin Cumhurbaşkanı Nestor Kirchner tarafından onaylandığı üzüntüyle öğrenilmiştir.

 

Sözkonusu yasa tasarısının onay sürecinde Arjantin makamları nezdinde müteaddit girişimlerde bulunulmuş, son olarak Sayın Başbakanımız Arjantin Cumhurbaşkanına gönderdiği 7 Aralık 2006 tarihli mektupta, bu girişimden duyduğumuz rahatsızlığı dile getirmiştir.

 

15 Aralık 2006 tarihinde Bakanlığımızca yapılan basın açıklamasında da vurgulandığı üzere, anılan yasa tasarısı Arjantin toplumunda tarihi gerçeklere aykırı olarak Türkiye’ye karşı olumsuz önyargıların yerleşmesine yol açacaktır. “Halklar arasında hoşgörü ve saygı” adıyla takdim edilen tasarı, aslında halklar arasında husumet ve nefret uyandıracak haksız itham ve iddialardan oluşmaktadır. Öncelikle, kendi tarihindeki bazı olaylarla yüzleşmesi gereken bir ülkenin, başka bir coğrafyanın tarihine ilişkin bir dönem hakkında hüküm vermeye kalkışması ciddiyetten uzak ve etik olmayan bir yaklaşımdır.

 

Tarihi gerçeklerle hiçbir şekilde bağdaşmayan ve iç politika hesaplarına dayandığı açık olan anılan tasarının kabul edilmiş olmasını kınıyor ve reddediyoruz. Sözkonusu haksız girişimin siyasi ve hukuki sorumluluğu Arjantin Hükümeti’ne ait bulunmaktadır”.

 

Bir yıldan az bir zamanda Arjantin’de ikisi yerel parlamentolarda olmak üzere yasama organlarında beş kez Ermeni soykırımı iddialarının kabul edilmiş olması şaşırtıcıdır. Arjantin böylelikle Ermeni soykırım iddialarını en fazla tanıyan ülke haline gelmiştir. İnsan hakları konularına pek rağbet edilmeyen Türkiye ile de hiçbir sorunu olmayan bir ülkenin bu şekilde davranmasını anlamak güçtür. 

 

Taşnaklar tarafından kurulan ve bazı Latin Amerika ülkelerinde faaliyet gösteren Ermeni Davası Güney Amerika Komitesi’nin soykırım iddialarınn kabulü için yıllardan beri yoğun bir faaliyet içinde olduğu bilinmekle beraber nispeten küçük bir azınlık tarafından ileri sürülen ve Arjantin’in Türkiye ile olan ilişkilerini olumsuz etkileyebilecek taleplerinin normal koşullarda dikkate alınmaması gerekir. Ancak Arjantin’de böyle olmamış, Ermenilerin doğruluğunu kanıtlayamadıkları, bir asır öncesine ait iddialar öncelik kazanmıştır. 12 Aralık tarihinde, İnsan Hakları Bildirgesinin 58. yılı münasebetiyle yapılan bir törende Ermeni Davası Güney Amerika Komitesinin eski Başkanı Petro Mouradian’a ödül verilmesi[73] ve bir gün sonra da söz konusu kanun tasarısının kabul edilmesi Arjantin’deki durumu yeterince açıklamaktadır.

 

Arjantin siyasi çevrelerini Türkiye ile olan ilişkilerine gerekli önemi vermediği anlaşılmaktadır. Bu, belki, coğrafi uzaklıktan ve iki ülke arasında hiçbir alanda yoğun ilişki bulunmamasının yarattığı bir kayıtsızlıktan ileri gelebilir. Diğer yandan Ermenilerin ve Osmanlı zamanında göçen Hıristiyan Araplardan bazılarının Türkiye hakkında yıllardan beri yürüttüğü kampanyanın, koyu Katolik bir ortamda etkili olmasını da hesaba katmak gerekmektedir.

 

Diğer Güney Amerika ülkeleri için bir emsal teşkil etmesi olasılığı bulunduğu için Türkiye’nin Arjantin’e karşı protestonun dışında bir tepki göstermesi gerekmektedir.  Ancak Türkiye’nin yaptırım olanaklarının fazla değildir. Bu arada esasen ciddi açık veren Arjantin ile olan ticaretin[74] daha dengeli hale getirilmesi için çalışılmasında yarar vardır.

 

3. Karekin II’nin İstanbul Ziyareti

 

Ermenilerinin iki patriğinden biri olan Karekin II İstanbul Rum Patriği Bartolemeos’un davetlisi olarak Haziran ayında İstanbul’a geldi.

 

Patrik 25 Haziran’da yaptığı bir basın toplantısında bir Türk gazetesinin sorusuna cevaben “Ermeni soykırımı bir gerçektir ve asla tartışma konusu olamaz” dedi. Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin nasıl iyileşebileceğine dair bir başka soruyu da Türkiye’nin tarihi ile yüzleşmesi ve Ermeni soykırımını tanıması gerektiğini belirterek yanıtladı[75].

 

Patriğin bu sözleri Türk basınında set tepkilere neden oldu. Ermeni Patriğinin İstanbul ziyaretinin dini amaçlı olduğunu bu itibarla da “soykırım” gibi siyasi nitelikteki bir konuda ve Türk kamuoyunun hassasiyeti de göz önünde bulundurarak konuşmaktan kaçınmasının, hiç olmaz ise yumuşak ifadeler kullanmasının daha doğru olmuş olacağını belirtelim. Patrik böyle yapmamış ve uzlaşmaz bir dille ve tahrik edici bir tarzda görüşlerini ortaya koymuştur. Diğer yandan Patriğin “Ermeni soykırımı bir gerçektir ve asla tartışma konusu olamaz” sözleri daha ziyade bir doğmayı hatırlatmaktadır. Bu iddiayı reddeden yetmiş küsür milyonluk bir halk olduğu sürece ve gerektiğinde yüz milyonlarca başka ülkelerdeki Müslümanların da bu konuda Türklere katılabileceği düşünülürse bu sözlerin, demagojik olmak dışında,  bir anlamı yoktur.

 

Patriğin Türkiye ile Ermenistan ilişkilerinin iyileşmesi için Türkiye’nin “soykırımını” tanıması gerektiği hakkındaki sözleri ise Ermenistan hükümetlerinin bu konudaki tutumuna ters düşmektedir. İzleyen sayfalarda göreceğimiz gibi Ermenistan Dışişleri Bakanı Oskanyan iki ülke arasında ilişkilerin normalleştirilmesi için Türkiye’nin soykırımı tanıması gerekmediğini ısrarla söylemektedir. Patriğin Ermeni hükümetinin bu tutumunu bilmemesi mümkün olmadığına göre sözleri kamuoyunu etkilemeye yöneliktir. Diğer yandan Lübnan’da Antilyas’daki diğer Ermeni Patriği olan I ile Karekin II arasındaki rekabetin de bu sert sözleri ilham etmiş olması olasıdır.

 

Karekin II’nin bu davranışlarına karşı Türk resmi makamlarının tutumuna gelince, Ermeni basınına göre adı açıklanmayan bir Dışişleri yetkilisi Karekin II’nin beyanlarını talihsiz olarak nitelendirmiş ve Ermenilerin tahrif edilmiş bir tarihle kendi halklarının beynini yıkamak yerine Türkiye’nin önerisini dikkate alarak, tarihte ne olup ne olmadığını görmek üzere, masaya oturmak cesaretini göstermeleri gerektiğini söylemiştir[76].

 

Diğer yandan Karekin II’nin bu sözleri Türkiye Ermenileri Patriği Mesrop II’i güç duruma düşürmüştür. Adı geçen bu konudaki sorulara Karekin II’den farklı düşündüğünü, 1915’te yaşanan facianın siyasiler, diplomatlar, tarihçiler, sosyologlar tarafından ayrı platformlarda irdelenmesinin, karşılıklı empati ve anlayış yaratmak açısından yararlı olacağı kanaatinde olduğunu söylemiştir[77]. Patrik Mesrob II’den sonra, Türkiye Ermenileri Patrikliği Ruhaniler Genel Kurulu da Karekin II’nin basın toplantısında soykırımla ilgili söylediği sözleri eleştirdi.[78]

 

Sonuç olarak Patrik Karekin II’nin Türkiye yaptığı ziyaretin iki ülkenin ilişkilerine bir katkı yapmadığı, aksine esasen yüklü olan anlaşmazlıklar listesine bir yenisinin eklenmesine neden olmuştur.

 

4. Tarihçilerin Buluşması

 

İstanbul Üniversitesi tarafından15–17 Mart 2006 tarihlerinde düzenlenen “Türk-Ermeni İlişkilerinde Yani Yaklaşımlar” başlıklı konferansa gerek diasporadan gerek Ermenistan’dan birçok tarihçi davet edilmişti. Sadece iki kişi geldi: Bogos Levon Zekiyan ile Ara Sarafyan. Ermenistan’da ve diasporada tarihçiler “soykırımı” kanıtlanmış saydıklarından bu konuyu Türk bilim adamlarıyla ele almak istemediklerinden adı geçen iki kişinin İstanbul’a gelmesi kendileri için cesurca bir davranıştı.

 

Ara Sarafyan Londra’da Ermenilerin yakın tarihi ve özellikle I. Dünya Savaşı’ndaki durumları ile ilgili araştırma ve yayınlar yapan, diğer bir deyimle başlıca uğraşısı “soykırımı” kanıtlamaya çalışan bir kuruluştu. Sarafyan ise Ermenilerin başlıca propaganda aracı olan “Mavi Kitap” konusunda uzmandı.

 

Nitekim Sarafyan, Konferansın başkanlığını yaptığımız Dördüncü Oturumunda “İngiliz Parlamentosu’nun ‘Osmanlı İmparatorluğu’nda 1915-1916 yıllarında Ermenilere Yapılan Muamele’ başlıklı Mavi Kitabı’nın Tarihsel Anlamı ve İnkârı” konusunda bir tebliğ sundu. Konuşmasını bitirince Türk Tarih Kurumu başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu kendisine 1915 olayları hakkında beraber çalışmayı teklif etti ve Sarafyan da bu teklifi kabul etti. Bu hayli şaşırtıcı bir gelişmeydi, zira, yukarıda belirttiğimiz gibi, Ermeni tarihçiler Türklerle beraber çalışmak istemiyorlardı. Ayrıca Başbakan Erdoğan’ın 2005 yılında Başkan Koçaryan’a yaptığı, bu olayların bir tarihçiler komisyonu tarafından incelenmesi teklifi de kabul edilmemişti.

 

Aradan bir yıla yakın bir zaman geçmesine rağmen bu konuda bir gelişme olmamışken, Ara Sarafyan Nokta Dergisinin kendiyle yaptığı bir söyleşiden sonra Gomidas Enstitüsü’nün yayınladığı bir basın bildirisinde[79] Harput hakkında bir Case Study yapılmasını önerdi ve Türk tarihçilerinden bu bölgede yapılan tehcire ait kayıtları ortaya koymalarını kendisinin de başka kayıtları ortaya koyacağını ve bu kayıtların bölge Ermenilerinin sadece tehcir edilmekle kalmayıp kötü muamele ve katliama da maruz kaldıklarını ortaya çıkaracağını söyledi.

 

Sarafyan’ın Case Study (Vaka çalışması) olarak adlandırdığı husus, tarihi bir olayın tamamını tüm yönleriyle değil, bu olay içinde belli bir bölge, bir şehir, bir mahalle veya hatta bir aileyi ele alarak derinliğine incelenmesidir. Genelde, ana tarihi olayın iyi bilindiği hallerde, vaka çalışmaları yapılır. Soykırım iddiaları konusunda tehcir olayının, özellikle amaç ve sonuçları itibariyle ele alınması gerektiğinden, kısmi bir inceleme olan vaka çalışmaları uygun bir metot değildir. Diğer yandan Sarafyan, Osmanlı belgelerini görmeden, kendi elindeki belgelerin (herhalde, her zaman olduğu gibi misyonerlerin raporları ile bazı Ermenilerin anılarıdır) Ermenilerin katledildiğini gösterdiğini söylemekle tarafların ortaklaşa yapacağı incelemeyi başlamadan bitiren bir tutum içindedir. Bunlara rağmen Halaçoğlu, bu öneriyi kabul ettiğini resmen açıklamıştır[80].

 

Halaçoğlu 9 Mart 2007 tarihinde yaptığı bir basın toplantısında Sarafyan’ın kendisine bir e-mail göndererek, Türk televizyon kanallarındaki gelişmeleri izlediğini, ortak projelerini ileriye götüremeyeceğini ve Osmanlı arşivlerindeki kayıtlar mevcut değilse ilerlenemeyeceğini, ifade ettiğini, ayrıca bir basın bildirisi yayınlayarak kendisinin bir televizyon kanalında “Sarafyan’ın istediği malzemenin arşivlerden çıkmayacağı” sözlerinin de projeden vazgeçmesine gerekçe olarak gösterdiğini söylemiştir[81]. Sarafyan’ın muhtemelen baskı altında bu şekilde hareket ettiğini de belirten Halaçoğlu, Ermeniler ve Türkler açısından büyük bir fırsat kaçırıldığını, belki de bir daha araştırma şansının kaybedildiğini, ancak kendilerinin kapıyı açık tutmaya devam edeceklerini de ifade etmiştir[82].

 

Yukarıda belirttiğimiz gibi, Ermenilerin Türklerle ortaklaşa tarihi araştırmalar yapılmasına karşı çıkmalarının nedeni bu tür araştırmaların yeter derecede kanıtlandığını düşündükleri “soykırım” savını tehlikeye atması korkusudur. Bu nedenledir ki Başbakan Erdoğan’ın tarihçiler Komisyonu önerisine olumlu cevap verilmemiş ve yine bu nedenle bir süre önce Viyana’da tarihçiler arasında yapılan bir toplantılardan bir sonuç alınmamıştır. Ancak “soykırım” savı Türklerce kabul edilmediği sürece siyasi bir sonuç doğurmadığından Sarafyan’ın yaptığı gibi, ortak çalışma yapılması Ermeniler yönünden kaçınılmaz görülmektedir. Ne var ki diasporanın bağnaz bölümü henüz, kendileri için de tehlike arz eden böyle girişime hazır değildir.

 

5. Toplu Mezarlar 

 

Ermenilerin soykırım iddialarının zayıf noktalarından biri de Türkiye’de Ermenilere ait toplu mezar bulunmayışıdır. Eğer Ermeni militanlarının ileri sürdüğü gibi 1915–11916 yıllarındaki Ermeni tehciri sırasında 1,5 milyon Ermeni öldürülmüşse bunlara ait toplu mezarlar olması kaçınılmazdır. Oysa, Doğu Anadolu’da Ermeni mezalimi sonucunda katledilen Müslümanlara ait çok sayıda toplu mezar bulunmuş, açılmış ve kayda geçirilmiş olmasına karşın Ermenilere ait tolu mezar bulunmamış, hatta toplu mezar olduğu iddiası dahi ortaya atılmamıştı.

 

2006 sonlarına doğru bir Ermeni internet sitesinde[83] ayrılıkçı Kürt görüşlerini dile getiren Ülkede Özgür Gündem gazetesine atıfla, Mardin’in Nusaybin İlçesi Kuru Köyünde 1915 yılında öldürülen 300 Ermeniye ait olduğu zannedilen bir toplu mezarın bulunduğu haberi çıktı. Bir hafta kadar sonra bir Diaspora Ermeni gazetesi[84], İsveç’in Sodertoern Üniversitesi’nde Prof. David Gaunt’a atfen, bu toplu mezarda 14 Temmuz 1915 tarihinde öldürülmüş olan 160 Ermeni ve 120 Süryani erkek bulunduğunu yazdı. İki gün sonra ise Süryani Haber Ajansı [85] ölenlerin sadece Süryaniler olduğunu ileri sürdü. Kısaca, bu toplu mezarda kimlerin gömülü olduğu hakkında Ermeniler ve Süryaniler arasında fikir ayrılığı doğdu. Türk makamları bu rivayetler karşısında kısa süre sessiz kaldıktan sonra, Mardin Valisi Mehmet Kılıçlar bir açıklama yaparak, ortaya çıkan mezarın iddia edildiği gibi Ermenilerin katledilerek topluca konulduğu bir mezar olmadığını, bu köyün doğusunda bulunan onlarca kaya mezardan biri olduğunu açıklamak suretiyle[86] mezarın çok eski olduğunu belirledi.

 

Süryanilerin soykırıma maruz kaldıkları iddiaları Ermenilere göre çok yenidir. Ekonomik nedenlerde altmışlı yıllarda Avrupa’ya göç eden bazı Süryaniler çoğunlukla İsveç’e yerleşmiştir. Bu ülke koşullarına uyum sağlamakta zorlanmalarının etkisiyle ve soykırım iddialarının Ermenilere sempati ile bakılmasını sağlamış olduğunu da dikkate alarak, bir süre sonra Süryanilerin de Türkler tarafından soykırımına uğratıldığı ileriye sürülmeye başlanmıştır. Bu iddialar az sayıda da olsa bazı İsveçli siyaset ve bilim adamları tarafından da benimsenmiştir. Ermeni soykırımı propagandasının son yıllarda çok yoğunlaşmasına paralel olarak Süryani soykırımı iddialarında da bir artış görülmüştür.

 

Nusaybin’in Kuru Köyünde bir toplu mezar bulunması bazı İsveç gazetelerine de Süryanilerin soykırım iddiaları doğrultusunda yansımıştır. Ayrıca Hans Linde adındaki bir milletvekili de Dışişleri Bakanı Karl Bilt’den mezarların bilim adamları ve tarihçilerden kurulu bir bağımsız komisyon tarafından incelenmesini istemiştir[87].

 

Türkiye’de ise Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu 11 Aralıkta bir bildiri yayınlayarak, Nusaybin’deki toplu mezarın, başta İsveç olmak üzere Batılı tarihçiler ve hatta Ermenistan’dan katılacak bilim adamları huzurunda açılabileceğini bildirmiş, daha sonra, yukarıda adı geçen Prof. David Gaunt’un 12 Ocak 2007 tarihinde bu daveti kabul ettiği, isteği üzerine bu bölgeye tam bir özgürlük içinde olacağını, istediği kişilerle röportaj yapabilecekleri Türk Tarih Kurumunca ifade olunmuştur[88].  Prof Gaunt, Halaçoğlu’na bir mektup göndererek, programına göre kendisi bakımından bu kazılar için en uygun tarihin, geliş ve gidiş günleri dahil 23–25 Nisan’ı önerdi[89]. Bu teklif, 24 Nisan’ı içermesi nedeniyle Ermeni propagandasına hizmet etmeyi amaçlamasına rağmen, Halaçoğlu tarafından kabul edildi[90].

 

6. Tarla Kuşu Filmi

 

Paolo ve Vittorio Taviani kardeşler, beraber film yapan tanınmış İtalyan rejisörleridir. Muhtemelken ilerlemiş yaşları nedeniyle son yıllarda bir faaliyeti görülmeyen Taviani’ler Skylike Farm (Tarla Kuşu Çiftliği) başlıklı bir filimle yeniden gündeme gelmeyi denemişlerdir.

 

Film Antonia Arslan adında Ermeni asıllı bir İtalyan tarafından kaleme alına La Masseria dele Allodde (Tarla Kuşlarının Katliamı) başlıklı kitabını esas alarak hazırlanmış bir senaryoya dayanmaktadır. Avakyan ismini taşıyan bir ailenin Anadolu’daki yaşamını ve tehcir sırasındaki durumu kurgulanmaktadır.

 

Filme göre I. Dünya Savaşı başlarında büyük kayıplara uğrayan Osmanlılar, ülkeyi hainlerden ve casuslardan temizleme kararı alır ve hedef olarak Ermenileri seçerler. Bu çerçevede Ermeni Erkekleri öldürülür, kadın ve çocuklar da sürgüne gönderilir. Avakyan ailesinin de tüm erkekleri öldürülür veya sakat bırakılır. Kadın ve kızlar Halep’e doğru yürümeye zorlanır. Yolda askerler onları aç bırakır, geceleri ırzlarına geçilir.  Kaçmaya çalışanlar çarmıha gerilir veya diri diri yakılır, v.s.[91]. Bu dehşete bir denge getirmek amacıyla filme bir Türk subayı ile Avakyan’ların kızlarından biri arasında bir aşk macerası konmuştur.

 

Bir Dergiye göre[92] filme, dehşet sahneleri nedeniyle, tahammül etmek nedeyse imkansız olup Taviani’ler, görenlerin bir daha unutamayacakları sahneler yaratmışlardır.

 

Tarla Kuşu Çiftliği dehşet ve iğrençlikte Atom Egoyan’ın Ararat filmini geride bırakmışa benzemektedir. Ararat’ın uğradığı başarısızlıktan sonra Ermeni diasporasının çok tanınmış rejisörlerle bu tür bir filmi yeniden kamuoyuna kabul ettirmeye çalıştığı anlaşılmaktadır. Atom Egoyan’ın eşi olup Türkiye aleyhindeki söylemiyle tanınan Arsinée Khanjian’ın bu filimde Avakyan’ların kızlarından birini oynaması iki film arasındaki bağa işaret etmektedir.

 

Taviani kardeşler bu filmi Berlin Festivaline yollamalarını Berlin’de büyük bir Türk topluluğu olmasıyla açıklamışlar ve Türk halkının geçmişiyle yüzleşmesi gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Paolo Taviani bu filmin Türkiye aleyhinde olmadığını, aksine Türkiye’de kendi tarihiyle ilgilenenlere hitap ettiğini, birkaç yıl sonra bu filmin Türk okullarında gösterileceğinden emin olduğunu söylemiştir[93]. Ayrıca Bosna ve Ruanda olayları hakkında da bir yorumda bulunmak üzere bu filmi yaptıklarını eklemiştir[94]. Anlaşılan Taviani’ler sadece Türkleri değil, Türk olmayanları da “soykırım” konusunda çarpıcı bir film yapmak suretiyle “eğitmek” gibi bir görev yüklenmişlerdir. Gerçekte ise daha basit bir amaç güttükleri ve sanatlarını Ermeni Diasporasının emrine verdikleri, onların istedikleri temaları işledikleri ve onların uygun gördüğü mesajları vermeye çalıştıkları görülmektedir. Nitekim, Türkiye’nin Ermeni “soykırımını” tanıdıktan sonra Avrupa Birliğine girmesine taraftar oldukları sözleri[95] tipik bir Ermeni görüşüdür.

 

Dehşet sahneleri dışında Tarla Kuşu Çiftliği’nin Berlin Film Festivalinde pek ilgi çekmediği hatta bu sahnelerin filme etkisini kaybettirdiği anlaşılmaktadır[96]. Film bittikten sonra seyircilere hakim olan sessizlik[97] filme duyulan ilgisizliğin yanında dehşet sahnelerinin yarattığı şaşkınlıkla açıklanabilir. Oysa Taviani’ler Berlin Film Festivaline Altın Ayı ödülünü ümit ederek gitmişler[98] ancak filmleri yarışma dışı gösterilmiştir

 

 

 

Fransa, İspanya, Bulgaristan yapımı olup 9,6 Avro’ya mal olmuş olan bu film, normal bir Avrupa yapımı film için pahalıdır. 5 Mayıs’ta Avrupa’da vizyona girecek olan filmin ne derecede rağbet göreceğini şimdiden kestirmek zordur. Avrupa Birliği’ne aday olduktan sonra, bu adaylığa karşı olanların çabalarıyla, Türkiye’nin imajı bozulmuştur. Özellikle son zamanlarda da Orhan Pamuk’un davranışları ve Hrant Dink’in katli gibi nedenlerle Türkiye Avrupa’da çok tenkit edilir olmuştur. Tarla Kuşu Çiftliği ancak, içerdiği yüksek dozda Türk aleyhtarlılığıyla bazı seyircileri çekebilir. Ancak dehşetin abartılmış olması ve filmin ana amacı haline getirilmiş bulunması nedeniyle, bir gazetecinin dediği gibi[99], bu tarla kuşu uçamayabilir.

 

7. “Screamers” Belgeseli

 

Screamers (Bağıranlar) başlıklı bir belgesel 2 Kasım 2006 tarihinde Amerikan Film Enstitüsü Film Festivalinde bir ödül kazandıktan[100] sonra ilk kez Aralık ayı başında Los Angeles’te gösterime girdi. Filmim rejisörü, belgeseller dalında ödülleri bulunan, bir süre BBC’de takdimcilik yapmış olan Carla Garapedian adında Ermeni asıllı bir Amerikalı bayandır.

 

Screamers, soykırımın ilk kez bir devlet politikası olarak Türkiye’de Ermenilere karşı uygulandığı, daha sonra Hitler tarafından örnek alınarak Yahudi Holokost’unun gerçekleştirildiği, sonra da Kamboçya, Bosna, Ruanda ve Irak’taki Kürtlere karşı soykırımlar yapıldığı temasını, çürüyen cesetler, kopuk başlar gibi bazı dehşet ve vahşet sahnelerini göstererek işlemektedir[101]. 17 yaşından küçük olanlar filmi refakat edildikleri takdirde görebileceklerdir[102].

 

Belgesele “Bağıranlar” adının konması Ermeni “soykırımını” tanımayan ABD, İngiltere ve Türkiye gibi ülkelere, bu konuda bir şey yapmalarının filimde bağırılarak kendilerinden istenmesinden ileri gelmektedir.

 

Şimdiye kadar 16 milyon CD satmış ve Grammy ödülünü kazanmış olan System of A Down (Bozuk Düzen) adını taşıyan bir hard rock grubunun gürültülü müziği Screamers’de kullanılmış ayrıca bu Grubun hepsi Ermeni asıllı olan ve soykırıma uğramış kişilerin torunları olduklarını iddia eden[103] müzisyenleri filmde rol almışlardır.

 

System of A Down 1990’ların ortalarında tanınmaya başlamış bir tür protesto müziği yapan bir gruptur. Los Angeles’te Ermeniler üzerinde nüfuz sahibi olan Taşnakların etkisinde kalarak konserlerinde soykırım iddialarına yer veren şarkılar söyleye ve broşürler dağıtmaya başlamışlar, ayrıca her yıl 24 Nisan’da bu şehirdeki Türkiye Başkonsolosluğu’nun önündeki gösterilere katılmışlardır.  Grubun lideri olan Serj Tankiyan ile davulcusu John Dolmayan’ın geçen yıl Temsilciler Meclisi Başkanı Denis Hastert’i, soykırım iddialarını içeren bir karar tasarısını gündeme almadığı için, Meclis binasında sıkıştırarak azarlamaya çalışmaları Grubun saldırganlığı hakkında fikir vermektedir[104].

 

Screamers 17 Ocak 2007 tarihinde Vaşington’da Kongre binasında kongre üyelerine gösterilmiş Carla Garapedian burada bir konuşma yapmış soruları cevaplamıştır. Kongre’de halen 435 Temsilciler Meclisi üyesi ve 100 senatör bulunmaktadır. Bunlardan Ermeni Caucus’üne dâhil altı Temsilciler Meclisi üyesi hariç, Kongre’nin diğer üyeleri gelmemişler, elli kadarı memurlarını göndermiştir[105]. Kongre’de Ermeni taraftarlarının çoğunlukta olduğu dikkate alındığında Screamers’a gösterilen bu ilgisizlik bir propaganda filmi olmasından ileri gelse gerektir. Bu arada bazı Amerikalı Türklerin de toplantıya katılarak filmin rejisörüne bazı sorular sormaya çalışmışlar ancak konuşturulmamışlardır. Bu olay ABD’de bazı Türklerin soykırım iddia ve suçlamalarından duydukları rahatsızlığı artık açıkça dile getirmeye başlamalarını göstermesi bakımından önemlidir.

 

Basın haberlerine göre[106] bu filmin maliyeti bir milyon dolar kadardır. Finansman MG2 Productions,  BBC televizyonu ve Ermeni asıllı bir iş adamı olan Raffy Manoukian tarafından sağlanmıştır. Esas itibariyle bazı eski fotoğraf ve filmlerden, System of A Down’ın görüntülerinden ve müziğinden ve Ermeni yanlısı bazı kişilerle yapılan mülakatlardan oluşan bu filmin çok pahallıya mal olmuş olduğu görülmektedir. Diğer yandan, halen ABD’de sadece büyük şehirlerde gösterilen bu filmin gelirlerinin maliyeti karşılaması mümkün değildir. MG2 Productions özel bir şirkettir; kâr ve zarar kendisine aittir. Bir Ermeni olan Manoukian için ise soykırım iddiaları için para yatırmak bir tür vatani görev gibi görüldüğünden zarar dikkate alınmayabilir. Ancak BBC’nin, İngiliz hükümetinin soykırım iddialarını tanımadığı da düşünülürse İngiliz vergi mükellefinin parasını böyle bir propaganda prodüksiyonu için harcamış olmasına anlam vermek güçtür.

 

8. TIME Magazine

 

Tanınmış Amerikan dergisi TIME’ın yaklaşık 500.000 satan Avrupa baskısının 12 Şubat tarihini taşıyan sayısına bazı Ermeni kuruluşları tarafından Ermeni soykırım iddialarını içeren bir sayfa ilan verildi ve ayrıca bir DVD de bedelsiz olarak dağıtıldı. DVD Fransız rejisör Laurence Jourdan tarafından yapılmış Ermeni soykırımı iddialarını sergileyen bir belgesel filmi ve ayrıca, 1980’lerin başından günümüze Fransa’da Ermeni iddialarının en ısrarlı savunucusu Yves Ternon ile yapılmış bir mülakatı içeriyordu. Ermeni kaynakları TIME’ın bu ilanı yayınlamak ve DVD’yi dağıtmak için bir ücret almadığını iddia ettiler[107].

 

TIME’ın Türkiye’de satılan veya Türkiye’deki abonelerine gönderilen nüshalarına ilan ve DVD konmadı ve böylelikle bu dergi aleyhinde olabilecek tepkiler önlenmeye çalışıldı. Ancak Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün ABD’ye giderken bindiği bir Alman Lufthansa uçağında söz konusu ilan ve DVD’nin bulunduğu TIME Dergisinin dağıtılması bazı Türk yolcuların tepkisine ve durumu Bakan Gül’e şikâyet etmelerine yol açtı. Ayrıca CHP Aydın Milletvekili Özlem Çerçioğlu, bu konu hakkında TBMM’e bir soru önergesi Verdi. Lufthansa tarafından yapılan bir açıklamada, uzun mesafeli uçaklarda yolcuların okuması için 34'e yakın dergi sunulduğu belirtilerek, "Dergilerin yayın kurullarınca belirlenen içeriği hususunda sorumlu olmadığımız gibi, içeriğinin belirlenmesinde de etkimiz yoktur" denildi[108].

 

Aslında bu hareket 2005 yılında Türkiye tarafından TIME’e verilen bir ilân ve dağıtılan bir DVD’ye cevap olmak üzere hazırlanmıştır. Vaktiyle okuyucularımıza bildirdiğimiz gibi[109]  TIME Dergisi 2005 yılı Haziran’ında “Crossroad of Culture: ” (Kültürlerin Kesiştiği Yer: Türkiye) başlığını taşıyan, dört sayfalık bir turizm ilanı yayınlamıştı. Ayrıca dört bölüme ayrılmış bir de DVD verilmişti. İlk üç bölümde Türkiye’nin tarihi ve doğal güzelliklerini tanıtırken, dördüncü bölüm Ermeni sorununu ele alan ‘Sarı Gelin’ belgeselinin geniş bir özetini içeriyordu. İlan Ankara Ticaret Odası tarafından verilmişti. Oda Başkanı Sinan Aygün bu ilan ve DVD’nin maliyetinin yaklaşık 1 milyon dolar olduğunu söylemişti.

 

Ermeniler bu ilan ve DVD’ye sert tepki gösterdiler. Fransa’da Taşnaklar tarafından kurulmuş olan Ermeni Davasını Savunma Komitesi bir bildiri yayınlayarak, Türkiye’nin inkârcı kampanyasını ve TIME Dergisi’nin bu konudaki sorumsuz suç ortaklığını kınadığını, bu girişimin tarihi gerçek hakkında şüphe yaratmayı amaçladığını belirtti. Komite Başkanı Harut Mardirosyan da TIME Dergisi’nin şerefini kaybettiğini, gazetecilik alanındaki inanılırlığını kazanç uğruna sattığını söyledi. TIME Dergisi de geri adım atmak zorunda kalarak 17 Ekim 2005 tarihli sayısının “okuyucu mektupları” bölümünde Fransa’da ırkçılık, Yahudi düşmanlığı ve Ermeni ‘soykırım’ iddialarının inkârıyla mücadele eden bazı kuruluşlar adına “Mémoire 2000” adlı bir kuruluşun gönderdiği ve dergiyi ağır bir dille eleştiren bir mektubu yayınladı. Dergi ayrıca bir “Editörün Notu” ile pişmanlık duyulduğu, DVD’nin tarihin tek taraflı bir yorumunu yansıttığı ve derginin dürüstlük ve doğruluk standartlarına uymadığı, içeriği bilinseydi bu DVD’nin yayımlanmayacağı belirtilerek derginin gözden geçirme usullerinin değiştirildiği bildirildi ve Ermeni toplumundan ve okuyuculardan özür dilendi.

 

Ancak konunun burada kapanmadığı Ermeni kuruluşlarının kendilerinin hazırlayacağı bir DVD’nin TIME tarafından yayınlanmasını istedikleri, TIME’in ise aradan bir buçuk yıldan fazla bir süre geçtikten sonra DVD’yi yayımladığı görülmektedir. Her ne kadar Ermeni kaynakları DVD ve ilanın TIME tarafından bedelsiz olarak yayımladığını iddia ediyorlarsa söz konusu bir buçuk yıllık sürenin DVD’nin yayımlanması karşılığında TIME ödenecek ücretinin saptanması için yapılan müzakerelerle geçirilmiş olması mümkündür.

 

9. İngiltere

 

İngiltere, 1915 olaylarının soykırım sayılabilmesi için yeterli kanıt bulunmadığını açıkça ifade eden tek Avrupa ülkesidir. İngiliz Hükümetinin bu tutumu diaspora Ermenilerini İngiltere bölgesel meclislerinden soykırım iddiaları hakkında kararlar çıkartmaya yöneltmiş ve Edinburgh Şehir Meclisi misalinde olduğu gibi bu taktik bazı başarılar da sağlamıştır. Ancak bölgesel meclis kararlarının pek önemsenmemesi karşısında İngiltere Meclislerinden karar çıkartmak yeniden gündeme gelmiştir.

 

Bu konuda Avam Kamarasına sunulan ve Ermeni soykırım iddialarının tanınmasını isteyen EDM 357 sayılı bir karar tasarısı 68 üye tarafından desteklenmiştir. Türkiye’nin Ermenistan’a uyguladığı “ablukanın” kaldırılması olarak formüle edilen ve aslında Türkiye’nin Ermenistan’la olan kara sınır kapısını açması anlamına gelen, EDM 344 sayılı bir diğer karar tasarısına da 66 üye taraftar olmuştur.

 

Bu tasarıların hakkında 20 Şubat 2007 tarihinde, Avam Kamarasında, Ermeni taraftarlığı ile isim yapmış başta Barones Cox ve Lord Avebury olmak üzere, Bob Spink, Nia Griffith, Quentin Davis, Paddy Tipping, Andrew Dismore ve Eilian Williams gibi kişilerin de hazır bulunduğu bir toplantıda söz alan Ermenistan’ın Londra’daki Büyükelçisi Vahe Ganbrielyan “Türk ablukası” ve Ermeni “soykırımının” kabulünün önemi hakkında bir konuşma yaptıktan sonra, Türkiye’nin Ermenistan’da özür dilemesi gerektiğini iddia etmiştir.

 

İngiliz parlamentosu üyelerinin ise Ermeni Cemaati mensuplarının söz konusu iki tasarı için bulundukları bölge milletvekillerinin desteğini sağlamaya çalışmalarını tavsiye ettikleri anlaşılmaktadır[110].

 

Bu arada Tüm Partiler İngiliz-Ermeni Parlamento Grubu adına yapılan bir açıklamada İngiliz Parlamentosunda yüz milletvekilinin Ermeni soykırımını tanıdığı bildirilmiş açıklanmış ve bu parlamenterlerin isimleri açıklanmıştır. İngiltere’nin Ermenistan’daki Büyükelçisi Anthony Cantor bu konudaki bir soruya cevaben, İngiliz Hükümetinin Ermeni soykırımının tanınması hakkındaki tutumunun iyi bilindiğini ve bu tutumun yüz parlamenterin baskısıyla değişeceğini zannetmediğini söylemiştir[111].

 

10. Polonya

 

Polonya Parlamentosu Başkanı Bogdan Borusewicz, Kasım ayı başlarında Ermenistan’a yaptığı ziyaret sırasında ülkesinin Türkiye-Ermenistan ilişkilerin iyileşmesi için arabulucu olmak istediğini ancak bunun için iki tarafında rızası gerektiğini söylemiş[112] ve Polonya Dışişlerinin Ermenistan’a Türkiye çıkarlarını Türkiye’de de Ermenistan çıkarlarını temsil etmeyi teklif ettiğini bildirmiştir.[113] Dışişleri Bakanı Oskanyan bu konudaki bir soruya cevaben Polonya’nın böyle yaklaşık ili ay önce böyle bir teklifte bulunduğunu doğrulamış ve kendilerinin olumlu cevap verdiğini, ancak Türkiye’den bu konuda bir tepki alınmadığını bildirmiştir[114].

 

Bu konuda önce dikkate alınması gereken husus Polonya Meclisinin 2005 yılında oy birliğiyle Ermeni “soykırımını” tanıyan bir karar almış[115], Polonya Hükümeti bu kararın aleyhinde olduğunu bildirmemiş olmasıdır. Böylelikle Polonya, Türkiye ile Ermenistan arasındaki başlıca anlaşmazlık konusunda Ermenistan’ın görüşlerini benimsemiştir. Polonya bu konuda tarafsız olmadığı için arabuluculuk görevini üstlenmesi ve Ermenistan’da Türkiye’nin çıkarlarını temsil etmesi Türkiye’nin lehine değildir.

 

Bu arada Türkiye’nin Polonya Parlamentosu kararını unutmaya hazır olmadığı Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Polonya Cumhurbaşkanı Lech Kaczynski’nin Türkiye’yi ziyareti sırasında yaptığı konuşmada "İki halkın aralarındaki dostluk ilişkilerine yaraşacak biçimde, birbirini daha iyi tanıması ve anlamasını, bilgi eksikliğinden kaynaklanan önyargılardan arınarak daha da yakınlaşmasını diliyoruz" [116] demek suretiyle Polonya Meclisin kararını bir önyargı olarak tanımlamasıyla da belli olmuştur.

 

11. Romanya

 

Romanya Cumhurbaşkanı Traian Basescu Eylül ayında Ermenistan’ı ziyareti sırasında Erivan Üniversitesinde öğrencilerle buluşması sırasında Fransız Cumhurbaşkanı Chirac’ı örnek alarak Türkiye’den Ermeni “soykırımını” tanımasını isteyip istemeyeceği hakkındaki bir soruya Karadeniz bölgesindeki ülkelerle olan ilişkilerini etkileyen bir şey yapmayacaklarını, Ermenistan’ın soykırım konusunu ortaya atmakla Avrupa’ya entegrasyonunu güçleştirdiğini,  tarihin tarih kitaplarında ve insanların belleklerinde kalması ve geleceğin inşa edilmesi gerektiğini, eğer tarih bir anlaşmazlık konusu olarak devamlı şekilde geleceğe  giden yolu enselerse  Ermenistan’ın Avrupa entegrasyonda başarılı olamayacağını söylemiştir. Basescu ayrıca Romanya’nın NATO ve Avrupa birliğine üye olmak için komşularıyla tarihten gelen anlaşmazlıklarını bir yana bıraktığını da ilave etmiş [117] ve Romanya’nın Ermenistan’ın Avrupa Birliğine yakınlaşması için yardım edeceğini de ifade etmiştir[118].

 

Romanya Cumhurbaşkanın bu sözleri, tamamen dostane amaçlarla da söylense, Ermenistan’ın Türkiye’ye karşı tutumunun bir eleştirisi niteliğindedir.[119].

 

12. Litvanya

 

Litvanya Parlamentosu 15 Aralık 2005 yılında Ermeni soykırım iddialarını kabul eden bir karar almıştı[120]. Bu karar Litvanya Cumhurbaşkanı Valdas Adamkus’un Haziran ayında Türkiye’ye yaptığı ziyareti olumsuz etkiledi. Başbakan Erdoğan Adamkus’la görüşmek için isteksiz davrandı. Ancak Litvanya’lıların ısrarı üzerine kendisini İstanbul’da kabul etti[121]. Protokol’e göre Başbakan Erdoğan’ın Adamkus’u ziyaret etmesi gerekiyordu.

 

Adamkus’un Ankara ziyareti normal geçti. Litvanya Cumhurbaşkanı verdiği bir beyanatta Litvanya Parlamentosu’nun kararının ülkenin dış politikasında bir değişiklik yapmayacağını söyledi.[122] Bir Türk gazetesine ise, Ermeni soykırımı iddialarıyla ilgili tartışmaların tarihçilere bırakılmasını, Litvanya Parlamentosu'nda Ermeni soykırımını kabul eden ve Türkiye'nin tepkisini çeken kararı gazetelerden öğrendiğini, bu konuda bir parlamenterin önerisinin birkaç parlamenterin bulunduğu bir oturumda kabul edildiğini, bu kararın hükümetin veya Litvanya ulusunun tutumunu temsil etmediğini söyledi[123].

 

13. Diğer Gelişmeler

 

a. Papa Benediktus II’nin İstanbul Ziyareti

 

Papa XVI. Benediktus Türkiye’yi ziyareti sırasında 30 Kasım 2006 tarihinde İstanbul’daki Surp Asdvadzadzin (Meryem Ana) Patriklik Merkez Kilisesi'ne de gelerek burada bir ayine katıldı[124].

 

Vatikan 2001 yılında Ermeni soykırımı iddialarını tanıdığından Papa’nın bu konuda İstanbul’da neler söyleyeceği merak konusuydu. Ancak Papa’nın Türkiye’yi ziyaretinin asıl amacının, Almanya’nın Regensburg şehrindeki konuşmasının Müslüman dünyasında yarattığı olumsuz etkiyi, olanaklar ölçüsünde hafifletmek olduğundan, Türkiye’de büyük tepkilere neden olacağında şüphe duyulmayan soykırım iddialarını vurgulaması da pek beklenmiyordu. Papa Ermeni kilisesini ziyareti sırasında yaptığı konuşmada “ ekseriya, geçen asırda yaşanmış olan çok trajik koşullarda olduğu gibi” Ermeni halkının bir kuşaktan diğerine devredilen Hıristiyan inancı için Tanrıya dua ettiğini söylemekle yetindi[125].

 

Papa’nın soykırım iddiaları için trajik koşullar deyimin kullanması Türkiye’de olumsuz bir tepki yaratmadı. Buna karşın Ermeni basınında Papa’nın Ermeni soykırımına değindiği[126] veya anımsattığı[127] gibi gerçeği tam yansıtmayan başlıklar taşıyan yazılar çıktı. ABD’de Ermeni asıllı meşhur Avukat Mac Gregos ise Ermeni soykırımı hakkında sessiz kalmasının utanç verici olduğunu belirterek Papa’yı kınadı[128].

 

b. Hollanda ve Belçika

 

Ermeni soykırım iddialarının Kasım ayında yapılan Hollanda parlamento seçimlerinde bir konu hale gelmiş ve bazı partiler soykırım iddiasını kabul etmeyen Türkleri aday listelerinden çıkarmışlardır. Ancak bu davranış Hollanda’daki Türklerin tepkisiyle karşılanmış ve  “Ermeni soykırımı olduğunu iddia eden partilere Türkler tarafından verilen oylar düşmüş buna karşın normal koşullarda seçilmemesi gereken bazı Türkler tercihli oyu nedeniyle milletvekili olmuştur. 

 

Hollanda’da az sayıda Ermeni bulunmaktadır. Fransa, İngiltere, Avusturya, Almanya gibi ülkelerin aksine, tarihte Hollanda’nın Ermeni sorunu konusuyla bir ilgisi yoktur. Buna rağmen soykırım iddialarına verilen bu önemi Ermenilere beslenen sempatide değil Hollanda kamuoyunda Türklere karşı gitgide arttığı görülen olumsuz duygu ve düşüncelerde aramak gerekmektedir. Ancak bu duygu ve düşünceler çeşitli partilerden dört Türkün parlamentoya girmesini önleyememiştir.

 

Ermeni militanların Belçika yerel seçimlerinde Soykırım iddialarını bir sorun haline getirmek istedikleri ancak bunda başarılı olamadıkları görülmektedir. Bu arada Ermenilerin Brüksel Bölgesinin Devlet Sekreteri (Bakanı) Emir Kır’ın yıpratma gayretlerine devam ettikleri gözlemlenmiştir; ancak adı geçen hakkında Bölge Meclisine sunulan bir güvensizlik önergesi gündeme alınmamıştır[129].

 

c. Soykırım İddialarına İlişkin Diğer Konular

 

Başkan Koçaryan, Güney Kıbrıs’a yaptığı bir resmi ziyaret sırasında, 24 Kasım 2005 tarihinde Larnaka’da bir Ermeni “soykırımı” anıtına ilk harcı koydu. Güney Kıbrıs idaresi tarafından finanse edilen bu anıtın Larnaka’da yapılmasının nedeni olarak “Türklerden kaçan Ermenilerin adaya ilk geldikleri yer” olması gösterildi. Larnaka Belediye Başkanı Moiseos bu vesileyle ortak düşman olan Türklere karşı kenetlendiklerini söyledi[130].

 

İtalya’ da Roma’da 23 Kasım’da bir Ermeni soykırım anıtı açıldı. Bu münasebetle yapılan törene Ermenistan’ın Roma Büyükelçisiyle Roma Belediye Başkan’ın bir temsilcisi katıldı[131]. Hatırlanacağı üzere İtalyan Meclisi 2000 yılında Ermeni soykırım iddialarını tanıyan bir karar kabul etmişti[132].

 

Çek Cumhuriyeti’nin Jihlava Şehrinde, Belediyenin izniyle, üzerinde soykırım iddialarına atıf yapan yazılar olan bir Ermeni hacı (haçkar) dikilmiştir[133]. Haç, 1992 yılında bu şehirde kurulan bir Ermeni Derneği tarafından hediye edilmiştir[134].

 

Bir Ermeni haber ajansına göre daha önce Slovakya’nın başkenti Bratislava’da Tuna nehri kenarına dikilmiş bir haçkar’ın kaldırılması bu şehirdeki Türkiye Büyükelçiliğince Belediye’den istenmiştir[135]. Slovakya Parlamentosu 30 Kasım 2004 yılında Ermenilerin soykırım iddialarını kabul eden bir karar almıştı[136].

 

Anadolu Ajansına göre Katolanya Partisine mensup iki milletvekili tarafından Ermeni “soykırımının” tanınması için İspanyol Meclisine verilen bir önerge, Türkiye Büyükelçisi Volkan Vural’ın yaptığı girişimler sonucunda geri çekilmiştir[137].

 



[1] Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Resmi İnternet Sayfası, ‘Gazeteci Hrant Dink’in Silahlı Saldırı” http://www.cankaya.gov.tr/tr_flash/ACIKLAMALAR/19.01.2007-3664.html

[2] Hürriyet, 20 Ocak 2007.

[3] Türkiye Cumhuriyeti, Dışişleri Bakanlığı Resmi İnternet Sayfası, “19 Ocak 2007, Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink´in Uğradığı Silahlı Saldırı hk.” http://www.mfa.gov.tr/MFA_tr/BasinEnformasyon/Aciklamalar/2007/Ocak/NO11_19Ocak2007.htm

[4] Ömer Engin Lütem, “Olaylar ve Yorumlar”, Ermeni Araştırmaları, Sayı 20–21, Kış 2005-İlkbahar 2006, ss. 29–30.

[5] Bu konuda, sadece 2006 yılı ikinci yarısı için, AGOS gazetesinin şu başlıkları örnek olarak verilebilir.   30 Haziran 2006: Vehepar’ın (Vasken II) ziyaretini Gölgeleyen Açıklama – Patrik Mesrop Hürriyet’e Verdiği Söyleşide Vehapar’ın Söylemlerine Katılmadığını Bildirdi ve Valilikteki Tutumunu Eleştirdi. 28 Temmuz 2006: Türkiye Ermeni Patrikliği Vakıf Yönetimlerine telefonla Talimat Yazdırdı: “Agos ve Jamanak Gazetelerine İlân Vermeyiniz.  Bizi Böyle mi Dize Getirecek siniz?”   24 Kasım 2006: Patrik’ten Lanet Tehdidi. Patrik Mutafyan İsim Vermeksizin Bazı Cemaat Yöneticilerini, Hayırseverleri Dedikodu Ürettikleri Gerekçesiyle Eleştirdi. 

[6] Örnek olarak Radikal gazetesinin birinci sayfasındaki şu manşetlerini veriyoruz. 20 Ocak 2007:   Irkçıların Hedefi Hrant Dink Üç Kurşunla Katledildi.- Eserinizle Gurur Duyun;  21 Ocak 2007: Acı,  Çaresizlik ve Klişeler – Ne Gerekiyorsa Yapılacak...;  22 Ocak 2007: Ses Getiren Şiddet Olayları Hep  Trabzon’da – Trabzonlular Neden Bu Kadar Alıngan ?; 23 Ocak 2007: Yalnız Değilsin;  24 Ocak 2007: İstanbul İstanbul Olalı Böyle Tören Görmedi. Hrant Dink’i 100 bin Kişi Uğurladı.

[7] 2007 Mart ayı sonu itibarıyla bu cinayetle ilgili olarak on iki kişi tutuklanmıştır. (BİA Haber Merkezi, 28 Mart 2007)

[8] Hürriyet, 24 Ocak 2007.

[9] Zaman, 25 Ocak 2007.

[10] Birand 24 Ocak 2007 akşamı Kanal D’deki haber programında bu öneriyi kaçırılmaması gereken bir fırsat olarak değerlendirdi. Ayrıca bu konuda Posta’da “Türkiye Ermeni Önerisi’ne Hayır Dememeli” başlığını taşıyan bir yazı yazdı. (Bu yazının İngilizcesi  “Armenian Offer Should  Not Be Rejected” başlığıyla 26 Ocak 2006 tarihli Turkish Daily News gazetesinde  yayınlandı. http://www.turkishdailynews.com.tr/article.php?enewsid=64805 )

[11]  Milliyet, 25 Ocak 2007.

[12]  Radikal, 25 Ocak 2007.

[13]  Vatan, 26 Ocak 2007 .

[14]  Milliyet, 25 Ocak 2007.

[15]  Cumhuriyet, 26 Ocak 2007.

[16] Milliyet, 26 Ocak 2007.

[17] Fédération Euro- arménienne pour la justice et la démocratie, Communiqué de Presse, 19 Ocak 2007.

[18] Khatchlg Mouradian, Hrant Dink (1954-1915). AWOL, 20 Ocak 2007.

[19] Edmond Y. Azadian, “One More Victim Added to the Armenian Genocide Count”, AZG Armenian Daily, 30 Ocak 2007. http://www.armeniandiaspora.com/archive/81513.html

[20] Robert Fisk, “Award –Winnig Writer Shot by Assasin in İstanbul Street”, The Independent, 20 Ocak 2007. http://news.independent.co.uk/europe/article2169190.ece

[21] Ermenistan Dışişleri Bakanlığı Resmi İnternet Sayfası, “Bakan Oskanyan’ın Hrant Dink’in Ailesine Gönderdiği Başsağlığı Mesajı”, 23 Ocak 2007. http://www.armeniaforeignministry.com/pr_04/index.html

[22] Ermenistan Millet Meclisi Resmi İnternet Sayfası, “Ermenistan Millet Meclisi Bildirisi”, www.parliament.am/search.php?where=whole&what=Hrant%20Dink&lang=eng

[23] Sabah, 1 Şubat 2006.

[24] Noyan Tapan, 26 Ocak 2007.

[25] Le Monde, “L’Assasinat de Hrant Dink crée un climat favorablre au dialogue turco- Arménienne” (Hrint Dink’in öldürülmesi Türk-Ermeni diyalogu için uygun bir hava yaratıyor.) 24 Ocak 2007.

[26] Los Angeles Time, 1 Şubat 2007.

[27] AZG Armenian Daily, 15 Şubat 2007.

[28] Le Figaro, 19 Şubat 2007.

[29] Milliyet, 7 Mart 2007.

[30] Türkiye Cumhuriyeti, Dışişleri Bakanlığı Resmi İnternet Sayfası, “29 Mart 2007, Dışişleri Bakanlığı Sözcüsünün Bir Soruya Cevabı”.

http://www.mfa.gov.tr/MFA_tr/BasinEnformasyon/SoruCevap/2007/Mart/SC14_29Mart2007.htm

[31] Ermenistan Cumhuriyeti Resmi İnternet Sayfası, “Bakanlık Sözcüsünün Ahdamar Kilisesi’nin Yeniden Açılması Hakkındaki Yorumları”,  http://www.armeniaforeignministry.com/news/index.html

[32] Tatul Hakobyan, “Aghtamar Reopening Becomes a Celebration of : Former Seat of Catholicoi is Now a Turkish Museum”, Armenian Reporter, 7 Nisan 2007. http://www.armenianreporteronline.com/article.php?id=14613&issuedate=2007-04-07

[33] Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül,  2007 Yılına Girerken Dış Politikamız  (Dışişleri Bakanlığı 2007 Mali Yılı Bütçe Tasarısının TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’na Sunulması Vesilesiyle   Hazırlanan Kitapçık) 14 Kasım 2006.

[34] T.B.M.M. Bütçe Plan Komisyonunda 14 Kasım 2006 tarihinde ve Genel Kurul’da 1 Aralık 2006 Tarihinde yapılan konuşmalar.

[35] Sabah, Türkiye, Akşam 10 Mart 2007.

[36] Arminfo ve Radiolur, 10 Mart 2007.

[37] Milliyet, 18 Kasım 2006.

[38] Medimax,  17 Kasım 2006.

[39] Al-Jazeera News Network, 28 Eylül 2006.

[40] Arminfo, 24 Kasım 2006.

[41] Die Welt, 17 Kasım 2006.

[42] Le Figaro, 19 Şubat 2007.

[43] NZZ am Sontag, 18 Ekim 2006.

[44] Financial Mirror, 27 Kasım 2006.

[45] The New Anatolian, 4 Aralık 2006.

[46] The New Anatolian,  18 Aralık 2006. 

[47] Ömer Engin Lütem, “Olaylar ve Yorumlar”, Ermeni Araştırmaları, Sayı 18, Yaz 2005, ss.19-21 ve Sayı 19, Sonbahar 2005, ss.12-14.

[48] ANCA Pres Release, 6 Aralık 2006.

[49] Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı Resmi İnternet Sayfası, “30 Ocak 2007, Kars-Tiflis-Bakü Demiryolu (KTB) Projesi Hk.”

http://www.mfa.gov.tr/MFA_tr/BasinEnformasyon/Aciklamalar/2007/Ocak/NO17_30Ocak2007.htm

[50] Armenian Isolation Deepens, Economist, 1 Mart 2007.

[51] Armradio.am, 9 Mart 2007.

[52] Panarmenian.Net. 9 Mart 2007.

[53] Armenpress, 4 Nisan 2007.

[54] Armradio, 19 Şubat 2007.

[55] Söz konusu hatalar hakkında Ermeni Araştırmaları dergisinin 23-24. Sayısında yer alan Prof. Dr. Kemal Çiçek’in   “Ermeni Yasa Tasarısı’nın İçeriği ve İddialara Verilen Cevaplar” başlıklı yazısında bilgi verilmektedir.

[56] ANCA, Press Release, 14 Mart 07.

[57] Cumhuriyet, 12 Şubat 2007.

[58] Associated Press, International Herald Tribune, 14 Mart 2007; Turkish Daily News, 15 Mart 2007.

[59] Congressional Quarterly,  15 Mart 2007.

[60] Gamk, 22 Mart 2007.

[61] Sabah, 3 Nisan 2007.

[62] Radikal, 17 Mart 2007.

[63] Ermenistan Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı Resmi İnternet Sayfası, “Dışişleri Bakanı Oskanyan Washington Ziyaretini Tamamladı”, 6 Mart 2007. http://www.armeniaforeignministry.com/news/index.html 

[64] Arjantin ulusal ve yerel parlamentolarının bu konuda aldığı kararların tam metinleri için bkz. http://www.armenian-genocide.org/affirmation.html (resolutions, laws and declaration ve state and provinces)

[65] Ömer Engin Lütem, “Facts and Comments”, Review of Armenian Studies, Vol.3, No.9, 2005, p.24.

[66] Ömer Engin Lütem, “Facts and Comments”, Review of Armenian Studies, Vol.4, No.10, 2006, p. 15.

[67] Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı Resmi İnternet Sayfası, “15 Eylül 2006, Arjantin'de Cordoba Yerel Parlamentosunca 24 Nisan Tarihini "Ermeni soykırımını" Anma Günü Olarak İlan eden Yasanın Kınanması Hk.” http://www.mfa.gov.tr/MFA_tr/BasinEnformasyon/Aciklamalar/2006/Eylul/No143_15Eylul2006.htm

[68] Armennews, 1 Aralık 2006.

[69] Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı Resmi İnternet Sayfası, “1 Aralık 2006, Arjantin Temsilciler Meclisi'nin Yasa Tasarısı Hk.”

http://www.mfa.gov.tr/MFA_tr/BasinEnformasyon/Aciklamalar/2006/Aralik/NO181_1Aralik2006.htm

[70] Noyan Tapan, 15 Aralık 2006.

[71] Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı Resmi İnternet Sayfası, “15 Aralık 2006, Arjantin´de 24 Nisan´ın Sözde "Ermeni Soykırımı" Adına "Halklar Arasında Hoşgörü ve Saygı İçin Eylem Günü" Olarak İlan Edilmesini Öngören Yasa Tasarısı Hk.” http://www.mfa.gov.tr/MFA_tr/BasinEnformasyon/Aciklamalar/2006/Aralik/NO189_15Aralik2006.htm   

[72] Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı Resmi İnternet Sayfası,  “13 Ocak 2007, Arjantin'de 24 Nisan'ın Sözde Ermeni Soykırımı Adına Halklar Arasında Hoşgörü ve Saygı İçin Eylem Günü İlan Edilmesi Hk.” http://www.mfa.gov.tr/MFA_tr/BasinEnformasyon/Aciklamalar/2007/Ocak/No8_13Ocak2007.htm

[73] Azat Hye, 14 Aralık 2006.

[74] Diş ticaret Müsteşarlığı istatistiklerine göre 2004 yılında Arjantin’e ihracatımız 19,7 milyon $, ithalatımız 263 m.$, açık ise 4 243 m. $’dır.

[75] Mother Sea of Etchmiadzin, Press Realese, 27 Haziran 2006.

[76] Hürriyet, 26 Haziran 2006 ve Asbarez, 27 Haziran 2006.

[77] Hürriyet, 28 Haziran 2006.

[78] Hürriyet, 14 Temmuz 2006.

[79] www. Gomidas.org/pres/20Deb07Pressrealese.htm

[80] Sabah, 21 Şubat 2007.

[81] Habernokta.com, 9 Mart 2007.

[82] Aynı kaynak.

[83] Armenews,3 Ekim 2006, Asbarez, 3 Kasım 2006.

[84] Asbarez, 3 Kasım 2006.

[85] Assyrian International News Agency, 5 Kasım 2006.

[86] Zaman, 9 Kasım 2006.

[87] Spero News, 29 Kasım 2007.

[88] Zaman, 9 Şubat 2007.

[89] Hürriyet, 14 Şubat 2007.

[90] Hürriyet, 10 Mart 2007.

[91] Armenianews, 15 Şubat 2007.

[92] Der Spigel Online, 14 Şubat 2007.

[93] AWOL, 15 Şubat 2007.

[94] RFE/RL, 14 Şubat 2007 .

[95] California Courier  Online, 22 Şubat 2007.

[96] World Socialist Web Site, 5 Mart 2007.

[97] Der Spigel Online, 14 Şubat 2007açıklanabilir.

[98] PanArmenianNet, 13 Şubat 2007.

[99] Yasemin Esman, Turkish Daily News, 17 Şubat 2007.

[100] ANCA Press Release, 8 Ocak 2007.

[101] Asbarez, 23 Aralık 2006.

[102] New York Times, 26 Ocak 2007.

[103] LA City Beat, 7 Aralık 2006.

[104] The Washington Post.

[105] Armenian Reporter, 27  Ocak 2007.

[106] ArmRadio, 8 Kasım 2006.

[107] The California Courier, Presse Release, 2 Şubat 2007.

[108] Milliyet, 27 Şubat 2007.

[109] Ömer Engin Lütem, “Olaylar ve Yorumlar”, Ermeni Araştırmaları, Sayı 18, Yaz 2005, ss. 41-43.

[110] Massis Weekly Online, 3 Mart 2007.

[111] ArmRadio, 4 Nisan 2005.

[112] PanArmenian.Net, 7 Kasım 2006.

[113] Arminfo News Agency, 6 Kasım 2006

[114] Noyan Tapan News Agency, 8 Kasım 2006.

[115] Ömer Engin Lütem, “Olaylar ve Yorumlar”, Ermeni Araştırmaları, Sayı 16-17, Kış 2004-İlkbahar 2005, ss.40-41.

[116] Milliyet, 24 Ocak 2007.

[117] RFE/RL, 5 Ekim 2006.

[118] Regnum, 5 Ekim 2006.

[119] California Courier Online, 12 Ekim 2006.

[120] Ömer Engin Lütem, “Olaylar ve Yorumlar”, Ermeni Araştırmaları, Sayı: 19, Sonbahar 2005, s.15.

[121] Tercüman, 22 Haziran 2006.

[122] PanArmenian, 21 Haziran 2006.

[123] Akşam, 22 Haziran 2006.

[124] Tnn, 2 Aralık 2006.

[125] Catholic Word News, 30 Kasım 2006.

[126] AZG Daily 7 Aralık 2006.

[127] Armenews, 1 Aralık 2006.

[128] ABC News, 1 Aralık 2006.

[129] Armenews, 21 Aralık 2006.

[130] Hüriyet, 26 Kasım 2006.

[131] Public Radio , 27 Kasım 2006.

[132] Soner Karagül, “Avrupa Birliği ve Ermeni Sorunu”, Ermeni Araştırmaları, Sayı: 8, Kış 2003, s.190.

[133] http://www.armeniandiaspora.com/forum/archive/index.php/t-70455.html

[134] Czech News Agency, 17 Kasım 2006.

[135] Noyan Tapan, 17 Kasım 2006.

[136] Ömer Engin Lütem, “Olaylar ve Yorumlar”, Ermeni Araştırmaları, Sayı:16-17, Kış 2004-İlkbahar 2005, s.37.

[137] Anadolu Ajansı 19 Eylül 2006.


 

 ----------------------
* Avrasya İncelemeleri Merkezi Başkanı - oelutem@avim.org.tr
- ERMENİ ARAŞTIRMALARI, Sayı 23-24, 2006
    İçeriğe Yorum Yaz    Yazdır    Tavsiye Et

   «  Geri
Yorumlar

Henüz Yorum bulunmamaktadır.


 
 
ERAREN - Ermeni Araştırmaları Enstitüsü

Bu site en iyi 1024 x 768 çözünürlükte görüntülenir.