Anasayfaİletişim
  
English



E-Bülten Üyeliği

Günlük bültenimize üye olmak için aşağıdaki alanları doldurunuz.
Ad:
Soyad:
Eposta:


DERGİ SAYILARI

II. Meşrutiyetin Doğu Anadolu'daki Yansımaları ve Ermeni-Kürt İlişkilerine Tesiri

Yrd. Doç. Dr. Fatih ÜNAL*
ERMENİ ARAŞTIRMALARI, Sayı 20-21, Kış 2005 - İlkbahar 2006

 

Öz: Meşrutiyetin yeniden ilanı hürriyet, adalet ve eşitliği temsil ettiği için Osmanlı unsurları arasında oldukça kısa süren bir mutluluk havası yaratmıştır. Osmanlı devletinin asırlarca biriken sorunlarının böyle kısa sürede ve bu sihirli sözcüklerle bir anda hallinin mümkün olmadığı hemen anlaşıldı. Meşrutiyet Doğu illerinde, Ermenilerin devlet yönetimine ortak edilmesi, Ermeni ıslahatının gündeme geldiği 1912-13’lerde ise bağımsız Ermenistan’ın kuruluşu olarak algılandı. Meşrutiyet, kendilerini devletin asli unsuru olarak gören ve İttihat ve Terakki’yi gayrı meşru ilan eden Kürt gruplarıyla, Meşrutiyetin zaferine ortak olan Ermeniler arasındaki uçurumu derinleştirdi. Rus ajan konsolosların mevcut hoşnutsuzluğu körüklemesi, Birinci dünya savaşı arefesinde bölgede tansiyonu doruk noktaya ulaştırdı.

 

Anahtar Kelimeler: Meşrutiyet, Ermeniler, Kürtler, İttihat ve Terakki, Bedirhanlı Said, Mir Muhiy, Molla Selim, Bitlis İsyanı

Abstract: The re-proclomation of the Ottoman Parliamentary system, due to it representing independence, justice and equality, caused a short lived state of bliss in Ottoman circles. It was clearly understood that centuries of mounting problems within the Ottoman government could not be swept under the carpet with these magical words in such a short time. The Proclamation of the Ottoman Parliamentary system was construed in the Eastern provinces as appropriating power to the Armenians in government while it was heralded as the advent of an independent Armenia during the period of 1912-13, when reforms regarding the Armenians had come to the fore. The Proclamation of the Ottoman Parliamentary system forged a gap between the Armenians (who took part in the victory), and Kurdish groups (who saw themselves as the essence of the government and regarded the Union of Progress Party as illegitimate). Russian ambassadors who were also operating as agents took advantage of the ill sentiment between these groups escalating the inherent problems of the region thus causing tensions to reach a crescendo.

Key Words: The Proclamation of the Ottoman Parliamentary system, Union of Progress Party, Bedirhanlı Said, Mir Muhiy, Molla Selim, and the rebellion of Bitlis.

GİRİŞ

Osmanlı devletinin dağılmasını önlemek ve Osmanlı toplumunu oluşturan unsurlara temsil hakkı tanıyarak bağımsızlık arzularının önüne geçmek için tek çare olarak ilan edilen Meşrutiyet, müslim ve gayrımüslim unsurları devlete bağlamaya yetmedi. Rumlar, Bulgarlar, Arnavutlar, Ermeniler ve diğer unsurların bağımsızlık arzuları daha parlamentonun açıldığı sıralarda etnik programlarını hükümetin gündemine taşımalarıyla kendini gösterdi. Ermenilerin Meşrutiyet öncesinde ve sonrasındaki tutumlarında, Batılı devletlerin meseleye yaklaşımında ciddi farklılıklar görülmedi. Bağımsız Ermenistan arzusu Meşrutiyet ve hürriyetin nimetleriyle olgunlaşarak Osmanlı devleti için büyük bir sorun haline geldi. Ermeni ıslahatının yeniden gündeme gelmesi Batılı devletlere diplomatik malzeme sunarken, Müslüman halkı büyük bir kaygıya soktu. Eski husumetleri yeniden canlandırdı. Kurduğu Hamidiye alayları ile Doğu illerinde Ermeni komitelerinin faaliyetlerine engel olan ve Ruslara karşı güvenlik unsuru oluşturan, kendisine “Kürtlerin babası” dedirten Sultan Abdülhamid’in halli, Doğu illerinde endişeli bir bekleyişe sebep oldu. İlk başlarda denetim yoluyla, daha sonra ise devletin kaderine doğrudan el koyarak hakim olan İttihat ve Terakki’nin Müslüman ahali nezdindeki meşruiyet sorunu, Ermenilerle ilgili konularda takip ettiği alttan alma siyaseti ile bütünleşince ciddi rahatsızlıklara yol açtı.

1. Meşrutiyet ve Beklentiler

Parlamentoya dayalı ve anayasalı Meşrutiyet sistemine dönüş için Jöntürklerin yurt içinde ve dışında yürüttüğü yoğun çabalar içerisinde 4 Şubat 1902 tarihinde gerçekleşen I. Jöntürk Kongresi önemli bir dönemeçtir. Bütün Osmanlı unsurlarının temsil edildiği bu kongre aynı zamanda Meşrutiyetin ilanı sonrasında da devam edecek olan siyasal kutuplaşmaların ilk ciddi işareti olmuştur. Bu kutuplaşmaların iki duayeni Prens Sabahattin ve Ahmet Rıza’dır. Prens Sabahattin’in, meşruti idareye dönüp ihtilali gerekleştirmek için her türlü dış müdahaleyi kabul eden, devletin değişik bölgelerini kendine has mahalli idarelere ayıran idari, adli ve mali yönlerden özerklik sağlayan Teşebbüs-ü Şahsî ve Adem-i Merkeziyet prensipleri, önce muhtariyet ve ardından bağımsızlık kazanma hevesinde olan gayrımüslim ve Türk olmayan Müslüman unsurların temsilcilerine cazip geldi. En güçlü Ermeni ihtilal örgütü olan Taşnak örgütünün temsilcileri, bu kongrede İttihatçılara yanaşarak onlarla işbirliği yapmak istedi. Diğer kanadın temsilcisi Ahmet Rıza ise, ihtilali gerçekleştirmede şiddete ve yabancı müdahalesine karşı çıkıyordu. Ahmet Rıza’ya göre adem-i merkeziyet, “memleketi ecnebilere satmaktan başka bir şey değildi”. Ahmet Rıza, çeşitli etnik özelliklerin oluşturduğu Osmanlı toplum yapısının Türk unsurunun hakim olduğu çağdaş ve merkeziyetçi bir devlet içerisinde sürdürülmesine inanıyordu[1].

Yukarıda işaret ettiğimiz fikri ayrılığın, hareketin gücünü azalttığının görülmesi üzerine 1906 yılı başlarında Jöntürk hareketini yeniden toparlamak için çalışmalar yapıldı ve bir proğram hazırlanması görevi de Prens Sabahattin’e verildi. Sabahattin’in proğrama yine adem-i merkeziyet ilkesini sokması Jöntürk hareketinin bölünüşünü kesinleştirdi. Bunun üzerine Prens Sabahattin 1906’da Teşebbüs-ü Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti’ni kurdu. Cemiyetin yayınlanan tüzüğü, Osmanlı toplumunu oluşturan her unsurun sayısal oranına göre, oluşturulacak vilayet genel meclislerinin, vilayetlerin maliyesi, kanun ve kurallara ait konularda tam ve geniş yetkiye sahip olmasını öngörüyordu. Ayrıca mebusların vilayet meclis üyeleri arasından seçileceği esası kabul ediliyordu[2].

Hem Osmanlı devletinin idari olarak geleceğini belirlemede, hem de bu idari yapı içerisinde Osmanlı unsurlarının konumuna ilişkin Jöntürk çevrelerinde tartışmalar yoğunluk kazanırken, meşruti ihtilali hızlandırıcı gelişmeler cereyan etmekteydi. 1906 Eylül’ünde Selanik’te Mithat Şükrü’nün evinde, çoğunluğu 3. Ordu subayları olan 10 kişinin katıldığı bir toplantıda Osmanlı Hürriyet Cemiyeti kuruldu. Bu komite mensuplarının Mason olmaları dikkat çekmektedir. Cemiyet 27 Eylül 1907’de Ahmet Rıza’nın Terakki ve İttihat Cemiyeti ile birleşti[3]. 27 Aralık 1907’de Ahmet Rıza, Prens Sabahattin ve Malumyan’ın ortak başkanlığında yapılan 2. Jöntürk Kongresi’nden sonra hazırlanan bildirgede, Osmanlı devletini oluşturan milletlerin birlik olmayı başardıkları ve amaca ulaşıncaya değin ihtilal yolunda ısrar edecekleri açıklandı. Kongre, Türkçe, Arapça, Kürtçe, Arnavutça, Ermenice, Bulgarca, Rumca risaleler bastırılmasını, özellikle köylüler, memurlar, asker, subay, ulema ve yüksek sınıflara dağıtılmasını kararlaştırdı[4]. Jöntürkler arasında Abdülhamit düşmanlığı o kadar kör bir taassuba dönüşmüştü ki, gayrımüslim unsurlarla, özellikle Ermenilerle yaptıkları işbirliğinin ne gibi sonuçlar doğuracağını göremediler. Bu gelişmelerin sonucunda 3 Temmuz 1908’de Resneli Niyazi Bey, kuvvetleriyle harekete geçip isyanı fiili olarak başlattı. 23 Temmuz’da Manastır’da Meşrutiyet ilan edilince Abdülhamid 23/24 Temmuz gecesi bu oldu bittiyi kabul etmek zorunda kaldı. 

Meşrutiyetin ilanıyla kısa süre de olsa ülkede büyük bir sevinç ve barış havası yaşandığı malumdur. Yeni rejimin Osmanlı unsurları arasında barışın teminatı olacağına gönülden inanılıyordu. Müslim gayrımüslim tüm unsurlar sokak ortasında birbirine sarılarak öpüşüyor, gösterişli merasimler düzenliyor, bu merasimlerde Meşrutiyet için dualar ve korunacağına dair yeminler ediliyordu. Ermenilerin önde gelenlerinden bir grup, Meşrutiyetin ilanından kısa bir süre önce Jöntürklerle işbirliği yaptığı, ihtilalin gerçekleşmesinde çok para ve emek harcadıkları gerekçesiyle politik etkilerinin artacağını düşünüyordu. Abdülhamit döneminde yabancı ülkelere giden Ermeniler, Meşrutiyetin ilanından sonra tam bir Ermeni milliyetçisi olarak ülkeye zafer edası ile dönmeye başladılar. İstanbul’a dönen Ermeni ileri gelenleri gösterişli merasimlerle karşılandı. Abdülhamit döneminde ihtilalci faaliyetleri dolayısıyla öldürülen komiteciler için yas tutuldu, nutuklar atıldı. Yeni rejimin Osmanlı unsurları arasında barışın teminatı olacağına inanç tazelendi[5].

Makedonya çeteleri şehre inerek düzene sadık kalacaklarını ilan etti. İhtilalci Ermeni örgütleri silahlı çatışmalara son verdiğini duyurdu. Ermeni Hınçak komitesi başkanı Kafkasya Ermenilerinden Sabah Gülyan, Beyoğlu Surp Yervartyun Kilisesi’nde yaptığı açıklamada “Biz Hınçaklar artık ihtilal çalışmalarına son vererek bütün varlığımızla vatanın yükselmesine çalışacağız” diyordu. Bir diğer Ermeni ihtilal örgütü olan Taşnaksütyun Cemiyeti başkanlarından Aknoni Ermeni politikalarını “Taşnaksaganların en önde gelen görevlerinden biri de Osmanlı Meşrutiyet rejimini korumak, Osmanlı kavimlerinin birbiriyle kaynaşmalarını sağlamak, İttihat ve Terakki Cemiyeti ile işbirliği yapmak” şeklinde dile getirdi[6]. Aslında Ermeniler Meşrutiyeti bağımsızlığa giden yolda sadece bir atlama taşı olarak görüyordu. Sağlanan hürriyet ortamı bu emellerine kavuşmaları için müsait şartlar ihtiva ediyordu. Zira, Bağımsız Ermenistan’a kavuşmak için Meşrutiyetin getirdiği imkanlar, yasal sınırları zorlayarak ve arkasına sığınarak onları her türlü faaliyetlerinde serbest bırakıyordu[7]. İttihat Terakki’yi arkasına alan Ermeniler bu serbestlikten istifadeyle Doğu illerinde esas hedefleri için uygun zemin oluşturmaya çalışıyordu. Bu amaçla Kürtlerin, daha ziyade Hamidiye alaylarının Meşrutiyet düşmanı olduğu ve rejim için bir tehdit oldukları dile getiriliyordu. Taşnak partisinin 5.genel toplantısında alınan kararların birinci maddesinde, “Feodal beylerin artıkları, eski rejimden faydalanmış olan imtiyazlı sınıflar, Meşrutiyet rejimini kendi varlıkları için bir tehdit saydıklarından bir karşı harekat yapma fırsatını beklemektedirler” deniliyordu. Bu karşı harekata müsaade etmeyeceklerini genel kurulun 4. maddesinde, “örgütümüzün yetenekli organları Meşrutiyet rejimini olabilecek herhangi bir darbeye karşı korumak için gerekli olduğu zaman her yolla savaşmak zorunluluğunda” olduğunu dile getirdiler[8].

Ermenilerin Meşrutiyet konusunda samimi olmadıkları ve yeni rejimi olabildiğince bağımsızlık hedefleri uğruna kullanmak istedikleri, 13 milletvekili ile girdikleri parlamentonun açıldığı İstanbul Beyoğlu tiyatro sahnelerinden “Hür Ermenistan” mesajlarının verilmeye başlanmasıyla anlaşıldı. 31 Mart olayları sırasında ortaya çıkan Adana isyanı ile hedeflerinin sürekliliği tescillendi. Ermenilere ve Avrupalılara adalet örneği verdiğini zanneden ve ittihâd-ı ânâsır prensibinde samimiyet gösterisinde bulunan İttihat ve Terakki, kurduğu divan-ı harb-i örfide biri müftü 47 Türk’ü, buna karşın sadece 1 Ermeni’yi astırarak ispatladı[9]. Bu isyan Ermenilerin 1908 öncesi ve sonrası tutumlarında aslında hiçbir değişikliğin olmadığını gözler önüne serdi. Taşnak komitesinin 1910 Kopenhag Kongresi’ne sunduğu bildiride, “faaliyetimizin tamamen siyasi ve ihtilalci bir vasfı vardır. Komitemiz 1908’e kadar gizli olarak geceleri icrây-ı faaliyette bulunmuş, silah imali ve talimler daima geceleri yapılmış, gündüzleri komite mensubu ortalıkta gözükmemeye çalışmıştır. Bugün ise faaliyetimiz açıkça ve gündüz gözüyle Osmanlı devletinin hassas bölgelerinde dahi devam etmektedir. Ermenilerce meskun diğer yörelerde ise çok iyi teşkilatlandırılmış ihtilalci büyük çetelerimiz vardır”[10] ifadeleri bu gerçeği apaçık ortaya koymaktadır. Silahı bıraktığını ilan eden, bununla birlikte Ermeni halkı üzerinde tam bir nüfuz tesis etmeye çalışan Taşnak, Hınçak, Veragaz ve diğer komiteler hürriyet ortamından istifadeyle daha rahat örgütlenmeye ve memleketin her yerinde şubeler açmaya başladı. Yayınladıkları gazete, kitap ve mecmualarla Osmanlı-Türk düşmanlığı işlendi ve Ermeni milliyetçiliği canlandırılmak istendi. Ermeni vatandaşlar arasında askeri ve lojistik eğitimleri, örgütlenmeleri ve isyan planları hakkında eğitici çalışmalar yapıldı. Okullarda görev yapan ihtilalci öğretmenler Ermeni çocuklarına okuttukları kitaplarda Türk düşmanlığını işledi[11]. Doğu Anadolu’da sakin Ermeni halkı için de bir kabusa dönüşen Ermeni terör örgütleri artık kanla beslenmek üzere harekete geçmeye hazırdı. Bitlis Rus konsolosunun 19 Kasım 1910 tarihli raporunda, Taşnak komitesinin emirlerine uymayan Ermenilerin öldürülecekleri ve bu cinayetleri Türklerin üzerine atacakları yazılıydı[12].

Meşruti İdarenin Doğu Anadolu Politikaları

II. Meşrutiyetin ilan edilmesinden sonra İttihat ve Terakki hükümeti Anadolu’nun çeşitli yerlerinde olduğu gibi, özellikle müslim-gayrımüslim unsurların bir arada, iç içe yaşadığı Doğu illerinde Meşrutiyetin gereği olarak hürriyet, eşitlik ve kardeşlik prensiplerini hayata geçirmenin yollarını aramaya koyuldu. Uzun süreden beri birbirine düşman nazarıyla bakan bu farklı toplulukları bir arada ve kardeşçe yaşatmak, henüz politik ve devlet mekanizmasıyla yeni tanışmış olan Jöntürkler için pek de kolay olmayacaktı. Doğu Anadolu’nun kendine has dini tutuculuğu, Meşrutiyetin vaat ettiği gayrımüslim unsurlarla eşitliği asla kabul etmeyecekti. Gayrımüslim unsurların da kendilerine göre gayrı medeni buldukları Müslümanlarla eşit olmak gibi bir çabaları zaten mevcut değildi. Kürtlerle Ermenilerin birlikte yaşadığı Doğu illerinde Meşrutiyet Müslüman unsurlar tarafından kaygı ile izlenirken, Ermeniler ve diğer gayrımüslimler tarafından sevinçle karşılanmıştır. Ermeniler uzun süredir mücadelesini verdikleri bağımsız Ermenistana ulaşmak için yeni bir fırsat olarak gördükleri Meşrutiyeti hemen benimseyip sahip çıktılar. Yeniden ilan edilen kanûn-i esâsinin verdiği imkanlar sayesinde ilk fırsatta hükümete isyan ederek, Avrupa tarafından yapılacak bir müdahale sonucu kendilerine özerk bir yönetim ve sonunda bağımsızlık elde etmek amacındaydılar[13]. İlk başlarda Meşrutiyetçi gözükerek faaliyetlerini daha çok gizli yürütmeye ve hükümete hissettirmemeye özen göstermişlerdi. Ermeniler, bu uygun ortamdan istifade ederek, bölgedeki nüfuzlu Kürtler aleyhine iftira kampanyasına başladılar.

Toplumsal Sorunların Çözümü

Meşrutiyetin ilan edilmesiyle Osmanlı yetkilileri Doğu Anadolu’da toplumsal bir takım düzenlemelere başlamıştı. Meşrutiyet idaresinin Doğu Anadolu’daki ıslahat hedeflerinden biri, nüfuzlu ailelerin ve zorba ağaların halk üzerindeki nüfuzunu tesirsiz bırakarak halkın meşruti idareyi tek otorite olarak tanımasını temin etmekti. Doğu Anadolu’daki imtiyazlı kişi ve gruplarla mücadele ve bunların ortadan kaldırılması Meşrutiyet rejiminin vazifeleri arasında görülüyordu. Ağalar, şeyhler, beyler, aşiret reisleri Ermeni, Nasturi gibi doğunun Hristiyan unsurları arasında da mevcuttu. Kürt ağa ve beylerin halkla ilişkileri, Ermeni reisleri ve ayanları için de söz konusu idi. Bunun için meşruti hükümet sadece İslam ahalinin değil gayrımüslimler arasındaki bu feodal ilişkileri de dikkate almak durumundaydı. Bölgede en fazla mağdur olan kesim ‘maraba’ diye bilinen halk yığınları idi. Herhangi bir aşiret bağı bulunmayan Müslüman ahali, ağaların ve aşiretlerin baskı ve sömürüsü altındaydı. Sadece Müslüman halk yığınları değil, ihtilal örgütlerine bağlı olmayan, gayrımüslim ve özellikle Ermeni ahali de aynı şekilde kendi reislerinin baskısı altında idi. Ancak Ermeni halkı Kürtlere göre daha şanslı idi. Çünkü Ermenilerin yeri geldiği zaman şikayetlerini dile getirebileceği kurumları mevcuttu. Murahhasahane ve patrikhane onların sorunlarıyla yakından ilgileniyordu. Şikayetlerini bu kurumlar vasıtasıyla gerek hükümete gerekse hamileri olan yabancı devletlere duyurabiliyorlardı. Ermeniler üzerinde yabancı devletlerin doğrudan hamiliği ve bu sayede müdahalelerinin önünü kesebilmek için meşruti hükümet Kürt ahaliden ziyade Ermenilerin sorunlarına öncelik tanımak zorunda kalıyordu[14].

Hükümet Müslüman ahalinin sosyal meselelerine de duyarsız kalmamaya özen gösteriyordu. Bölgedeki mahalli yetkililerle işbirliği halinde asırların birikimi olan geleneksel yapıda köklü ıslahatlar yapmak düşüncesindeydi. Fakat eşitlik, adalet ve hürriyetin, köklü geleneklere sahip Doğu halkı için hayata geçirilmesi hem dönemin şartları için çok erken, hem de uzun soluklu bir toplumsal proğrama ihtiyaç duyuyordu. Çağımızda dahi bu yapının kısmen muhafaza ediliyor olması İttihatçıların belki farkında olmayarak ne kadar ağır ve zor bir yükün altına girmiş olduklarını gösterir. Aşiret reisleri, ağalar, dini nüfuz sahibi kişiler tabiidir ki kendi konumlarının sarsılmasına sıcak bakmayacaktı. Feodal kesimlerin halk üzerinde nüfuzunu kaybetmesi anlamına gelecek olan bu alandaki ıslahat düşüncesi elbette hoş karşılanmayacaktı. Meşrutiyet sonrasında kendi konumlarını kaybetmek istemeyen mahalli yetkililer bir anda Meşrutiyet taraftarı oldular. Hükümete gönderdikleri raporlarda Meşrutiyetin halk arasında hemen semeresini vermeye başladığı, artık ahalinin aşiret reisi ve ağaların nüfuzunu tanımamağa başladığı yolunda hükümeti memnun edici bilgilere yer veriyorlardı[15].

Meşruti idarenin Doğu illerindeki feodal yapıyı ortadan kaldırma girişimlerinin ilki, güney doğunun en büyük aşiretlerinden biri olan Milli aşireti ve bu aşiretin uzun yıllar reisliğini yapan İbrahim Paşa’ya vurduğu darbedir. Hamidiye alaylarına dahil edilmiş olan bu aşiret, devletin verdiği imkan ve yetkileri sorumsuzca kullanarak Diyarbakır ve yöresinde uzun süre dehşet ve endişe yaşanmasına sebebiyet vermiştir. Aslında İbrahim Paşa’nın ortadan kaldırılması için daha Meşrutiyetin ilanından evvel devlet tarafından büyük çaba sarf edilmişse de meselenin gerçek manada halli, Meşrutiyet rejiminin bir zaferi olmuştur. İttihat Terakki hükümeti bu toplumsal yapıyı bir anda kıramasa da yeni nüfuz odaklarının oluşmasına fırsat vermemiştir. Meşrutiyetin sağladığı hürriyet ortamı eski güç odakları tarafından istismar edilmek istenmiştir. Bunun en açık örneği Meşruti hükümetin Bedirhanlılara karşı yürüttüğü mücadele olmuştur. Nitekim Bedirhanlı ailesi fertlerinin Meşrutiyetin ilanından sonra Cizre merkez olmak üzere Doğu illerinde yeniden nüfuz kurarak eski Bedirhan Bey’in derebeyliğini yeniden inkişaf ettirmek için yaptıkları girişim[16], meşruti hükümetin en fazla uğraştığı meselelerin başında gelmiştir. Milli aşireti reisi İbrahim Paşa’dan boşalan nüfuzun Bedirhanlılar tarafından doldurulmaya çalışıldığı yönünde mahalli idarelerden gelen uyarılar[17] hükümet tarafından ciddiye alınarak Bedirhanlıların bölgedeki faaliyetleri ciddiyetle takip edilmiştir. Diğer taraftan devlet otoritesi haricinde yeni nüfuz odaklarının ortaya çıkmasına, özellikle ulema ve şeyhler halkın belli kesimleri de karşı çıkmaya başlamıştı ki, kanaatimize göre bu, toplumsal bilincin Meşrutiyetle birlikte yükselmesinden değil, menfaatlerini tehlikede gören zümrelerin tedirginliğinden kaynaklanıyordu. Siirt yöresi ulema ve şeyhleri hükümete çektikleri telgraflarda Bedirhanlıların, pederleri Bedirhan Bey’in isyanından beri hiçbir zaman ahali tarafından sevilmedikleri ve Kürdistan meselesi çıkarmak amacında olduklarını dile getirmişlerdir[18].

Meşruti hükümetin bölgenin sosyal meselelerine ciddi manada çözüm üretememesi, ilerleyen yıllarda sorunların artarak devam etmesine yol açmıştır. Halkın Meşrutiyet beklentilerine cevap verilememişti. Toprak meselesi halledilememiş, eğitime gereken özen gösterilememiş, Ermeni örgütlerinin bölgedeki faaliyetleri engellenememişti. Bütün bunlar İttihat Terakki hükümetine güvensizliği daha da artırmıştı. Bu güvensizliğe günden güne artan Rus tehlikesi de eklenince halk mahalli nüfuz odaklarına yönelmeye başlamıştır. Bu şartlarda Bedirhanlılar halka yeni bir ümit kaynağı olmuştur. Cizre ve civarından başka Sincar Yezidileri, Şırnak ve Garzan civarındaki Kürt ağalarının da güvenlerini kazanmışlardı[19].

İttihat Terakki için belki de en önemli mesele Doğu illerinde yaşayan Müslim- gayrımüslim unsurlar arasında bir uzlaşı ortamı oluşturmaktı. Meşruti hükümet ilk yıllardan itibaren buna özen göstermeye çalıştı. Meşrutiyetin ilk iki yıl içinde Doğu Anadolu’da başarılı olduğu hakkında görüşler yaygındır. Genel olarak herkesin kanun önünde eşit olarak hukukunun muhafaza edildiği, müslüm-gayrımüslim unsurlar arasındaki muamelelerde tarafsızlık kaidesine uyulduğu ve bu iki esasın bölgede huzur ve asayişi sağladığı düşünülmekteydi. Bu sebeple aynı yaklaşımın devam etmesinin daha iyi neticeler vereceği görüşü hakimdi. Bunu daha da etkili kılabilmek için Meşrutiyetin feyizlerinin halka maddi delilleriyle gösterilmesi, bölgedeki devlet memurlarının ahali ve aşiretlerle diyaloglarını kuvvetlendirmesi, kırgın olanların gerektiğinde hediye ve bahşişlerle kalplerinin devlete ısındırılması mahalli yetkililerce lüzumlu görülüyordu[20]. Balkan harplerinde alınan mağlubiyetler, Rusya’nın Boğazlar ve Doğu Anadolu’daki hedefleri ve bunun içerisinde Ermenilerin oynayacağı roller çerçevesinde Ermeni ıslahatının yeniden gündeme gelmesiyle II.Abdülhamit dönemindeki sorunlar yeniden dile getirilmeğe başlandı. Kürt aşiretlerin Ermenilere baskısı, gasp ve cinayet, kız kaçırma, tecavüz, adaletin istismarı, zorla din değiştirme ve aslı esası yeterince sorgulanmayan daha bir çok sorun gündeme taşındı. Ermeni örgütlerinin hükümete karşı düşmanca tavırlar sergilemeye başladığı bu yıllarda dahi meşruti hükümet Ermenilerle Kürtler arasındaki ilişkileri düzenlemeye ve farklı toplumlar arasında uzlaşma sağlamaya çalışmıştı. Ermenilerle Kürtler arasında meydana gelen olayları önlemeye çalışan hamiyetli vatanperver Kürt ileri gelenleri başkalarına da örnek olması maksadıyla ödüllendirilmişti[21].

Arazi İhtilaflarının Halledilmesi

Meşrutiyet sonrasında İttihat ve Terakki hükümetini en fazla uğraştıran meselelerden birisi Ermeniler ve Kürtler arasındaki arazi ihtilaflarıdır. Bilindiği gibi Ermeniler Sason isyanı sonrasında Osmanlı vatandaşlığından çıktıklarına dair senet imzalayıp, arazi, mal ve mülklerini satarak bir daha dönmemek üzere başta Rusya olmak üzere yabancı ülkelere göç etmişlerdi. Meşrutiyetin ilanından sonra bu muhacirlerin yeniden ülkeye dönerek vatandaşlığa kabulleri, arazi ve emlakleri üzerinde hak iddia etmeleri meşruti idarenin Ermeni meselesinde ilk sınavlarından biri oldu. Arazi meseleleri eski ve yeni sahipleri arasında uzun yıllar sürecek olan huzursuzlukların çıkmasına sebebiyet verdi[22].

Ermeni patriği, muhacirlerin Rusya’ya gidişlerini ve vatandaşlıktan çıktıklarına dair imzaladıkları senetlerin mecburiyet karşısında gerçekleştiğini ileri sürerek, hem vatandaşlığa kabul edilmelerini hem de eski arazi ve emlaklerini yeniden elde edebilmeleri için yoğun çaba içerisine girdi. Aslında Ermeniler hak iddia ettikleri bu arazilerin bir kısmını daha önceleri de tapu kaydı olmadan kullanmışlardı. Tapulu arazilerini ise ülkeyi terk ederken hakiki değerine bakmaksızın satmış bulunuyorlardı. Kürt aşiretlerini, arazilerinin çoğunu düşük fiyatla veya zorla ele geçirmekle suçluyorlardı. Bunun haricinde yeni araziler ele geçirme peşinde idiler. Hükümet, tarıma elverişsiz bozkırların imar ve ihyası için yapacağı toprak dağıtım kampanyasında, topraklarına sınır olan yerlerin kendilerine verilmesini talep ediyorlardı. Halen tapusuz ise bu yerlerde doğrudan hak iddia ediyorlardı[23].

Osmanlı hükümeti Ermenilerin boş bıraktıkları toprakları İskan-ı Muhacirin Komisyonu ve mahalli idareler aracılığıyla senet mukabilinde Müslüman muhacirlere vermişti. İhtilafların bu denli büyümesi karşısında hükümet hem ahaliyi hem de Ermenileri memnun etmek için, aşiretlerin ellerine geçen yerler dışında, Müslüman ahali tarafından kullanılan arazilerin toplam tutarını nakit olarak ödemeyi kabul etti. Ermenilerin arazi ve emlak davaları ise mahalli tapu kayıtları incelenmek suretiyle neticelendirilmesi yoluna gidildi. Mahalli tapu kayıtlarında ise söz konusu arazilerin Ermenilere ait olduğuna dair hiçbir kayıt bulunmuyordu. Hükümet Ermenilerin meselelerini hukuki yoldan aramaları tavsiyesinde bulundu. Ermenilerin davalı oldukları kişilerin çoğu mahalli idarelerde meclis idare azası idi. Bunların mahalli memurlar ve halk üzerinde nüfuzlarının devam ediyor olması Ermenilerin itirazlarına yol açtı. Mahalli mahkemelere güven duymadıklarını ortaya koydular.

Hükümet Ermenilerin arazi davalarıyla ilgili konuyu Dahiliye Nezareti’ne havale etti. Nezaret arazi ihtilaflarının yoğun olduğu vilayetlerden mesele hakkında geniş raporlar isteyerek işe başladı. Gelen raporlara göre, arazi meselesinin halledilmesi için öncelikle içlerinde, vilayetlerin bidayet ve istinaf mahkemeleri azasından veya vali tarafından seçilen iki aşiret reisi, Tapu Sicil Muhafızlığı vergi dairelerinden ehliyetli birer memur veya muallim, bir zabıt katibi ile Tapu Sicil Muhafızlığı dairesinden bir katipten oluşacak Seyyar Hey’et-i Hâkime-i Sulhiye’lerin kurulması gerektiği tebliğ edildi. Bu heyete mahkeme reisi veya vilayet tarafından istinaf mahkemesi azası arasından seçilecek birinin başkanlık etmesi öngörüldü[24].

Bir süre daha müzakereler ve tartışmalar devam ettikten sonra, Dahiliye Nezareti tarafından hazırlanan layiha ile mesele çözüme kavuşturulmuştur. Buna göre, Abdülhamit zamanında giden Ermenilerin arazilerine yerleştirilen muhacirlerin kullandığı topraklar, iddiacıların tapu veya kayıt gösterebilmeleri halinde, aradan geçen zaman dikkate alınmaksızın asıl sahiplerine iade diliyor, muhacirlere ise başka yerler gösteriliyordu. Eğer muhacir kendi emeğiyle araziye bir şeyler katabilmişse bunun bedeli ilk sahibinden alınmak şartıyla hükümet tarafından muhacire ödeniyordu. Ayrıca bölgede herhangi bir vatandaş, arazisinin Sason isyanından sonra gasp edildiğini iddia ve ispat ederse mevcut kullanım belgeleri ve tapular geçersiz sayılıyordu[25].

Hükümetin arazi meselelerine yaklaşımı Doğu illerine mensup mebusların şiddetli itirazlarına yol açtı. Bu mesele yüzünden İttihat ve Terakki hükümeti aleyhine kuvvetli bir tepki oluştu. Ancak bu tepkileri dikkate almayan hükümet aldığı kararları büyük bir ciddiyetle uygulama yoluna gitti. Diğer taraftan Ermeniler alınan bu kararları yeterli bulmamışlardı. Bu sebeple bir taraftan Avrupa devletlerinin dikkatini hükümetin aldığı kararlara çekerken diğer taraftan işlemleri uzatarak, kriz çıkararak kararın uygulanmasına engel olmaya çalıştılar[26]. Arazi davaları Ermenilerin asıl meselesinin yalnızca ekonomik olmadığını ortaya koymuştur. Diğer bir hedefleri de Kürtlerle devlet arasında uçurum yaratmak ve mahalli idarelerle merkezi hükümetin arasını açmaktı. Ancak bu sayede bir dış müdahaleye zemin oluşturulabilirdi.

Arazi meselesinde devletin aldığı bu kararlar ahali ve aşiretler arasında infial uyandırmıştır. Yaklaşık 17-18 yıldır ekip biçtikleri toprakların bir anda ellerinden çıkması ekonomik olarak bir darbe olduğu gibi aynı zamanda onur kırıcı olmuştur. Mağdur duruma düşenlerin çoğunda İttihat ve Terakki’ye karşı şiddetli bir kin ve öfke duyguları günden güne kabardı. Bunlardan bir kısmı Osmanlı topraklarını terk edip, Rus nüfuzu altındaki İran topraklarına sığınarak Rusya’dan medet ummaya başladı.

Hükümetin bu tutumu Ermenileri o kadar şımarttı ki, ilerleyen dönemlerde, iltizam sahibi Kürtlere köylerinin aşar vergisini vermemeye başladılar. Hatta çeşitli yerlerde vergi tahsil etmek için gelen tahsildarlara saldırarak bir çok olayın çıkmasına sebep olmuşlardır. Bu gibi lokal tepkiler Ermenilerle Kürtler arasındaki mevcut gerginliği artırmaktan başka bir şeye yaramadı[27]. Devlet tarafından arazi meselesinin ne şekilde halledileceği karara bağlanmışsa da uygulama o kadar kolay olmadı. Mesele ilerleyen yıllarda İttihat Terakki’nin başını ağrıtmaya devam ettiği gibi, Ermenilerin Avrupa devletleri nezdinde şikayetlerinin devamına da mani olamadı.

Hamidiye Alaylarının Islahı

Abdülhamit döneminde gerek sınır boylarının güvenliği gerekse aşiretlerin devlet kontrolüne alınması ve Doğu illerinde Ermeni örgütlerinin zararlı çalışmalarının önüne geçilmesi maksadıyla kurulmuş olan Hamidiye alayları Jöntürkler tarafından sürekli eleştiri malzemesi olmuştu. İhtilalci Ermenilerin emellerine ulaşamamasında inkar edilemeyecek hizmetler ifa etmiş olan bu alaylar, Meşrutiyet öncesinde ve sonrasında Ermeniler tarafından da sürekli olarak hem hükümete hem de yabancı devletlere şikayet vesilesi olmuştur. Abdülhamit’e gönülden bağlı olan bu aşiretler Meşrutiyetin ilanıyla hem İttihat Terakki hükümeti hem de Ermeni ihtilalciler tarafından bir tehdit unsuru olarak görüldüler. Bu yüzden Meşrutiyet hükümeti bu alayların tedricen ortadan kaldırılması ve yeni rejimin bölgede yapmak istediği ıslahatlara engel teşkil edemeyecek bir hale getirilmesini prensip olarak uygun gördü.

Bu amaçla harekete geçen hükümet 1910 yılına kadar Hamidiye alaylarının yeni teşkilatlanmasını tamamladı. Kurulan komisyonlar alayların kayıt defterlerini inceleyerek askerlik yaşı gelenlerin kayıtları yapılmış, atları muayene edilmiş, aşiret ileri gelenlerine yeni rütbeler verilmiş ve ismi Aşiret Alaylarına dönüştürülmüştür. Yeni sancaklar ve fermanlar verilerek meşruti hükümete sadık kalmaları sağlanmaya çalışılmıştır[28]. Fakat bu düzenlemeler alaylar üzerindeki kötü intibaları ortadan kaldırmaya yetmedi. Tamamı 64 alaydan oluşan bu kuvvetlerin 23-24 alaya indirilmesi için çalışmalara başlandı. Ancak konu oldukça hassas idi. Zira tensikat işlemleri sonucu dışarıda kalan yada yeni düzenlemelerden memnun kalmayan aşiretler bölgede bir tehdit unsuru oluşturabilirdi. Yabancı ajanlar tarafından eski husumetler su yüzüne çıkarılarak Ermenilere saldırmaları temin edilebilirdi. Zaten en küçük bir kıpırdanma Ermenilerin yaygara koparmalarına sebep oluyordu. Nitekim aşiret alayları subaylarından bazıları Tensik komisyonunun “görev zamanlarının haricinde askeri elbise giyilmemesi” yönündeki kararının tadilini istirham için Bulanık ve Muş’un bazı köylerinde toplantı yapmışlardı[29]. Bu toplantıyı haber alan ve istismar etmek isteyen Ermeniler murahhasahaneyi harekete geçirmişlerdir. Murahhasa Erzurum İttihat ve Terakki merkezine gelerek Kürt reislerinin Bulanık ve Muş’un çeşitli köylerinde toplanarak Ermeniler aleyhine bazı kararlar aldıklarını, bu toplantılarda aşiret reislerinden Kürt Musa* ve kardeşi Kasım Beylerin de bulunduğunu iddia ederek hükümeti ikaz etmişti[30]. Oysa yapılan tahkikatler neticesinde Kürtlerin Ermeniler aleyhine toplantı yapmadıkları ve ayrıca Kürt Musa ve Kasım Beylerin de bu toplantılara iştirak etmedikleri anlaşılmıştı[31]. Aşiret alayları ile ilgili hükümetin yapmaya çalıştığı ıslahatların Ermeniler tarafından sabote edilmemesi için hükümet tedbir almayı ihmal etmedi. Tensikata başlanmadan önce her alayın başına askeriyeden faal ve muktedir kumandanlar tayin edilmesi yanı sıra, bu alayların bulunduğu mıntıkalara piyade kıtaları konuşlandırılması kararlaştırıldı[32]. Tensikat işleminin uzaması aşiretler arasında huzursuzlukların ortaya çıkmasına yol açtı. İttihat Terakki muhaliflerinin alayların ortadan kaldırılacağına dair aşiretler arasında yaptıkları propagandalar hemen tesirini gösterdi ve alaylar arasında itaatsizlik ve disiplinsizlik belirtileri görüldü[33]. Yeni düzenlemelerle alayların bir kısmı kadro dışında bırakıldı. Hükümet, tensikat işleminde aşiret reislerinin en güçlü olanlarını kendisine bağlamaya özen göstermiş, Rusya’ya meyilli olan aşiretlere öncelik tanıyarak Osmanlı devletine bağlı kalmalarına çalışmıştır. Zilanlı ve Celali aşiretlerinin bir kısmı Rus ve İran hakimiyetindeki sahalarda yaşadığı için tensikata dahil edilmişlerdir[34].

Kadro dışında kalan aşiret alayları sahip oldukları bütün imtiyazlardan mahrum kaldılar. Çeşitli toplantılar yaparak hükümeti protesto ettiler. Bu tavrın özellikle Rus hududuna yakın olan aşiretlerden gelmiş olması hükümet yetkililerini ciddi manada endişelendirdi[35]. Karakilise, Van, Bitlis, Erciş, Beyazıt bölgelerindeki aşiretler arasında yoğunlaşan bu tepkileri ortadan kaldırmak amacıyla hükümet mahalli ulemadan hatırı sayılır kişileri bu aşiretlere nasihat etmeleri için devreye sokmuştur.

İttihat Terakki vaatlerinin arkasında durarak Meşrutiyet sonrasında Hamidiye Alaylarına yeni bir düzen verdiyse de, ne alayları, ne de aşiret alaylarını kendilerine karşı bir tehdit unsuru olarak gören ve kaldırılmaları için uzun zamandır çaba sarf eden Ermenileri memnun edebildi. Alayların ıslahı meselesi Meşrutiyetin sonraki yıllarına kadar uzadı. Ermeni terör örgütlerinin açıktan açığa İttihat Terakki’ye cephe aldığı, Doğu illerinde Rus tehdidinin günden güne çoğaldığı yıllarda, tehlikenin boyutlarını gören İttihat Terakki’nin alayların tamamen ortadan kaldırılmasına sıcak bakmadığı ve meseleyi halletmede sürüncemede bıraktığını söylemek mümkündür. Aşiret alaylarının Birinci dünya savaşında ülkenin savunmasında oynadığı rol dikkate alındığında bu tutumun ne kadar isabetli olduğu aşikardır.

Meşrutiyet Aleyhinde Bölgede Yapılan Propagandalar

Meşrutiyetin ilanı ile revaç bulan hürriyet, adalet ve müsavat sloganlarını kendi emellerine istismar etmeye çalışan Ermeniler, Osmanlıda imtiyazlı bir sınıf havasına bürünmüşlerdi. Meşruti yönetim prensiplerinden olan eşitliğin bir an önce uygulanmasını, Doğu illerindeki devlet dairelerinde Ermenilerden memur istihdam edilmesini, gasp ve cinayet suçlularının adalete teslim edilmelerini ve adilce yargılanmalarını, aşiret reisi ve ağalarının Ermeni köylülerin izzeti nefsini kıracak tavırlardan uzak tutulmasını, Hamidiye alayları mensuplarının köy ve kasabalarda silahla dolaşmasının yasaklanmasını, ihtida olaylarının önüne geçilmesini istemeye başladılar. Ermeni taraftarı olmayan mahalli memurlar hakkında şikayetlerde bulunan Ermeniler bu gibi kişilerin başka bölgelere tayin edilmeleri konusunda hükümete baskı yaptıkları gibi, yörenin nüfuzlu şahısları ve devlete sadık aşiretleri hakkında suçlamalarda bulunmak suretiyle sürgün edilmelerini istiyorlardı. Geçmiş dönemlerin intikamını almak için Doğu Anadolu’da gerek hükümetin gerekse aşiretlerin en küçük faaliyetini kendilerine karşı tertip edilen bir komplo olarak lanse ediyorlardı. İttihat ve Terakki hükümeti de Ermeni şikayetlerinden o kadar yılmıştı ki, Doğu illerinde meydana gelen her hangi bir tatsızlığı “Kürtler aleyhine şikayet vesilesi icat etmek isteyen Ermeni müfsitlerin bir oyunu” olduğuna yoruyordu.

Meşrutiyetin ilanından sonra Doğu illerinde Kürtlere göre psikolojik üstünlüğü ele geçiren Ermeniler Kürt ayan ve eşrafına karşı propaganda savaşına başladılar. Kürtleri Meşrutiyet düşmanı, devlet nazarında suçlu olarak göstererek hükümet vasıtasıyla ahaliyi terbiye etmeye ve bu sayede bağımsızlık yolu önündeki engelleri ortadan kaldırmaya çalışmışlardır. İttihat Terakki’ye karşı 1910’lardan itibaren ciddi bir muhalefetin oluştuğu ve silahlı eşkıya çetelerinin ortaya çıktığı bilinmektedir. Bu gruplardan bir kısmı zaman zaman dini istismar ederek yaptıkları propaganda faaliyetleriyle taraftar toplamaya çalışmışlardır. Meşruti hükümetin dinsiz ve masonlardan oluştuğunu, dinin hamisiz kaldığını ileri süren bu gruplar Kürtleri silahlı direnişe çağırmışlardır.

Abdülhamit döneminde Ermeni komitelerinin faaliyetlerine engel olmaya çalışan kişi ve gruplardan hem intikam almak hem de bölgeden uzaklaştırılmalarını sağlamak amacıyla komplo planlar yapan Ermenilerin listesindeki isimlerden biri Giradi aşireti reisi Şakir Ağa idi. Yeğeni Mir Muhiy, Meşrutiyet sonrasında hükümetle Ermeniler arasındaki işbirliğini protesto ederek çete kurmuş ve Ermenilere karşı kin ve intikam duygularıyla isyan bayrağını çekmişti. İlk olarak Nürdüz taraflarında 7 Ermeni’yi öldürmüş, takibine gönderilen Jandarma müfrezesiyle çatışmaya girerek iki jandarma ve bir zabiti şehit etmişti. Rus ve İran memurlarının desteğiyle Hamidiye ve Nürdüz taraflarında bir kervanı soymuş, bir Nasturi ve bir Ermeni’yi katletmişti[36]. Bu olaydan sonra Şitak Ermenileri hükümete müracaat ederek Mir Muhiy ve adamlarının cezalandırılmasını, Şitak’ta oturan amcası Giradi Aşireti reisi Şakir Ağa’nın eşkiyaya yardım ve yataklık ettiğini ileri sürerek bölgeden uzaklaştırılmasını istediler[37]. Bunun meşruti idarenin bir gereği olduğunu ileri süren Ermeniler, aksi takdirde kazada bulunan bütün Ermenilerin hicret edeceği tehdidinde bulundular[38]. Şakir Ağa Abdülhamit döneminde Ermeni komitelerinin faaliyetlerine karşı bölgede devlete sadakatle hizmet etmiş, Meşrutiyet sonrasında kurulan yeni rejimle uyum içerisinde bu sadakati devam ettirmiş saygın, nüfuzlu bir aşiret reisi idi. Hatta Nurdüz ve Şitak yörelerinde eşkıya tenkilinde askeri müfrezelere kılavuzluk ve yardım etmeye devam ediyordu. Bu yüzden Ermenilerin bu talepleri bir süre askıda tutuldu. Ancak bir müddet sonra Şitak Ermeni ahalisinden 30 kişi Ahtamar Katogigosu başkanlığında Van’a gelerek Mir Muhiy tarafından Ermenilere zulüm yapıldığını, bu durumun Şitak’ta huzursuzluk meydana getirdiğini ve Mir Muhiy’in Şakir Ağa tarafından teşvik edildiğini ileri sürerek cezalandırılmalarını yeniden gündeme getirdi. Bu baskılar üzerine hükümet Şakir Ağa hakkında adli tahkikat başlatmak zorunda kaldı[39]. Ermenilerin bu şikayetlerinden haber alan Mir Muhiy İran hudutlarında oluşturduğu 37 kişilik bir çeteyle yeniden Şitak ve Nurdüz bölgesine saldırılara başladı. Bölgede jandarma kuvvetinin yetersiz olması dolayısıyla, Mir Muhiy’le ezeli husumeti dikkate alınarak özellikle Şeydan aşiretinden oluşturulan süvari alayından bir bölük silah altına alınmıştır[40]. Askeri hazırlıkların yanı sıra, yöredeki aşiretlerin taşkınlıklarını önlemek için Şeyh Mehmet Sıddık Efendi aşiretlere nasihatlerde bulunması için görevlendirilmiş, neticede aşiretler arasında olumlu sonuçlar alınmıştır[41]. Askeri müfreze harekete geçirilmiş ise de Zir deresinde çetenin kurduğu pusuya düşmüş, silah ve mühimmatı eşkıya tarafından ele geçirilmiştir. Askeri müfreze içerisindeki Müslüman subaylar eşkıya tarafından serbest bırakılırken, Ermeni olduğu tespit edilen iki nefere işkence yapıldıktan sonra salıverilmiştir ki[42], bu durum eşkiyanın esas meselesinin Ermeniler olduğunu teyit etmesi bakımından önemlidir. Mir Muhiy’in bir süre sonra kendi aşiretinden Kurt Bey tarafından öldürülmesiyle[43] mesele kapanmıştır.

İttihat ve Terakki hükümetinin Ermenilere yaklaşımı ve bu yaklaşımın Doğu illerindeki algılanışı bir kısım ahalinin hükümete cephe almasına sebep olmuştu. Arazi meseleleri Doğu Anadolu’da toplumsal ilişkilerin kırılmasında önemli rol oynamıştır.

Hükümetin arazi davalarındaki tutumundan mağdur olan kesimler 1910 yılından itibaren harekete geçerek İttihat Terakki ve Meşrutiyet hükümeti aleyhinde faaliyetlere başladı. Bunlardan biri meşhur Bedirhanlı sülalesine mensup Eyüphan’ın oğlu Said’dir. Ele geçirilen bir mektubundan anlaşıldığına göre İttihat ve Terakki hükümetinin Ermenilerle işbirliğini protesto ediyor, Meşrutiyetin vaat ettiği hürriyetin sadece Ermenilere verildiğini belirtiyordu. Hristiyanların Osmanlı mülküne iştirakinin şeriata aykırı olduğunu, Müslümanlar için bunun kabul edilemez olduğunu dile getiren Said, hakkını aramak için silaha sarılmaktan başka seçenek olmadığı inancındadır. Halkı ve aşiretleri isyan ettirmek için kullanılan en etkili yöntem dini hislerin istismar edilmesidir. Dağıtılan bildiriler, dini hisleri oldukça kuvvetli olan Doğu halkı ve aşiretleri arasında hükümete olan güvensizliği derinleştirmiştir. Said gerektiğinde İran topraklarına rahatça geçebilmek Rus ve İran yetkilileri tarafından destek alabilmek için Van vilayeti civarında aşiretler ve süvari alayları arasında Meşruti hükümet aleyhinde yoğun kampanya yürütmüştür. Ele geçirilen adamlarından birinin üzerinde bulunan mektubunda, “…irâde-i telgrâfi südûr etti ki, bâdema hutbede çehâryâr-ı güzîn efendilerimizin isimleri yerine kahramân-ı hürriyet Enver ve Niyazi kesânların ismi okunsun. Halk kabul etmedi. Şimdilik sükût…”[44]. Haydaranlı, Takori, Şemsiki, Hasenanlı aşiretlerinin reisleri arasında olumlu yankı bulan bu çağrıların bir Kürt isyanını çıkarma ihtimali hükümeti endişelendirdi. Tehlikelerin yoğunlaştığı Mahmudi kazası civarında askeri tedbirler alındı. Nizamiye taburunun seferber hale getirilmesi, zabit eksikliklerinin giderilmesi ve daha önce askeriye içerisinde Kürt kökenlilerin Said’e yakınlık duymaları dolayısıyla, özellikle efradının Kürtlerden oluşmamasına dikkat edildi. Sivil kıyafetli ve civarda tanınmayan polislerin gönderilmesi, Said’e yardım ve yataklık eden aşiretler hakkında kanuni tahkikat yapılması, destek vermeyen aşiretlerin ise taltif edilmesi prensip olarak kararlaştırıldı[45]. Bir müddet sonra hükümet affını gündeme getirdi ise de, hakim ve memurların çoğunu Ermeni taraftarı olarak gören Said teslim olmaya yanaşmadı[46]. Bir süre sonra Ermenilerin tarlalarına, mal ve mülküne zarar vermeye başladığını haber alan Said’in Ermenilere karşı tepkisi arttı. Hükümet kanalıyla Ermenilere yaptırım uygulayamayacağını fark edince bu defa Ermeni murahhasahanesine yöneldi. Van Ermeni murahhasahane meclisine yaptığı şikayette, Ermenilerin bu tutumu devam ettirdikleri takdirde her tarlası için bir Ermeni’yi öldüreceği tehdidinde bulundu[47]. Böyle durumları bir koz olarak kullanmayı prensip edinen murahhasahane durumu patrikhaneye bildirerek Ermenilerin Kürtlerin saldırılarına maruz kaldığını, kiliselerinin yakıldığını, metropolitin katledildiğini ileri sürdü. Bu konuda hükümete baskı yapılmasını istedi[48]. Said’in Ermenilere karşı bu tavrı Petersburg Telgraf Ajansı tarafından yayınlanarak, Ermenilere yönelik Kürt baskıları dile getirildi[49]. Dahiliye Nezareti’nin yerinde yaptırdığı araştırmada metropolitin katledilmesi, kiliselerin yakılması iddialarının asılsız olduğu ortaya çıktı[50]. Hükümetin askeri tedbirleri sonunda İran topraklarına kaçan Said, bu sıralarda Rusların desteğinde Kürdistan kurma hayalinde olan Bedirhanlı Abdürrezzak’ın himayesine girerek Rus konsolosları ve ajanları tarafından Osmanlı Ermenilerine karşı kullanılmıştır[51].

Bedirhanlı Abdürrezzak Meşrutiyetin ilanından kısa bir süre önce eski şehreminlerinden Rıdvan Paşa’nın öldürülmesi olayına karışmış ve Trablusgarp’a sürgün edilmişti. Meşrutiyetin ilanından sonra affedilmiş ise de bir süre sonra İttihat Terakki’ye muhalefete başlamıştır. Bu arada Rus elçisinin yardımıyla Rusya’ya kaçmış, Rusların direktifleriyle Güney Azerbaycan’ın Kürtlerle meskun bölgelerinde faaliyetlere başlamıştı. “Bilmiş olunuz ki, harekât-ı zâlimânesi müşahede edilen bir devlet-i islâmiyenin terkiyle, İslam olmasa bile diğer bir devletin penahına iltica caiz ve şeran vaciptir”[52] diyen ve Osmanlı devletini idare edenleri farmasonluk ve kafirlikle suçlayan Abdürrezzak, Kürt ağaları ve aşiret reislerini, “kafir ve İslama ihanet etmiş olan vükela ile mal ve canlarıyla mücadeleye” davet ediyordu. İttihat Terakki’ye karşı çıkan kişi ve grupları dini söylemlerle kendi tarafına çekiyordu. Rus konsoloslarıyla birlikte organize ettiği bu grupları Osmanlı devletine karşı kullanmıştır. Hoy Rus konsolosu Çerkov, himayesine aldığı Kürt asilerine verdiği talimatlarda “Osmanlı toprağında Ermeni, Müslüman, Nasturi, memur, zabit kim olursa olsun öldürün, yakın, yıkın. Ancak o zaman bir Kürdistan teşekkül edebilir”[53] diyerek çetelerin silahlanmasını ve köylere baskın yapmalarını teşvik etmiştir. Neticede Said, kendi adamlarından biri tarafından öldürüldüğü 1914 yazına kadar Ruslar tarafından hudut üzerinde Osmanlıya karşı kullanılmıştır.

Hükümetin Aldığı Önlemler

Meşrutiyet aleyhinde bölgede yapılan propagandalara karşı hükümetin aldığı önlemler içerisinde nasihat heyetleri önem arz etmektedir. Dini duyguları istismar edilmeye çalışılan halka ve aşiretlere karşı bu defa hükümet yine onların dini duygularını tatmin edici çalışmalarla cevap vermiştir. Propagandaların yoğunlaştığı bölgelere ve itaatsizliği görülen aşiretlere, nüfuzlu kişilere nasihat edilmesi için heyetler tertip edilmiştir. Heyete seçilen kişilerin çoğu Doğu Anadolu’da uzun süre ahalinin eğitiminde ve içtimai hayatın düzenlenmesinde önemli yeri olan tarikat mensubu kişilerdi. Doğu Anadolu’da ve özellikle Kürtler arasında yaygın olması dolayısıyla genellikle Nakşibendi din adamları vazifelendiriliyordu. Bunlar halk arasında sevilen ve kendisine son derece saygı duyulan kişilerdi. Nasihat heyetlerinin Kürt ahali ve aşiretlere yapacakları telkinler daha çok dönemin şartları dikkate alınarak şu hususlara yönelik olmuştur:

- Kürtleri ibadete teşvik etmek.
- Başkasının hukukunu çiğnememek ve yalandan sakınmak.
- Nikah ve talâk hususunda dikkat etmek.
- Ulû-l Emr’e (Hükümete) tam itaat etmek.
- Aşiretler ve bölgedeki müslim-gayrımüslim ahali arasındaki düşmanlıkları ortadan kaldırmak.
- Dışarıdan gelecek tahrik ve teşviklere kapılmamak.
- Gayrımüslim komşuların ve vatandaşların hukukuna riayet etmenin farz olduğu ve onların hukukuna kendi hukuklarından daha fazla dikkat etmenin İslamın gereği olduğu yolunda bilgilendirmek.
- Meşrutiyetin ilahi emirlere dayandığı ve meşru olduğu, yine devletin ve milletin ilerlemesinin teminatı olduğu yolunda halkı aydınlatmak[54].

Dini vecibelerin yanı sıra, Müslim-gayrımüslim unsurlar arasında uzlaşma ve karşılıklı hukuka riayet edilmesi yönündeki tavsiyeler dikkat çekmektedir. Aleyhinde bir çok olumsuz dedikoduların yayıldığı Meşrutiyete sahip çıkılması, Meşrutiyetin feyizlerinin layıkıyle anlatılması istenmiştir. Meşrutiyetin İslama ters olmadığı hatta İslamın bir gereği olduğu yolundaki tavsiyelerle halkın dini endişelerinin ortadan kaldırılması hedeflenmiştir.  Aşiretlere gönderilen vaizlere, hükümete bağlılıklarını kuvvetlendirecek vaazlar vermeleri ve özellikle Ermenilerle iyi münasebet kurmaları, üzerinde ısrarla durulan hususlar arasındadır[55].

Hükümet, Ermeni ıslahatının Meşrutiyet yıllarında yeniden uluslararası nitelik kazandığı, Osmanlıdan ayrılma eğilimlerinin güçlendiği, komitelerin faaliyetlerinin yoğunlaştığı yıllarda, Ermenilerin masum görünen şikayetlerini devlet ciddiyetiyle ele alarak çözüm yolları bulmaya çalışmıştır. Doğu illerinde inzibat tedbirlerini artırılması, önemli noktalarda karakolların kurularak yaygınlaştırılması, halledilememiş olan arazi meselelerinin çözümü için heyetlerin bölgeye sevk edilmesi, Doğu illerine tayin edilecek memurların mahalli yapıya vakıf kimselerden seçilmesi ve aynı vasıfları taşıyan gayrımüslim vatandaşların tayinine özen gösterilmesi, Ermeni şikayetlerine vesile olan aşiret alaylarının tanzim ve ıslahına ait işlemlerin yerine getirilmesini karara bağlamıştır. Ayrıca Ermenilerin şikayetlerine sebep olan hususlardan kız kaçırmanın önlenmesi için kanuni cezanın artırılmasını kararlaştırmıştı. İhtida olaylarının önüne geçilmesi, en azından bu hususun Ermenilerin şikayetlerine maruz bırakılmaması için ihtida yaşı 15’ten 20’ye yükseltilmiş, Müslümanlığı seçen Ermenilerin ihtida işlemlerinin yapılabilmesi için yanlarında nüfus tezkiresi ve ikametgah ilmuhaberi  bulundurmaları zorunluluğu getirilmiştir[56].

Meşrutiyete Tepkiler-Ermeni Islahatı-İsyanlar

Meşruti idarenin Trablusgarp ve Balkan harplerinde büyük toprak kayıplarına uğraması Osmanlı unsurları arasında bağımsızlık emellerinde olan kesimleri cesaretlendirdi. Bu zamana kadar Osmanlılığa bağlı görünen unsurlar arasında gizli bir şekilde yürütülen ayrılıkçı faaliyetler su yüzüne çıkmaya başladı. İttihat ve Terakki’ye karşı gerçek niyetlerini açığa vurmaya başladılar. Taşnaklar gazetelerinde ilk defa, Osmanlı ordusunda silah altına alınmış olan Ermeni askerlerini firar etme yönünde tahriklere başladılar. Köstence’de toplanan Hınçak kongresi, hazırladığı tutanakta, İttihat ve Terakki idaresinin eski Osmanlı idarelerinden pek farklı olmadığı ve partinin Türk bürokrasisini korumakta olduğundan bahsediyordu[57]. Balkan harplerini fırsat bilen Ermeni örgütleri aralarındaki çekişmeleri bir tarafa bırakarak birleştiler ve ortaya Doğu illeri ıslahat problemini çıkararak Avrupa merkezlerine heyetler gönderdiler[58]. Balkan harbinde Osmanlı ordularının beklenmedik şekilde mağlubiyeti üzerine 3 Aralık 1912’de mütareke imzalanmış, barış antlaşmasına hazırlık olarak 17 Aralık’ta Londra’da büyükelçiler konferansı toplanmıştır. Ermenistan’ın bağımsızlığı için çalışan Bogos Nubar Paşa Ermenilerin 7 Ekim 1912’de Tiflis’te yaptıkları konferansta alınan karar gereğince 17 Aralık 1912’de Londra’da toplanan Büyükelçiler Konferansına katılarak Ermeni Islahatı meselesini uluslararası boyuta taşımıştır[59].

Ermeniler arasında Osmanlı devletinden ayrılma ve bağımsızlığa kavuşma düşüncesi her zamankinden daha fazla idi. Ermeniler bir taraftan Batı ülkelerinin dikkatini bu yöne çekerken bir taraftan da Rusya’nın yakında geleceği ve Van, Bitlis, Erzurum’u işgal edeceğine inanıyordu. Bunu hızlandırmak için müdahaleye zemin oluşturacak olaylar tertipleme peşinde idi. Bu yüzden Kürt ahaliyi üzerlerine çekebilmek için olanca imkanlarıyla çalışıyordu. Dindar ve mutaassıp olan kesimler hep şüphe ile baktıkları İttihat ve Terakki hükümetinden emin olmadıkları için Ermenilerin taşkınlıkları ve Rusya’nın tehditleri karşısında bölgenin ileri gelenleri etrafında kenetlenmeye başladı. Bitlis Rus konsolosu İstanbul Rus büyükelçisine gönderdiği 24 Aralık 1912 tarihli raporunda “Müslümanlar arasında huzursuzluğun giderek artmakta olduğundan, Ermenilerin ise Rusya’nın bölgeyi işgal ettikten sonra Müslümanların çekileceğini ve onlardan kalan mal ve mülkün paylaşımını planlamakla meşgul” olduklarından bahsediyordu[60]. Ermenilerin bu faaliyetlerinde Taşnak örgütünün büyük rolü oldu. Bu örgüt Ermenilerle Müslümanlar arasında  çatışmalar çıkarmaya ve Ermeniler için Meşrutiyete tepkilerin yoğunlaştığı yerlerden biri olan Bitlis ve civarında meydana gelebilecek bir olayı bahane ederek Rusya’nın müdahalesini ve memleketin Rus kuvvetleri tarafından işgalini sağlamaya gayret ediyordu. Hınçak ve Sahmanas Taragan Ermeni örgütleri de Bitlis’te isyan hazırlığını yoğunlaştırdı. Silahlı fedai çeteleri oluşturarak Kürtlere karşı küçük çaplı saldırılar düzenlemeye başladılar. Örgütler Ermeni ahaliyi uyruk değiştirmeye zorluyordu. Komitelerin tertibiyle Ermeni köylüleri tarafından Kürt zulmüne maruz kaldıkları gerekçesiyle yüzlerce mühür ve imza ile tabiiyet değiştirmek için Bitlis Rus konsolosluğuna müracaatlar oldu[61].

Bu sırada Ermeni ıslahatı meselesinin uluslararası diplomasinin en önemli gündem maddelerinden birini oluşturduğu 1913 yılında, bir taraftan Batılı ülkeler diğer taraftan Rusya ıslahat projeleri sunmaya başladı. Rusya ve İngiltere’den sonra Almanya’nın da kendi çıkarları doğrultusunda müdahalesiyle ıslahat tartışmaları uzadı. Neticede ilgili devletler tarafından görüşülen ıslahat tekliflerinin kamuoyuna yansıması Doğu illerinde hükümete karşı tansiyonu giderek artırdı.

Rusya’nın teklifi, İngiltere ve Fransa’nın olumlu yaklaşımıyla Doğu Anadolu ıslahatını görüşmek üzere 30 Haziran 1913’de Elçiler konferansı toplandı. Islahat tasarısı Rus büyükelçiliği baş tercümanı Mandelstam tarafından “1895 tarihli Ermenistan ıslahatı ve 1880 tarihli Avrupa Türkiyesi vilayetleri kanun tasarıları esas alınarak” hazırlanmıştı. Osmanlı hükümeti de kendi ıslahat tasarısını komisyona bildirdi. 3 Temmuz 1913’te yeniden toplanan Doğu Anadolu Islahat Komisyonu, Rus tasarısının esas alınmasını kararlaştırdı. Alman temsilcinin müdahalesiyle anlaşma sağlanamadı. 23 Eylül 1913’de Alman ve Rus temsilcilerin aralarında anlaşmasıyla ıslahat konusunda ortak bir tasarı üzerinde mutabık kalındı. Buna göre, Doğu Anadolu vilayetleri iki kesime ayrılacak; her birinin başına büyük devletlerin tavsiyesiyle Osmanlı hükümeti tarafından beş yıl için genel müfettiş tayin olunacak; onların atayacağı yüksek memurlar ve hakimler padişahın tasdikine sunulacak; her kesimde eşit sayıda seçimle gelmiş Müslüman ve Hristiyan üyelerden kurulu meclis bulunacak ve büyük devletlere ıslahatın yürütülmesinde denetim hakkı tanınacaktı[62].  Alman ve Rus büyükelçileri bu esaslar çerçevesinde Osmanlı hükümetiyle görüşmeye başladılar. Osmanlı hükümeti tasarıya itiraz ederek İngiltere ve Fransa’nın desteğini aradıysa da Rus-Alman tasarısını benimseyen bu iki devletten tatmin edici cevap alamadı. Neticede Osmanlı hükümeti küçük ayrıntılarla bu tasarıyı 8 Şubat 1914’de onaylayacaktır. Ayrıca Kürt Hamidiye alaylarının lağvedilmesi, mahalli dillerin kullanılması ve idare meclisine nisbî aza seçilmesi de kabul edilen ıslahatlar dahilinde idi[63].

Bu gelişmeler Müslüman halk nezdinde İslam vatanı üzerinde Bağımsız Ermenistan’ın temellerinin atılması anlamına geliyordu. İttihat ve Terakki’ye karşı oluşan kin ve nefret doruk noktada idi. Islahat kapsamına alınan illerde Müslüman Kürt halkı için dayanılmaz olan bu gelişmeler, Kürt-Ermeni çatışmalarını başlatmak üzere fırsat kollayan Rus konsolosluğunu harekete geçirdi. Konsolos, Osmanlı hükümetinin Ermenilere taviz verdiğini, Müslümanları ihmal eylediğini telkinle yardım vaat ederek Kürtleri isyana teşvik etti[64]. Aslında Rusların amacı Ermenilere bağımsızlık kazandırmak olmayıp, bölgeyi hakimiyeti altına alarak İskenderun körfezi üzerinden Akdeniz’e ulaşmaktı. Ermenilerle meskun yerler doğrudan doğruya Rusya’ya ilhak edilemezse bile, Rus nüfuzu altında kurulacak muhtar bir Ermenistan, Rusların bu yoldaki emellerini kolaylaştıracaktı. Almanya’nın İstanbul büyükelçisinin ifadesine göre Ermeni taleplerinin yükselmesine sebep olan devlet Rusya idi. “Rusya için Ermeni hareketi, öyle bir vasıtadır ki, Rusya bununla Asya Türkiyesini daimi bir heyecan halinde ve zamanı gelince alakalı bir komşu devlet sıfatıyla müdahale hakkını iddia etmesini mümkün kılacak bir durumda tutmaktadır”[65]. Rusya’nın 1910 yılından itibaren bölgedeki siyaseti hakikaten de bu çerçevededir. Bir taraftan Ermenilere bağımsızlık yolunda yeşil ışık yakarken diğer taraftan aynı topraklar üzerinde Kürt asilere Kürdistan vaadinde bulunması, Rus konsoloslarının bu iki halkı birbirine tahrik etmesi ve heyecanı en üst seviyede tutması bunun en açık delilidir. Aslında Rusları gerçek manada ne Ermeniler ne de Kürtler ilgilendiriyordu. Rusya’nın tüm çabasını, daha 1895-1896’da hariciye Nazırı prens Lobanov-Rostovski’nin tayin ettiği, Rusya’nın sınırında “Ermenisiz bir Ermenistan” arzu ve önerisi özetliyordu[66].

Bitlis İsyanı/Molla Selim İsyanı

Meşrutiyet sonrası gelişmelere ve özellikle Ermeni ıslahatının ulaştığı boyutlara karşı en ciddi tepki dinin ve tarikatlerin en etkin olduğu yörelerden biri olan Bitlis ve civarından geldi. Yukarıda bahsettiğimiz Müslüman halk arasında giderek artan endişe ve kin Bitlis’in merkez ve Hizan kazasında dini nüfuzu bulunan Molla Selim’i harekete geçirdi.

Aşiret reisleri, ağalar ve dini nüfuza sahip kişilerle temas kuran Molla Selim, Ermeni ıslahatı konusunun Uluslararası diplomaside en yoğun olduğu 1913 yılında İstanbul’a gelerek hükümet merkezinde gelişmeleri yakından takip etmiştir. Hakkari ve civarında nüfuzlu bir şeyh olan Ubeydullah’ın oğlu ve aynı zamanda İttihat Terakki muhalifi Kürtlerin ileri gelenlerinden biri olan Seyyid Abdülkadir ile İstanbul’da uzun boylu görüşmelerde bulunduktan sonra yeniden Bitlis’e dönmüştür[67]. Bu sıralarda Van’da bulunan Said Nursi’ye de müracaat ederek yardım talebinde bulunmuş ise de olumlu cevap alamamıştır. Said Nursi bu talebi daha sonraları Şualar adlı eserinde şöyle anlatıyor: “ Eski harbi umumiden biraz evvel ben Van’da iken bazı dindar ve muttakî zâtlar yanıma geldiler ve dediler ki, bazı kumandanlarda dinsizlik oluyor, gel bize iştirak et, biz bu reislere isyan edeceğiz. Ben de dedim ki, o fenalıklar ve dinsizlikler, o gibi kumandanlara mahsustur, ordu onun ile mesul olmaz. Bu Osmanlı ordusunda belki yüz bin evliya var. Ben bu orduya kılıç çekmem ve size iştirak etmem”[68]. Şeyh Selim bilhassa Bitlis’in merkez ve Hizan kazasında taraftar bulmuştur. İsyanın diğer önderlerinden Seyyid Ali* ile kardeşi Şeyh Şehabettin ve diğer şeyhler tarafından Van vilayeti aşiretlerine de haber salınmışsa da katılım tam sağlanamamıştır[69].

İsyana Ermenilerin de katıldığı bazı araştırıcılar tarafından iddia edilmiştir. Molla Selim’in 1913 yılında Ermeni hareketinin ileri gelenleriyle sıkı ilişkiler kurduğuna, hatta bir mektupla Ermeni patriğine müracaat ederek “isyanın sadece Jöntürklere karşı olduğuna” dair bilgi verdiği ve Ermenilerden de isyana destek olmalarını istediği hakkında iddialar mevcuttur. Yine aynı iddia sahipleri, Ermenilerin isyanda Kürtlere destek olduklarını ileri sürmektedirler[70]. İsyan hazırlıkları esnasında Ermenilerle Kürtlerin işbirliğini yalnızca Seyyid Ali’nin kabul ettiği, hatta Taşnaklarla görüşme isteğinde bulunduğu, Molla Selim’i Muş yakınındaki Surp Garabet manastırına gönderdiği ileri sürülmektedir. Buna göre Molla Selim, Daron Taşnak Merkez Komitesi azası olan rahip Vartan Vartabet ile görüşmüş ve Kürt-Ermeni işbirliği gerçekleşmiştir[71].

Kürtler arasında hükümete karşı gelişen bu hazırlıklar yetkililer tarafından yakından takip edilmekteydi. Mahalli idareciler Molla Selim nezdine ilmiyeden ve eşraftan oluşan 8 kişilik bir nasihat heyeti gönderilmiş, kendisine paye verilerek ikna edilmeye çalışılmıştır[72]. Diğer taraftan askeri tedbir alınması ihmal edilmemiştir[73]. Alınan tedbirlere rağmen 1914 baharında Molla Selim başta olmak üzere, Seyyid Ali ve Şeyh Şehabettin önderliğinde patlak veren isyan askeri kuvvetlerin hazırlıklı olmaları ve erken hareket etmesi sayesinde kısa sürede bastırılmıştır. Asiler ilk başlarda Bitlis vilayetinin bir kısmını işgal etmeyi başardılarsa da askeri kuvvetlerin şehre girmesiyle kısa sürede isyan bastırılmıştır.

Ermenilerin Bitlis isyanında askeri kuvvetlerin yanında asilere karşı çatışmaya girdikleri bilinmektedir. Azadamart gazetesi, “Kürtlerin Bitlis’e ilk hücumu esnasında Ermenilerden birkaç askerin, biz fedai oluyoruz ve öne geçeceğiz diyerek ilerledikleri ve kendilerini bir Türk çavuş takip etmesi üzerine bu halin askerin kuvve-i mâneviyesini tezyîd ettiği ve bu fedai müfrezesini muhâcimlerin iki cenahı karşısında sonuna kadar kahramanca mukavelede bulundukları ve müsâdematta Ermeni askerinden dört neferin maktül düştüğünü” yazmıştır[74].

Bazı araştırıcılar, isyan esnasında gönüllü Ermeni grubu oluşturulduğu ve bunların isyanı fırsat bilerek daha önce Ermenilere eziyet etmiş olan kişilerden intikam aldıklarını[75], yine isyanı bastırmakla görevli İhsan Paşa’nın, Muş Ermeni liderine, Kürtlere yapılacak baskına katılması için silahlı bir müfreze hazırlaması yönünde müracaatının söz konusu olduğu iddia edilmektedir[76].

İsyanın bastırılmasından sonra şehrin dışına gruplar halinde kaçan asiler askeri takibata alınırken bir kısmı da ele geçirilerek Bitlis’te oluşturulan Divân-ı Harp tarafından idam edilmişlerdir. Halk tarafından sevilen ve kendisine son derece hürmet edilen Seyyid Ali’nin idamı halk arasında galeyana sebep olmuş, idamının ardından uzun süre matem tutulmuştur[77]. Suçları sabit görülenlerden bir kısmı Medine’ye sürgün edilmiş, münasip miktar yevmiye tahsis edilerek korunmalarına ihtimam gösterilmesi Medine Muhafızlığı’na bildirilmiştir[78]. İsyanın bastırılmasından sonra hükümet, görevini kötüye kullanan bazı devlet memurlarını görevden almış, Kürtlerin de çeşitli hediye ve paralarla hükümete karşı kalplerinin ısındırılmasına çalışmıştır[79]. Hadisenin bastırılmasında devlete sadakatte kusur etmeyerek askeri kuvvetlere destek vermiş olan yörenin eşrafı çeşitli nişan ve hediyelerle taltif edilmişlerdir[80].

İsyanın ele başı Molla Selim Rus konsolosluğuna sığınmıştır. Hükümet Molla Selim’i Rus konsolosluğundan alabilmek için yoğun çaba sarf etmiştir. Molla Selim’in Ermeni vukuatına iştirak etmekten veya, adam öldürme, gasp gibi suçlardan dolayı ceza alıp almadığının araştırılması için adli makamlarda incelemeler yapılmasını istemiştir[81]. Molla Selim’in konsolosluktan firar ettiğine dair şayialar dolaşmıştır. Fakat bütün çabalara rağmen Molla Selim Rus konsolosluğundan alınamamıştır[82].

Molla Selim’in Rus konsolosluğuna sığınması Rusların isyanın ortaya çıkmasında parmağı olduğunu göstermektedir. Nitekim Rusların özellikle 1912 yılından itibaren Doğu Anadolu’da Kürt ve Ermenileri kışkırtarak karışıklıklar ve isyanlar çıkarmaya çalıştığı bilinmekteydi. Bu isyanla birlikte netleşmiş olan Rusların bu tutumu tüm dünyada yankı buldu. Bu dönemde Avrupa kamuoyunda hakim olan, Kürtlerin Ermenilere zulüm yaptığı ve Osmanlı devletinin Ermeni ıslahatı hususunda gevşek davrandığı anlayışı ortadan kalkmaya başlamıştır. İsyandan hemen sonra Stockholm’de çıkan ve Osmanlı aleyhtarlığı ile tanınan Svenska Dağbilet gazetesi bölgeye tayin edilen İsveçli umumi müfettişin bölge gerçeğini hükümetine de yansıtmış olacak ki, “Osmanlı devletinin kanunsuz yaşamağa alışmış Kürt eşkiyasını ıslah etme gayretinde olduğunu ve buna Rusya’nın engel olmaya çalıştığını” yazmıştır[83].

Bitlis’teki Kürt isyanının Türk ve dünya kamuoyuna yansımış olması o dönem için Ermenilerin önemli ölçüde işine yaramıştır. İsyanın bastırılmasından kısa bir süre sonra Ermeniler tekrar harekete geçerek Kürt zulmüne maruz kaldıkları yolunda şikayetlerine devam etmiştir[84]. Ancak isyan daha uzun yıllar siyasi platformlara taşınma özelliğini korumuştur. Nitekim Musul meselesinin Lozan’da görüşüldüğü sırada konu Türk temsilcilerin önüne çıkarılmıştır. Lord Curzon, Kürtlerin Türk yönetiminden memnun olmadıklarının bir göstergesi olarak Bitlis isyanını göstermiştir[85].

SONUÇ

Ermeni meselesiyle ilgili yapılan çalışmalarda, meselenin ortaya çıkışı, yabancı devletlerin konuyu istismarları, Ermeni komitelerin faaliyetleri, çıkardıkları isyanlar hiç konu edilmezken, günümüze kadar uluslararası camia tehcir hadisesi üzerinde yoğunlaşmıştır. Ermeni meselesine bir bütün olarak bakıldığında İttihat ve Terakki’nin Meşrutiyetin ilanından önce ve sonrasındaki ilk yıllarında Ermenilere ve Ermeni meselesine yaklaşımıyla, savaşın başladığı ve tehcire amil olan sebeplerin kendini gösterdiği yıllardaki tutumu doğal olarak farklıdır. Ermenilerin Osmanlı devletine ihanetlerinin doruk noktaya ulaştığı tehcire varan aşamadaki tavırlarının daha iyi anlaşılabilmesi için Meşrutiyet yılları, genelde gayrımüslimlerin özelde Ermenilerin Meşrutiyetten beklentileri, sonuçları, bağımsızlık yolunda hazırlıkları ve İttihat Terakki’nin Balkan savaşlarına kadar ve bu savaşlardan sonraki siyasal manevraları, yine Doğu Anadolu’nun mukadderatının tayin edildiği 1912-14 yılları arası iyi tetkik edilmelidir. Meşrutiyetle birlikte kurtuluş reçetesi olarak görülen ittihâd-ı ânâsır düşüncesinin bir ütopya olduğu kısa sürede anlaşılmakla birlikte, belki de başka seçenek olmaması dolayısıyla İttihat ve Terakki tarafından ısrarla takip edildiği bilinmektedir. Bu sebepledir ki hükümet bağımsızlık heveslerinde olan gayrımüslim unsurlara eşitliğin de ötesinde öncelik tanımıştır. Doğu Anadolu’nun Müslüman ahalisi için Meşrutiyet, Ermenilerin devlet yönetimine ortak olması, ilerleyen yıllarda yani Ermeni ıslahatının uluslararası boyut kazandığı dönemde ise bağımsız Ermenistan’ın hazırlıklarının yapılması olarak anlaşılmıştır. Ermenilerin bağımsızlığı ve Doğu illerini Ermeni yurdu haline getirme yolundaki engellerin bir bir ortadan kaldırılması teşebbüsleri, Müslüman halkın tepkilerine yol açmıştır. Boğazları ve Doğu illerini Osmanlıya yönelik dış politikasının hedefi haline getiren Rusya’nın bu hedefleri gerçekleştirmede Ermenileri ve bir kısım Kürt gayrı memnunları piyon olarak kullanma girişimleri, büyük savaş öncesinde Doğu Anadolu’da gerilimi yükseltmiştir. Kürtlerin çıkardığı Bitlis isyanı ve Ermenilerin Birinci Dünya Savaşı başında Anadolu’nun bir çok yöresinde çıkardığı isyanlar bu tansiyonun sonuçlarıdır.

 


 

[1] Tarık zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler, I, 1984, s.21; Sina Akşin, Jöntürkler ve İttihat ve Terakki, İstanbul 1987, s.57.
[2] Akşin, a.g.e., s.47-48.
[3] Tunaya, a.g.e., s.21-22;Akşin, a.g.e., s.60-63.
[4] Akşin, a.g.e., s.65-68.
[5] Talat Paşanın Anıları, Haz. Mehmet Kasım, İstanbul 1986, s.59.
[6] Ermeni Komitelerinin İhtilal Hareketleri ve Besledikleri Emeller, Haz. İsmet Parmaksız, Ankara 1981, s.33-34.
[7] Garo Sasuni, Kürt Ulusal Hareketleri ve 15. Yüzyıldan Günümüze Ermeni-Kürt İlişkileri, Terc. Bedros Zartaryan-Memo Yetkin, İstanbul 1992, s.143.
[8] Sasuni, a.g.e., s.145-146.
[9] Yılmaz Öztuna, “Ermeni Sorununun Oluştuğu Siyasal Ortam”, Osmanlı’nın Son Döneminde Ermeniler, Ankara 2002, s.58. Batılılara hoş görünmek ve Ermenileri meşru siyasal ortama çekerek ihtilalci faaliyetlerinin önüne geçtiğini zanneden ve bu uğurda Müslüman Türk halkını idam eden İttihat ve Terakki’nin önde gelenlerinden Talat ve Cemal Paşalar gün gelecek Ermeni kurşunlarıyla yabancı memleketlerde hayatlarını kaybedeceklerdir.
[10] Dikran Kevorkyan, “Ermeni Meselesinde Tehcire Amil Olan Sebepler”, Tarih Boyunca Türklerin Ermeni Toplumu İle İlişkileri Sempozyumu, Ankara 1985, s.299; Belgelerle Ermeni Sorunu, Gnkur. Basımevi, Ankara 1983, s.152.
[11] Ermeni Komiteleri, s.35-42.
[12] Belgelerle Ermeni Sorunu, s.152.
[13] Talat Paşa’nın Anıları, s.24.
[14] Başbakanlık Osmanlı Arşivleri (BOA), Dahiliye (DH), Siyasi (SYS), 23-1, Lef 135-146. Bitlis Vilayeti’nden Dahiliye Nezareti’ne Gönderilen 15 Mart 1911 Tarihli Tahrirat.
[15] BOA, DH.SYS., 23/1, Lef 112/2-4. Erzurum Vilayeti’nin 1 Mart 1911 Tarihli Mütalaa.
[16] BOA, DH.SYS., 24/2-1, Lef 11-12.Diyarbakır Vilayeti’nden Dahiliye Nezareti’ne Gönderilen 1 Mart 1911 Tarihli Tahrirat; BOA, DH.SYS., 24/2-2, Lef 48. Kürdistan Muhabirinden “Gayet Ehemmiyetli Bir Mektup” Başlığıyla Siirt’ten Gönderilen Mehmet İmzalı 28 Mayıs 1911 Tarihli Bend.
[17] BOA, DH.SYS., 24/2-2, Lef 54. Mamuret-el.aziz Vilayeti’nden Dahiliye Nezareti’ne Gönderilen 1 Ağustos 1911 Tarihli Tahrirat.
[18] BOA, DH.SYS., 24/2-4, Lef 47-49. Bitlis Vali Vekili Ulvi’nin 9 Şubat 1912 Tarihli Telgrafnamesi.
[19] BOA, DH.SYS., 100/4, Lef 61. Diyarbakır Vilayeti’nden Dahiliye Nezareti’ne Gönderilen 19 Ocak 1913 Tarihli Şifretelgrafname.
[20] BOA, DH.SYS., 23-1, Lef 135-146. Bitlis Vilayeti’nden Dahiliye Nezareti’ne Gönderilen 15 Mart 1911 Tarihli Mütalaa.
[21] BOA. Bab-ı Ali Evrak Odası (BEO), 314602. Dahiliye Nezareti’nden Sadarete Gönderilen 10 Temmuz 1913 Tarihli Tahrirat.
[22] BOA, DH.SYS., 23-1/Lef 130-134. Bitlis Vilayeti’nden Dahiliye Nezareti’ne Gönderilen 22 Kasım 1910 Tarihli Rapor.
[23] Cezmi Eraslan, “I.Sasun İsyanı Sonrasında Osmanlı Devleti’nin Karşılaştığı Problemler”, Kafkas Araştırmaları II, İstanbul 1996, s.88-90.
[24] BOA, DH.SYS, 23-1/Lef 120-129. Bitlis Vilayeti’nden Dahiliye Nezareti’ne Gönderilen 8 Kasım 1910 Tarihli Rapor. Raporda arazi meselelerinin çözümü için 22 maddelik bir tasarı sunulmuştur.
[25] Eraslan, a.g.m., s.92.
[26] Talat Paşa’nın Anıları, s.65-66.
[27] BOA, BEO., 309426. Sadaretten Adliye, Mezahip ve Hariciye Nezaretlerine Gönderilen 21 Aralık 1912 Tarihli Tahrirat.
[28] Bayram Kodaman, Sultan II. Abdülhamit Devri Doğu Anadolu Politikası, Ankara 1987, s.62-62.
[29] BOA, DH.SYS., 71/1, Lef 2. Bitlis Vilayeti’nden Dahiliye Nezareti’ne Gönderilen 2 Nisan 1911 Tarihli Şifre.
* Bogos Natyan adında bir rahibin Ermenileri isyana teşvik etmek amacıyla Muş ve civarındaki faaliyetlerini engelleyen Kürt Musa Bey, 1889-1890 yıllarında Bitlis bölgesi Ermenileri tarafından çeşitli iftiralara uğramış, yurt dışındaki Ermeni taraftarı çeşitli basın ve kuruluşlar tarafından Ermeni düşmanı olarak tanıtılmıştı. Hükümet Musa Bey’i Medine’ye sürgün ederek, yabancı devletler tarafından yeterince istismar edilmiş olan bu meseleyi ortadan kaldırdı. Meşrutiyetin ilanından sonra Bitlis’e dönen Musa Bey yine Ermenilerin hedefi olmaktan kurtulamadı. Musa Bey olayıyla ilgili ayrıntılı bilgi için bkz., Fatih Ünal, “Ermeni Olaylarından Bir Safha;Kürt Musa Bey Olayı”, Kafkas Araştırmaları II, İstanbul 1996, s.51-64.
[30] BOA, DH.SYS, 71/1, Lef 9. Erzurum Vilayeti’nden Dahiliye Nezareti’ne Gönderilen 27 Mart 1911 Tarihli Tahrirat.
[31] BOA, DH.SYS, 71/1, Lef 5. Erzurum Vilayeti’nden Dahiliye Nezareti’ne Gönderilen 9 Nisan 1911 Tarihli Tahrirat
[32] BOA, DH.SYS., 24/2-4, Lef 114/1-2. Erzurum Vilayeti’nden Dahiliye Nezareti’ne Gönderilen 19 Mart 1911 Tarihli Tahrirat.
[33] BOA, DH.SYS., 23/1, Lef 45. Harbiye Nezareti Süvari Dairesi Tarafından Dahiliye Nezareti’ne Gönderilen 21 Kasım 1911 Tarihli Tahrirat.
[34] BOA, DH.SYS., 24/2-3, Lef 33-35. Erzurum Vilayeti’nden Dahiliye Nezareti’ne Gönderilen 6 Aralık 1911 Tarihli Şifre.
[35] BOA, DH.SYS., 24/2-3, Lef 37-38. Erzurum Vilayeti’nden Dahiliye Nezareti’ne Gönderilen 16 Aralık 1911 Tarihli Şifre.
[36] BOA, DH.SYS., 7/2-1, Lef 91. Van Vilayeti’nden Dahiliye Nezareti’ne Gönderilen 24 Haziran 1910 Tarihli Şifre.
[37] BOA, DH.SYS., 7/2-1, Lef 103. Şitak Ahalisi Tarafından Sadarete Çekilen 12 Kasım 1910 Tarihli Telgraf.
[38] BOA, DH.SYS., 7/2-1, Lef 105. Şitak Ahalisinden Sadarete, Suretleri Meclis-i Ayan ve Meclis-i Mebusan Riyasetlerine Yazılan 3 Ocak 1911 Tarihli Telgraf Sureti.
[39] BOA, DH.SYS., 7/2-1, Lef 136. Van Vilayeti’nden Dahiliye Nezareti’ne Gönderilen 22 Haziran 1911 Tarihli Telgraf.
[40] BOA, DH.SYS., 7/2-1, Lef 29. Van Vilayeti’nden Dahiliye Nezareti’ne Gönderilen 8 Temmuz 1911 Tarihli Şifre.
[41] BOA, DH.SYS.,7/2-1, Lef 24. Van Vilayeti’nden Dahiliye Nezareti’ne Gönderilen 8 Temmuz 1911 Tarihli Şifre.
[42] BOA, DH.SYS., 7/2-1, Lef 19-21. Van Vilayeti’nden Dahiliye Nezareti’ne Gönderilen 26 Ağustos 1911 tarihli Şifre.
[43] Süleyman Sabri Paşa, Van Tarihi ve Kürt Türkleri Hakkında İncelemeler, Haz. Gamze Gayeoğlu, Ankara 1982, s.45.
[44] BOA, DH.SYS., 24/2-4, Lef 114/1-2. Erzurum Vilayeti’nden Dahiliye Nezareti’ne Gönderilen 19 Mart 1911 Tarihli Tahrirat.
[45] BOA, DH.SYS., 7/2-1, Lef 80-84. Van Vilayeti’nden Dahiliye Nezareti’ne Gönderilen 20 Mart 1911 Tarihli Şifre.
[46] BOA, DH.SYS., 7/2-3, Lef 104-105. Said’in Mektubunun Sureti.
[47] BOA, DH.SYS., 7/2-1, Lef 142. Eyüphanbeyzade Said Tarafından Van Murahhasahane Meclisi’ne Gönderilen 13 Eylül 1911 Tarihli Mektup Sureti.
[48] BOA, DH.SYS., 7/2-1, Lef 141. Ermeni Patrikhanesi’nden Adliye ve Mezahip Nezareti’ne Gönderilen 16 Eylül 1911 Tarihli Tahrirat.
[49] BOA, DH.SYS., 7/2-2, Lef 92.
[50] BOA, DH.SYS., 7/2-2, Lef 92.
[51] BOA, DH.SYS., 24/2-3, Lef 68. Van Vilayeti’nden Dahiliye Nezareti’ne Gönderilen 17 Şubat 1912 Tarihli Şifre.
[52] BOA, DH.SYS., 24/2-4, Lef 113. Van Vilayeti’nden Dahiliye Nezareti’ne Gönderilen 22 Nisan 1912 Tarihli Arz.
[53] BOA, BEO., 322594. Van Vilayeti’nden Dahiliye Nezareti’ne Gönderilen 6 Temmuz 1914 Tarihli Şifre.
[54] BOA, DH.SYS., 24/2-4, Lef 61. Kürtlere nasihat etmesi için görevlendirilen Şeyh Hacı Mehmet Efendi’ye takdim edilen proğram.
[55] BOA.DH.SYS., 23-12, Lef 2. Erzurum Vilayeti’nden Dahiliye Nezareti’ne Gönderilen 10 Haziran 1913 Tarihli Şifre. Kürtler nezdinde hürmet ve itibar sahibi olan Nakşibendiye/Halidi tarikatı şeyhlerinden Muş’lu Şeyh Hacı Yusuf Efendi Hınıs ve Pasinler bölgesine gönderilmiştir.
[56] Ahmet Halaçoğlu, “Türk-Ermeni İlişkilerinin Genel Değerlendirmesi ve Ermeni Şikayetleri Hakkında Bir Belge”, Yeni Türkiye, Ermeni Sorunu Özel Sayısı I, S 37, Ocak-Şubat 2001, s.449-454.
[57] Ermeni Komiteleri, s.51.
[58] Ermeni Komiteleri, s.56.
[59] Ercüment Kuran, “Ermeni Meselesinin Milletlerarası Boyutu”, Osmanlı’dan Günümüze Ermeni Sorunu, Ankara 2001, s.116.
[60] Ermeni Komiteleri, s.59.
[61] Ermeni Komiteleri, s.60-61.
[62] Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, c.II, kısım III, Ankara 1983, s.145-146.
[63] Akdes Nimet Kurat, Türkiye ve Rusya, Ankara 1990, s.208-209.
[64] Halil Menteşe’nin Anıları, Hürriyet Vakfı Yayınları, 1986, s.176.
[65] Y.H.Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, II/III, Ankara 1983, s.98.
[66] Kuran, a.g.m., s.116.
[67] BOA, DH.Kalem-i Mahsus (KMS), 16/30, Lef 3.Van Vilayeti’nden Dahiliye Nezareti’ne Gönderilen 18 Mart 1914 Tarihli Tahrirat.
[68] Said Nursi, Şualar, s.324’den naklen Necmeddin Şahiner, Bilinmeyen Taraflarıyla Bediuzzaman Said-i Nursi, İstanbul 1979, s.152.
* Seyyid Ali’nin, Demokrat Parti milletvekillerinden Selahaddin İnan’ın babası ve Kamuran İnan’ın da dedesi olduğu bilinmektedir. Bkz, Naci Kutlay, İttihat Terakki ve Kürtler, Ankara 1992, s.169-170.
[69] BOA, DH.KMS., 16/30, Lef 3. Van Vilayeti’nden Dahiliye Nezareti’ne Gönderilen 18 Mart 1914  Tarihli Tahrirat.
[70] Celile Celil, XIX. Yüzyıl Osmanlı İmparatorluğunda Kürtler, Terc. Mehmet Demir, Ankara 1992, s.201-214.
[71] Garo Sasuni, Kürt Ulusal, s.156-157. İsyanda Kürtlerle Ermenilerin birlikte hareket ettikleri hakkında bkz, Vedat Şadillili, Türkiyede Kürtçülük Hareketleri ve İsyanları I, Ankara 1980, s.35.
[72] BOA, DH.KMS., 16/30, Lef 4.Van Vilayeti’nden Dahiliye Nezareti’ne Gönderilen 19 Mart 1914 Tarihli Tahrirat.
[73] BOA, DH. Şifre (ŞFR), 39/7. Dahiliye Nezareti’nden Bitlis Vilayeti’ne Gönderilen 14 Mart 1914 Tarihli Tahrirat.
[74] BOA,DH.ŞFR., 20/104. Dahiliye Nezareti’nden Bitlis Vilayeti’ne Gönderilen 28 Nisan 1914 Tarihli Şifre.
[75] Garo Sasuni, Kürt Ulusal, s.158.
[76] Celile Celil, XIX. Yüzyıl, s.208.
[77] BOA, DH, ŞFR., 42/194. Dahiliye Nezareti’nden Bitlis Vilayeti’ne Gönderilen 5 Temmuz 1914 Tarihli Şifre. Seyyid Ali ve Şeyh Şehabettin adına yakılan ağıtlar 1943 yılında Beyrut’da çıkan Roja Nu gazetesinde yayınlanmıştır. Bkz, Naci Kutlay, a.g.e., s.164.
[78] BOA, DH.ŞFR., 42/102. Dahiliye Nezareti’nden Medine Muhafızlığı’na Gönderilen 22 Haziran 1914 Tarihli Şifre. Birinci Dünya Savaşı başladığı sırada isyan dolayısıyla firarda bulunan asiler ele geçirilerek savaşa gönderildiği gibi, Medine, Sivas, Ankara, Bitlis ve diğer yerlerde mahkum ve menfi bulunanlar İslam camiası üzerinde iyi bir tesir yapacağı cihetle affedilmişlerdir. Bkz., BOA, BEO., 324157. Dahiliye Nezareti’nden Sadarete Gönderilen 10 Kasım 1914 Tarihli Tahrirat; BOA, DH.ŞFR., 47/190.
[79] BOA, DH.KMS., 19/27, Lef2. Van Vilayeti’nden Dahiliye Nezareti’ne Gönderilen 1 Nisan 1914 Tarihli Tahrirat.
[80] BOA, DH.KMS., 21/55, Lef 3/1. Hasan Fehmi Tarafından Bitlis Vilayeti’ne Çekilen 16 Mayıs 1914 Tarihli Telgraf.
[81] BOA, DH.ŞFR., 40/18. Dahiliye Nezareti’nden Bitlis Vilayeti’ne Gönderilen 16 Nisan 1914 Tarihli Tahrirat.
[82] BOA, DH.ŞFR., 40/78. Dahiliye Nezareti’nden Bitlis Vilayeti’ne Gönderilen 23 Nisan 1914 Tarihli Tahrirat. Birinci Dünya harbinin başladığı sırada Molla Selim’in Rus konsolosluğundan alınarak idam edildiği, idamı sırasında yanında bulunan ve daha sonra Erzurum mebusu olacak olan Durak Bey’e şu sözleri söylediği nakledilmektedir: “…Ey Türkler! Beni idam edecekseniz ediniz. Fakat memleketinizdeki idareden utanmıyor musunuz? Bu kadar yerleri verdiniz, ne kadar yerleri şuna buna hibe ettiniz. O vakit ki idareyi hepiniz bilirsiniz. Bunda bizim kusurumuz vardır diye söylemiyorsunuz. Ne zararı var. Bitlis’i de bize verseniz ne çıkar”. Hasan Yıldız, Sevr-Lozan-Musul Üçgeninde Kürdistan, Koral Yayınları, İstanbul 1991, s.139-140.
[83] BOA, DH.KMS., 3/35, Lef 19. Stockholm Sefaret-i Seniyyesinden Hariciye Nezareti’ne Gönderilen 7 Nisan 1914 Tarihli Suret.
[84] BOA, DH.ŞFR., 40/121. Dahiliye Nezareti’nden Bitlis Vilayeti’ne Gönderilen 30 Nisan 1914 Tarihli Şifre.
[85] Hasan Yıldız, a.g.e., s.138-139.

 ----------------------
* Ondokuz Mayıs Üniversitesi - Ordu, Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi - fatihunal@yahoo.com
- ERMENİ ARAŞTIRMALARI, Sayı 20-21, Kış 2005 - İlkbahar 2006
    İçeriğe Yorum Yaz    Yazdır    Tavsiye Et

   «  Geri
Yorumlar

Henüz Yorum bulunmamaktadır.


 
 
ERAREN - Ermeni Araştırmaları Enstitüsü

Bu site en iyi 1024 x 768 çözünürlükte görüntülenir.