| | Title: According to Turkish, and British Documents Ottoman Policy towards the Armenians during the Great War, (1914–18)
Abstract: This study to begin with examines Turco-Armenian relations thoroughout history and then focuses on the events that led to escalation of tension between the Turkish administration and the Armenian population during the First World War. İt also deals with the driving force behind the issue of relocation of the Armenian population by the Ottoman authorities.
The study shows that both Armenians and Turks had peacefully lived in the same territories in the long periods. Starting from the second half of the 19th century, this situation however began to change. İn order to destroy the Ottoman Empire within itself the Great Powers of Europe began to make plans for provoking its minorities such as the Armenians. The result was great rebellions and massacres conducted by the Armenian bands against the state and the civillian population. The author argues that the Ottoman authorities had never committed the so-called genocide against the Armenian population but only they did take the necessary measures to protect the state and civillian population against the internal uprisings in the midst of the war.
Keywords: Turco-Armenian Relations, Eastern Question, the policies of Great Powers towards Armenians, Armenian rebellions, Enver Pasha, The Law of Relocation, British Foreign Office, British War Office.
Anahtar Kelimeler: Türk-Ermeni İlişkileri, Doğu Meselesi, Büyük Devletlerin Ermenilere Karşı Politikaları, Ermeni İsyanları, Enver Paşa, Tehcir Kanunu, İngiliz Dışişleri Bakanlığı, İngiliz Harp Bakanlığı
GİRİŞ
Osmanlı Devletinin Birinci Dünya savaşında takip ettiği siyaset iddia edildiği gibi Ermenileri yok etme politikasına mı dayanmıştı? ya da bir başka deyişle savaş dönemi Osmanlı yöneticileri Ermenilere karşı nasıl bir politika takip etmişti? Bu soruları irdelemek ve bunlara bilimsel çerçevede cevap aramak bu makalenin temel gayesi olacaktır. 11. yüzyılda Selçuklu Türkleriyle Ermenilerin karşılaştıkları tarihten beri bu iki grup millet arasındaki ilişkiler karşılıklı hoşgörü ve tolerans çerçevesinde oluşmuş ve gelişmişti. Bu dönemde Ermeniler, hakim devlet olan Selçuklu İmparatorluğunu Bizans’a karşı bir kurtarıcı olarak görmüşlerdi.[1] İki millet arasındaki hoşgörü ortamı Osmanlı İmparatorluğu döneminde de 19’uncu yüzyılın ikinci yarısına kadar devam etmişti. Bu dönemde Osmanlı yönetimi Ermenileri Millet sistemi içine yerleştirerek geniş dini, kültürel ve ticari haklar sağlamıştı. Ermeniler kendilerine sağlanan adalet ve geniş haklar ortamı çerçevesinde ticaret ve çeşitli mesleklerle uğraşmışlar ve sahip oldukları büyük servet ve zenginlikle zamanın Avrupa devletlerinin dikkatlerini çekmişlerdi.[2]
Ancak 19’uncu asrın ortalarından itibaren yukarda kısaca temas ettiğimiz şekilde Ermenilerle Türkler arasında tarih boyunca geliştirilmiş olan sosyal, ekonomik, ticari ilişkiler ve hoşgörü ortamı yerini şiddete, isyana hatta ihanet etmeye varacak kadar bir seri olaylar dizisinin akışına bırakmıştı. Herhangi bir bilim dışı sapmaya sebebiyet vermeden gayet yalın bir şekilde bunun sebebi araştırıldığında, Ermeni ve Türk milletleri arasında uzun bir zaman her hangi bir iç problem yaşanmadığına göre, dış etkenler ve kışkırtmaların sorunun ana kaynağı olarak ortaya çıktığı kolayca görülmektedir. Yusuf Halaçoğlu, (bir çok tarihçi gibi), Ermeni Meselesinin ortaya çıkış sürecini pek haklı olarak Osmanlı Devletinin parçalanması projesi olan ‘Şark Meselesi’nin bir parçası olarak görmektedir.[3]
Türk-Ermeni ilişkilerini Türk ve yabancı arşivlerleri mukayese ederek inceleyen çalışmaların sayısı maalesef çok değildir. Mevcut çalışmamız bu eksikliği gidermek üzere kaleme alınmış olup geniş bir şekilde Türk ve İngiliz arşiv kaynaklarına dayanmaktadır. Bu materyallerin yanında yerli ve yabancı ikinci el kaynaklardan da istifade edilmiştir. Çalışmamız iki bölüm halinde tertip edilmiştir. Türk-Ermeni ilişkilerinin tarihsel altyapısını inceleyen I. Bölüm; Birinci Dünya Savaşı süresince Osmanlı politikasını inceleyen ikinci bölüm.
Tarihsel Altyapı: I. Dünya Savaşı’na Kadar Geçen Süreçte Ermeni Meselesi
Tarihin uzun dönemleri içinde önce Makedonyalıların sonra Roma ve Pers İmparatorluklarının ve sonra da Bizans’ın yoğun baskı ve eziyetlerine maruz kalan Ermeni toplulukları ancak Selçukluların Asya kıtasında hakimiyet kurdukları dönemde huzur ve emniyete kavuşmuşlardı. 1071 yılında Sultan Alp Arslan’nın Bizanslılar’ı Malazgirt’te kesin bir yenilgiye uğratıp Anadolu kapılarını Türklere açmasıyla Ermeni toplulukları Selçuklu hakimiyeti altına girdiler.[4] Selçuklular Bizans’ın ortadan kaldırmağa çalıştığı Ermeni Kilisesine geniş haklar sağlamışlar ve Ermenileri vergiden muaf tutmuşlardı. Sultan Melikşah’ın Ermenilere karşı siyaseti konusunda zamanın Ermeni tarihçisi Urfalı Mateos eserinde şunları söylemişti: ‘Aynı yılda evrenin sahibi Sultan Melikşah Rumların ülkelerine doğru ilerledi. Kalbi Hıristiyanlara karşı şefkat ve iyimserlikle doluydu. Fethettiği ülkelerin ahalisine bir baba sevgisiyle muamele etti… Ermeni halkına refah ve mutluluk getirdi.’[5]
Selçuklulardan sonra Moğol istilasına uğrayan Ermeniler küçük topluluklar halinde çeşitli bölgelere dağılmışlardı. Daha sonra 1514 yılında I. Selim zamanında Osmanlı hakimiyeti altına girmişlerdi. Bundan az bir zaman sonra Osmanlı yönetimi Ermeni toplumunu ‘Millet Sistemi’ içine dahil ederek geniş bir dini ve sosyal özgürlük ortamı sağlamıştı. Ermenilerin ‘Gregoryen Milleti’ olarak örgütlendiği bu sisteme göre milletler dinlerine göre gruplara ayrılacak ve bu gruplar da dini liderlerin sorumluluğu altında olacaktı. Böylece Osmanlı yönetimi İstanbul’daki Ermeni Patriği’ni Ermeni milletinin dini otoritesi olarak kabul etmişti.[6]
Millet Sistemi diğer topluluklarda olduğu gibi Ermenilerde de toplum olma ruhunu geliştirmişti. Ancak zamanla Ermeni toplumu içinde bu dini yapıya karşı alerji duyulmaya başlandı. Bu rahatsızlığa bir çare olarak 1860’ta Ermeni Milleti Nizannamesi hazırlandıktan sonra 1862 yılında Ermeni Milli Meclisi kuruldu. 140 üyeli bu Meclisin başkanı Patrik olacaktı ve üyeleri de çeşitli mesleklerden olabilecekti. Osmanlı yönetimi 29 Mart 1863 yılında Ermeni Nizannamesini onaylamıştı. Böylece Osmanlı Devleti Ermeni milliyetçiliğinin fitilini ateşleyecek en önemli adımı atmış oldu.[7]
Osmanlı Devleti’nin zayıflamaya başladığı bu dönemde Ermeni toplumu siyasi ve ekonomik yönlerden özellikle de ticarette elde ettikleri büyük servet dolaysıyla Avrupa devletlerinin büyük ilgisini çekmeye başlamışlardı. 1604 yılında İran Şahı Abbas’ın binlerce Ermeni’yi İsfahan’a göndermesinden sonra Ermeniler Hindistan ile ticarete başlamışlardı. 1688 yılında merkezi Londra’da bulunan Londra’daki Doğu Hindistan Kumpanyasından ticari imtiyazlar elde etmişlerdi. Bu şekilde milletlerarası ticarette giderek artan önem kazanmışlardı. Avrupa devletlerinin Ermeni toplulukları ile siyasi ilgileri daha önceki dönemlerde başlamıştı. Bu devletlerin Ermenilerle gittikçe artan ilgisi Osmanlı Devletine karşı gelişen ayrılıkçı hareketlerin oluşmasında temel rol oynamıştı.[8]
Fransa, Osmanlı Devleti’ndeki Ermenilerle ilk ilgilenen Avrupa devleti idi. Fransa’nın ilgisinin temelinde dini, siyasi ve ekonomik sebepler yatmaktaydı. Fransa bu faaliyetlere 1535 yılından sonra elde ettiği kapitülasyonları kullanarak başlamıştı. Bu tarihten sonra Fransa’nın desteğini alan Papalık, Ermeniler arasında Katolikliği yaymak için misyonerlerini göndermişti. 1604 yılında yenilenen kapitülasyonlarla Fransa’ya tanınan imtiyazlar ticaretle ilgilenen Ermenileri Katolik mezhebine girmeye teşvik etmişti.
Anadolu’da ve Akdeniz’de siyasi ve ticari nüfuzunu geliştirmek isteyen Fransa, Ermenileri bu amaçları doğrultusunda kullanmak istemekteydi. Fransa katolikleşen Ermenilerin Fransa Kralına kurtarıcı olarak yöneleceklerini ve birçoğu zengin banker olan ve bazıları devlet kademelerinde bulunan Ermenilerin Fransa lehine kullanılabileceğini hesaplamaktaydı. Osmanlı kaynaklarının belirttiğine göre 1623–1640 yılları arasında hüküm süren IV. Murad’ın Padişahlık dönemine kadar sadece Gregoryan mezhebinde olan ve devlete bağlı olan Ermeni Milleti arasında bu dönemden sonra Fransa’nın ve misyonerlerin etkisiyle Katoliklik yayılmaya başlamış ve Ermeniler Avrupalıların kendilerini Osmanlıdan kurtarmalarını istemeye başlamışlardı.[9] Bu amaçlar doğrultusunda Paris’te 1810 yılında Doğu Dilleri Okulunda Ermenice Kürsüsü açılmıştır.
Sultan II. Mahmut Fransa’nın baskısıyla 1830 yılında Katolik Ermeni Cemaatini ayrı bir Millet olarak tanımıştı. Fransa Osmanlı Devleti içindeki Katoliklerin koruyucusu olarak kendisini ilan etmişti. 1895 yılında Berlin antlaşmasının 61. maddesi gereğince Fransa Osmanlıya Ermeniler için ıslahat yapılması konusunda yoğun baskı yapmıştı. Bunlardan güç alan Ermeniler daha sonra aynı yılın Eylül ayında ayaklanmaların en büyüklerinden olan Zeytun isyanını çıkarmışlardı. Bu ve daha sonraki isyanlarda Fransız Konsoloslarının ve elçilik görevlilerinin de payının olduğu bilinmektedir. Nitekim isyan başladıktan sonra elebaşılar Fransız konsolosun yardımıyla Paris’e kaçmışlardı.[10]
Ermenilerle siyasi iktisadi ve askeri yönlerden ilgilenen diğer bir devlet Rusya idi. 11. yüzyıldan itibaren Ermeni tacirlerin Rusya ile ticaret yaptığı bilinmektedir. Çar I. Petro Ruslara ipek üretiminin nasıl yapıldığını öğretmeleri için Ermenilerin ülkesine gelmelerini teşvik etmişti.[11] Rusya’nın 19. yüzyılın ilk çeyreğinde Kafkasya’ya hakim olması ve daha sonra 1828–29 yıllarında Osmanlı-Rus savaşının çıkması üzerine Ermeniler Ruslar’ın himayesini talep etmeye başlamışlardı. Bu olay böylece Rus-Ermeni siyasi ve askeri ilişkilerinin başlamasına sebep olmuştu. Bu savaşta Osmanlılara karşı Ruslarla birlikte hareket eden Erzurum ve Kars bölgesindeki Ermeniler kendilerine misilleme yapılmasından korktuklarından dolayı Rusya’ya kaçmışlardı. Bundan başka savaş sonunda yapılan antlaşmaya göre Osmanlı Devletinin Rusya’ya gidecek Ermenilere ve Hıristiyanlara serbestlik tanıması üzerine 40 bine yakın Ermeni Rusya’ya göçmüştü.[12]
Rusya’nın bu dönemden sonra sıcak denizlere inme politikası gütmeye başlamasıyla Osmanlı Devletine karşı tutumu sertleşmişti. Ruslar Osmanlı Devletini içten yıkmak için Anadolu’da bulunan Ermenileri kışkırtmayı temel bir amaç olarak görmüşlerdi. Her ne kadar 1856 Kırım Savaşının sonucunda Ruslar Hıristiyanların yegane hamisi olma özelliğini kaybetmeye başladılarsa da Çar II Alexander Rus himayesi altında bağımsız bir Ermeni devleti kurma planını 1881 yılında öldürülene kadar devam ettirmişti. Ancak bu tarihten 1900 yılına kadar Rusya, Çar Alexander’in projesini takip etmekten vazgeçmişti.[13]
Kırım Savaşı’ndan 1877–78 Osmanlı-Rus Savaşına kadar geçen süre içinde Avrupa Devletleri Osmanlı Devleti sınırları içindeki Ermenilerle pek fazla ilgili olmazken Ruslar Pan-İslavism siyaseti çerçevesinde bir taraftan Balkanlarda Karışıklık çıkartmak isterken diğer taraftan Ermenileri sürekli Osmanlı Devleti aleyhinde kışkırtmakla meşguldu. Bu dönem süresi içersinde Osmanlı Devleti’nin Ermenilere olan güveni halen devam etmekteydi. Ancak yine bu dönemde Osmanlı Devleti sınırları içersindeki bazı Ermeniler yayınladıkları gazetelerde açıkca bir milli Ermeni yurdunun kurulmasından söz etmekteydiler.[14]
1877–78 Osmanlı-Rus Savaşı, Rusya’nın Pan-İslavizm amaçlarını gerçekleştirmek için sözde zulme uğrayan Hıristiyanları kurtarmak bahanesiyle 24 Nisan 1877 yılında saldırıya geçmesiyle başladı. Savaş Plevne’nin düşmesinden sonra 31 Ocak 1878 tarihinde Edirne’de yapılan mütareke ile sona ermişti. Savaşın başlaması Ermeni-Rus işbirliği yoluyla bağımsız bir devlet kurmayı hayal eden İstanbul’daki Ermeni Kilisesi ve yandaşlarını da harekete geçirmişti. 1876 yılında Osmanlı Devleti’nin düştüğü zor durumdan faydalanmak isteyen bazı Ermeni grupları İngiliz Büyükelçisine başvurarak Ermenilerin Osmanlı yönetiminden kurtarılmasını istemişlerdi. Büyükelçi raporunda bu tip hareketlerin Rus kışkırtması sonucu meydana geldiğini ve genelde Ermeni aydınlarının ve eğitimli kimselerin Rusya ile herhangi bir işbirliğine karşı olduklarını raporunda bildirmekteydi.[15] 1878 yılında Ermeni Patriği Nerses İngiliz Dışişleri Bakanına yazdığı mektubunda artık Ermenilerin Türk yönetimi altında yaşayamayacağından ve de Doğu Anadolu’da bir Hıristiyan yönetiminin kurulmasının şart olduğundan bahsetmekteydi.[16]
Savaşın bitmesinden ve Ayastefanos muahedesinin yerine 13 Temmuz 1878 tarihinde imzalanan Berlin antlaşmasının 61’nci maddesiyle, büyük devletlerin gözetimi altında olmak şartıyla, Osmanlı Devleti Ermeniler için bazı ıslahatları yapma yükümlülüğü altına sokulmuştu. Böylece Osmanlı Devletinin parçalanması planı olan Doğu Meselesi projesinin en önemli adımı atılmış oluyor ve bu çerçevede Ermeni sorunu da uluslar arası bir vaziyete dönüştürülmüş bulunuyordu.[17] Bu şekilde uzun zaman sulh u salah içersinde yaşayan Türk ve Ermeni milletlerinin arasına yabancı güçler marifetiyle bir daha geri dönülemeyecek bir şekilde ayrılık tohumları atılmış oldu.
Dış politika sahasında iyi bir uzman derecesinde bilgi sahibi olan Sultan II. Abdülhamit[18] Osmanlı Devletinin parçalanmasına yönelik bir hazırlık olan Ermenilere Islahat konusunda dış güçlerin planlarının farkında olmuş ve onların oyununa gelmemişti. Bu durumun farkına varan Ermeni ayrılıkçı örgütleri dış kışkırtmaların da etkisiyle batılı devletlerin Osmanlı Devleti’nin içişlerine karışmalarını sağlamak ve böylece nihai amaçlarına ulaşmak gayesiyle bazı örgütler kurmuşlar ve bir takım iç ayaklanmaklar başlatmışlardı.[19]
1877–78 Osmanlı-Rus savaşından sonra İngiltere Osmanlı Devleti’ndeki Ermenilerle yakından ilgilenmeye başlamıştı. Bunun temelinde ise İngiltere’nin Osmanlı Devletine karşı takip ettiği geleneksel siyasetin değişmeye başlaması yatmaktaydı. 1791 yılından beri İngiliz Hükümetleri Rusya’nın Akdeniz’e ve Orta Doğu bölgelerine yayılma ihtimaline karşı Osmanlı Devletini desteklemişlerdi. İngiltere Berlin antlaşması esnasında Osmanlılara verdikleri diplomatik desteğe karşılık Kıbrıs adasını geçici olarak işgal etmişlerdi. Bu adım İngiltere’nin Osmanlıya karşı geleneksel bakış açısının değiştiğine dair önemli bir işaretti. İngiltere Osmanlı Devletinin korunması siyasetiyle Ruslara karşı Hindistan ve Akdeniz’deki menfaatlerinin korunamayacağını düşünmüş ve bu bölgeleri güvenlik altına almak için önce Kıbrıs’ı sonra da 1882 yılında Mısır’ı işgal etmişti. Böylece Osmanlı Devleti’nin dağılması artık İngiltere için bir problem olmayacaktı.[20]
1880 yılında İngiltere’de Liberal Hükümetin başına geçen William Ewart Gladstone Hıristiyan azınlıkların haklarını korumak bahanesiyle Osmanlı Devleti içindeki ayrılıkçı hareketlere destek vermiş ve Türk düşmanlığına dayalı bir politika takip etmeye başlamıştı. Bu genel siyaset içinde Ermeniler konusuna da el atan İngiltere böylece Rusya’nın yerini almış olmaktaydı. Ağustos 1878 yılında İngiliz Büyükelçisi Osmanlı Devleti’ne Berlin antlaşmasının 61 maddesinde bildirilen reformları uygulamaya başlaması için bir nota vermişti. Ancak Osmanlı Dışişleri yetkilileri önce bunu içişlerine bir saygısızlık olarak saymış ve buna şiddetli tepki göstermişlerdi. Ancak İngilizlerin ısrarı üzerine Sultan II. Abdülhamit daha sonra bu reformları uygulayacağını ancak bunun için krediye ihtiyaç olduğunu İngiliz yetkililere iletti. Ancak İngilizler küçük miktarda bir yardımın dışında başkaca bir yardım yapamayacaklarını bildirmişlerdi. Bu sıralarda Osmanlı maliyesi borç ve kaynak yokluğu sebebiyle büyük bir sıkıntı içinde bulunmaktaydı.[21]
Osmanlının içte ve dışta maruz kaldığı bu sıkıntılı dönemde Ermeniler de Rus kışkırtmalarının da etkisiyle boş durmuyor çeteler ve örgütler kuruluyordu. Berlin antlaşmasının Sırbistan, Romanya ve Karadağ’a bağımsızlık kazandırması ve Bulgaristan’a otonom bir yönetim hakkı tanıması Ermenileri de otonomi veya bağımsızlıklarını kazanmaları yönünde cesaretlendirmişti. Rus ajanları Van, Bitlis, Siirt, Cizre bölgelerinde yoğun faaliyetlerde bulunmaktaydı. 1879 yılında İngiliz ve Rus Hükümetlerinin ortak hareket etmeleri sonucunda Osmanlı Hükümeti doğu bölgelerindeki Ermenilerin durumunu tespit için iki komisyon kurarak ıslahat projesini uygulamaya yönelik ilk adımını atmıştı. Ancak reformların uygulanması için maddi kaynaklara ihtiyaç vardı ve İngiltere Osmanlı yönetimini ıslahatları bir an önce uygulamaya koyması yönünde sıkıştırırken Sultanın yardım isteklerini duymamaktaydı. Bu durum da Türk-İngiliz ilişkilerinde giderek artan bir soğukluğa sebep olacaktı.[22]
Bu dönemde yoğunlaşan Ermeni örgütlenmesi ve isyanlar planlama faaliyetlerine İstanbul Patriği de dahil olmaya başlamıştı. 1879 yılında İstanbul’daki İngiliz Büyükelçisi, bakanlığına, Patrik Nerses’in Anadolu’da bir Ermeni otonomi yönetimi kurmak için faaliyetlere başladığını ve bu faaliyetlerin nihai amacının bağımsız bir Ermeni Devleti kurmak olduğunu bildirmişti. 1877 yılında savaşı fırsat bilen Ermenilerin Zeytun bölgesinde başlattıkları isyan bu amaca uygun atılmış bir ön adımdı. İsyan İngiliz Hükümetinin de araya girmesiyle Şubat 1879 yılında sona erdirilmişti. Ancak Ermeniler için reformların uygulanması konusunda Osmanlı yönetimine baskı yapmayı sürdüren İngiltere 1883 yılında Almanya ve Rusya’ya başvurarak bu konuda Osmanlı yönetimine karşı ortak hareket etmeyi önermişti. Ancak bu öneriyi ne Rus ne de Alman Hükümetleri kabul etmemişti.[23] Bu durum Türk-İngiliz ilişkilerini gererken Osmanlı Devletini Almanya ile yakınlaştırmaya başlamıştı.
Bu dönemde nihai amacı bağımsızlık olan Ermeni Kilisesinin yanında ihtilalci Ermeni partileri de ortaya çıkmaya başlamıştı. 1885 yılında Van’da kurulan Armenagan partisini 1887 yılında Cenevre’de kurulan Hınçak partisi takip etmiş ve 1890’da bir diğer örgüt olan Taşnak partisi Tiflis’te kurulmuştu. Maddi sıkıntılar, iç ve dış baskılar ve kaynak yokluğu gibi nedenlerle Ermeniler için ıslahat programının uygulanamaması ve Rusya’nın 1883 yılından sonra Ermenilere verdiği desteği kesmesi üzerine çeşitli Ermeni örgüt ve partileri Osmanlı Devletine karşı isyan çıkarma siyasetini uygulamaya koymaya başlamışlardı. Bu yolla aynı zamanda büyük bir propaganda ve lobi faaliyeti yapılacak Ermenilerin Türkler tarafından katledildiği propagandaları yapılarak yabancı güçlerin Osmanlı Devleti içişlerine müdahale etmesine fırsat sağlanacaktı. Bu partilerin de marifetleriyle 1890–97 yılları arasında 40 a yakın Ermeni isyanı gerçekleşmişti ve bu isyanlar 1915 yılına kadar devam etmişti.[24]
1876 yılından 1883 yılına kadar Ermenilere her türlü desteğini esirgemeyen Rusya, bahsi geçen tarihten sonra Ermenilere verdiği desteği kesmişti. Bunda İngiltere’nin Berlin Antlaşması’yla Rusya’nın büyük siyasi planlarını engellemesinin ve Ermenilerin hamisi olarak ortaya çıkmasının da rolü vardı. Rusya 1900 yılında tekrar Ermenilere ıslahat için Osmanlı Devletine baskı yaptıysa da 4 yıl sonra Azeri Türklerini Ermenilere karşı kışkırtmıştı. Rusya Ermeni Kilisesinin bağımsız hareket etmesinden hoşlanmıyor ve bir gün bu kilisenin kendi içindeki Ermenileri de ayaklandıracağından korkuyordu. Moskova’nın bu tarihten sonra kendi içindeki Ermenileri asimile etme politikası takip etmesi üzerine Ermeniler bağımsız bir yurt kurmak için dikkatlerini Osmanlı Devleti üzerinde yoğunlaştırmaya başladılar. Bu arada Genç Türklerin Osmanlı yönetimini ele geçirmesi, Ermenilerin Doğu bölgesinde bağımsız bir devlet kurma ümitlerini arttırmış ve bu amacı gerçekleştirmek üzere gözlerini İstanbul Patrikliği üzerine çevirmelerine sebep olmuştu.[25]
Genç Türkler İngiltere ve Fransa’nın fikir cereyanlarından etkilenen ve Osmanlı Devletinin kurtuluşunun radikal bir reform süreciyle olacağını savunan bir siyasi muhalefet grubunun adı idi. Bu grup 1889 yılında Cenevre’de gizli bir teşkilat olan İttihat Ve Terakki Partisi’nin temellerini attı. Daha sonra bu partinin merkezi önce Paris’e daha sonra da Sultan II. Abdülhamit’e muhalefetin merkezi olan Selanik’e taşındı. Selanik’te 27 Eylül 1907 yılında çeşitli partilerin birleşmesiyle Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti teşekkül ettirilerek Abdülhamit’e karşı muhalefet hareketi kuvvetlenmişti. İttihat ve Terakki Cemiyetinin 27–29 Aralık 1907 yılında Paris’te yaptığı üçüncü kongresine Ermenilerin Taşnak, Hınçak ve diğer gruplarının temsilcilerinin yanında Rum, Arnavut, Yahudi gibi diğer azınlık temsilcileri de katılmıştı. Her ne kadar Türk üyeler meşruti bir yönetime bağlı merkeziyetçi yönetimi savunmuşsalar da Ermeniler ve diğer azınlık gruplar adem-i merkeziyetçi fikirlerde ısrar etmişlerdi. Ancak bütün temsilcilerin birleştiği nokta ihtilal yolu ile mevcut rejimin devrilmesi idi.[26]
Nihayet İttihat ve Terakki Partisi 24 Temmuz 1908 yılında yaptığı bir ihtilal neticesinde önce Abdülhamit’i meşrutiyeti ikinci kez ilan etmeye mecbur etmiş ve bir yıl sonra da tahtından indirmişti. Meşrutiyetin ilanıyla kurulan yeni Osmanlı Hükümetiyle Ermeni grupları arasında bir yakınlaşma meydana gelmiş ancak bu uzun sürmemişti. Ermeniler’e tanınan bir sürü yeni haklara (bütün Ermeni siyasi mahkumlarının salıverilmesi, Ermenilere silah taşıma serbestliği verilmesi vb.) rağmen aşırı gruplar bu hak ve hürriyetleri suistimal etmiş, hızla silahlanmaya başlamışlardı. Böylece, çok geçmeden Adana isyanı Nisan 1909’da patlak vermişti. Bu durum ise Rusya’nın dikkatinden kaçmamış ve bu ülkenin tekrar Ermenileri kullanmak suretiyle Osmanlı Devleti’ni içten çökertme planları yapmaya sevketmişti.[27]
Kafkasya’daki Ermeniler, Moskova’nın baskıları ve sıkı asimilasyon politikası neticesinde Rus himayesinde bir otonom Ermeni Devleti kurma hayallerinden vazgeçerek gözlerini Anadolu’da bir otonom veya mümkünse bağımsız bir devlet kurma planlarına çevirmişlerdi. Henüz iktidara yeni geçmiş olan İttihat ve Terakki yönetiminin sağladığı hak ve imkânları istismar eden Ermeni gruplar silahlanma ve isyan faaliyetlerine başlamakta gecikmemişlerdi. Bu yeni durum ise önceki paragraflarda da izah edildiği gibi uzun bir zamandır Anadolu’daki Ermenilere yönelik faaliyetlerini askıya alan Rusları tekrar harekete geçirecekti.
Rusya’nın Ermenilere karşı takip ettiği bu yeni politikasının dünya konjoktöründe meydan gelen gelişmelerle yakın ilgisi vardı. Bu dönemde Osmanlı Devleti’yle yaptığı işbirliği yoluyla Orta ve Yakın Doğu bölgelerine nüfuz etmeye başlayan Almanya’ya karşı İngiltere ve Rusya eski anlaşmazlık ve çekişmeleri bir yana bırakarak yakınlaşmaya başlamışlardı. Bu yönde en önemli adım 31 Ağustos 1907’de iki ülke arasında imzalanan bir ittifakla atılmıştı. Buna göre İran; İngiliz nüfuz bölgesi, Rus nüfuz bölgesi, ve tarafsız bölge olmak üzere üç bölgeye ayrılacaktı. Anlaşmaya göre Rusya İran Körfezindeki ve Hindistan kıtasındaki İngiliz nüfuz bölgesini kabul edecekti.[28] Bundan sonra Rusya, İngiltere ile işbirliğinin verdiği avantajı da kullanarak Osmanlı’ya karşı Ermeni kartını serbestçe kullanabilecekti.
Adana isyanından sonra Türk-Ermeni ilişkileri gittikçe artarak gerginleşmeye başlamıştı. 1911 yılı Ekim ayında Van’daki İngiliz Konsolos yardımcısı Ermeni komitelerinin faaliyetleriyle ilgili olarak bakanlığına gönderdiği yazıda şunları demekteydi: ‘Ermeni ihtilalci örgütlerinin sıradan halk üzerindeki etki ve faaliyetlerini inkar etmek mümkün değildir. Ancak Ermeniler genelde Türk ve Kürtlerle barış içinde yaşamaktadırlar. Türk yöneticileri de ihtilalci çetelerin kışkırtmalarına kapılmamaktadırlar. Ermeni çetelerinin olduğu yerlerde sıradan Ermeni halkı bu çetelerin marifetleriyle acı çekmektedirler. Çeteler ucuz aldıkları silahları Ermeni köylülerine zorla yüksek fiyatlara satmaktadırlar…’.[29]
Nisan 1913 yılında bir başka İngiliz raporunda, Ermeni ihtilalci komitelerinin Adana, Zeytun, Dörtyol ve diğer bölgelerde çeşitli faaliyetler içinde olduklarından ve Osmanlı Devletine karşı iç ve dış yıkıcı faaliyetler nedeniyle imparatorluğun dağılmasının an meselesi olduğundan bahsedilmekteydi. Mayıs 1913 yılında Rusya ile İngiltere arasında yapılan görüşmelerde Rus Dışişleri Bakanı Sazanof Rusya’nın Ermenistan’a reform yapılması planına çok büyük önem verdiğini ve bu maksada yönelik olarak ta İstanbul’daki üçlü ittifak elçilerinin tartışması gerektiğini belirtmişti. Aynı yılın yaz ve güz ayları boyunca İstanbul’daki büyük devletlerin büyükelçileri Anadolu’da Ermeniler için ıslahat projesini tekrar gündeme getirmişlerdi. İngiltere ve Fransa tarafından desteklenen Ruslar Ermenilerin şampiyonluğu rolünü üstlenirken Avusturya ve Almanya Osmanlı Devletinin tarafını tutmaktaydılar.[30]
Ancak yine de Ruslar ile İngilizler arasında izlenecek taktik konusunda bazı farklılıklar da ortaya çıkmaktaydı. Ruslar Osmanlı Devletinin fikrini hiç sormadan reform konusunda Avrupa devletlerinin alacakları kararları İstanbul’a zorla dikte ettirme düşüncesini ileri sürerken İngiliz Hükümeti ise Osmanlı Devleti’nin de görüşlerinin alınması gerektiğini savunmaktaydı. Rusya ise bu fikre ‘Ermenilerin itiraz etmeleri sebebiyle ve böyle bir durumda Ruslara güvenlerinin sarsılacağı’ gerekçesiyle karşı çıkmaktaydı.[31] Nihayet yapılacak ıslahat için uygulanacak program üzerinde büyük devletler arasında bir antlaşmaya varıldıysa da az bir zaman sonra Birinci Dünya Savaşı’nın çıkması bu projenin uygulamaya konmasını engelleyecekti.
I. Dünya Savaşı Döneminde Ermeni Meselesi, (1914–1918)
Rusya, daha savaş çıkmadan Osmanlı Devleti içindeki Ermenilere karşı takip edeceği politikanın ana hatlarını çizmişti. Sazanof Duma’da 23 Mayıs 1914 yılında yaptığı konuşmada şöyle demekteydi: ‘Rusya Osmanlı sınırları içindeki Ermenilere kayıtsız kalamaz. Ermenilere her türlü kültürel ve idari haklar sağlanmalıdır. Böylece Doğu Anadolu’daki Hıristiyan topluluklara her türlü garanti verilmeli ve onların istekleri tatmin edilmelidir.’[32] Rusların Ermenilerle ilgili planları hakkında bir başka raporda Erzurum’daki 3. Ordu Komutanlığından 19 Haziran 1914’te çeşitli askeri birimlere gönderilen yazıda şunlar ifade edilmekteydi:
‘Ruslar Kafkasya’daki Ermeniler aracılığıyla bizdeki Ermenileri bize karşı Osmanlı ülkesinden ele geçireceği yerleri Ermenilere vererek bağımsızlıklarını sağlamak sözüyle kışkırttıkları ve üstelik bizim köylüler kıyafetinde birçok adamları içerdeki Ermeni köylerine götürdükleri ve dağıtılmak üzere sınırdaki kimi yerlere silah ve cephane getirdikleri ve Rus generallerinden Loris Melikof’un oğlunun bu maksatla Van bölgesine gittiği doğru olarak haber alınmıştır …’.[33]
1 Ağustos 1914 yılında Almanya’nın Rusya’ya savaş açması ve Osmanlı Devleti’nin de savaş hazırlıklarına hız vermesi Anadolu’daki Ermenileri harekete geçirmişti. Eçmiyazin Patriği Kafkasya’daki Rus valisine yazdığı mektupta Rusya’nın Anadolu’da bağımsız bir Ermenistan devleti kurulmasını kabul etmesi halinde bütün Ermeni milletinin savaşta Rusya’yı destekleyeceğini bildirmişti. Rusya’nın Kafkasya valisi bu mektuba verdiği cevapta Osmanlı Devleti’nin savaşa katılması halinde ve Ermenilerin kendisinden gelecek emirlere uymaları şartıyla bağımsız Ermenistan fikrini destekleyeceğini bildirmişti. Rus Çarı II. Nikola yine aynı şekilde Rusların Ermenileri koruyacağını ve zamanı gelince de isteklerini yerine getireceğini bildirmişti.[34]
Bu tarihten kısa bir zaman sonra Osmanlı askeri ve sivil otoriteleri Rus-Ermeni işbirliği ile Osmanlı Devleti aleyhinde başlatılan faaliyetler konusunda detaylı bilgiler elde etmeye başlamışlardı. Erzurum’da üçüncü ordu komutanı olan Hasan İzzet Paşa’nın 24 Eylül 1914 yılında Başkumandanlığa gönderdiği yazıda şunları rapor etmekteydi:
‘Rusların Kafkasya’daki Ermeniler vasıtasıyla dahilimizdeki Ermenileri, Memalik-i Osmaniye’den (Osmanlı Memleketlerinden) zaptedecekleri yerleri Ermenilere vermek, kendilerine istiklaliyet temin etmek vaidleriyle teşvik ettikleri ve bizim köylüler kıyafetinde birçok adamları dahilimizdeki Ermeni köylerine göndererek, çeteler teşkil eylemek teşebbüsünde bulundukları, tevzi edilmek (dağıtılmak) üzere huduttaki bazı mevakie (yerlere) esliha (silahlar) ve cephane getirdikleri ve itaati muhafaza eylemek, harp ilan edilirse orduda Ermeni efradının (erlerinin) silahlarıyla Rusların tarafına geçmesine, ordumuz ilerlerse sukünet ve itaatin muhafazasına, ricat ederse silahlanıp çete haline geçerek, aleyhimize hareket eylemeye karar verdikleri mevsuktur (belgelenmiştir). Bil-münasebe taharri edilen (Bu nedenle aranan) bazı Ermeni evlerine dahi esliha-i harbiye zuhur etmiştir (silahlar ortaya çıkmıştır)...’.[35]
Osmanlı Devleti’nin savaş için hazırlıklar yaptığı 1914 yılının ikinci yarısına rastlayan dönemde Ermeniler, İttihat ve Terakki Hükümeti’nin er ya da geç cihan savaşına gireceğini tahmin ederek böyle bir ortamın bağımsız bir Ermenistan devleti kurmak için en uygun fırsat olacağını düşünmüşlerdi. Bunun için yoğun bir planlama ve hazırlık dönemi içine girmişlerdi. İngiliz ve Türk belgeleri Ermenilerin Anadolu’da büyük bir isyan hazırlığı içinde olduklarını ve Ruslardan da silah yardımı aldıklarını açıkça ortaya koymaktadır. Üçüncü Ordu Komutanlığının bir raporunda buna şu şekilde değinilmekteydi:
‘Rusların Kafkasya içinde Rus ve Türk Ermenileriyle Rumları silahlandırarak çeteler oluşturdukları, bunları bizim tarafa göndererek Türk ülkesinde çete örgütlerini genişletmek istedikleri haber alınıyor. Ve bu haberler yavaş yavaş doğrulanıyor ve gerçekleşiyor ve kıtaattan ve Ermeni kaçakları da artıyor...’.[36]
Bu dönemde ortaya çıkan Zeytun (Süleymanlı-Maraş) isyanı Ermenilerin Osmanlı yönetimine karşı nasıl bir yöntem takip edeceğine dair önemli bir işaretti. Seferberliğin ilanından sonra 17 Ağustos 1914 tarihinde Zeytun’daki Ermeniler Türk birliklerine katılmak istemediklerini ve kendilerinin ayrı bir Ermeni alayı kurmak istediklerini bildirmişlerdi. İstekleri reddedilince de 30 Ağustos’ta silahlı ayaklanma başlatıp, askere, jandarmaya ve halka saldırmışlardı.[37] Ermenilerin açık bir şekilde isyan hareketine girişmesi ve birçok bölgede de gizli faaliyetlerinin devam ettiğinin anlaşılması üzerine Osmanlı Hükümeti 6 Eylül’de Ermenilerin yoğun olduğu vilayetlerin valilerine talimatlar göndermiş ve Ermeni gruplarının liderlerinin takip edilmelerini bildirmiş, özellikle de Van ilinde faaliyet gösteren ve Ruslarla muhabere içinde bulunan Ermeni çete liderlerinin kontrol altına alınmalarını istemişti.[38]
İttihat ve Terakki Hükümeti’nin 4 Kasım 1914’te savaşa girmesinden sonra sadece Ruslar değil diğer itilaf devletleri de Ermenileri silahlandırarak ve bağımsızlık vaat ederek Osmanlı Devletine karşı kışkırtmışlardı. İngiltere’nin Mısır Valisi Dışişleri Bakanı Balfour’a 25 Aralık 1917 de yazdığı raporda Ermeniler ile itilaf devletlerinin birlikte hareket etmesinin ittifak devletlerini çok rahatsız ettiğini bildirmişti.[39] Bir başka İngiliz belgesinde ise Paris Konferansında Ermeni Delegesi’nin başkanlığını yapan Bogos Nubar şunları ifade etmişti:
‘...Savaşın başlangıcında Türk Hükümeti Ermenilere Ruslara karşı savaşmaları halinde otonomi vermeyi teklif etmişti. Ancak Ermeniler bu teklifi reddetmişler ve itilaf devletleri için çarpışmışlardır.’ [40]
Savaş başlamadan önce Rusya’nın Ermeni örgütleri ve kiliseleriyle işbirliği içinde yürüttükleri propaganda, silahlanma ve teşkilatlanma faaliyetleri savaşın başlamasıyla birlikte uygulamaya konmaya başlanmıştı. Ermeni komite ve çetelerinin yaptığı faaliyetler şu şekilde meydana gelmekteydi: Osmanlı ordusundan silah ve cephanelerle birlikte kaçmak, köy ve kasabalarda genç yaşlı demeden katliam yapmak, evleri yakmak yerleşim birimlerini harap etmek, cepheden dönen yaralı askerlere saldırmak, askeri sevkiyat ve ikmal yollarını kesmek, Ermeni aşiretlerden zorla ya da gönüllü çeteler teşkil ederek cephe gerisinde Osmanlı Ordusunu arkadan vurmak, Müslümanları bulundukları yerlerden baskı ve zor yoluyla kaçırmaya çalışmak ve bu yerlerde Ermeni hamiyetini kurmak.[41]
Savaşın başlamasından sonra büyük miktarda silah ve cephane Ermenilerin yoğun oldukları bölgelere akmaya başladı. Özellikle Oltu, Sarıkamış, Iğdır, Kars, Bitlis, Van gibi Rusya’ya bölgelerde Ermeniler silahlandırılmaya başlanmıştı. Rus ordusuna bilgi sağlamak amacıyla Trabzon, Erzurum, Muş, Bitlis, Van, Sivas ve Kayseri illerinde Ermeni ajan merkezleri kurulmuştu. Bu tarihlerde Rus ordusu Ermeni isyancıları desteklemek için Beyazıt, Pasin, Kotek kasabalarına doğru harekete geçmiş ve bundan cesaret alan Ermeniler ise bu kasabalarda sivil halka karşı akıl almaz işkence ve katliamlara girişmişlerdi. Ermeni isyanları ve çete faaliyetleri Zeytun’dan sonra Kayseri, Bitlis, Van, Muş, Diyarbakır, Mamüratül-Aziz, Erzurum, Sivas, Trabzon, Adana, Urfa, Musa Dağı gibi bölgelere yayılmış ve artarak devam etmişti. [42]
Nisan 1915 yılında Van bölgesindeki başlatılan ayaklanmalar ve burada Türklere karşı yapılan katliamlar Ermeni isyan ve katliamlarının en büyüklerindendi. Şubat ayında Gevaş, Çatak ve Adilcevaz gibi ilçelerde çeteler kurarak hazırlıklara başlayan Ermeni komiteleri Nisan ayı başlarında Taşnakların organize ettikleri büyük isyana katılmak üzere Van’a hareket etmişlerdi. Taşnaklar Anadolu’daki Ermenilere eğer yaklaşmakta olan Rus ordusuna yardım ederlerse Rusların kendilerine bağımsızlık vereceğini bildirmişlerdi. Bu sırada Rus ordusu Türk topraklarından kendilerine katılan büyük miktarda Ermeni gönüllüleriyle birlikte harekete geçmişti. 7 Nisan gününden itibaren Van şehrini kuşatan Ermeniler Rus ordusunun da yardımıyla 14 Mayıs’ta şehri ele geçirerek sivil halka karşı büyük bir kıyım gerçekleştirmişlerdi. Sadece 1500 Türk bu katliamlardan kendilerini kurtarabilmişti. Ermeniler daha sonra da Rusya’nın koruyuculuğu altında bağımsız bir Ermenistan devleti ilan etmişlerdi.[43]
Osmanlı yönetimi bütün bu isyan ve katliam hareketleri karşısında soğukkanlılığını muhafaza etmiş ve masum Ermeni sivillere bir zarar gelmemesi için elinden geleni yapmaya gayret etmişti. Bu konuda Üçüncü Ordu Kumandanı Mahmut Kamil Paşa Başkumandanlığa çektiği mesajında şu açıklamayı yapmaktaydı:
‘Bu taarruz olaylarının önceden Taşnaksutyun ve diğer Ermeni komiteleri tarafından hazırlanmış silahlarla yapıldığı ve çeşitli kazalarda ihtilalci heyetler kurulmuş olup ordunun gerisinde ihtilal çıkarmak istedikleri Sivas vilayetindeki tahkikattan anlaşılmıştır. Ordudaki Ermeni erlerinin tamamen düşman tarafına geçmeleri veyahut memleketlerine kaçmaları, Van isyanıyla doğrulanmıştır. Bu sebeple vatanımızın savunması için silah altında bulunan Ermeni erlerinin kaçması ve ordunun düşmanla savaştığı bir sırada Van vilayetinde meydana çıkan isyan ve Sivas vilayetinde görülen isyan alametleri, Ermenilerin hükümete ihanet ederek düşmana hizmet ve yardım ettiklerini ispat etmektedir. Vatana hainlik edenleri şiddet ve süratle bastırmak mecburiyeti karşısında....Uyumlu ve itaat gösteren halka bir zarar verilmemesi yalnız isyan edenlerin cezalandırılması emredilmiştir...[44]’.
Bu olaylar karşısında Osmanlı Hükümeti Ermeni Kilisesi liderlerine, mebuslarına ve diğer ileri gelenlerine müracaat ederek yönetime karşı isyan eden Ermenilerin bu hareketlerinden vazgeçmelerini istemişti. Ancak bu uyarılar fayda vermemiş ve Ermeni ileri gelenleri aksine bu uyarıları Hükümetin bir aczi olarak yorumlamışlardı. Böylece Ermeni tedhiş hareketlerinin artarak devam etmesi üzerine Osmanlı yönetimi gerekli tedbirleri almak üzere harekete geçmişti.
Osmanlı Hükümeti 24 Nisan 1915’te Ermeni komite merkezlerini kapatarak ve tedhiş hareketlerini örgütleyen liderleri tutuklayarak icap eden tedbirleri almaya başladı. Ancak komite merkezlerinin kapatılması ve örgüt elebaşılarının tutuklanması tedhiş olaylarını azaltacak yerde daha da artırmıştı. Adana ve Van illerine ilave olarak Kayseri, Bitlis, Muş, Diyarbakır, Elazığ, Erzurum, Sivas, Trabzon, Ankara, Urfa, İzmit, Adapazarı ve Bursa şehirlerinde olaylar çıktı. Ermeni faaliyetlerinin tahammül edilemez bir hal alması üzerine Osmanlı Hükümeti, Kanun-i Muvakkat adı verilen sevk ve iskan yada bir başka tabirle tehcir kanununu çıkarmak durumunda kaldı.[45]
27 Mayıs 1915’te çıkarılan sevk ve iskan kanunu Ermeni çetelerinin Türklere karşı yapmış oldukları katliamları durdurmak, devlete karşı isyan ve casusluk faaliyetlerini önlemek amacıyla bu faaliyetlere karışanları savaş bölgelerinden uzak yerlere yerleştirmek düşüncesiyle çıkarılmıştı. Karar aşağıda belirtilen 4 maddeden oluşmaktaydı:
‘Madde 1. Vakt-i seferde ordu ve kolordu ve fırka kumandanları ve bunların vekilleri ve müstakil mevki kumandanları ahali tarafından herhangi bir suretle evamir-i hükümete ve müdafaa-i memlekete ve muhafaza-i asayişe müteallik icraat ve tertibata karşı muhalefet ve silahla tecavüz ve mukavemet görürlerse derakab (hemen) kuvva-i askeriye ile en şiddetli surette te’dibat yapmaya ve tecavüz ve mukavemeti esasından imha etmeye mezun ve mecburdurlar.
Madde 2 Ordu ve müstakil kolordu ve fırka kumandanları icabat-ı askeriyeye mebni veya casusluk ve hıyanetliklerini hissettikleri kura (köyler) ve kasabat ahalisini münferiden (ferd olarak) veya müctemian (toplu olarak) diğer mahallere sevk ve iskan ettirebilirler.
Madde 3 İşbu kanun tarih-i neşrinden muteberdir.
Madde 4 İşbu kanun meriyyet-i ahkamına Başkumandanlık Vekili ve Harbiye Nazırı memurdur’.[46]
Ayrıca, İçişleri Bakanlığı 30 Mayıs 1915’te çıkardığı yönetmelikle (15 madde) tehcire muhatap olan kimselerin yolculukları esansında sağlık, güvenlik ve esenliklerinin sağlanmasıyla ilgili her türlü tedbirleri almıştı. Yönetmeliğin bazı maddeleri şunlardı:
‘Ahval-i harbiye ve zaruret-i fevkalade-i siyasiye (Harp hali ve olağanüstü siyasal zorunluluklar) dolayısiyle mahll-i ahire (başka yerlere) nakilleri icra edilen Ermenilerin iskan ve iaşesiyle (yerleşme ve beslenmesiyle) hususat-ı saireleri hakkında talimatnamedir (yönetmeliktir).
Madde 1 Nakli icabeden ahalinin temin-i sevki, mahalli memurin (yöresel memurlar) idaresine aittir.
Madde 2 Nakledilen Ermeniler, kaffe-i menkulat (taşınabilecek bütün mallarını) ve hayvanatını birlikte götürebilirler.
Madde 3 Mahall-i iskaniyelerine (yerleşecekleri yerlere) sevkedilen Ermenilerin esna-yı rahda (yolculuk esnasında) muhafaza-i can (canlarının korunması) ve mallarıyla temin-i iaşe(yiyecek temini) ve istirahatları, güzergâhlarında (geçtikleri yerde) bulunan memurin-i idariyeye (yönetim makamlarına aittir). Bu hususta vaki olacak terahi ve tekasülden (gevşeklik ve ilgisizlikten) ala meratibim ve kaffe-i memurin mesuldur (sırasıyla bütün memurlar sorumludur)...’[47]
Tehcir kanununun uygulanması iki ana bölge üzerinde yoğunlaşmıştı. Bunlardan biri Kafkas ve İran cephesinin arka kısmını oluşturan Erzurum, Van, Bitlis dolayları iken diğeri Sina cephesinin geri bölgesini oluşturan Adana, Mersin, İskenderun civarları idi. Daha sonra bu uygulama diğer vilayetlerde isyana karışmış olan Ermeniler için de uygulanmıştı. Katolik ve Protestan Ermeni toplulukları ilk dönemlerde tehcir işlemine tabi tutulmamışlardı. Genelde tehcire tabi tutulanlar Musul, Halep vilayetleri ile Diyarbakır’a yakın çevrelere yerleştirilmişlerdi.[48]
Ancak sevk ve iskan kanununun uygulanması sırasında çeşitli nedenlerden dolayı bazı Ermeni kayıpları meydana gelmişti. Bunların sebepleri arasında: tehcir sırasında Kürt ve Arap kabilelerinin yaptığı baskınlar; savaş dönemi olması dolaysıyla tehcire muhatap olanların nakil vasıtalarının, yiyeceklerinin, ilaç ve diğer ihtiyaçlarının temininde karşılaşılan güçlükler; iklim değişikliklerinin, ulaşım güçlüklerinin ve yaygın olan bulaşıcı hastalıkların sebep olduğu ölümler Ermeni kayıplarının meydana gelmesinde başlıca etkenlerdi. Bu kayıplara Osmanlı ordusuna karşı savaşırken öldürülen Ermeniler de ilave edilebilir. Temmuz 1915’te Osmanlı ordusunun Rus-Ermeni ordularını geri püskürtmesi üzerine 40 bin Ermeni öldürülmüş ve kalanların da büyük bir kısmı yaptıkları ihanetin cezalandırılacağından korkarak Rus ordusunun peşi sıra Kafkasya’ya doğru geri çekilmişlerdi.[49]
Ancak günümüzde Ermeni ve bazı batılı tarihçiler bütün bu olan biten tarihi gerçeklere rağmen bunları saptırmak suretiyle tehcir olayını sanki bir Ermeni ‘soykırımı’ olmuş gibi değerlendirmişlerdir. Sözde soykırımı iddia eden bu tarihçiler arasında tehcir sırasında ölen Ermenilerin sayısı konusunda büyük çelişkiler ortaya çıkmıştır. Bunlardan bazıları bu sayıyı 500 bin olarak belirtirken, diğer bir kısım yazarlar ise bu kayıpları 1 milyon veya üzeri rakamlarla ifade etmişlerdir. Ancak Osmanlı nüfus hareketleri ve istatistiklerini değerlendiren arşiv çalışmalarında ise Ermeni kayıplarının çok az olduğu ve bu rakamların da savaş boyunca hayatlarını kaybeden ve sayıları 2,5 milyonu bulan Müslüman kayıpları karşısında çok az bir oranda kaldığı ortaya çıkmaktadır.[50]
İngiliz arşivlerinde yaptığımız incelemelerden çıkan sonuç ta Osmanlı arşiv belgelerinin bulgularıyla paralel bir nitelik taşımaktadır. Belgeler, Berlin’deki İngiliz Askeri Ataşeliğinde görevli Albay Hedley ile Enver Paşa arasında geçen konuşma raporlarının sırasıyla aynı şehirde görevli askeri ataşe Tuğgeneral Neill Malcolm’a ulaşmasını ve bu raporların daha sonra İngiltere Savaş Bakanlığı, İngiliz Askeri İstihbaratı ve İngiliz Dışişleri Bakanlığına ulaşmasını konu etmektedir. Bu konuşma ve yazışmalar 6 Ocak 1920 tarihinde başlamış ve 26 Mart 1920 tarihinde İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon’un bu yazışmalara son verilmesini istemesiyle bitmiştir.
Belgelere göre Enver Paşa 6 Ocak 1920 sabahı Albay Hedley’den[51] görüşmek için bir randevu talebinde bulunmuştu. Ancak Albay Hedley Enver Paşa namına randevu talep eden kadına bu şahsın gerçekten (‘famous Enver Paşa’) ünlü Enver Paşa olup olmadığını sormuş ve müspet cevap aldıktan sonra da Berlin’deki Knaussstrasse, 17, Grunewald bölgesine Enver Paşa ile görüşmeye gitmişti.[52]
Enver Paşa görüşmesinde ‘bir asker olarak artık savaşın geride kaldığını düşündüğünü ve bir Türk olarak memleketini bir araya getirmek istediğini’ söyleyerek konuşmasına başladıktan sonra bir Türk atasözünü, (‘to be good friends, one must have quarrelled well’), ‘iyi arkadaşlıklar ancak büyük kavgadan sonra kurulur’, hatırlattıktan sonra ‘dünyanın en güçlü devleti haline dönen İngiltere hükümeti ile görüşmek istediğini belirtti. Bundan sonra konuşmasına devam ederek ‘İngiliz hükümetinden evet ya da hayır cevabı alana kadar görüşeceği konularla ilgili genel bilgiler vereceğini ancak detaylara girmeyeceğini’ bildirdi. Enver Paşa üç ana konu üzerinde durduktan sonra bunların en kısa zamanda Çörçil’e (Winston Churchill) bildirilmesini ve Çörçil yoluyla da İngiliz Kabinesine iletilmesini talep etti.[53]
Albay Hedley Enver Paşa’nın talebini Çörçil’e iletmiş ve Çörçil de Hedley’i Başbakan ile görüşmesi için Paris’e göndermişti. Albay Hedley 15 Ocak’ ta Berlin’e geri dönmüştü. Aynı tarihte Enver Paşa ile yaptığı ikinci görüşmede Hedley, İngiltere Başbakanı’nın ‘Türkiye ile ilgili gizli görüşmelerde bulunamayacağını’ söylediğini ifade etti. Daha sonra sözü alan Enver Paşa İttihat ve Terakki Partisi ve Mustafa Kemal Paşa ile olan münasebetlerinden ve yazışmalarından etraflıca bahsettikten sonra dünyada meydana gelen gelişmelerle ilgili fikirlerini beyan etmişti.[54]
Albay Hedley ile Enver Paşa ile dördüncü görüşme 25 Şubat 1920 tarihi akşamı 6.30 da gerçekleşmiş ve yaklaşık bir saat sürmüştü. Albay Hedley konuşmasına ‘kendisinin Enver Paşa’ya bildirecek bir mesajı olmadığını ve hükümetinden de böyle bir emri henüz almadığını’ bildirerek başladı. Daha sonra Hedley ‘itilaf devletlerinin İstanbul’u ve civar yerleri Türklere bırakmaya doğru meylettiğini ve böylece Türklerin tahmininden fazla bir toprak parçasına sahip olacaklarını ve bu sebeple de kendisinin (Enver Paşa’nın) İngiltere aleyhtarı faaliyetlerine bir son verip vermeyeceğini’ sordu. Enver Paşa cevaben: ‘kendisinin anti-İngiliz kampanyası başlattığını ve İngiliz Hükümetinin kendisiyle anlaşmayı reddetmesi halinde bu kampanyaya devam edeceğini’ iletti. Enver Paşa daha sonra ‘uçağı tamir olur olmaz Moskova’ya gideceğini ve Sovyet hükümetiyle birlikte Türkistan (Orta Asya) ve Kafkasya’da bulunan bütün Müslüman toplulukları İngiltere aleyhine kışkırtacağını ve ayaklandıracağını ve böylece de İngiltere’nin bu bölgelere daha çok ordu, silah ve erzak vs göndermek zorunda kalacağını’ bildirdikten sonra şöyle devam etti: ‘İngiltere ve müttefiklerinin ekonomik durumları savaş dolaysıyla tahrip olmuştur ve doğu bölgesinde meydana gelecek yeni isyanlar ve ayaklanmalar bu devletlerin ekonomik ve endüstriyel yapılanmaları için gerekli olan para, zaman ve enerjilerinin israf ve heba olmasına sebep olacaktır ve böylece bu bölgelerdeki Müslüman toplulukların sukünet içinde olmaları İngiltere’nin yararına olacaktır.’[55]
Nihayet konuşmanın sonlarında Albay Hedley Ermeni konusunda soru sorunca Enver Paşa şu açıklamaları yapmıştı: ‘son zamanlarda güney bölgesinde Ermeni isyan kuvvetlerinin yok olmalarıyla sonuçlanan ayaklanmaları Fransızlar kışkırtmıştı. Fransızlar Ermeni alayları kurmuşlar ve bunları Milli Mücadele güçlerine karşı silahlandırmışlardı. Maraş bölgesinde sözde Ermeni katliamlarından bahsedilmekte ise de bu olayın aslı silahlı azınlık grupların çoğunluk olan Türk güçleri karşısında savaşı kaybetmeleri idi. Bu gayet tabii olmakla birlikte asla bir katliam değildir’. 1916 yılındaki sözde Ermeni katliamlarıyla ilgili ise Enver Paşa şu açıklamaları yapmıştı: ‘Rus ordusu kendisine (Türk kuvvetlerine) kuzeyden çok kuvvetli bir şekilde baskı yaptığı anda Rus kışkırtmaları neticesinde Ermeniler de cephe gerisinde ayaklanmıştı. Türk kuvvetleri aynı anda (cephe önünde ve gerisindeki) durumlarla uğraşacak güçte olmadığı için cephe gerisindeki isyanın bastırılması bir zorunluluk olmuştu.’ Albay Hedley raporunun devamında Enver Paşa’nın bu olayın da bir ‘katliam olmadığını’ dediğini belirtmişti.[56]
Daha sonra General Malcolm bu raporları Savaş Bakanlığına göndermiş ve bu raporları gözden geçiren Ordu Konseyi (Army Council) ellerinde mevcut bilgilere dayanarak ‘Enver Paşa’nın Maraş’ta meydana gelen Ermenilerle ilgili hadiselere ait verdiği bilgilerin doğru olduğunu’ onaylamışlar ve bunun Lord Curzon’a iletilmesini tavsiye etmişlerdi.[57] Ancak her ne kadar İngiliz askeri otoriteleri Enver Paşa ile başlatılan askeri temaslara devam etmeye taraftar idiyseler de İngiliz sivil makamları bu durumdan memnun değillerdi. Bu sebeple bu tarihten sonra bu temaslar devam ettirilemedi. Nitekim Lord Curzon Ordu konseyine yazdığı bir yazıda Enver ve Talat Paşalar’la daha fazla temaslarda bulunulmasına taraftar olmadığını bildirerek Berlin’deki İngiliz askeri ataşeliğine de bu yönde hareket edilmesi konusunda talimat verilmesi isteğini iletmişti.[58]
SONUÇ
Genelde Türk-Ermeni ilişkileri ve özelde de Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı sırasında Ermenilere karşı takip ettiği politikayı inceleyen makalemizde Osmanlı yönetiminin hiçbir zaman Ermenilere karşı bir soykırım politikası gütmediği ancak devlete isyan eden ve sivil halka karşı terör eylemlerine girişen ve de düşman devletlerle işbirliği yapan Ermeni çete ve gruplarına karşı tedbirler almaya yönelik bir siyaset takip ettiği ortaya çıkmıştır. Çalışmamızı geniş bir şekilde dayandırdığımız bir çok Türk ve İngiliz belgeleri bu tezimizi doğrulamaktadır.
Tarih boyunca Ermeni toplulukları önce Selçukluların hakimiyetinde ve sonra da Osmanlı hakimiyeti altında devam eden bir süreç içersinde Türklerin kendilerine tanıdığı engin hoşgörü ve tolerans ortamına tanık olmuşlardı. Bu durum ise her iki milletin uzun yıllar aynı topraklar üzerinde bir arada yaşamalarına zemin hazırlamıştı. Osmanlı yönetimi Ermeni halkına olan güvenini belirtmek üzere onları ‘Millet-i Sadıka’ sıfatıyla taltif etmişti. Ancak bu durum 19 uncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı Devleti’nin de güçten düşmesiyle birlikte değişmeye başlamıştı.
Bu dönemde Avrupa’nın büyük devletleri tarafından ‘Doğu Meselesi’nin hortlatılması ve bu çerçevede bu devletlerin amaçlarına ulaşmak için Osmanlı sınırları içersindeki Ermenileri çeşitli taktiklerle kışkırtmaya ve ayaklandırmaya çalışmaları, neticede uzun yıllar barış içinde yaşayan Türk ve Ermeni halklarını karşı karşıya getirmişti. İngiliz ve Osmanlı arşiv belgelerinin hiç bir şüpheye mahal bırakmadan açıkça ortaya koydukları gibi, I. Dünya Savaşı sırasında, Doğu ve Kafkas cepheleri gerisindeki Ermeniler Ruslar tarafından, ve savaş bittikten sonra takip eden yıllarda ise, Güney cephesindeki Ermeniler Fransızlar tarafından Osmanlı devletine karşı ayaklandırılmışlardı. Osmanlı yönetiminin isyancılara karşı takip ettiği siyaset ise devlet için müdafaa tedbirleri almaktan başka bir şey değildi.
[1] Erol Kürkçüoğlu, ‘Tarihi Süreçte Selçuklu-Ermeni İlişkileri’, Ermeni Araştırmaları 1. Türkiye Kongresi Bildirileri, C.1, (Ankara: ASAM-EREN, 2003), ss. 335–341.
[2] Foreign Office Handbook, Mayıs 1919, FO 373/5/5/1; Salim Cöhce, ‘Osmanlı Ermeni Toplumunda Siyasallaşma Çabaları’ Ermeni Araştırmaları, Sayı 8, Kış 2003, ss. 38,39,43–46.
[3] Yusuf Halaçoğlu, Ermeni Meselesi ve Gerçekler (1914–1918), (Ankara: TTK, 2001), s. 11.
[4] Foreign Office Handbook, Mayıs 1919, FO 373/5, s. 15.
[5] Kürkçüoğlu, ‘Tarihi Süreçte Selçuklu-Ermeni İlişkileri’, ss.335–341.
[6] Foreign Office Handbook, Mayıs 1919, FO 373/5, p.16; Salahi Ramadan Sonyel, The Ottoman Armenians: Victims of Great Power Diplomacy (London: K. Rustem & Brother, 1987), ss. 10–11.
[7] Foreign Office Handbook, Mayıs 1919, FO 373/5, s.16.
[8] Foreign Office Handbook, Mayıs 1919, FO 373/5, ss.17–18; Cöhce, ‘Osmanlı Ermeni Toplumunda...’, ss. 51–53, Yusuf Sarınay, ‘Fransa’nın Ermenilere Yönelik Politikasının Temelleri’, Ermeni Araştırmaları, Sa: 7, ss. 55–56.
[9] Cöhce, ‘Osmanlı Ermeni Toplumunda...’, ss.51–53, Sarınay, ‘Fransa’nın Ermenilere Yönelik ...’, ss. 55–56.
[10] Sarınay, ‘Fransa’nın Ermenilere Yönelik ...’, Ermeni Araştırmaları, Sa: 7, ss. 64–67.
[11] Foreign Office Handbook, Mayıs 1919, FO 373/5, s. 18.
[12] Foreign Office Handbook, Mayıs 1919, FO 373/5, ss.17–18; Davut Kılıç, ‘Rusya’nın Doğu Anadolu Siyasetinde Eçmiyazin Kilisesinin Rolü (1828–1915)’ Ermeni Araştırmaları, Sa: 2, ss. 52–53.
[13] Foreign Office Handbook, Mayıs 1919, FO 373/5, s. 19.
[14] Sonyel, The Ottoman Armenians, ss.15, 23–24.
[15] Sonyel, The Ottoman Armenians, ss.40–41.
[16] Erdal İlter, Ermeni Kilisesi ve Terör, (Ankara, 1999), ss. 37–38.
[17] Foreign Office Handbook, Mayıs 1919, FO 373/5, s. 21.
[18] Bu konuda bkz., Foreign Office Handbook, Ocak 1919, FO 373/5/6, ss.71-72; Sir Harry Luke, The Old Turkey & the New: From Byzantium to Ankara (London: Geoffrey Bles, 1955), ss. 126–145. Alman imparatoru Eylül 1906 tarihinde İngiltere’nin Berlin Büyükelçisi ile yaptığı görüşmede Abdülhamit yönetimi ile ilgili şu fikirleri beyan etmekteydi: ‘Hiç şüphe yok ki Sultan ölürse Osmanlı Devleti’nin dağılması büyük oranda ihtimal dahilindedir. Büyük devletlerin Makedonya’daki reform paketini ileri sürerek Sultanın otoritesini sarsmaları bir hatadır. Makedonya gibi siyasi olarak çok karışık bir yerde tüm bölgenin selameti bakımından Sultanın otoritesinin artmasına yardımcı olmak doğru bir hareket olacaktı’. Bkz., Sir F. Lascelles to Sir Edward Grey, 24 Eylül 1906, British Documents On the Origins of the War, 1898-1914: The Testing of the Entente, 1904-1906, C.3, G.P.Gooch and Harold Temperley (eds.), (Bundan böyle Gooch & Temperley olarak kısaltılacaktır), (Londra, 1928), s. 391.
[19] Sonyel, The Ottoman Armenians, ss. 109–199.
[20] Ali Kemal Meram, Belgelerle Türk-İngiliz İlişkileri Tarihi (İstanbul: Kitaş Yay., 1969), ss. 149–163.
[21] Sonyel, The Ottoman Armenians, ss. 57–58.
[22] Sonyel, The Ottoman Armenians, ss. 57–66.
[23] Foreign Office Handbook, Mayıs 1919, FO 373/5, s. 22; Sonyel, The Ottoman Armenians, ss. 105–108.
[24] Foreign Office Handbook, Mayıs 1919, FO 373/5, s. 22; Azmi Süslü ve Diğerleri, Türk Tarihinde Ermeniler (Ankara, 1995), ss. 125–187.
[25] Foreign Office Handbook, Mayıs 1919, FO 373/5, s. 19.
[26] Feroz Ahmad, The Making of Modern Turkey (London: Routledge, 1993), ss. 2,5–8; Semih Yalçın, ‘Mustafa Kemal Paşa’nın İttihatçılığı’ içinde Türkler Hasan Celal Güzel ve diğerleri (eds.), (Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, 2002), ss. 245–262; Hasan Ünal, ‘İttihat Terakki ve Dış Politika, (1906–1909)’, içinde Türkler Hasan Celal Güzel ve diğerleri (eds.), (Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, 2002), ss. 212–227; Ahmet Eyicil, ‘Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti’, içinde Türkler Hasan Celal Güzel ve Diğerleri (eds.), (Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, 2002), ss. 228–244, Sonyel The Otoman Armenians, ss.275–278.
[27] Foreign Office Handbook, Mayıs 1919, FO 373/5, s. 23; Sonyel, The Ottoman Armenians, ss. 280–281.
[28] Nicolson to Grey, (Russia: Annual Report for 1907), 8 February 1908, British Documents On Foreign Affairs: Reports and Papers from the Foreign Office Confidential Print (Bundan böyle BDFA olarak kısaltılacaktır), Bölüm 1, C.5, Kenneth Bourne, D. Cameron Watt (eds.) (University Publications of America, 1983), ss. 75–81.
[29] İngiliz raporunun metni Salahi Sonyel’in kitabından iktibas edilmiştir. Bkz., Sonyel, The Ottoman Armenians, s.282.
[30] Buchanan to Grey, (Russia: Annual Report, 1913), 4 Mart 1914, BDFA, Bölüm 1, C.6, ss. 365–368.
[31] Buchanan to Grey, (Russia: Annual Report, 1913), 4 Mart 1914, BDFA, Bölüm 1, C.6, ss. 365–368.
[32] Buchanan to Grey, 24 Mayıs 1914, Gooch & Temperley, s. 796.
[33] 3. Ordu Komutanlığından Çeşitli Birliklere, 19 Temmuz 1914, Askeri Tarih Belgeleri Dergisi, (Bundan sonra ATBD olarak kısaltılacaktır), Belge No:1804, Aralık 1982, Sa: 81, s. 6.
[34] Sonyel, The Ottoman Armenians, s. 285.
[35] Üçüncü Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşa’dan Başkumandanlık Vekâletine, 24 Eylül 1914, ATBD, Belge No:1894, Mart 1983, Sa: 83, s. 7.
[36] Üçüncü Ordu Komutanlığından Başkomutanlık Vekaletine, 11 Ekim 1914, ATBD, Belge No:1810, Aralık 1982, Sa: 81, s. 40; İngiliz raporları için bkz., FO 371/2130 ve takip eden dosyalar, Salahi Sonyel’in kitabından iktibas edilmiştir. Bkz., Sonyel, The Ottoman Armenians, s. 288.
[37] İçişleri Bakanlığından Milli Savunma Bakanlığı Yüksek Katına, 3 Eylül 1914, ATBD, Belge No:1806, Aralık 1982, Sa: 81, s. 19; Uras, Tarihte Ermeniler, s. 603.
[38] Sonyel, The Ottoman Armenians, ss. 288–289.
[39] HC Egypt to Balfour, 25 December 1917, FO 141/430.
[40] Paris Barış Konferansı, 26 Şubat 1919, FO 371/4376.
[41] Azmi Süslü ve Diğerleri, Türk Tarihinde Ermeniler (Ankara 1995), s. 163.
[42] Sonyel, The Ottoman Armenians, ss. 290–307.
[43] Van Jandarma Tümen Komutanlığı Raporu, 16 Nisan 1915, Belge No:,1825, s. 120; Van Valiliğinden 3. Ordu Komutanlığına, 20 Nisan 1915, Belge No:1826, s. 124; Van Valiliğinden 4. Ordu Komutanlığına, 20 Nisan 1915, Belge No:1827, s. 128; Başkomutanlık Vekaletinden İçişleri Bakanlığına, 2 Mayıs 1915, Belge No:1830, ATBD, Aralık 1982, Sa: 81. Ayrıca bkz., Süslü, Türk Tarihinde Ermeniler, ss. 168–172; Sonyel, The Ottoman Armenians, s. 297.
[44] Azmi Süslü’nün kitabından iktibas edilmiştir. Bkz., Süslü, Türk Tarihinde Ermeniler, s. 199.
[45] Halaçoğlu, Ermeni Tehciri..., ss. 40–50.
[46] Takvim-i Vekayi, 1 Haziran 1915.
[47] Bab-ı Ali Dahiliye Nezareti İskan-ı Aşair ve Muhacirin Müdiriyeti, Talimatname, 30 Mayıs 1915, Belge No: 1916, ATBD, Mart 1983, Sa: 83, ss. 131–133.
[48] Halaçoğlu, Ermeni Tehciri…, ss. 53–55.
[49] Sonyel, The Otoman Armenians, ss. 300–302.
[50] Richard G. Hovannisian (ed.), The Armenian Genocide: History, Politics, Ethics, (New York,1992); Süslü, Türk Tarihinde Ermeniler, ss. 230–236; Sonyel, The Ottoman Armenians, ss. 298–302.
[51] İsim ve soy ismini el yazısı ile imza şeklinde yazdığından dolayı İngiliz Albayın ismi okunamamış olup soy ismi Hedley olarak okunmuştur.
[52] British Military Mission Berlin, Notes on Interview with Enver Paşa on (6 Ocak 1920), to Chief British Military Representative, Supreme War Council, 17 Ocak 1920, WO 37/5620.
[53] Aynı belge. Bu makalenin yazarı Enver Paşa’nın değindiği bu üç noktaya, direk Ermeni meselesiyle ilgisi olmaması dolayısıyla, burada değinmeyecektir. Ancak, bu konular ileri bir tarihte başka bir makalede incelenip yayınlanacaktır.
[54] Notes on A Second Interview With Enver Pahsa, 15 Ocak 1920, WO 37/5620. Konuyla ilgisi olmadığı için raporun metnine burada yer verilmemiştir.
[55] Albay Hedley’den Tuğgeneral Neill Malcolm’a, 25 Şubat 1920, WO 37/5620.
[56] Aynı belge. Enver Paşa konuşmasının sonlarında Cihan harbinde takip ettiği politikayla ve Çanakkale Savaşlarıyla ilgili ilginç ve önemli açıklamalarda bulunmuştu. Bu belgeler daha sonraki bir tarihte yazar tarafından yayınlanacaktır.
[57] B.B. Cubitt, The Secretary to the Army Council to the Under Secretary of State, Foreign Office, 10 Mart 1920, WO 37/5620.
[58] The Under Secretary of State, Foreign Office to the Secretary to the Army Council, 26 Mart 1920, WO 37/5620. | |