Anasayfaİletişim
  
English



E-Bülten Üyeliği

Günlük bültenimize üye olmak için aşağıdaki alanları doldurunuz.
Ad:
Soyad:
Eposta:


DERGİ SAYILARI

Ermenistan'ın Azerbaycan Topraklarını işgal Sorununun Hukuki Boyutu: Azerbaycan'ın Meşru Müdafaa Hakkı Devam Ediyor Mu?

Araz ASLANLI*
ERMENİ ARAŞTIRMALARI, Sayı 9, Bahar 2003

 

Title:The Legality Problem of the Invasion of Azerbaijani Territories by Armenia: Is There Self-Defense Right for Azerbaijan?


Abstract: The problem of Armenian occupation of the Azerbaijani lands poses a threat to the global and regional stability. The occupation caused the loss of lives of thousands of Azerbaijanis  and more than a million have been expelled from their homes by Armenians. The displaced Azerbaijanis live under extremely severe conditions. So far the negotiations for peace between Azerbaijan and Armenia have failed. This led Azerbaijan with two alternatives, namely, Azerbaijan either will recognize the current Armenian occupation and annexation of its territory, which is against international law for obvious reasons, or resort to use of force to defend its territorial integrity. It is clear that the first will encourage aggression not only in the region but all over the world. The self-defence which is justified by international law remains the only option for Azerbaijan.


Keywords: Self-defence, Azerbaijan - Armenia, Occupation, Use of force Nagorno-Karabakh, Caucasus, Aggression.


Anahtar Kelimeler: Meşru Müdafaa, Azerbaycan - Ermenistan, İşgal, Kuvvet Kullanımı, Dağlık Karabağ, Kafkasya, Saldırganlık.


11 Eylül olayları sonrasında, uluslararası hukukla ilgili olarak, üzerinde en çok çalışma yapılan konulardan birisi de kuvvet kullanma konusudur. Meşru müdafaa hakkının kullanılabilmesi için neler gerekli olduğuna ilişkin konular, aslında yeni olmamakla birlikte, günümüzde daha yoğun çalışılmaktadır. Kuvvet kullanma yasağının alanını daraltmaya yönelik girişimler, bu konuda “özel ihtiyaçları bulunan” devletlerin, bundan kendilerine göre tehdit olarak tanımladıkları güçlere karşı daha rahat kuvvet kullanmak için yararlanmalarına neden olmakta, bu devletler yeni durumu kendileri açısından bir fırsat olarak görmektedirler.


Biz bu çalışmamızda, aslında meşru müdafaa ve kuvvet kullanma kavramlarının 11 Eylül olaylarından sonraki yorumlarından pek de etkilenmeyen bir konuyu, Azerbaycan topraklarının Ermenistan tarafından işgali sorununu ele alacağız. Çalışmamızda, Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki sorunun ortaya çıkışını ve günümüzdeki durumunu anlatarak, Azerbaycan’ın meşru müdafaa hakkına genel olarak ve halen bu hakka sahip olup olmadığı açısından bakmaya çalışacağız.


Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki sorun, çok boyutlu bir sorun olma özelliğine sahiptir. Biz daha çok konuya, Ermenistan’ın yayılmacılık politikası ve bunun günümüzdeki sonuçlarından birisi olan, Azerbaycan topraklarının yaklaşık % 20’lik kısmını işgal etmesi boyutu itibarıyla yaklaşacağız.

SORUNUN DOĞUŞU VE GÜNÜMÜZDEKİ DURUM
 
Tarihsel Süreç

Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki günümüzdeki işgal sorununun kökeni aslında çok eskiye kadar gitmektedir. Sorunun doğuşu açısından en önemli olaylardan birisi, Ermenilerin bölgeye toplu halde yerleş(tiril)meleri süreci olmuştur. Aslında, Ermeniler, Anadolu’da, günümüzdeki İran toprakları üzerinde ve Kafkasya’da çeşitli devletler içerisinde dağınık halde yaşamaktaydılar. Fakat, özellikle, 18. yüzyıldan itibaren Çarlık Rusyası’nın stratejik amaçları doğrultusunda bölgede bir Ermeni devletinin oluşturulmasına yönelik girişimleri, durumu değişik hale getirmiştir. Bu sıralar Kafkasya’nın durumu çok net değildi. Bölgede bir yanda bağımsızlığını muhafaza etmeğe çalışan Hanlıklar, diğer yanda Çarlık Rusyası ile dönemin Gacar yönetimi (günümüzdeki İran) arasındaki mücadelesi söz konusuydu. Bu ve benzeri mücadeleler, bölgedeki yapılanmaları yakından ilgilendirmekte, hatta belirleyici olmaktaydı.

Rusya ile Gacar yönetimi arasındaki savaşlar sonucunda, 1828’de imzalanan Türkmençay Antlaşması ile günümüzdeki Ermenistan ve Azerbaycan Cumhuriyeti toprakları (o zamanlar bölgede hanlıklar söz konusuydu ve günümüzdeki Ermenistan Cumhuriyeti, nüfusunun büyük çoğunluğu Türklerden oluşan Revan Hanlığı üzerinde kurulmuştur) Rusya’ya bağlanmıştır.[1] 1828–1829 yıllarında Osmanlılarla Rusya arasında Kafkaslarda yaşanan savaş da bölgenin kaderini yakından etkilemiştir. Bu savaşların ve imzalanan antlaşmaların bölge açısından bir önemi de, bu süreçte Gacar yönetimi altındaki topraklardan 1825–1826 yıllarında 18.000, 1828’de 50.000 (Türkmençay Anlaşması’nın 15. maddesi Gacar yönetimi altındaki Ermenilerin bir yıl içinde Aras nehrinin kuzeyine, yani Rus yönetimi altında kalacak topraklara geçmesini öngörmekteydi), 1829 Osmanlı-Rus Edirne antlaşması ile de 84.000 civarında Ermeninin tarihi Karabağ topraklarına getirilmesi sonucunu doğurmasıdır.[2] Bu süreç içinde Kafkasya’ya, Anadolu’dan ve şu anki İran topraklarından en az 1 milyon Ermeni göç etmişti veya ettirilmişti.[3] Bu göçler sonucunda I Nikolay, Revan ve Nahçıvan hanlıklarının topraklarını içeren Ermeni bölgesi de kurmuştur.[4] Zaten, Rusya bölgede bir Ermeni devletinin kurulmasının planlarını uzun yıllardan beri yapmaktaydı. 1967 yılında Ermenistan’ın başkenti Erivan’da basılan “XVIII yüzyılda Ermeni-Rus ilişkileri” isimli kitapta (s. 204-205’de) şöyle denmektedir: “Daha 19 Mayıs 1783’de Knyaz G.A.Potyomkin, II Yekatrina’ya “fırsat bulunca Karabağ’ı hemen Ermenilerin kontrolüne verme ve böylece Asya’da bir Hristiyan devleti ortaya çıkarmak için gerekenleri yapacağız”, diye yazmıştır”. Bu nedenle bu kadar büyük göçlerin gerçekleşmesinde Rusya’nın çıkarları bulunduğunu da unutmamak gerekiyor. Bunun yanında buradaki Müslümanlardan da (Türklerden de) önemli bir miktar Gacar yönetimi altındaki topraklara göç ettirilmişti. Bunca göçe rağmen, 1832 yılındaki Çarlık Rusyası resmi sayımlarında, örneğin Karabağ Hanlığı nüfusunun % 64,8-i Türk (Azerbaycanlı), %34,8-i Ermeni olarak kayda geçmiştir.[5] 1887 yılında Fransa’da yayınlanan “Nouveau Dictionnaire de Geographie Universelle” (“Yeni Evrensel Coğrafya Sözlüğü”) isimli kitabın “Karabağ” maddesinde, 250.000 olarak gösterilen toplam nüfusun en az yarısının Azerbaycan Türklerinden, geri kalanının Ermenilerden ve bazı İranlı ve Ruslardan oluştuğu kaydediliyor.[6] Hatta Ermenistan kaynakları bile 19. yüzyıl başlarında Karabağ Hanlığı’nda Ermeni nüfusun azınlıkta kaldığını ifade ediyorlardı. 1972 yılında Erivan’da yayınlanan “Batı Ermenistan’ın Rusya’ya birleştirilmesi” isimli bir kitapta (s. 562), bu yıllar için Karabağ Hanlığında 12 bin ailenin bulunduğu ve bunların sadece 2500-ünün Ermeni ailesi olduğu belirtiliyor. Ermenilerin buraya sonradan geldiğinin kendilerince bir başka ifadesi de, 1978 yılında Azerbaycan’ın (Dağlık Karabağ Özerk Bölgesi içerisinde yer alan) Akdere (eski Mardakert) rayonunda, “Bölgeye Gelişlerinin 150 Yılı” anıtını dikmeleri olmuştur.[7]

19. yüzyılın sonları, 20. yüzyılın başlarında Kafkasya’da yaşayan Ermeniler, hızlı bir biçimde örgütlenmeye başladılar. Bu yapılanmaların en önemlisi 1890 yılında Tiflis’te kurulan “Taşnaksutyun Komitesi” idi.  Komite, daha çok Doğu Anadolu’daki Osmanlı topraklarını kapsayan bir Ermeni devleti kurmayı amaçlıyordu. Bu devirde Ermeniler, Çarlık Rusyası yönetimi altındaki topraklara ilişkin iddialarını pek dile getirmiyorlardı. Bunun nedeni, tarihsel süreçte hep işbirliği yaptıkları Ruslarla, ilişkiyi bozmama isteği idi. Genelde iyi olan ilişkiler, 1719 yılında Çar I Petro’nun, Rus Ortodoks Kilisesi mensuplarına tanınan hakları ülkesinde yaşayan tüm Ermenilere de vermesi ile daha da pekişmişti.[8]  Fakat, bir yandan Çarlık Rusyası’nın halkları kaynaştırma isteklerinin Ermeni milliyetçiliği ile çatışması, diğer yandan da Rus Ortodoks Kilisesinin Ermeni Gregoryan Kilisesini kendisine birleştirme çabaları bu yakın ilişkiyi bir süre için zayıflatmıştır. Fakat etnik çatışmaların başlaması, ilişkileri olumlu seyrine sokmakta geç kalmamıştır. Kafkasya’daki milli uyanış hareketleri de bu etnik çatışmalara paralel olarak gelişmiştir. Özellikle, 1905 yılı tarihe Azerbaycan ve Ermeni toplumları arasındaki kanlı çatışmalar yılı olarak geçmiştir. Bu dönemlerde Ermeni örgütleri, Kafkasya’nın çeşitli bölgelerine ilişkin yayılmacılık politikaları da geliştirmeye başladılar. Bu çerçevede, günümüzdeki Gürcistan, Azerbaycan, Türkiye, Rusya ve İran topraklarına yönelik çalışmalar içerisinde de bulundular. Bu doğrultuda, belli bölgeye yerleşerek, daha sonra toprak iddiası ortaya koymak ve mücadele sonucunda, toprağı elde ederek resmileştirmek süreci takip edilmekteydi.

19. yüzyıl sonları, 20. yüzyıl başlarında çok sayıdaki Ermeni örgütü, bölgede “Büyük Ermenistan” kurulması için yoğun çalışmalar içerisinde bulunduysa da, bir yanda SSCB’nin, diğer yanda da Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla birlikte bu girişimlerin zayıflatılması zarureti doğmuştur. Fakat, daha Kafkasya’nın Rusya tarafından işgali ve bölgenin SSCB içerisinde yer alması sürecinde, Ermenistan’ın yayılmacılık politikası kısmen uygulanmıştır. Örneğin, 1 Aralık 1920’de, Ermenistan’ın sosyalist yönetim biçimini kabul ederek Rusya yanında (ileride SSCB içerisinde) yer almasını teşvik etmek amacıyla, o sırada zaten Rusya tarafından işgal edilmiş bulunan Azerbaycan topraklarından Zengezur ve Gökçe bölgeleri Ermenistan’a hediye edilmiştir. SSCB’nin kuruluşundan 1980’lerin ikinci yarısına kadar, Azerbaycan ile Ermenistan arasında ciddi çatışmalar yaşanmamıştır. Fakat, 28 Mayıs 1918’de kurulan ve 27 Nisan 1920’de Rusya tarafından işgal edilen Azerbaycan Halk Cumhuriyeti 114000 km2 yüzölçümüne sahip olmasına karşın,  SSCB dağıldığında bağımsızlığına kavuşan Azerbaycan’ın yüzölçümü topraklarının bir kısmının Ermenistan’a verilmesi nedeniyle 86600 km2 olmuştur. Bunun yanında bir de çeşitli amaç ve çıkarlar doğrultusunda, Azerbaycan içerisinde Dağlık Karabağ Özerk Bölgesi (DKÖB) oluşturulmuştur. Halbuki, Ermenistan’da yaşamakta olan, benzer şartlar ve daha çok sayıya sahip Azerbaycan Türkleri için her hangi bir özerklik modeli öngörülmemiştir.

SSCB’nin Dağılma Süreci Sonrasında Azerbaycan-Ermenistan Sorunu

SSCB içerisinde birkaç defa Türkiye, Gürcistan ve Azerbaycan’a yönelik toprak iddialarında bulunan Ermenistan, bu doğrultudaki faaliyetlerini açık ve sürekli biçimde değil, daha çok aralıklarla ve gizlice yürütmeye çalışmıştır. 1980’lerin ikinci yarısında SSCB’nin dağılmasına giden süreçte Ermenistan’ın, Azerbaycan’ın Karabağ bölgesinin dağlık kısmına yönelik iddiaları yeniden açıkça ortaya çıkmıştır. 1980’lerin sonlarına doğru iki cumhuriyet arasında başlayan küçük çaplı çatışmalar, 1990’ların başında tam anlamıyla savaşa dönüşmüştür.[9] 1992 ortalarına kadar Ermenistan silahlı güçleri bazen küçük operasyonlarla, bazen de Hocalı soykırımında olduğu gibi büyük çaplı saldırılarla Azerbaycan’ın Karabağ bölgesinin önemli bir kısmını işgal altına almışlar. 1992 yılı ortalarından 1992 sonlarına kadar olan dönemde, Azerbaycan savaşta bir takım başarılar kazanarak topraklarının önemli bir kısmını Ermenistan silahlı güçlerinden temizlemeye başlamıştır. Fakat, çok geçmeden bunu Ermenistan silahlı güçlerinin yeni işgalleri izlemiştir. Yaklaşık 6 yıl süren çatışmaların ardından, ateşkesin imzalandığı 1994 Mayısına gelinceye kadar, Azerbaycan’ın Karabağ bölgesinin dağlık kısmının tamamı (eski DKÖB), bunun yanında 7 rayonu (ilden küçük, ilçeden büyük coğrafi-idari birim) daha Ermenistan silahlı güçleri tarafından işgal edilmiştir.

Ateşkes anlaşmasından sonra, işgalin sona erdirilmesi, barış ve güvenliğin sağlanması yönünde sürekli çalışmalar sürdürülmekle beraber, bu konuda ciddi bir aşama kaydedilememiştir.  Tam tersine, Ermenistan yetkilileri hem müzakereler sırasında, hem de yaptıkları açıklamalarda Azerbaycan topraklarını işgal altında bulundurmalarını ve durumun uzun süre değişmeden kalmasını, amaçları doğrultusunda koz olarak kullanmışlardır.

Hem Ermenistan, hem de Azerbaycan tarafı mevcut durumun barış hali olmadığını her zaman vurgulamışlardır. Özellikle, topraklarının yaklaşık % 20’i Ermenistan işgali altında bulunan Azerbaycan, hem toplumsal, hem de resmi düzeyde mevcut durumun kendisi açısından kabul edilemez olduğunu sürekli vurgulamaktadır. Örneğin, Azerbaycan Dışişleri Bakanı Vilayet Guliyev, Eylül 2002’de BM Genel Kurulu'nda yaptığı konuşmada, BM Güvenlik Konseyi'nin Ermenistan ile Azerbaycan arasında uzun zamandır devam eden toprak sorunuyla ilgili kararlarını uygulamada başarısız olarak, bölgede durumu patlamaya hazır hale getirdiğini söylemiştir. Guliyev, Azerbaycan-Ermenistan sorununda tarafları görüşme masasına oturtmak için etkin bir katkı sağlamaktan uzak görünen Güvenlik Konseyi'nin bu konuda, yeni, kararlı ve acil müdahalede bulunmasını beklediğini söylemiş ve mevcut durumun patlamaya hazır olduğunu vurgulamıştır.[10]

Sorunun Mahiyeti

Sorunun ilk ortaya çıkış şekli Ermenistan’ın, Azerbaycan’ın Karabağ bölgesini kendisine birleştirmek istemesi şeklinde olmuştur. Bu doğrultuda Ermenistan parlamentosu 1 Aralık 1989 tarihli karar almış ve hala bu kararından dönmemiştir[11]. Fakat, bu karar ve Ermenistan’ın doğrultudaki resmi istekleri, yürürlükteki SSCB Anayasasına, cumhuriyetlerin anayasalarına aykırı bulunarak hem dönemin merkezi Moskova yönetimi, hem de Azerbaycan yönetimi tarafından reddedilmiş ve kınanmıştır. Genişlemeci politikalarını resmi ağızdan da ifade eden ve bu doğrultuda kararlar alan Ermenistan, BM’ye üye olunca uluslararası hukuk karşısında zor durumda kalmamak için, amaçlarından vazgeçmemekle birlikte politika değişikliğine gitmiştir. Önceleri, Azerbaycan ile arasındaki çatışmaların ve savaşın nedeninin toprak elde etmek ve genişlemek olduğunu açıkça ifade etmekten çekinmeyen Ermenistan yönetimi, bu defa bölgedeki olayları farklı şekilde tanımlama gereği hissetmiştir. Örneğin, bölgede aslında savaş diye bir şeyin söz konusu olmadığını, Azerbaycan’ın zulmünden kurtulmaya çalışan Ermeni halkın bağımsızlık mücadelesi verdiğini, Ermenistan’ın sadece bu bağımsızlık mücadelesini desteklediğini ifade etmeğe başlamıştır. Fakat, tüm bunlar Ermenistan dış politikasındaki saldırgan ve yayılmacı niteliği gizlemeğe yetmemiştir.[12] Günümüzde halen, bu politikasını sürdürmekle beraber, her düzeydeki Ermenistan yetkilileri, gerekirse işgal ettikleri toprakların önemli kısmını ilhak edebileceklerini de ifade etmekten çekinmemişlerdir. Bunun yanı sıra, Ermenistan işgali altında bulunan Azerbaycan toprakları fiilen, Ermenistan’ın bir parçası durumundadır. Bu topraklar üzerinde yaşamakta olan Azerbaycan vatandaşı Ermeniler, dış dünya ile resmi bağlantılarını Ermenistan aracılığıyla sağlamakta, Ermenistan’ın iç politikasında aktif rol almakta, aynı şekilde Ermenistan merkezi yönetimi sürekli işgal ettikleri topraklara giderek buradaki durumu değerlendirmekte ve buralara ilişkin çeşitli alanlarda (askeri, kültürel, toplumsal) politikalar geliştirmektedir. Bölgede Ermenistan parası kullanılmaktadır. Tüm bunlar, aslında Ermenistan’ın, işgal ettiği Azerbaycan topraklarını kendisine birleştirmek amacından hiç uzaklaşmadığını, tam tersine, günümüzde dış politikasında taktik değişikliğine gitmesine rağmen, ilk baştaki genişlemeci politikasını fiiliyatta uygulamaya devam ettiğini göstermektedir.


Azerbaycan-Ermenistan savaşı uluslararası kuruluşlarda

Ermenistan ile Azerbaycan savaşı, ilk günlerinden itibaren uluslararası kuruluşların dikkat merkezinde olmuştur. Özellikle, bu iki cumhuriyetin bağımsızlıklarına kavuşması ve uluslararası kuruluşlara üye olmasına paralel olarak, sorun çeşitli kuruluşlarda ele alınmış ve konuya ilişkin çok sayıda karar alınmıştır.

İlk olarak, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı (AGİK; günümüzde Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı – AGİT), çerçevesinde sorunun barışçıl yollardan çözümü için çalışmalar yapılmıştır. 2 Mart 1992’de Azerbaycan ve Ermenistan Birleşmiş Milletler’e (BM) alınırken, BM iki ülke arasındaki sorunun çözümü için AGİK’e yetki verdiğini beyan etmiştir. Bu çerçevede, AGİK yetkililerinin bölgeye yaptıkları ziyaretler sonrasında, 24 Mart 1992’de Helsinki’de toplanmakta olan AGİK Dışişleri Bakanları Konseyi, bölgedeki durumu değerlendirmiş ve sonuç bildirisinin 3–11. maddelerinde sorunun çözümü için Beyaz Rusya’nın Minsk kentinde bir konferans toplanmasının kararlaştırıldığı ifade edilmiştir. 9. maddede konferansın katılımcıları olarak Azerbaycan, Almanya, ABD, Ermenistan, Beyaz Rusya, İsveç, İtalya, Fransa, Rusya, Türkiye, Çek ve Slovakya Federal Cumhuriyeti (toplam 11 devlet) belirlenmiştir.[13] BM Güvenlik Konseyi’nin 26 Mart tarihli toplantısında, soruna direk müdahale etmeme ve AGİK’in girişimini destekleme kararı alınmıştır.[14] Bu şekilde başlayan süreçte ciddi adım atılamamıştır. O kadar ki, Minsk Konferansı her defasında Ermenistan’ın çeşitli talepler ileri sürmesi nedeniyle hala gerçekleştirilememiştir. Başlangıçta, bir başkanı bulunan AGİK (AGİT) Minsk Grubu’na sonra iki Eşbaşkan, ardından grubun etkinliğini artırmak amacıyla ABD, Rusya ve Fransa’dan olan üç Eşbaşkan atanmış, fakat yıllardır bu Eşbaşkanların sürdürdüğü çalışmalar sorunun çözüme kavuşturulması yönünde hiçbir gelişme sağlamamıştır.

Bunun yanı sıra, çeşitli AGİT Zirve Toplantılarında konu ele alınırken, Ermenistan, Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünü vurgulayan kararlar alınmasını engellemeye çalışmıştır. Bunu en büyük örneği ise, Aralık 1996’daki AGİT Lizbon Zirvesi’nde yaşanmıştır. Ermenistan’ın, zirvenin sonuç bildirisindeki, sorunların çözümünde sınırların değişemezliğini vurgulayan maddeyi veto etmesi üzerine, Azerbaycan kendi kaderini belirleme hakkını vurgulayan maddeyi veto etmiştir. Fransa ve Türkiye yetkililerinin arabuluculuğu sonrasında sadece Azerbaycan vetosundan vazgeçmiş, metin Ermenistan’ın istediği şekilde kabul edilmiştir. Buna karşılık, zirvede AGİT Dönem Başkanı adına, sonuç bildirisi niteliğinde olmasa bile Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünü vurgulayan ayrıca bir bildiri yayınlanmıştır[15].

BM, sorunu büyük ölçüde AGİT’e devretmekle beraber, Nisan 1993 başlarında Azerbaycan’ın Kelbecer bölgesinin Ermenistan tarafından işgal edilmesi üzerine BM Güvenlik Konseyi acil toplantıya çağırılmıştır. Güvenlik Konseyi’nde daimi üyelerden Rusya’nın açıkça, ABD ve Fransa’nın dolaylı olarak Ermenistan yanlısı davranması, konseyin Ermenistan’a yönelik karar almasını zorlaştırmaktaydı. Azerbaycan’ın yoğun diplomatik çabaları sonucunda 30 Nisan 1993’te Güvenlik Konseyi Azerbaycan-Ermenistan çatışmasını ve Kelbecer’in işgali konusunu görüşmüş ve 15 üyenin oybirliği ile 822 sayılı kararı kabul etmiştir. Kararda, Güvenlik Konseyi Başkanı’nın konuya ilişkin daha önce verdiği beyanatlara ve sunduğu rapora da gönderme yaparak, Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki savaşın endişe verici boyutundan, Kelbecer’in Ermenilerce (ülke ismi olarak gösterilmiyor) işgal edilmesinden duyulan rahatsızlık dile getirilerek ve uluslar arası kabul görmüş sınırların ihlal edilemezliği, toprakların silah zoruyla ele geçirilmesinin kabul edilmezliği, bütün devletlerin bağımsızlığı ve toprak bütünlüğüne saygı gösterilmesi ilkeleri de vurgulanarak 5 madde sıralanmaktadır: BM Güvenlik Konseyi,

1. Ateşkesin kesin biçimde yapılması, ayrıca bütün işgal güçlerinin Kelbecer rayonundan ve Azerbaycan’ın yakın dönemlerde işgal edilmiş diğer rayonlarından çıkarılması amacıyla bütün askeri operasyonların ve düşmanca eylemlerin durdurulmasını talep eder;

2. İlgili tarafların çatışmanın AGİK Minsk Grubu barış süreci ile çözümü için görüşmelere hemen ve tekrar başlanması ve sorunun barışçıl araçlarla çözümünü zorlaştıracak eylemlerden kaçınması ısrarla vurgular;

3. Sivil halkın zorluklarını azaltmak için bölgede, özellikle çatışmanın etkili olduğu bütün rayonlarda insani yardımların yapılabilmesi için engellerin kaldırılmasını isteyerek, bütün tarafların uluslararı insani hukukun ilke ve normlarına uymak zorunda olduğunu belirtir;

4. Genel Sekreterden AGİK Başkanı, ayrıca AGİK Minsk Grubu ile görüşmeler yaparak bölgedeki, özellikle Azerbaycan’ın Kelbecer rayonundaki durumu değerlendirerek bu konuda Güvenlik Konseyi’ne rapor sunmasını rica eder;

5. Bu konuyla aktif olarak ilgilenmeyi sürdüreceği kararını alır. [16]           

Kararda Azerbaycan açısından beğenilen noktalar olsa bile genel olarak iki ülke arasında denge korunmaya çalışılmıştı. Şöyle ki, bir yandan “Ermenilerin işgalinden”, “Kelbecer’in ve diğer işgal edilen bölgelerin terk edilmesi gerektiğinden” bahsediliyorken, Azerbaycan’ın yoğun taleplerine karşın işgalci devlet olarak Ermenistan’ın adı açıkça belirtilmemekteydi. Ama, taraf olarak eski Dağlık Karabağ Özerk Bölgesi Ermenilerinin değil de, Ermenistan’ın isminin geçmesi, dolaylı da olsa Ermenistan’ın çatışmada taraf olduğunun ifadesiydi.

3 Mayıs 1993’te Rusya Devlet Başkanı Yeltsin’in inisiyatifiyle Rusya, Türkiye ve ABD, AGİK süreci çerçevesinde bir barış girişimi başlattıklarını açıklamıştırlar. Tarafların, 14 Mayıs 1993’e kadar Ermeni güçlerinin Kelbecer’i boşaltmasını, 17 Mayıs 1993’ten itibaren de AGİK çerçevesinde barış görüşmelerinin devam ettirilmesini öngören teklifleri Azerbaycan tarafından kabul görse de, Ermenistan buna yanaşmamıştır. 27 Mayısta gerçekleşen Yeltsin - Ter-Petrosyan görüşmesinden sonra Ermenistan’ın tutumunda değişiklik gerçekleşmiş, Ermenistan arabulucuların tüm tekliflerini kabul ettiğini açıklamıştır. Fakat, çok geçmeden bu defa da eski Dağlık Karabağ Özerk Bölgesi Ermenilerinin şartları kabul etmediğini ileri sürerek süreci tıkamıştır.[17]

Sonraki dönemlerde, Azerbaycan’ın bir çok bölgesi bu şekilde işgal edilmiş ve BM Güvenlik Konseyi 853 sayılı 29 Temmuz 1993 tarihli, 874 sayılı 14 Ekim 1993 tarihli ve 884 sayılı 11 Kasım 1993 tarihli benzer kararlar almıştır. Bu kararların hepsinde sorunun Azerbaycan ile Ermenistan arasında olduğu, Azerbaycan topraklarının işgale maruz kaldığı ifade edilerek, işgal edilmiş toprakların biran önce terk edilmesi gerektiği vurgulanmıştır.[18] Fakat, bu kararların hiçbirisi uygulamaya dönük olarak bir şey ifade etmemiştir.

Soruna ilişkin Avrupa Konseyi (AK) ve Avrupa Birliği (AB) tarafından  da kararlar alınmıştır. Bu kararlarda, BM Güvenlik Konseyi’nin ilgili kararlarına atıf yapılarak onların uygulanması istenmekle birlikte, Azerbaycan topraklarının işgal edilmesi üzerine vurgu yapılmamaktadır. Kararlarda, daha çok bölgedeki gerginlikten duyulan rahatsızlık ve çatışmanın çözüme kavuşturulması için gerekli çabanın gösterilmesi ifade edilmektedir.[19] Örneğin, AK ve AB’nin konuya ilişkin karar ve açıklamaları içerisinde en serti olarak görülebilecek, AB’nin ilgili 3 Eylül 1993 tarihli bildirisinde, işgal edilmiş bölgelerin isimleri sıralanarak, işgalci gücün bu bölgeleri terk etmesi gerektiği ifade edilmiş, işgal eden ve işgal edilen ülke konusunda bir ifadeye yer verilmemiştir.

Azerbaycan topraklarının Ermenistan tarafından işgali konusunda uluslararası kuruluşlar içerisinde en net açıklama ve bildiriler İslam Konferansı Örgütü’nden gelmiştir. Örgüt hemen-hemen her toplantısında, konuyu ele almış ve açık bir dille, Azerbaycan topraklarının Ermenistan tarafından işgalini kınamıştır. Örgüt, kararlarında hem Ermenistan’dan işgal ettiği Azerbaycan topraklarını hemen terk etmesini talep etmiş, hem de BM başta olmakla tüm uluslararası kuruluşlara çağrıda bulunarak, bu işgalin sona erdirilmesi için gerekli çabaları göstermelerini istemiştir.[20]


TARİHSEL ve HUKUKSAL BAKIMDAN KUVVET KULLANMA ve MEŞRU SAVUNMA

Genel Olarak Kuvvet Kullanma

Buraya kadar, ele aldığımız sorunun özelliklerini ve mevcut durumunu anlatmaya çalıştık. Şimdi de, kuvvet kullanma konusu üzerinde duralım. Kuvvet kullanma konusu, çok geniş bir konu olduğundan, biz daha çok onun incelediğimiz soruna ilişkin boyutları üzerinde durmaya çalışacağız.


Uluslararası ilişkilerde/hukukta kuvvet kullanma, çeşitli dönemlerde çeşitli şekilde değerlendirilmiştir. İlk başlarda, haklı bir nedeni olan devletlerin kuvvete başvurabileceği düşünülmekteyken, 19. yüzyıldan itibaren bu hak üzerinde kısıtlamalar öngörülmeye başlamıştır. 20. yüzyıldaki gelişmeler ise, tek-taraflı olarak kuvvet kullanılmasını yasaklamaya kadar ilerlemiştir.[21] Özellikle, 1. Dünya Savaşı sonrasında 1920 Milletler Cemiyeti Misakı’nda kuvvet kullanmaya ilişkin sınırlamalara yer verilmiş, fakat tam anlamıyla yasaklanmamıştır. Sözleşmenin 12, 13, 15 ve 16. maddelerinde kuvvet kullanmayı sınırlamaya yönelik ifadelere yer verilmiştir. Buna göre, sözleşmeyi imzalayan devletler aralarındaki anlaşmazlıklar için hakeme, yargıya ya da Konsey’e müracaat edeceklerini ve ilgili merciin kararından üç ay geçmedikçe de savaşa başvurmamayı kabul etmişlerdir. Görüldüğü üzere, Milletler Cemiyeti Misakı kuvvet kullanmaya ilişkin sınırlamalar getirmiş, fakat onu tam olarak yasaklamamıştır. Metinde, devletlerin hala savaşa başvurmaya hukuken izin veren hususlar bulunmaya devam etmiştir. Fakat, bu metin günümüzde geçerli bir hukuk metni değildir.[22] Kuvvet kullanma, kesin ve genel olarak ilk kez 1928 Devletler Arasında Savaşın Ulusal Siyasetin Aracı Olarak Kullanılmasından Vazgeçilmesine İlişkin Sözleşme (Briand Kellogg Paktı) ile yasaklanmıştır.[23] Sözleşmenin 1. ve 2. maddelerinde, savaşın ulusal politikanın aracı olarak kullanılması reddedilmiş, sorunların çözümü için kuvvete başvurulması kınanmış, sorunların barışçıl yollarla çözüme kavuşturulması çabaları konusu kabul görmüştür. Ama, burada da savaşa varmayan kuvvet kullanma yolları kapsam dışı bırakılmış ve savaşın tanımı yapılmamıştır.

BM Antlaşması ve Kuvvet Kullanma

Kuvvet kullanma konusundaki düzenlemeler BM Antlaşması ile dönüm noktasına ulaşmıştır. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından 1945’te kabul edilen BM Antlaşması, devletlerin ve milletlerin barış ve güvenlik içerisinde bir arada yaşamasını sağlamayı hedeflemekteydi. Çünkü, yaklaşık yarım yüzyıl içerisinde dünya, iki büyük savaşa sahne olmuş, bu savaşların yıkıcı etkisi dünyadaki devletlerin önemli kısmını etkilemişti. Daha önceki uluslararası düzenlemeler, İkinci Dünya Savaşı’nın çıkmasını önleyememişti. Bu nedenle, uluslararası güvenlik ve barışın sağlanması için yeni düzenlemeler şart olmuştu.


Bu bahsettiğimiz konulardaki ifadelere Antlaşmanın giriş kısmında yer verildikten sonra, 1 ve 2. maddelerde BM’nin amaç ve ilkeleri sıralanmıştır.[24] 2. maddenin 3. fıkrasında tüm üyelerin, uluslararası nitelikteki uyuşmazlıklarını, uluslararası barış ve güvenliği ve adaleti tehlikeye düşürmeyecek biçimde, barışçı yollarla çözeceği ifade edilmiştir. Kuvvet kullanma açısından çok önemli olan 2. maddenin 4. fıkrası ise, tüm üyelerin, uluslararası ilişkilerinde gerek herhangi bir başka devletin toprak bütünlüğüne ya da siyasal bağımsızlığa karşı, gerek BM'nin amaçları ile bağdaşmayacak herhangi bir biçimde kuvvet kullanma tehdidine ya da kuvvet kullanılmasına başvurmaktan kaçınacağını belirtmektedir.


BM Antlaşması’ndaki bu düzenlemeler, özellikle de 2(4). madde, devletlerin uluslararası ilişkilerde kuvvet kullanma yöntemine başvurmasını açık şekilde yasaklamaktadır. Bu yasaklamanın sınırları ve kapsamı ile ilgili çeşitli tartışmalar öteden beri yapılmaktadır.[25] Bazı araştırmacılara göre, BM’nin amaçlarının başında “Uluslararası barış ve güvenliği korumak ve bu amaçla: Barışa yönelik tehditleri önlemek ve bunları ortadan kaldırmak, saldırı ya da barışın başka yollarla bozulması eylemlerini bastırmak üzere etkin ortak önlemler almak; ve barışın bozulmasına yol açabilecek nitelikteki uluslararası uyuşmazlık veya durumların düzeltilmesini ya da çözümlenmesini barışçı yollarla, adalet ve uluslararası hukuk ilkelerine uygun olarak gerçekleştirmek” geldiğine göre, kuvvet kullanma yasağı mutlak bir yasaktır.


Diğer bir grup araştırmacı ise, kuvvet kullanma yasağına ilişkin bu dar yorumun, devletleri mevcut haksızlıklara ve hukuka aykırılıklara belirsiz süre göğüs germek zorunda bırakabilmektedir. BM Antlaşması’nda yer alan, uluslararası hukuka saygı, adalet, sınırların zor yoluyla değiştirilememesi ve diğer bir çok ilkenin açıkça ihlal edilmesi durumunda, hakkı çiğnenen devletin bu duruma rıza göstermesini beklemek, bu ilkelerin varlığını, dolayısıyla BM Antlaşması’nı kuşku altında bırakabilmektedir.


BM Antlaşması’nda kuvvet kullanma ve meşru müdafaa konusunu yakından ilgilendiren diğer bir madde olan 51. maddede şu hükümlere yer verilmiştir:


“Bu Antlaşma'nın hiçbir hükmü, Birleşmiş Milletler üyelerinden birinin silahlı bir saldırıya hedef olması halinde, Güvenlik Konseyi uluslararası barış ve güvenliğin korunması için gerekli önlemleri alıncaya dek, bu üyenin doğal olan bireysel ya da ortak meşru müdafaa hakkına halel getirmez. Üyelerin bu meşru müdafaa hakkını kullanırken aldıkları önlemler hemen Güvenlik Konseyi'ne bildirilir ve Konsey'in işbu Antlaşma gereğince uluslararası barış ve güvenliğin korunması ya da yeniden kurulması için gerekli göreceği biçimde her an hareket etme yetki ve görevini hiçbir biçimde etkilemez”.[26]


Burada açıkça görüldüğü üzere, BM Antlaşması kuvvet kullanma konusunda genel bir yasak getirmekle beraber, antlaşma çerçevesinde buna istisna teşkil eden durumlar da mevcuttur.


Kuvvet kullanma yasağının BM Antlaşması ile getirilmiş olan dört istisnası bulunmaktadır[27]:


1. Güvenlik Konseyi çalışmaya başlayıncaya kadar geçerli olan istisnalar;


2. İkinci Dünya Savaşı’nda düşman olan devletlere karşı girişilecek  eylemler;


3. Meşru savunma;


4. Güvenlik Konseyi kararıyla uygulanan zorlama önlemleri.


Bunlardan ilk ikisi hiç kullanılmamış olan istisnalardır ve bundan sonra kullanılacağına da ihtimal verilmemektedir. Meşru müdafaa ve Güvenlik Konseyi kararıyla uygulanan zorlama önlemleri ise çok istisnai de olsa uygulanmış olan ve uygulanması günümüzde de olanaklı istisnalardır.


Meşru müdafaa hakkı tarih boyunca hiçbir zaman yasaklanmamış bir hak olup, BM Antlaşması’nda da bu durum değişmemiştir. Sadece olarak, yapılan düzenlemelerle bu hakkın hukuki çerçevesi ve şartları belirlenmiştir. Meşru müdafaa hakkının koşulları genel olarak şöyle sıralanabilir[28]:       


1.     Silahlı saldırıya maruz kalma;


2.     Güvenlik Konseyi’ne bilgi vermek ve onun el koyması durumunda meşru müdafaa hakkının kullanılmasına son vermek;


3.     Orantılılık;


4.     Zaman bağlantısı.

1. Silahlı saldırıya maruz kalma: Meşru müdafaa mutlaka daha önceki bir illegal saldırı fiiline dayanmalıdır.[29] BM Antlaşması 51. maddesinde de belirtildiği üzere, bu hakkın doğması için söz konusu devletin silahlı saldırıya uğranılmış olması şarttır. Gerçi, silahlı saldırının ne olduğu konusunda, BM Antlaşması’nın hiçbir yerinde net bir açıklama yapılmadığı gibi, bu konudaki sorunları ortadan kaldırmak amacıyla alınan 3314 sayılı, 14 Aralık 1974 tarihli Saldırının Tanımına İlişkin Genel Kurul Kararı’nda da, bu konuyu tam anlamıyla açıklığa kavuşturmamıştır. Çünkü bu kararda, direk olarak silahlı saldırı değil, genel olarak saldırı tanımlanmıştır.[30] Bunlarla beraber, ileride üzerinde daha ayrıntılı olarak duracağımız çerçevede, silahlı saldırının gerçekleşmiş olması, devlete ya da devletlere meşru müdafaa hakkı vermektedir. Burada ilk kuvvete başvuran saldırgan olmakta ve bu durum ikinci tarafa meşru müdafaa hakkı vermektedir. Bu konuda da sorunlar yaşanabilmektedir. Kimin ilk önce kuvvet kullandığı konusu kolayca belirlenemeyebilir. Fakat, bu konu tartışmalı olursa, ilgili uluslararası kuruluşların araştırmaları sonucunda gerekli kararlar alınabilir. Nitekim, konuya ilişkin çok sayıda tartışmalı husus Uluslararası Adalet Divanı (UAD) tarafından açıklığa kavuşturulmuştur.

2. Güvenlik Konseyi’ne bilgi vermek ve onun el koyması durumunda meşru müdafaa hakkının kullanılmasına son vermek: BM Antlaşması 51. maddesinde de belirtildiği üzere, meşru savunmaya başvuran devlet, aldığı önlemler konusunda BM Güvenlik Konseyi’ni hemen bilgilendirmek zorundadır. Ayrıca, BM Güvenlik Konseyi, barış ve güvenliğin sağlanması için gerekli önlemleri aldığı andan itibaren, meşru müdafaa hakkı çerçevesinde kuvvet kullanma hakkının sona erdirilmesi gerekmektedir. Burada kastedilen, BM Güvenlik Konseyi’nin konuya ilişkin görüşme yapması ve benzeri durumlar değildir. Meşru müdafaa hakkına son verecek önlemlerin, bu hakkın amaçlarını etkili olarak gerçekleştirecek kapasitede olması gerekmektedir.[31] Meşru müdafaa hakkının, silahlı saldırıyı ortadan kaldırmak, saldırganı mağdur devletin sınırları dışına çıkarmak, tekrar saldırıya uğramasını önlemek gibi amaçları bulunduğuna göre, BM Güvenlik Konseyi’nin bu doğrultuda neler yaptığına bakılması gerekmektedir.

3. Orantılılık: 51. maddede yer almamasına karşın yapılageliş ve BM’nin amaçlarıyla örtüşmesi itibariyle böyle bir şart söz konusu olmaktadır. Burada, meşru müdafaa çerçevesinde kullanılan kuvvetin, amaç doğrultusunda kullanılabilecek en az kuvvet olması kastedilmektedir.

4. Zaman Bağlantısı: Yine 51. maddede yer almamakla birlikte, meşru savunmanın mahiyeti gereği, silahlı saldırı fiili ile meşru müdafaa fiili arasında zaman bakımından bir bağ da aranabilmektedir. Buna göre, meşru müdafaa fiili silahlı saldırıyı takip etmelidir.

BM Güvenlik Konseyi kararıyla uygulanan zorlama önlemlerine ilişkin hususlar, BM Antlaşması 7. ve 8. bölümlerindeki, 39.-54. maddelerinde düzenlenmektedir. Buna göre, BM Güvenlik Konseyi, uluslararası barış ve güvenliğin korunması veya yeniden tesisi için tavsiyelerde buluna, bazı önlemler ala ve gerekli gördüğünde çeşitli biçimlerde kuvvet kullanılmasına karar verebilir.

Devletler Arasında İşbirliği ve Dostça İlişkilere İlişkin Uluslararası Hukuk Bildirisi

BM Genel Kurulu’nun, 2625 Sayılı 24 Ekim 1970 tarihli, Birleşmiş Milletler Antlaşması’na Uygun Olarak Devletler Arasında İşbirliği ve Dostça İlişkilere İlişkin Uluslararası Hukuk Bildirisi, genel olarak devletlerin ilişkilerinde, sorunların çözümünde ya da her hangi diğer nedenle saldırı amaçlı kuvvete başvurmalarını, kuvvet kullanma tehdidinde bulunmalarını yasaklamaktadır. Bildiri, aynı zamanda, devletlerin saldırı savaşları doğrultusunda propaganda yapmalarını da yasaklamıştır. Karara göre, “tüm devletler başka bir devletin ülkesine baskın yapmak için lejyonerler dahil düzensiz güç veya silahlı kollar örgütlemekten veya örgütlenmesini teşvik etmekten kaçınmakla görevlidir. Tüm devletler... başka bir devlet ülkesindeki sivil çatışmayı veya terörist faaliyetleri örgütlemekten, teşvik etmekten, bunlara yardım etmekten veya katılmaktan ya da bu tür eylemleri gerçekleştirmek üzere kendi ülkesinde örgütlü faaliyetlere rıza göstermekten kaçınmakla görevlidir”. Karar, sadece devletlerin kendi sınırlarının ihlali için değil, aynı zamanda uluslararası sınır çizgilerinin ihlali için kuvvet kullanılmasını yasaklamıştır.[32]

Saldırının Tanımına İlişkin Genel Kurul Kararı ve Kuvvet Kullanma 

Yukarıda da belirttiğimiz üzere, silahlı saldırının tanımı net olarak ortaya konmamıştır. Fakat, buna karşın yine de, bu konuya ilişkin elimizdeki en önemli belge olan Saldırının Tanımına İlişkin Genel Kurul Kararı üzerinde ayrıca durmak gerekmektedir. Kararın 1. ve 3. maddesinde saldırının tanımına ilişkin hükümlere yer verilmiş, 2. ve 4. maddelerde ise BM Güvenlik Konseyi’ne başka fiilleri de saldırı kapsamında tanımlaya bilme ve sonuçları itibariyle bazı fiillerin tam olarak saldırı eyleminin gerçekleşmiş olmasına kanaat getirmeyecek fiiller olduğunu tanımlama yetkisi tanınmıştır. Kararın 1. maddesinde saldırının BM Antlaşması 51. maddesindeki ifadelerin başka bir şekilde yansıması olarak genel tanımı yapılmıştır. Kararın 3. maddesinde ise, saldırı eylemi oluşturacak fiiller şıklar halinde sıralanmıştır (sadece ilgili şıkları veriyoruz):

a) Bir devletin askeri güçleri tarafından başka bir devletin topraklarına saldırı ya da bu toprakların işgal edilmesi veya geçici de olsa böyle bir saldırı ya da işgalden doğan her türlü askeri işgal veya başka bir devlet topraklarının ya da parçasının kuvvet kullanılarak ilhak edilmesi;

b) Bir devletin askeri güçleri tarafından başka bir devletin topraklarının bombardıman edilmesi veya başka herhangi bir silah kullanılması;...

f) ...

g) Bir devlet tarafından ya da onun adına başka bir devlete karşı yukarıda sayılan eylemlere bulaşacak ölçüde silahlı güç kullanma eylemleri gerçekleştiren silahlı kollar, gruplar, düzensiz birlikler ya da lejyonerler gönderilmesi veya devletin bu yönden önemli ölçüde karışmış olması.

BM Genel Kurulunun, BM Güvenlik Konseyi’nin ve diğer uluslararası kuruluşların bahsettiklerimiz dışında da konuya ilişkin hususlar içeren karar veya bildirileri bulunmaktadır. Bu karar ve bildirilerde, uluslararası barış ve güvenliğin korunması veya yeniden tesisi, devletlerin toprak bütünlüğüne ve siyasi bağımsızlığına müdahale edememe, sınırların zor yoluyla değiştirilememesi, ülkelerin iç işlerine müdahale edilememesi ana kural olarak benimsenmektedir.

Azerbaycan-Ermenistan Savaşında Kuvvet kullanma ve Meşru Savunma

Şimdi de, uluslararası hukuksal düzenlemeler ve yapılageliş hukuku çerçevesinde, Azerbaycan-Ermenistan savaşında kuvvet kullanma ve meşru müdafaa hakkının durumunu ele alalım.

Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki savaşı, olaya hangi boyuttan baktığınıza göre, farklı şekilde değerlendirebilirsiniz. Bizim, çalışmamızın ilk kısmında da ifade ettiğimiz üzere, üzerine vurgu yaptığımız husus, Ermenistan’ın yayılmacılığı, komşuları için tehdit oluşturması, Azerbaycan’a, İran’a, Gürcistan’a, Türkiye’ye ve hatta sınır komşusu olmayan Rusya’ya yönelik toprak talepleri içerisinde olmasıdır. Fakat, Azerbaycan-Ermenistan savaşında tüm bunların ötesinde bir de fiiliyat, yani, tehdit oluşturmanın ötesinde bir işgal söz konusudur. Bu durum, yukarıda önemli kısmına değindiğimiz uluslararası hukuk metinlerinde de yer almakla birlikte, genelde Ermenistan yetkililerince reddedilmekte, bölgede bir işgalin söz konusu olmadığı, ‘eski Dağlık Karabağ Özerk Bölgesi Ermenilerinin bağımsızlık girişimlerinin bulunduğu’ ifade edilmektedir. Fakat, bazı durumlarda, Ermenistan devlet yetkililerinin de işgali kabul ettikleri görülmüştür. Bunun bir örneği 17 Mayıs 2001 ortalarında yaşanmıştır. Bu tarihte, Ermenistan Parlamentosunda yapılan görüşmelerde önce Ermenistan Savunma Bakanı Serj Sarkisyan,  yaptığı konuşmada şu ifadelere yer vermiştir: ‘İşgal ettiğimiz topraklar var. Bunda utanılacak bir şey yok. Güvenliğimiz gereği bu toprakları işgal ettik. Biz bunu 1992 yılı ve öncesinde de söylüyorduk, şimdi de söylüyoruz. Belki üslubum diplomatik değil, ancak gerçek bu’. Ardından, bu konuşmaya gelen ilk tepkiler üzerine açıklama yapan Ermenistan Dışişleri Bakanı Vartan Oskanyan da konuşmasında işgalden söz etmiş, ancak Taşnak Partisi'nin kendisinden bu sözlerle ilgili bir izah istemesi üzerine daha sonra geri adım atmıştır.[33]

Ağustos 2002’de Azerbaycan Devlet Başkanı Haydar Aliyev ile Ermenistan Devlet Başkanı Robert Koçaryan arasında iki ülke sınırındaki Sederek’te görüşme gerçekleştirildiği sırada açıklama yapan, Ermenistan Savunma Bakanı Serj Sarkisyan, işgal bölgesinde Ermenistan askerlerinin bulunduğunu resmen ifade etmiş ve bunun normal olduğunu eklemiştir[34]. Aynı açıklamasında Sarkisyan, eski Dağlık Karabağ Özerk Bölgesi topraklarını hiçbir zaman Azerbaycan toprağı olarak görmediklerini de vurgulamıştır.

Şunu belirtelim ki, eğer Briand-Kellog Paktı ve BM Antlaşması öncesi durum söz konusu olsaydı, Azerbaycan, Ermenistan kuvvetlerini işgal ettikleri Azerbaycan topraklarından çıkarma, hatta bunun ötesinde yayılmacılık politikalarıyla tehdit kaynağı oluşturması nedeniyle, günümüzde örneklerine de rastlanıldığı üzere, Ermenistan’ın içine de müdahale edebilirdi. Fakat, Briand-Kellog Paktı ve BM Antlaşması ile birlikte uluslararası ilişkilerde kuvvet kullanılması yukarıda üzerinde durduğumuz çerçevede sınırlandırıldığı için, Azerbaycan kendisi, sadece meşru müdafaa hakkı doğrultusunda kuvvet kullanma yoluna başvurabilir. Peki, bunun dayanakları nedir ve çerçevesi ne olmalıdır?

Öncelikle, meşru müdafaa için şart olan saldırıya uğrama fiili üzerinde duralım. Günümüzde Azerbaycan topraklarının işgal edilmiş olması, kimse tarafından reddedilmeyen bir husustur. Yukarıda, üzerinde çeşitli örneklerle de durduğumuz üzere, hem BM Güvenlik Konseyi kararlarında, hem diğer bir çok uluslararası hukuk metinlerde bu husus kesinlikle kabul edilmiştir. Burada, tartışılması gerektiği iddia edilebilecek husus, Azerbaycan topraklarının Ermenistan tarafından işgal edilmiş olup olmadığı hususudur. Çünkü, BM Güvenlik Konseyi kararlarında, saldırgan tarafın Ermenistan olması hususu açıkça gösterilmemektedir. Fakat, tüm bu kararlarda, sorununun Ermenistan ile Azerbaycan arasında olduğunun vurgulanması, bazı uluslararası belgelerde ve bazı devletlerin açıklamalarında işgalci devletin Ermenistan olmasının açıkça belirtilmesi, Ermenistan yetkililerinin de çeşitli vesilelerle işgali ve Azerbaycan topraklarında halen asker bulundurduklarını kabul etmeleri, Azerbaycan’ın Ermenistan tarafından silahlı saldırıya uğramış olduğunun, yani Ermenistan’ın BM Antlaşması 2(4) maddesini ihlal ettiğinin göstergeleri olarak kabul edilmelidir. BM Güvenlik Konseyi belgelerinde, Ermenistan’ın isminin açıkça saldırgan ülke olarak gösterilmemesi, daha önce de ifade ettiğimiz üzere, Konsey üyelerinin politik yaklaşımlarından kaynaklanan somut bir durumdur. Bu arada, Ermenistan Parlamentosu’nun 1 Aralık 1989 tarihli, Azerbaycan’ın Karabağ bölgesini kendisine birleştirmek doğrultusunda aldığı kararı halen yürürlükten kaldırmadığını da tekrar vurgulayalım.

Bunun yanında, Ermenistan, BM Genel Kurulu 2625 sayılı kararını da açıkça ihlal etmiştir. Ermenistan, bir dönem, politika değişikliğine giderek, Azerbaycan’ın Karabağ bölgesini kendisine birleştirmek istemediğini, sadece bölgenin sözde bağımsızlık mücadelesini desteklediğini ifade etmiştir. Örneğin, Ermenistan Savunma Bakanı Serj Sarkisyan, 11 Ekim 2001’de işgal altında tuttukları Azerbaycan toprakları ve Erivan’da temaslarda bulunan Azerbaycanlı gazetecilerle yaptığı görüşmede eski Dağlık Karabağ Özerk Bölgesi’ni savunmak amacıyla sözde cumhuriyetin ordusunda görev almak isteyen Ermenistan vatandaşlarını destekleyeceklerini söylemiştir. Sarkisyan, işgal edilmiş bölgedeki Ermenistan vatandaşlarının sayısını bilemediğini belirterek, ‘Ancak oradaki Ermenistan vatandaşlarının sayısı, Dağlık Karabağ’ın güvenliğini sağlayacak düzeydedir. Ermenistan, Dağlık Karabağ’ın güvenliğinin garantörüdür’ demiştir.[35] Bu ve Ermenistan yetkililerinin, Azerbaycan’ın meşru müdafaa hakkını kullanmaya kalkması halinde, savaşın Bakü’de biteceği şeklindeki açıklamaları, diğer bir çok uluslararası hukuk metni ile beraber 2625 sayılı karara da açıkça aykırılık teşkil etmektedir.

Bu arada, konumuza ilişkin aydınlatıcı bazı gelişmeler de Ermenistan’daki son devlet başkanlığı seçimleri sırasında yaşanmıştır. Öncelikle, şu anki devlet başkanı Robert Koçaryan’ın adaylığının geçerli olup olmadığı tartışması yaşanmıştır. Koçaryan’ın muhalifleri, onun adaylık için gerekli olan, “en az 10 yıl önceden itibaren Ermenistan vatandaşı olma” şartını yerine getirmediği gerekçesiyle aday olamayacağını ileri sürmüşlerdi. İddiaya göre, Ermenistan İçişleri Bakanlığı yukarıda değindiğimiz Ermenistan Parlamentosu’nun 1 Aralık 1989 tarihli kararına dayanarak, Koçaryan’a vatandaşlık şartına ilişkin gerekli belgeyi vermiş ve böylece sorun ortadan kalkmıştır. Seçimler sırasında yaşanan bir diğer gelişme ise, Koçaryan yönetiminin Erivan’da kendisine karşı girişilen hareketleri önlemek üzere işgal altında tuttukları Azerbaycan topraklarından Erivan’a askeri güç kaydırmasıydı. Her iki gelişme Ermenistan yönetiminin, Azerbaycan topraklarına yönelik fiili hareketlerinin açık göstergesi sayılmalıdır.

Ermenistan’ın kendi kabul ettiği öçlüde yaptıkları, BM Genel Kurulu 3314 sayılı kararına da uygun değildir. 3314 sayılı kararın 3. maddesinde sayılanlar, Ermenistan’ı açıkça saldırgan devlet durumuna düşürmüştür. Ermenistan bazen bunlardan a) ve b)’yi kabul etmese bile, g) şıkkında tanımlanan fiilleri gerçekleştirdiğini her zaman kabul etmiştir. AGİT Başkanı’nın Özel Temsilcisi Anjey Kasprshik de bölgeyi ziyareti sırasında yaptığı açıklamada işgal altındaki Azerbaycan topraklarında Ermenistan Savunma Bakanlığı’na bağlı birliklerin bulunduğunu, bunu Ermenistan Savunma Bakanı Serj Sarkisyan’ın da kabul ettiğini ifade etmiştir.[36] Bu fiil, UAD’ın 1986 Nikaragua Davası Kararı’nda silahlı saldırı olarak tanımlanmıştır ve dolayısıyla meşru müdafaa hakkı vermektedir.

Azerbaycan, meşru müdafaa hakkını gerçekleştirmek için, BM Güvenlik Konseyi’ne bilgi vermelidir. Gerçi, daha önce BM Güvenlik Konseyi’nin konuya ilişkin kararlar almış olduğu ve bu nedenle de Azerbaycan’ın meşru müdafaa hakkının artık ortadan kalmış olduğu ileri sürülebilir. Fakat, BM Antlaşması’nın 51. maddesine göre, Azerbaycan’ın meşru müdafaa hakkı, ‘Güvenlik Konseyi uluslararası barış ve güvenliğin korunması için gerekli önlemleri alıncaya dek’ geçerli olmaktadır. Yani, meşru müdafaa hakkına son verecek önlemlerin, bu hakkın amaçlarını etkili olarak gerçekleştirecek kapasitede olması gerekmektedir. Sorununun günümüzdeki durumunsa bakarsak, böyle bir şeyin söz konusu olmadığını görmekteyiz. Azerbaycan toprakları halen Ermenistan işgali altındadır. İşgalin sona erdirilmesi için belirli bir plan söz konusu değildir ve zaman Azerbaycan’ın aleyhine işlemektedir. Dolayısıyla, Azerbaycan, BM Güvenlik Konseyi’ne bilgi vermek suretiyle meşru müdafaa hakkı doğrultusunda, topraklarını işgalden kurtarmak için kuvvet kullanma yoluna gidebilir.

Azerbaycan, meşru müdafaa hakkı doğrultusunda kuvvet kullanma yoluna başvururken, orantılılık ilkesine dikkat etmek zorundadır. Azerbaycan’ın meşru müdafaa hakkı, Ermenistan’ın haksız fiiline dayandığına göre, Azerbaycan’ın kuvvet kullanmaktaki amacı, sadece işgal altındaki topraklarını kurtarmak olmalıdır. Eğer, Azerbaycan günümüz Ermenistan Cumhuriyeti topraklarının kendi tarihi toprakları olduğunu ileri sürerek, Ermenistan’ın içerisine yönelik kuvvet kullanma yoluna giderse, günümüzde Ermenistan’ın düştüğü duruma düşmüş olur.

Azerbaycan’ın meşru müdafaa hakkına sahip olup olmaması bakımından sorgulanacak bir diğer nokta, saldırı ile meşru müdafaa hakkı arasındaki zaman bağlantısıdır. Bu konuda BM Antlaşması’nda bir zorlayıcı hüküm bulunmamakla beraber, akıllarda soru kalmaması için bu hususa değinmeyi gerekli görmekteyiz. Gerçekten de, Ermenistan’ın saldırılarına başlamasının üzerinden 10 yılı aşkın süre geçmiştir ve uzun süreden beridir iki ülke arasında ateşkes hali söz konudur. Bu nedenle de, zaman bağlantısı faktörünün bu konuda Azerbaycan’ın aleyhine olduğu düşünülebilir. Fakat, burada önemli olan, saldırıya uğramış olan devletin ilk tutumu olması gerekir. Azerbaycan, Ermenistan’ın ilk saldırıları karşısında hemen meşru müdafaa hakkını kullanmaya çalışmış ve bir ölçüde de başarılı olmuştur.  Ama, Ermenistan’ın yoğunlaşan saldırılarını önleyememiş (nedenleri üzerinde durmuyoruz)  ve topraklarının bir kısmı, resmi uluslararası belgelere de yansıdığı üzere işgal edilmiştir. İşgalin yoğunlaşması ve tek başına bunu önleyememesi üzerine, Azerbaycan’ın ateşkes anlaşması (barış anlaması değil) yapmaktan başka yolu kalmamıştır. Fakat, geçen süre içerisinde, Azerbaycan, topraklarının işgal altında kalmasını kabul etmeyeceğini, kuvvet kullanma yoluna başvurma dahil, topraklarını işgalden kurtarmak için tüm haklarını saklı tuttuğunu bir çok kere ifade etmiştir. Azerbaycan’ın ilk saldırı sırasında kendisi savunmak için yeterli güce sahip olamaması ve ateşkese yanaşmak zorunda kalması, işgali kabul etmemesi ve topraklarını işgalden kurtarmak için kuvvet kullanma yoluna başvurma dahil, tüm haklarını saklı tuttuğunu bir çok kere ifade etmiş olması, yani bu doğrultudaki iradesini sürdürmesi nedeniyle, meşru müdafaa hakkında zaman bağlantısı açısından bir sorunun söz konusu olamayacağını göstermektedir.

Tüm bunların yanında, Ermenistan’ın her düzeydeki yetkilileri Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünü tanımadıklarını açıkça ifade etmekte, işgal altında tuttukları toprakların (onlar bunu genel ifade ile “Dağlık Karabağ” olarak isimlendirmektedirler) hiçbir zaman Azerbaycan’a bırakılmasının söz konusu olamayacağını ifade etmektedirler.[37] Sadece bu bile, devletin varlığına ve bütünlüğüne yönelmiş saldırıların meşru savunmaya hak kazandırdığına yönelik tezler ışığında[38], Azerbaycan’a meşru müdafaa hakkı vermektedir.

SONUÇ

Sonuç olarak şunu belirtelim ki, Azerbaycan arzu ederse, BM Güvenlik Konseyi’ne bilgi vermek suretiyle ve sadece Ermenistan işgali altında bulunan topraklarını kurtarmak amacıyla (yani Ermenistan’ın içerisine yönelik olarak bunu devam ettirmemek kaydıyla) kuvvet kullanma yoluna başvurabilme hakkına sahiptir. Bunu ifade ederken, kuşkusuz, amacımız kuvvet kullanmayı özendirmek değildir. Biz de, devletler arasındaki sorunların çözümünde mümkün olduğunca kuvvet kullanma yoluna gidilmemesi gerektiğinin, bu yola başvurulmasının insanlık ve uygarlık için ortaya çıkardığı tehlikenin farkındayız. Fakat, işgal durumuna bu kadar uzun süre göz yummanın uluslararası barış ve güvenlik adına, dolayısıyla insanlık ve uygarlık adına daha tehlikeli sonuçlar doğurabileceği de itiraz edilemeyecek hususlar olsa gerekir. Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki mevcut işgal durumunun bölgesel ve küresel barış ve güvenliği tehdit ettiği, kalkınmayı ve işbirliğini engellediği herkesçe bilinmektedir. Bunların yanı sıra yayılmacılığın, en azı göz yumulmak suretiyle de olsa, teşvik edilmesinin bölge ve dünya genelinde doğuracağı sonuçlar da rahatlıkla tahmin edilebilir.

Tüm bunlar göz önünde bulundurulduğunda, Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünün ve Ermenistan’ın Azerbaycan topraklarını işgal etmesinden zarar görmekte olan etnik kökeni fark edilmeksizin tüm Azerbaycan vatandaşlarının normal yaşama dönmeleri biran önce sağlanması gerekmektedir. Bunun için Azerbaycan, önceden, 6 ay ya da 1 yıl gibi belirli bir süre vererek, Ermenistan’ın, işgal ettiği Azerbaycan topraklarını şartsız olarak terk etmesini isteyebilir. Bu konuda, BM Güvenlik Konseyi tarafından 1990-1991’deki Irak-Küveyt olayında olduğu gibi kesin tarih ve program da belirlenebilir. Bu durumda Azerbaycan’ın, belirlenmiş programın sonuçlarını beklemesi gerekir. Fakat, bu yollara başvurulmasına rağmen işgal durumu giderilemezse, Azerbaycan, BM Antlaşması’nın 51. maddesi ile saklı kalan meşru müdafaa hakkını kullanmak için kuvvet kullanma yoluna başvurabilir.

 



[1] Süleyman Eliyarlı, Azerbaycan Tarihi (Eski Tarihten 1870’lere Kadar), (Bakü, Azerbaycan Yayınevi, 1996), ss. 617–618.
[2] Colonial Policy of the Russian Tzarism in Azerbaycan in 20-60s XIX Century, Part I, (Moskow-Leningrad, 1936), pp. 201, 204.
[3] N.N.Şavrov, Novaya Ugroza Russkomu Delu v Zakavkazie, SPb, (Sankt-Petersburg, 1911), ss. 59-61.
[4] Tadeusz Swietochowski, Müslüman Cemaatten Ulusal Kimliğe Rus Azerbaycan’ı 1905–1920, (İstanbul: Bağlam, 1988), s. 26.
[5] Transkafkasyadaki Rusya topraklarının icmali (Rusça) 3. Bölüm St. Petersburg, 1834 ve ekleri; Aktaran: Dursun Yıldırım ve Cihat Özönder, Karabağ Dosyası, (Ankara, KÖK yayını, 1993), s. 87.
[6] Cemalettin Taşkıran, Geçmişten Günümüze Karabağ Meselesi, (Ankara, Genelkurmay Basımevi, 1995), s. 240.
[7] İgrar Aliyev, Dağlık Karabağ:Tarih, Faktlar, Hadiseler, (Bakü, Elm, 1989), ss.84-87.
[8] Ali Arslan, ‘Rusların Güney Kafkasya’da yayılmalarında Ermeni Eçmiyazin Katogigosluğu’nun Rolü’, Kafkas Araştırmaları, II sayı, 1996, s. 21.
[9] O sırada burası, Dağlık Karabağ Özerk Bölgesi (DKÖB) idi. Fakat, hem Moskova yönetiminin rolü, hem de Ermenistan’daki ve bölgedeki bazı yapılanmaların Azerbaycan’a saldırılarını yoğunlaştırarak, burayı Azerbaycan’dan koparmaya çalışmaları, özellikle de içerisinde Azerbaycan, Kazakistan ve SSCB yönetiminin üst düzey temsilcilerinin bulunduğu bir helikopterin düşürülmesi ve içerisindekilerin hepsinin ölmesi olayı sonrasında toplanan Azerbaycan parlamentosu 24 Kasım 1991 tarihli kararıyla bölgedeki özerk yapıyı ortadan kaldırmıştır. Günümüzde, Azerbaycan’da Karabağ diye bir idari-coğrafi birim bulunmamaktadır.
[10] http://www.diplomatikgozlem.com/turkish/kafkasya/20020927_02.html.
[11] Araz Aslanlı, ‘Tarihten Günümüze Karabağ Sorunu’, Avrasya Dosyası, Azerbaycan Özel Sayısı, İlkbahar 2001, Cilt 7, Sayı 1, s. 401.
[12] Yrd. Doç. Dr. Sedat Laçiner, ‘Ermenistan Dış Politikası ve Belirleyici Temel Faktörler 1991–2002’, Ermeni Araştırmaları, Cilt 1, Sayı 5, Bahar 2002, ss. 220–221.
[13] http://www.osce.org/docs/russian/1990-1999/mcs/adhels92r.htm.
[14] Manvel Sarkisyan, Politiçeskie Problemı Kavkaza i Armeniya (Politika Armenii v Regione)= Kafkasların ve Ermenistan’ın Politik Sorunları (Ermenistan’ın Bölge Politikası), The Armenian Center for National and İnternationla Studies, (Erivan, 1998),  s. 59.
[15] Yalçın Doğan, ‘Kıran Kırana Zirvede Demirel’, Milliyet, 3 Aralık 1996.
[16] BM resmi internet sayfası http://www.un.org/Docs/scres/1993/822e.pdf.
[17] Fahrettin Çiloğlu, Rusya Federasyonu’nda ve Transkafkasya’da Etnik Çatışmalar, (İstanbul, Sinatle, 1998), s.167.
[18] Elçin Ehmedov, Ermenistan’ın Azerbaycan’a Saldırısı ve Uluslararası Kuruluşlar, (Bakü, Tuna, 1998), ss. 112–119.
[19] Ehmedov, Ermenistan’ın..., ss. 127–131.
[20] Ehmedov, Ermenistan’ın..., ss. 132–136.
[21] Funda Keskin, Uluslararası Hukukta Kuvvet Kullanma: Savaş, Karışma ve Birleşmiş Milletler, (Ankara, Mülkiyeliler Birliği Vakfı Yayınları, 1998), ss. 25–26.
[22] Funda Keskin, ‘BM ve Kuvvet Kullanma’, Avrasya Dosyası BM Özel Sayısı, Cilt 8, Sayı 1, İlkbahar 2002, 152.
[23] Keskin, Uluslararası Hukukta Kuvvet..., s. 32.
[24] Anıl Çeçen, İnsan Hakları Rehberi, (Ankara, Bilim Yayıncılık, 1999), ss. 36-37.
[25] Sertaç Başeren, Uluslararası Hukukta Devletlerin Münferiden Kuvvet Kullanmalarının Sınırlar, Yayımlanmamış Doçentlik Tezi, Ankara, 1997, ss. 59-61.
[26] Çeçen, İnsan Hakları..., s. 48.
[27] Funda Keskin, Uluslararası Hukukta Kuvvet..., s. 41.
[28] Keskin, Uluslararası Hukukta Kuvvet.., ss. 45-52.
[29] Başeren, Uluslararası Hukukta Devletlerin..., s. 137.
[30] Keskin, Uluslararası Hukukta Kuvvet..., s. 46.
[31] Hilarie McCourbey, N. D. White, Internationla Law and Armed Conflict, Aldershot 1992, s. 132; Aktaranı: Başeren, Uluslararası Hukukta Devletlerin..., s. 165.
[32] Başeren, Uluslararası Hukukta Devletlerin..., s. 108.
[33] http://www.diplomatikgozlem.com/turkish/kafkasya/20020927_01.html
[34] ‘Aliyev ile Kocaryan görüştü’, Hürriyet, 14 Ağustos 2002.
[35] ‘Ermenistan, Yukarı Karabağ'ı savunmak isteyen Ermenileri destekleyeceğini açıkladı’, Zaman, 12 Ekim 2001.
[36] 525-ci Qezet, 12 Nisan 2003.
[37] http://www.panarmenian.net/news/eng/headlines/?task=search&keyword=Kocharian&id=6831.
[38] Berdal Aral, Uluslararası Hukukta Meşru Müdafaa Hakkı, (Ankara, Siyasal Kitabevi, 1999), s. 62.

 

 ----------------------
* -
- ERMENİ ARAŞTIRMALARI, Sayı 9, Bahar 2003
    İçeriğe Yorum Yaz    Yazdır    Tavsiye Et

   «  Geri
Yorumlar

Henüz Yorum bulunmamaktadır.


 
 
ERAREN - Ermeni Araştırmaları Enstitüsü

Bu site en iyi 1024 x 768 çözünürlükte görüntülenir.