| | ‘TÜRKİYE-GÜNEY KAFKASYA İLİŞKİLERİ VE TÜRKİYE’NİN BÖLGE İSTİKRARINDAKİ ROLÜ’: LONDRA’DA BİR KONFERANS
1 Ekim 2001 tarihinde Türkiye’nin Londra Büyükelçiliği’nin büyük gayretleri sonucunda Türkiye-Güney Kafkasya ilişkileri konulu uluslararası bir konferans düzenlendi. Londra Üniversitesi Doğu ve Afrika Etütleri Okulu’ndan (SOAS) Dr. William Hale’in oturum başkanlığını yaptığı konferansa 90 kadar akademisyen, gazeteci, diplomat ve uzmandan oluşan seçkin bir dinleyici topluluğu katıldı. Türkiye’nin Londra Büyükelçisi Korkmaz Naktanır’ın konuşmasının ardından Frof. Dr. Duygu Sezer, Prof. Dr. liber Ortayli, Dr. Salah! Sonyel, Dr. Anna Zelkina, araştırmacı David Barchard, büyükelçi Gündüz Aktan ve Büyükelçi Ünal Çeviköz konuşmalarını yaptı ve ardından katılımcılar ile konuşmacılar arasında tartışma ve görüş alış verişinde bulunma imkanı da doğdu.
İlk olarak Büyükelçi Haktanır yaptığı açılış konuşmasında toplantının çok önceden planlanıp organize edildiğini, fakat 11 Eylül olaylarından sonra gelinen noktada Türkiye ve bölgesinin daha önemli bir hale geldiğini söyledi. Kafkasya’nın büyük riskler ile birlikte büyük fırsatları da barındırdığını hatırlatan Haktanır, kamuoyunda bunların çok az bilindiğini, boru hatları konusunda bilinen sınırlı bazı bilgilerin dışında çok ciddi ve hatta acı veren sorun ve konuların bilinmeyenler arasında yer aldığını belirterek toplantının bu bilinmeyenlere ışık tutmasını amaçladıklarını ifade etti.
Prof. Duygu Sezer ise konuşmasında temel olarak Güney Kafkasya’daki son değişmeler üzerinde durdu. Soğuk Savaş sonrasında Rusya’nın azalan etkisini bölgede yeniden kurmaya çalıştığını vurgulayan Sezer, buna karşın Türkiye’nin hedefinin bölgeyi dünya siyasi ve iktisadi sistemi ile entegre etmek olduğunu savundu. Bölgede de bu yönde taleplerin bulunduğunu söyleyen Sezer, konuşmasının geri kalan kısmında Azerbaycan ve çevresindeki gelişmelere değindi.
Büyükelçi Ünal Çeviköz ise ‘1991 Sonrası Türkiye Güney Kafkasya Ülkeleri İlişkileri: Güncel Sorunlar ve Fırsatlar’ başlığını taşıyan konuşmasında Türkiye’nin ismi geçen ülkelere dönük politikalarını ve bu politikalarda zaman içindeki değişimi ele aldı. Çeviköz’ün konuşmasında önemine binaen Dağlık Karabağ çatışması ve daha genel anlamda Türkiye, Ermenistan ve Azerbaycan ilişkileri geniş bir yer tuttu. Türkiye’nin bölgenin dünya ile entegrasyonuna büyük bir önem verdiğini söyleyen Çeviköz, ne yazık ki bu konuda Türkiye’nin adeta yalnız bırakıldığını, Batılı ülkelerin üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmede yavaş kaldıklarını söyledi. Çeviköz bölgede son dönemde ortaya çıkan yeni risk ve fırsatlar> da hatırlatarak Türkiye’nin riskleri azaltmak için fırsatların ortak kullanımını teşvik ettiğini ve bölge ülkeleri arasında barışçıl ve istikrarlı bir ortamın kurulabilmesi için yapıcı bir politika izlemeye çalıştığını belirtti. Ermenistan konusunda asıl sorunun Ermenistan’ın Azerbaycan’a dönük olarak izlemiş olduğu saldırgan politika olduğunu söyleyen Büyükelçi Çeviköz, bu ülkenin Azerbaycan topraklarının önemli bir kısmını işgal ettiğini ve uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde çözüme gidilmesini reddettiğini ifade etti.
Tarihçi İlber Ortaylı ise 19. ve 20. Yüzyıllarda Mültecilerin Yeni Yurtları Olarak Anadolu ve Bunun Türk Dış Politikasına Etkisi’ adlı sunuşunda, Balkanlar ve diğer bölgelerden kaçmak zorunda kalan göçmenlerin gelişlerinin Türk iç ve dış politikasına önemli etkileri bulunduğunu ifade etti. Aslında Anadolu için bu rolün yeni olmadığını söyleyen Ortaylı, daha önce de İspanya’dan Anadolu’ya sığınan Yahudiler gibi bir çok olayın da yaşanmış olduğunu vurguladı.
Bir diğer tarihçi Dr. Salahi Sonyel ise doğrudan Ermeni sorunu üzerinde durdu. Türk-Ermeni ilişkilerini 19. yüzyıldan günümüze yoğun bir şekilde etkileyen soruna bilimsel veriler ışığında yaklaşan Sonyel, 19. yüzyıla kadar Ermenilerin Osmanlı Devleti ile bir sorunlarının bulunmadığını, ayrı bir devlet taleplerinin ise hiçbir şekilde görülmediğini, bu yöndeki değişimin emperyalist devletler arasındaki güç çekişmesinin doğrudan bir ürünü olduğunu ileri sürdü. Sonyel’e göre bu devletlerin teşvikiyle silahlı ayaklanmaya girişen bir kısım Ermeniler bu şekilde Osmanlı Devleti’ni zayıflatıyorlardı. Konuşmasının geri kalan kısmını ağırlıklı olarak son dönemde İngiliz arşivlerinde yaptığı çalışmalarda elde ettiği verilere dayandıran Sonyel, İngiliz belgeleri içinde Osmanlı İmparatorluğu’nda holokost benzeri bir olayı ima edecek hiçbir bilgiye rastlamadığını, Ermeni iddialarını destekleyecek başka bir dokümanın da arşivlerde bulunmadığını belirtti. Buna karşın Ermeni terörünün IRA teröründen çok daha etkili ve yıkıcı sonuçları olduğunu kaydeden Sonyel, tüm bunlara ek olarak yaklaşık 5.5 milyon Müslüman’ın da İmparatorluğun yıkılma sürecinde Yunan, Sırp, Ermeni ve diğer gruplarca katledildiğini hatırlattı. Birçok Ermeni’nin de savaş şartlarında gruplar arası çatışmalar ve hastalıklar nedeniyle hayatlarını kaybettiklerini söyleyen Salahi Sonyel, ancak bu acılar abartılırken Türk ve Müslüman grupların kayıplarının adeta görmezden gelindiğini belirtti.
Büyükelçi Gündüz Aktan’ın konuşması da Ermeni sorunu üzerineydi. Fakat Aktan konuşmasını daha çok sorunun hukuki boyutu üzerine kurdu. Soykırım kavramının hukuki bir terim olduğunu ve gelişigüzel kullanılamayacağını özenle vurgulayan Gündüz Aktan, buna göre 1948 Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin soykırım suçu ile ilgili şartları ve diğer hususları belirlediğini, Ermeni iddialarının ise hiçbir şekilde bu koşullara uymadığını söyledi. Ölümlerin daha çok savaş şartlarından kaynaklandığını ve salgın hastalıkların çok üzücü sonuçlara neden olduğunu belirten Aktan, 60 milyon kadar insanın 1914-18 arası savaş şartları ve salgın hastalıklardan öldüğü hatırlanacak olur ise Ermeni kayıplarının nedeni de daha kolay bir şekilde anlaşılabilecektir dedi. Aktan’a göre tehcir kanununun güvenliğin sağlanması zorunluluğundan kaynaklanan teknik nedenleri vardı ve tüm Ermeniler kanunun kapsamına girmiyordu. Bu çerçevede radikal Ermenilerin Türkleri haksız bir şekilde suçladığını söyleyen konuşmacı, Balkanlar’da Türk ve Müslüman nüfusun kayıplarının sürekli olarak görmezden gelinmesinin de şaşırtıcı olduğunun altını çizdi. Büyükelçi Gündüz Aktan konuşmasının sonunda İngiltere’nin Ermeni iddialarını resmi olarak kabul etmediğini ve söz konusu olayların BM Sözleşmesi’ne göre soykırım sayılamayacağını açıkça ilan ettiğini de hatırlattı.
İngiliz araştırmacı David Barchard ise konuşmasında Ermeni saldırıları sonucunda ‘kaçkın’ konumuna düşen Azerbaycanlı mültecilerin durumuna değindi. ‘Unutulmuş Trajedi: Azerbaycan’daki Mülteciler’ başlıklı konuşmasında Azerbaycan topraklarının beşte birinin Ermeni işgali altında olduğunu ve bir milyondan fazla Azerbaycan Türkünün mülteci haline getirildiğini söyleyen Barchard, son dönemde bu ülkeye yapmış olduğu gezide gözlemlediklerini de dinleyiciler ile paylaştı. Mültecilerin son derece zor şartlar altında yaşadıklarını söyleyen David Barchard, buradaki sivillerin çatışmalar esnasında Ermenilerin acımasız saldırılarına maruz kaldıklarını belirtti. Bu arada Ermeni lobilerinin etkisiyle Avrupa ve ABD’nin yaşanan olaylar karşısında sessiz kalmasını eleştiren konuşmacı, bu durumu 1898 Girit ve 1963-1974 Kıbrıs olaylarına benzetti. Barchard son olarak Ermenistan’ın Türkiye, Azerbaycan ve Gürcistan’a dönük olarak izlediği saldırgan politikaya ve olumsuz etkilerine de değindi.
Son olarak Londra Üniversitesi’nden Dr. Anna Zelkina Rusya ve Çeçen sorunu üzerine konuştu. Kafkasya’nın güney! ve kuzeyi arasında ciddi farkların bulunduğunu ileri süren Zelkina, Rusya’nın Soğuk Savaş sonrasında bölgede ciddi problemler ile karşılaştığını, bu sorunların doğal olarak bölge dengelerini etkilediğini söyledi.
Konuşmalardan sonra gerçekleştirilen tartışma kısmı da oldukça bilgilendirici ve canlı geçti. Almanya’nın Londra Büyükelçisi Von Ploetz, Büyükelçi Ünal Çeviköz’ün konuşmasındaki bazı noktalara katılmadığını, Avrupa Birliği’nin Türkiye’yi bölgede yalnız bırakmadığını ve 1990’lı yılların başından beri bölgenin dünya ile iktisadi ve siyasi entegrasyonunda üzerine düşeni yaptığını öne sürdü. Buna karşın Çeviköz, Ploetz’in görüşlerine katılmasının 1990’lı mümkün olmadığını, Avrupa Birliği’nin 1990’ların ikinci yarısına kadar olması gerektiği kadar bölgeye ilgi göstermediğini söyledi
Diğer taraftan Dr. Salahi Sonyel de tartışma kısmında Ermeni araştırmacıların Türk meslektaşlarıyla bir araya gelmeme politikalarını eleştirdi. İngiltere’de geçtiğimiz günlerde yaşanan ‘Blue Book’ olayını örnek gösteren Sonyel, Ermenilerin iddialarını akademik ve bilimsel platformlara taşımakta son derece isteksiz olduklarını söyledi.
Dr. Zelkin ise Southampton Üniversitesi’nde doktora öğrencisi olan Funda Peperel’in sorusuna cevap olarak Rusya’nın Karabağ ve Çeçenistan’da iki farklı politika izlediğini ifade etti. Buna göre Rusya’nın Çeçen sorununu bir iç sorun olarak görüp toprak bütünlüğüne vurgu yaptığını söyleyen Dr. Zelkin, Ermeni işgali karşısında ise aynı tavrın görülemediğini belirtti.
Kıbrıs Türklerinden Ertan Hürer Kıbrıslı Türklere karşı 1960’lı yıllarda yürütülen katliamların BM Soykırım Sözleşmesi’ne dahil edilip edilemeyeceğini sorduğunda ise, Büyükelçi Aktan sözü geçen katliamların Sözleşme çerçevesinde ‘soykırım girişimi’ olarak değerlendirilebileceğini belirtti.
8. DAVO-GERMAN MİDDLE EAST STUDIES FOR CONTEMPORARY RESEARCH AND DOCUMENTATION- ALMAN MODERN ARAŞTIRMA VE DOKÜMANTASYON İÇİN ORTADOĞU ÇALIŞMALARI- KONGRESİ .
1993 yılında kurulan DAVO’nun amacı üyeleri ve çeşitli ulusal ve uluslararası organizasyonlar arasında bilgi akışını ve işbirliğini geliştirmektir. DAVO pek çok ülkeden bilim adamlarının katıldığı yıllık kongreler düzenler. DAVO’nun uluslararası alanda sahip olduğu prestije paralel olarak seçkin katılımcıları bir araya getiren kongrelerde alanına önemli katkılarda bulunan sunumlar yapılır.
DAVO’nun 8. Kongresi 6-8 Eylül 2001 tarihlerinde Almanya’da Göttingen Üniversitesi’nde düzenlendi. Kongreye ASAM Ermeni Araştırmaları Enstitüsü’nden Yrd. Doç. Dr. Kamer Kasım, Yrd. Doç. Dr. İbrahim Kaya ve Dr. Sedat Laçiner bildirileriyle katıldılar.
Yrd. Doç. Dr. Kamer Kasım, ‘The Nagorno-Karabakh Conflict and Its Effects on Regional Stability’ başlığını taşıyan bildirisinde Dağlık Karabağ çatışmasının bölgesel istikrara olan etkisini ve bu bağlamda bölgesel güçlerin çatışma esnasında ve barış sürecinde izledikleri politikaları analiz etti. Kasım Dağlık Karabağ, çatışmasının Azerbaycan ve Ermenistan’da iç istikrarı etkilediğini, bu ülkeleri Rusya’nın etkisine daha açık hale getirdiğini ve bölgesel güçler arasında Hazar petrolleri rekabetinin Dağlık Karabağ çatışmasında Türkiye, Rusya ve İran’ın politikalarını etkilediğini ifade etti. Azerbaycan’ın topraklarının % 20 ‘sinin işgal altında olduğu ve yaklaşık 1 milyon kaçkının Azerbaycan ekonomisi üzerinde önemli bir yük oluşturduğuna dikkat çeken Kasım, Ermenistan’da da saldırgan politikanın ve askeri başarının politik ve ekonomik istikrar getirmediğini ve işgalin uluslararası alanda kabul görmediğinin anlaşılmış olması gerektiğini belirtti.
Petrosyan’ın göreceli ılımlı politikalarının kendisinin Ermenistan Devlet Başkanlığından ayrılması ve Koçaryan’ın Devlet Başkanı olmasıyla yerini uzlaşmaz politikanın aldığını belirten Kasım, buna rağmen Koçaryan’ın Devlet Başkanı olmasından bir yıl sonra Azerbaycan Devlet Başkanı Aliyev ile görüşmeyi kabul ettiğine dikkat çekti.
Rusya’nın Dağlık Karabağ sorununun çözümünde Ermenistan üzerinde baskıda bulunabilecek tek ülke olduğunu savunan Kasım, Rusya’nın ise buna karşılık Azerbaycan’da askeri üs bulundurmak isteyebileceğini belirtti. Kamer Kasım barış sürecinin başarısının bölgesel istikrar için hayati önemde olduğunu belirtirken, sürecin başarısızlığı durumunda tarafların sorunun çözümü için kuvvet kullanma yoluna başvurabileceğine dikkat çekti.
Yrd. Doç. Dr. İbrahim Kaya’nın “Osmanlı İmparatorluğu’nun Dağılma Sürecinde Ortadoğu’daki Hıristiyan Azınlıklar: Bir Hukuksal Analiz” adlı bildirisi de Kongrede sunulmuştur. Klasik dönemde Osmanlı İmparatorluğu’ndaki azınlık unsurların hukuksal statüsünü kısaca izah ettikten sonra, İbrahim Kaya Birinci Dünya Savaşı sonuna kadar olan çöküş dönemine yoğunlaşmıştır. Bu sunuşta bir hukuksal analizin mahiyetine uygun olarak uluslararası ve ulusal hukuki metinler ağırlıklı olarak kullanılmıştır. Öncelikle çok uluslu ve çok dinli bir düzene sahip olan Osmanlı İmparatorluğu’nun bu kadar farklı unsurların bir arada yaşamasına olanak veren millet sistemi açıklanmıştır. Osmanlı’da millet sistemi dinsel esasa göre kurulmuş, millet olarak kabul edilmiş olan dinsel kesimler iç işlerinde tamamen bağımsız bırakılmışlar, hukuk, eğitim, din gibi kendi kurumlarını sürdürmüşlerdir. Fransız Devrimi sonrası gelişen milliyetçilik akımları ve özellikle de Büyük Devletlerin desteklemesi sonucu Batı’da yaşayan Yunanlılar, Bulgarlar ve Sırplar gibi Hıristiyan uluslar bağımsızlıklarını kazanmışlardır. Kaya’nın belirttiği gibi Osmanlı coğrafyası üzerinde hiçbir yerde çoğunluğu oluşturmamış olan Ermeni toplumu da bağımsızlık istemiş ancak bu gerçekleşmemiştir. Büyük Devletler Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan Hıristiyanların hamileri olarak kendilerini görmüşler böylece Osmanlı Devleti’ne müdahale etme olanağı bulmuşlardır. Kapitülasyonlar ve uluslararası anlaşmalarla bu durum tescil edilmiştir. 1878 tarihli Ayastefanos Anlaşmasıyla Rusya’nın Ermenilerin hamisi olduğu Osmanlı İmparatorluğu’nca kabul edilmiş, ülkede yaşayan Hıristiyanlarla ilgili olarak reformlar yapılması Tanzimat ve Islahat fermanlarıyla taahhüt edilmiştir. Bu amaçla Ermeni Milleti Nizamnamesi 1860 yılında hazırlanmıştır. Kaya’nın dikkat çektiği gibi yapılan reformlar bağımsızlık isteyen radikal Ermeni unsurları tatmin etmemiş, bunların bir kısmı başlayan Birinci Dünya Savaşı’nda Rusya saflarında Osmanlı İmparatorluğu’na karşı savaşırken diğer bir kısmı da cephe gerisinde Osmanlı ordusuna karşı faaliyetler yürütmüşlerdir. Bunun üzerine Osmanlı Devleti 1915 yılında yaptığı hukuksal düzenlemelerle Doğu Anadolu Bölgesinde güvenliği sağlamak amacıyla burada yaşayan ve güvenliği bozan unsurların ülkenin başka yerlerine göç ettirilmesi için önlemler almıştır. Bu yeniden yerleştirme kararının uygulanması sırasında çok sayıda insan gerek Müslüman ve Müslüman olmayan unsurlar arası çatışmalar gerekse iklim koşulları, salgın hastalıklar, ilaç bulunamaması ve beslenme yetersizliği gibi nedenlerden dolayı hayatını yitirmiştir. Dr. Kaya Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılması üzerine yeni bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurulduğunu hatırlatarak sunuşunu bitirmiştir.
Dr. Sedat Laçiner’in tebliği Ermeni ve PKK terörünün Türk dış politikasına etkileri üzerineydi. Konuşmasının ilk kısmında PKK ve Yunanistan, Suriye, Ermenistan bağlantısına değinen Laçiner, söz konusu ülkelerin Türkiye ile olan sorunlarını güç orantısızlığı ve davalarının zayıflığı nedeniyle yasal zeminde çözemedikleri için terörü dış politikalarında bir araç olarak kullandıklarını iddia etmiştir. Dr. Sedat Laçiner’e göre Suriye su sorunu nedeniyle PKK’ya destek verirken Yunanistan Ege, Kıbrıs ve tarihi nedenlerden dolayı Türkiye’ye karşı hemen her türlü harekete destek veriyordu. Laçiner bu bağlantıya son olarak Ermenistan’ın ve Ermeni sorununun da eklendiğini anlattı. Zayıf bir devlet olarak Ermenistan’ın da zamanında PKK’ya destek sağlayarak dış politika kozunu arttırma gayretine girdiğini hatırlatan Laçiner, Ermenistan’ın ‘Türkiye — karşıtı gruplaşmaya’ katılmasında saldırgan Ermeni politikalarının büyük bir rolü bulunduğunu savundu. Bu görüşe göre Ermenistan önce Azerbaycan’ın geniş bir kısmını işgal etti ve bir milyon kadar insanı mülteci durumuna soktu. Ardından Gürcistan’da ayrılıkçı hareketleri desteklerken, Türkiye’ye karşı da yayılmacı söylemleri dile getirdi. Tüm bunlara ek olarak radikal ve hatta terörist gruplar daha önceki yönetimin tersine serbest bırakıldılar. Bu ortamda Türkiye ile Azerbaycan arasında bir işbirliği ya da ilişkinin kurulabilmesi olanaksızdı. Laçiner konuşmasında Ermeni soykırımı iddialarının bu gerçeklerin maskelenmesinde kullanıldığını da tüm detaylarıyla anlattı. Laçiner’in dikkatleri çektiği bir diğer nokta da Ermenistan ile NATO’nun en güvenilmez devletler arasında saydığı iran ve Suriye arasındaki yakınlaşma oldu.
Konuşmaların ardından dinleyiciler konuşmacılar ile yüz yüze tartışabilme olanağı da buldular. İlk olarak Londra Üniversitesi’nden Prof. Ali Granmayeh Ermeni iddialarını Türkiye’nin neden bu kadar ‘abarttığını’ ve önemsediğini sordu. Granmayeh Türkiye’nin Ermenistan ile iyi ilişkiler geliştirme konusunda neden ‘isteksiz’ davrandığını da merak ettiğini belirtti. Sedat Laçiner’in soruya cevabı kısa oldu: ‘Neden Bosna trajedisi ABD’nin Balkan politikasında önemli bir yer tuttu? ABD’nin gerekçeleri ile Türkiye’nin gerekçeleri birbirine benzetilebilir. Eğer Balkanlar’da Sırpların yaptığı saldırganlıklara izin verilmiş olsa idi bunun ne sonuç getireceğini kimse bilemezdi. Türkiye’nin Kafkaslar’daki durumu da buna benziyor. Bugün Ermenistan bölgedeki bağımsız ülkelerden birinin topraklarının yüzde 20’den fazlasını işgal etmiş durumda ve bir milyondan fazla insanı mülteci konumuna düşürmüş durumda. Ayrıca yayılmacı emeller de açıkça ifade ediliyor. Radikal Ermeni militanlar geçmişteki anlaşmazlıkları bugünü sabote etmek için kullanıyorlar ve Ermeni hükümeti de buna göz yumuyor. Türkiye bunları göz ardı edemez ve bölgede herhangi bir katliama ve işgale izin veremez.’ Ayrıca Laçiner’e gelen sorulardan bir kısmında katılımcılar ilk kez Ermeni sorununu bir Türk akademisyenden dinleme fırsatı bulduklarını belirttiler.
Diğer taraftan Gabriel Gotz, Kamer Kasım’ın konuşmasında üzerinde durduğu Rusya’nın Karabağ politikası konusunda bir soru yöneltti: ‘eğer Dağlık Karabağ’da çatışmalar yeniden alevlenir ise Rusya’nın politikasının bu defa farklı olacağına sizi inandıran sebepler nelerdir?’
Kasım cevabında ise Türkiye ile Rusya arasında son dönemde ciddi bir gelişme yaşandığını söyledi. Bu çerçevede Kasım, Rusya’nın son 10 yıl içinde Türkiye için önemli pazarlardan biri haline geldiğini hatırlatarak, diğer taraftan Türkiye’nin de Rus doğalgaz endüstrisi için hatır> sayılır bir pazar olduğunu vurguladı. Buna göre, söz konusu gelişmeler Rusya’nın dış politikasını etkileyebilecek bir güce sahiptir. Kasım’a göre eğer Karabağ’da çatışmalar yeniden alevlenirse Rusya yeni dengeleri gözetmek zorunda kalacaktır. Diğer bir deyişle Rusya, Türkiye’yi göz ardı ederek bir etnik grubu destekler veya dışlar duruma giremez.
TÜRKİYE’NİN GÜVENLİĞİ SEMPOZYUMU VE ERMENİ SORUNU
Fırat Üniversitesi tarafından düzenlenen ve geleneksel hale gelmeye başlayan Türkiye’nin Güvenliği Sempozyumu 17-19 Ekim tarihleri arasında Elazığ’da, üniversite kampüsünde gerçekleştirildi. Türkiye’nin bir çok üniversite ve kurumundan çok sayıda katılımcının iştirak ettiği sempozyumda ASAM Ermeni Araştırmaları Enstitüsü iki araştırmacısı (Dr. Sedat Laçiner ve Yrd. Doç. Dr. Kamer Kasım) ile yerini aldı. Ayrıca sempozyumda ASAM Kafkasya Masası’ndan Dr. Yaşar Kalafat da ‘Karadeniz-Kafkasya’da Gelişen Dini ve Siyasi Olaylar İtibariyle Türkiye’nin Güvenliği’ adlı tebliğini sundu.
İlk gün, Ermeni Araştırmaları Enstitüsü araştırmalarından ve aynı zamanda Çanakkale On Sekiz Mart Üniversitesi öğretim üyelerinden Dr. Sedat Laçiner ‘Ermeni Sorununun Türk Dış Politikası Üzerindeki Etkileri’ adlı bir tebliğ sundu. Konuşmasında ilk olarak Ermeni sorununun Türkiye’nin ikili ilişkilerine ve genel olarak Türkiye imajına büyük zararlar verdiğini anlatan Laçiner, Türkiye’nin Ermeni sorununda şu ana kadar izlemiş olduğu ‘stratejiyi eleştirdi. Türkiye’nin bugüne kadar ‘görmezden gelme’ ve ‘tam savunma’ uçları arasında gidip geldiğini belirten Dr. Laçiner, gelinen uluslararası dengeler de dikkate alınarak soruna yeni bir strateji ile yaklaşılması gerektiğini savundu. Dr. Sedat Laçiner’e göre sadece savunmada kalmak Türkiye’yi ‘suçluluk’ psikolojisi içine itiyor ve dış dünyada da Türkiye baştan ‘haksız’ konumuna düşüyor. Bu bağlamda Türkiye’nin öncelikli olarak en kolay anlatabileceği noktalar üzerinde durması gerektiğini savunan konuşmacı Ermeni sorununun sadece soykırım çerçevesinde ele alınmamasını, aksine Ermeni terörü ve bugünkü Ermeni saldırganlığının üzerinde durulması gerektiğini iddia etti. Dr. Laçiner’e göre Ermeni sorunu bir tarih sorunu olmaktan ziyade bir uluslararası ilişkiler sorunudur ve Türkiye konuya bu perspektiften yaklaşmadığı sürece Ermeniler tarafından demagojinin kolay yapılabildiği alanlara çekilecektir. Oysa şu anda Ermeniler bağımsız bir ülkenin topraklarının beşte birini halen işgal altında tutmakta, bir milyondan fazla insanın sığınmacı durumu da devam etmektedir. Sedat Laçiner’e göre, bugün dururken yaklaşık 100 yıl kadar önce olduğu iddia edilen olayları konu ile ilgili stratejinin merkezine yerleştirmek Türkiye için iyi bir politika değildir.
Son gelişmelerin de etkisiyle Ermeni sorununun en çok dikkat çeken konular arasında yer aldığı sempozyumun II. oturumunda, Yrd. Doç. Dr. Kamer Kasım ise ‘Kafkasya’da İstikrara Etkisi Bakımından Rusya-Ermenistan İlişkileri’ başlıklı tebliği ile Kafkasya’da Ermeni sorununun uluslararası ilişkiler boyutuna değindi. Abant İzzet Baysal Üniversitesi öğretim üyelerinden olan ve Ermeni Araştırmaları Enstitüsü’nde ağırlıklı olarak Kafkasya, Rusya ve Ermenistan ilişkileri üzerinde yoğunlaşan Kasım, ilk olarak Rusya’nın Kafkasya politikasına ve bu çerçevede Kafkasya’daki etnik çatışmalarda Rusya’nın rolünü anlattı. Kasım’a göre Rusya’nın dış politikasında Avrasyacı akımın etkinliğini arttırmasıyla birlikte Rusya Kafkasya’daki bağımsız ülkelere, etnik gruplar arasındaki çatışmaları da kullanarak, daha çok müdahale etmeye başlamıştır. Bu bağlamda, Kamer Kasım toprak bütünlüğü konusunda ciddi sorunlar yaşayan Rusya’nın Ermenistan örneğinde Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünü savunmamasını dış politikasında ciddi bir çelişki olarak nitelendirdi. Kasım’a göre Rusya Dağlık Karabağ sorununun çözümünde Ermenistan üzerinde baskı kurabilecek tek ülkedir. Kasım, konuşmasının sonunda Rusya’nın böyle bir politika izlemesinin bölge istikrarı açısından büyük önemi bulunduğunu öne sürdü. Ancak, Kasım’a göre, Rusya’nın askeri gücünü de kullanarak bölgede etkisini sürdürme politikası Kafkasya’da bloklaşmalara neden olmakta ve bölgesel krizlerin çözümsüzlüğe doğru gitmesine yol açmaktadır.
Bu arada sempozyumda Ermeni sorunu konusunda verilen diğer tebliğler de şu şekilde sıralanabilir: Davut Kılıç (‘Ermenistan’ın Kuruluşunda Çarlık Rusya’nın Rolü’, Fırat Üniversitesi, Elazığ), N. Musa Taşdelen (‘Tehcirden Soykırım Mitine: Bir Ulus / Millet İnşa Süreci Olarak Ermeni Meselesi’, Sakarya Üniversitesi), Ahmet Eyicil (‘Maraş Kurtuluş Mücadelesinde Fransız ve Ermeni Mezalimi’, Sütçü İmam Üniversitesi, Şanlıurfa), Durmuş Yılmaz (‘Fransa’nın Anadolu’ya Yönelik Sömürgecilik Faaliyetlerinde Ermenilerin Yeri’, Selçuk Üniversitesi, Konya), Halil Ersin Avcı (‘Ermeni Meselesi ve Güneydoğu Sorunu Arasındaki Benzerlikler. Türkiye’nin Geleceğine Olası Tesirleri ve Çözüm Yolları’, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi).
| |