Anasayfaİletişim
  
English

Osmanlı Üçüncü Ordusu Kurmay Başkanı Felix Guse'nin

Doç. Dr. Selami KILIÇ*
ERMENİ ARAŞTIRMALARI, Sayı 4, Aralık 2001 - Ocak-Şubat 2002

 

Giriş:

Kasım 1835’te Türkiye’ye gelen Helmuth von Moltke heyeti ile beraber nerdeyse aralıksız olarak Osmanlı İmparatorluğu’nda görev yapan Alman askerî heyetlerinin amacı, ordunun yeni baştan ıslahı ve teşkilatlandırılmasıydı[1]. Bu heyetler, salt modern askerî sistemi Osmanlı ordusuna kazandırmak maksadıyla sayıca az, daha çok eğitim kurum ve birliklerinde görev yapan danışman-öğretmen misyonu ile çalışmaktaydı.[2]

Alman askerî heyetlerinin talim ve eğitim alanında Osmanlı ordusunu ne derece modernleştirdikleri sorusu tartışılabilir. Ancak tartışılmayacak bir konu, bu heyetlerin gelişiyle birlikte Ruhr’daki Alman silah fabrikaları üretiminin, Osmanlı ordusunun alımlarında ön sıraya yükselmesidir.

Esasen Almanya’nın reformcu subaylar yollamaya devam etmesinin başlıca nedeni, silah ticaretini ayakta tutabilmekti. II. Abdülhamid ise Almanya’dan silah alımına dur demeksizin bu işi âdeta Alman ittifakının bir bedeli olarak sürdürmüş, Alman danışmanları âdeta silah fabrikaları komisyonculuğuna teşvik etmiştir. Balkan bozgunu ve Birinci Büyük Savaşa giriş gibi olaylar, Alman askerî heyetinin üye sayısını artırdı. İstanbul’daki Avusturya-Macaristan askerî ataşesi Joseph Pomiankowski, Büyük Savaş başında Osmanlı ordusunda 40’ı aşkın Alman subayının görev yaptığını bildiriyordu[3].

1912 Balkan bozgunundan sonra, orduda Alman askerî heyetinin etkisi ve uzman-subaylarının sayısı artırıldı. İmparatorluk Birinci Büyük Savaşa Alman komutasında girdi denilebilir.

1913’te General Otto Liman von Sanders’in başkanlığındaki yeni Alman askerî heyetiyle, sadece Osmanlı ordusunda değil, imparatorluğun her örgüt ve köşesinde Alman nüfuzu artmaya başladı.[4]

Liman von Sanders başkanlığındaki Alman askerî yardım heyeti ve bu heyetin Birinci Dünya Savaşı sırasındaki faaliyetleri, yakın dönem Türk tarihinin en önemli konularından biridir. Bu heyetle birlikte Türkiye’ye gelen Alman subayları, Osmanlı Genelkurmayı’nda ve Osmanlı Ordusunun çeşitli kademelerinde etkili görevlere getirildi.

Osmanlı Genelkurmay Karargâhı Kıdemli Başkanlığı görevine getirilen Prusya Albayı Bronsart von Schellendorf,[5] 20 Ağustos 1914’ten itibaren olası savaş durumunda açılacak cephelerle ilgili planları hazırlamaya başladı. Savaş başladığında artık denetim mutlak olarak von Schellendorf’un, dolayısıyla Alman Genelkurmayı’nın elindeydi.

Savaşın başlaması ve büyük umutlarla çıkılan Sarıkamış seferinin büyük bir felaketle sonuçlanması, Enver Paşa’nın, ordu ve savaşın denetimini gittikçe artan düzeyde Alman subaylarına terk etmesine neden oldu. Osmanlı İmparatorluğu büyük Avrupa savaşının bir yan cephesi olarak görülmekteydi. Osmanlı Ordusu Alman Başkomutanlığı’na bağlı bir ordu, Osmanlı Genelkurmayı ise Alman Genelkurmayı’na bağlı bir ordu karargâhı olarak muamele görüyordu. Alman denetimindeki Osmanlı Genelkurmayı bütün önemli kararları, sefer planlarını ve her türlü yığınağı artık Alman Genelkurmayı’nın emir ve denetimi altında yapmaktaydı.[6]

Durum böyle olunca; Birinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye’deki siyasî ve askerî gelişmeleri, Türk kaynaklarının yanısıra Alman arşiv belgeleri ve o sırada Türkiye’de bulunan Alman subaylarının raporları ve anıları* ışığında değerlendirmek gerekmektedir.

Alman Subaylarından Felix Guse ve Bronsart von Schellendorf’un* “Ermeni Tehciri” Hakkındaki Görüşleri:

Savaş yıllarında Türkiye’de istenmeden yaşanan olayları, karşılıklı çekilen acıları, çatışma ve boğazlaşmaları ve bugün, gereğinden fazla irdelenen Ermenilere yönelik “zorunlu göç” kararının alınmasındaki etkenleri yukarıda değinilen kaynaklar doğrultusunda ele almak, tarafsız değerlendirmelerle ciddi ve kapsamlı çalışmalar yapmak da artık bir zorunluluk haline gelmiştir.

İlber Ortaylı, zorunlu göç kararının alınması sebebini açıklarken; “Birinci Dünya Savaşı’ndaki ilk yenilginin ardından, istilacı ordulara gösterilen silahlı Ermeni desteği, Alman Genelkurmayı’nın da ısrarlı önerileriyle tehcir (zorunlu göç) kararının alınmasına sebep oldu” demektedir.[7]

Alman subaylarından Felix Guse ise Ermenilerin düşmanla işbirliği ettiğini, Ermeni huzursuzluğunun Tüm Anadolu’ya yayıldığını, isyan eden Ermenilerin cephe gerisinde büyük bir tehdit oluşturduklarını belerttikten sonra, ne yapılabilirdi? Sorusunu yöneltmekte ve zorunlu göç kararının alınması ile ilgili olarak şunları yazmaktaydı:

“Bu kritik an da Ermenilerin düşmanca davranışlardan vazgeçip, soyluluk gösterip göstermeyeceklerinin savaşmakta olan bir ordudan beklenmesi biraz fazla iyimserlik olurdu. Türkiye’nin bulduğu çözüm şuydu: ‘Ermeniler Türkiye’yi boşaltacaklardı.’ Kendilerini savunmak zorunda olan Türklerin başka bir çözüm yolu bulmaları pek mümkün görünmüyordu ve bu konuda söylenecek başka bir şey de yoktu.”[8]

Katilin değil, maktulün, yani Talat Paşa’nın yargılandığı Berlin’deki düzmece mahkemede görülen davada, konuyla ilgili bilgisi olmayan veya sadece kulaktan dolma bilgisi olan kişiler tanık olarak dinlendi. Gerçeği gören görgü tanıkları ise mahkemeye çağrılmadı. Ermeni zulmünün yaşandığı bölgede görev yapan Alman subaylarının ifadesi niçin alınmadı? Gerçeğin ortaya çıkmasına katkıda bulunmak için, elimde olmayan nedenlerle yapamadığım tanıklık görevimi, sonradan da olsa, bu yolla yerine getirmek istiyorum diyen Alman Generali Bronsart von Schellendorf, 24.7.1921’de “Deutsche Allgemeine Zeitung” da yayınlanan yazısında, tarihe ışık tutuyor ve gerçekleri dile getiriyordu.[9]

Ancak, Almanya’nın askerî kanadının Ermeni sorununa bakış açısını yansıtan ve bugüne kadar hiçbir yerde yayınlanmamış olan Osmanlı Üçüncü Ordusu Kurmay Başkanı Felix Guse’nin “Die Armenieraufstand 1915 und seine Folgen (1915 Ermeni Ayaklanması ve Sonuçları)” başlıklı makalesini Almanca’dan Türkçe’ye olduğu gibi aktarmayı yeterli gördük.

Felix Guse, (Der Armenieraufstand 1915 und seine Folgen) 1915 Ermeni Ayaklanması ve Sonuçları, (Orijinal Metin):

(s.609.) Dünya savaşında oldukça büyük yankılar uyandıran Ermeni sorunu hakkında çoğu defa yanlış bilgilendirmeler yapılmıştır. Aşağıdaki çalışma her şeyden önce bizzat yaşanan olaylara ve gözlemlere dayanmaktadır. Savaşın başlangıcından Brest-Litovsk barış görüşmelerine kadar Türk Kafkas Cephesi’nde Kurmay Başkanı olarak üç buçuk yıl görev yaptım. Böyle bir görevde bulunmam, ülkeyi ve insanlarını yakından tanıyabilme, olaylara ve olayların arka planına derinlemesine bakabilme olanağı sağladı.[10] Ayrıca görev süremin son yılında konuyla -Ermeni sorunu-  ilgili olarak özellikle bazılarını dikkate almam gereken, çok zengin ve kapsamlı bir kaynakçayı da tanıma olanağını elde ettim.

Tamamen Ermenilerle meskûn bir Ermeni ülkesi bulunmamaktadır. Ermeniler savaştan önce, çoğunluğu doğu vilayetlerinde olmak üzere, tüm Anadolu’da, başta Türkler ve Kürtler olmak üzere, diğer halklarla karışık bir şekilde oturuyorlardı. Nitekim bir gezgin, “Her yerde Ermenilerle karşılaşılmasının kesinlikle Ermenistan’da bulunulduğu duygusunu vermediğini” söylemektedir. Ermeniler çok iyi birer çiftçi, sanatkâr, fakat her şeyden önce şeytanı bile şişeye sokacak derecede kurnaz birer tüccardır. Ermeniler Türklerden daha aktiftiler, ancak sırf bu yüzden onları Türkiye’nin temel kültür unsuru olarak nitelemek doğru değildir. Bir Rus, yukarıdaki yaklaşımın aksine, Ermenilerin kültürden yoksun bir ırk olduğunu şu şekilde vurgulamaktadır: “Gerçi Ermeni de bir insandır, ancak kendi ininde dört ayak üzerinde yürür.”

Ermenilerin can düşmanı olan Kürtler, hayvan yetiştiricisi ve çapulcudur. Dışarıdan bakıldığında, Kürtler kahraman, Ermeniler de dindar adam görünümündedir, ancak kendini güçlü hissettiğinde Ermeniler de zulmetmekteydi.

(s.610.) Önceleri Türklerle Ermeniler arasındaki ilişkiler çok iyiydi. I. Napolyon devrinde İran’da bulunan bir Fransız askerî misyonu, Ermenilerin Türklerin yönetimi altında bulunmaktan çok hoşnut olduklarını bildirmekteydi. İki halk (Türkler-Ermeniler) arasındaki düşmanlığın farklı dinlere mensup olmalarından kaynaklandığı şeklindeki bir yaklaşım tamamen yanlış bir düşüncedir. Aradaki düşmanlık, sürekli olarak Türkiye’nin içişlerine karışarak, bundan kendilerine çıkar sağlamak arzusunda bulunan İngilizler ve Rusların sahneye koydukları ulusçuluk fikrinden kaynaklanmaktaydı.

Bu bağlamdaki olanağı ise “Türkler, Ermenilerin yerleşik olarak bulundukları bölgelerde reformlar yapmayı taahhüt ederler” ifadesiyle yer alan, 1878 San Stefano Barış Antlaşması’nın ilgili ana maddesi sağlamaktaydı. Bu oldukça elastiki bir paragraftı. İlgili madde, içerik olarak kişinin anlayışına bırakılmıştı. Reformlardan ne anlaşıldığı, ya da yerleşim alanından neyin kastedildiği ise açık değildi. Çünkü, yukarıda da değinildiği üzere Ermeniler az veya çok sayıda Anadolu’nun her tarafında bulunmaktaydılar. Bu tür vaatler, Ermenileri, Türk düşmanı olmaya sürüklüyor ve onların bu hoşnutsuzluğu Ruslar ve İngilizler tarafından sistemli bir şekilde tahrik ediliyordu. Abdülhamid devrinin kötü yönetimini Türkler de yalanlamıyorlardı, fakat devamlı süregelen tahrikler, daha sonraki Türk hükümetlerinin, durumu iyileştirici önlemlerini de sonuçsuz bırakıyordu.

Politik alanda Ermeniler arasında başrolde bulunan Taşnak Sütyun Partisiydi. Bu parti her ne kadar özgürlük üzerinde duruyorsa da ille de Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılmak gibi bir düşüncesi bulunmuyordu. Bu düşünce, Hınçak Komitesi’nin radikal kanadının öteden beri süregelen hedefleri arasında bulunuyordu. 1893’te bir Amerikan gazetesi şunları yazmaktaydı: “Hınçak Komitesi imparatorluğun her tarafında örgütlenmiş ve çok sayıda Türkü ve Kürdü öldürmek, köylerini yakıp yıkmak, ateşe vermek, daha sonra da dağlara kaçmak için fırsat kollamaya başlamıştı. İçin için kaynayan bu kin Türkleri ayağa kaldıracak, Ermeniler üzerine saldırtacak ve onları barbarca katlettirecekti. Bunun üzerine insanlık ve Hıristiyanlık adına bir büyük yabancı güç devreye girecek ve sonuçta ülke (Türkiye) işgal edilecekti.”* Gerçekleşmesi istenen plan da bu idi.

Böylece iki halk arasında karşılıklı olarak oluşan kin ve nefret 90’lı (1890) yılların Ermeni kıyımını (Ermenilerin yaptığı kırımı) doğurdu. Fransız Pierre Loti bu konuda Ermenileri suçlamakta ve şöyle demekteydi: “Türkler, Ermenilerin rahat durmayacaklarını, barış günlerinde de Türklere karşı kışkırtıcı ve zararlı girişimlerden uzaklaşmayacaklarını çok iyi biliyorlardı”*

Devamlı olarak sadece bu olaylardan söz edilmesi, (s.611.) Rus ihtilâline kadar Rusya’daki Ermenilerin durumlarının pek de iyiye gitmediğinin unutulduğu gibi bir izlenim vermektedir. Aslında bir Rus valisi “Bizim Ermenisiz bir Ermenistan’a gereksinimiz var”diyordu. Ve Ermeniler arasında da yaygın bir şekilde “Rusların Türklerden daha kötü olduğuna” dair meşhur bir söz vardı. Fakat 1905’te Rusya’da bir sistem değişikliği oldu. Rus devlet adamlarından, Prens Woronzoff Daşkow, Ermeni liderlerine, her şeyi unutur, tüm kışkırtıcı girişimlerden uzak dururlarsa, bütün mal ve mülklerinin geri verileceği, her türlü kovuşturma, kovalamaca ve kasıtlı olarak çıkarılan güçlüklere de bir son verileceği önerisinde bulundu. Ermeniler bu öneriyi uygun gördüler ve bundan böyle Türkiye’deki Ermeniler de Rusların dostu oldular.[11]

Ermeniler, Abdülhamid’e karşı gerçekleştirilen ihtilâle katıldılar ve Genç Türkler ilk başlarda onlara çok dostça davrandılar. Nitekim, sonradan kaleme alınan Türkçe bir kritikte konu ile ilgili olarak şu görüşlere yer verilmekteydi: “Genç Türkler, çeşitli dinlere mensup cemaatlerle birliktelik yaparak, ayrı bir millet (Osmanlı milleti) oluşturmak gibi, ileride onarımı çok güç olan büyük bir hata ile işe başladılar.”* Türkiye barışı koruyabilseydi kim bilir belki de bu birliktelik uzun sürecek bir uzlaşmanın yolunu açabilirdi. Talat Paşa, Ermeni lideri Pastırmacıyan’a üç defa bakanlık teklifinde bulundu. Fakat her defasında olumsuz yanıt aldı. Ermeniler parlamentoda da temsil ediliyorlardı ve bir Rus diyordu ki:

“Ermeni halkı, önceleri uğruna birçok insanın kanının akıtıldığı haklarının büyük bölümünü anayasa gereğince elde etmişti. Ancak halk, bu kanlı yılları unutamıyor ve Türkleri bağışlamıyordu. Bu yüzden Büyük Savaş patlak verir vermez Ermenilerin büyük bir çoğunluğu düşmanlarına karşı ülkelerinin bağımsızlık mücadelesi için aceleyle Rus ordusuna katılmışlardı.”

Balkan savaşları sırasında “Ermeni ulusal gösterileri alışılmışın dışında farklı bir yaklaşım gösteriyordu.”*; 1913’te Constanza (Köstence)’da Hınçak Cemiyeti’nin son derece ateşli bir kongresi yapıldı. Aynı ayrılıkçı düşünceler Taşnak Sütyun Cemiyeti’nde de ön plana çıkmaya başladı ve Türk tarafında da yankı bulmakta gecikmedi.

“Balkan savaşları esnasında Türkiye’nin çöküşünün çok yakın göründüğü dönemde, Ermeniler arasında artarak devam eden ulusçu oluşumlar; diğer Türk olmayan çevrelerde de vatana ihanet tarzında kendini göstermekteydi. Doğal olarak bu da Türk Milli Hükümeti’ni ‘Komite’ de tamamen etkisiz bir duruma getiriyordu” (Büyükelçi von Kühlmann).

Aynı zamanda İtilaf Devletleri, Ermenilere yapılacak reformların (Ermeni reformlarının) bir an önce görüşülmesi doğrultusunda Türkiye’ye baskı yapıyordu. Öte yandan Cemal Paşa’nın da haklı olarak belirttiği gibi, Rusların yaklaşımı(önerileri), İtilaf Devletlerinin (s.612) yardım ve desteği ile Sivas’tan –Sivas vilayeti dahil olmak üzere- doğuya kadar tüm ülkenin (Türkiye’nin) kısa süre içerisinde Rus yönetimi altına gireceği doğrultusundaydı. Balkan savaşlarından sonra, nihayet bir reform planı gündeme geldi. Buna göre, sorun yaşanan bölgelere iki Avrupalı müfettiş atanacaktı. Ancak, savaşın patlak vermesiyle birlikte bu girişim sonuçsuz kaldı.

Büyük Savaş patlak verdiği sıralarda Türklerle Ermeniler arasındaki güvensizlik büyük boyutlara ulaştı. Ne bir Türk’le ne de bir Ermeni ile sakin bir şekilde konuşmak olanaksızdı. Derhal, “arka planda neler döndüğünü ne oyunlar oynandığını anlayamıyorsunuz” deniliyordu. Ancak, Ermeniler gündelik yaşamlarının en ufak ayrıntısına kadar her şeyde güçlük çıkartıyorlardı. Örneğin, Mayıs 1914’te, Sivas’ta bir kışlada bulunduğum sırada, Ermeni cemaatinin isteklerinin derhal yerine getirildiğine bizzat şahit oldum.

Ermeni komitelerinin çalışmaları “Ssyr-anusch” adlı romanda kapsamlı bir şekilde anlatılmaktadır*. Öte yandan Türkler, Ermenilerin planlı bir isyan hazırlığı içinde olduklarını ve Ermeni halkını gizlice silahlandırdıklarını açıklayıcı bir dizi belge yayını yapmışlardır. Bu durum, Ermeni lideri Pastırmacıyan’ın kitabında da doğrulanmaktadır*

Ağustos 1914’te Erzurum’da Taşnaksütyun Cemiyeti’nin bir kongresi yapıldı. Bu kongrede Türkler, kayıtsız şartsız Türk tarafına geçmeleri halinde, Ermenilere,  özerklik tanınacağı önerisinde bulundular. Ancak, Ermeniler bu öneriyi reddettiler. Hatta daha önceden bir isyan planlanmış olduğundan, konu çoktan kapanmıştı bile.

Daha seferberlik esnasında Ermenilerde Rus silahları bulunmuştu ve Türkiye’de yaşayan Ermenilerle Rus Başkomutanlığı arasında bir ittifakın yapıldığı Türk Kafkas Orduları Başkomutanlığı tarafından öğrenilmişti. Ermeniler, Ruslar cephede ilerledikçe, durmaksızın telgraf tellerini tahrip edeceklerine ve Türk birlikleri gerisinde silaha sarılıp isyan edeceklerine dair söz vermişlerdi. Tüm bunlar daha sonra aynen gerçekleşti.

Büyük Savaşın başlangıcından hemen sonra, 1914 Kasım’ında henüz herhangi bir silahlı isyan çıkmamıştı. Çünkü, Rus taarruzları ümit edildiği gibi pek iç açıcı bir şekilde cereyan etmiyordu. Bununla birlikte ta baştan beri Türklerle Ermeniler arasında geçimsizlik bulunmaktaydı.

Ermeniler birtakım olaylardan yakınmakta, Türk hükümeti memurlarının, halktan ve askerlerden bazılarının kendilerine saldırdıklarını ileri sürmekteydiler. Ancak, doğaldır ki bu gibi olaylar sadece Ermenilere yönelik değildi. Henüz devlet işlerinde, Türkiye’de, Avrupa’da olduğu gibi, sıkı bir disiplin ve buna bağlı olarak düzenli bir işleyiş bulunmuyordu. Savaş sırasında olağan sayılan bu tür olaylardan (s.613) Türk halkı da şikâyetçiydi ve bundan dolayı yakınıyorlardı. Diğer taraftan Türkler, Ermenilerin çoğu defa askerlik çağrısına uymadıkları ve kitleler halinde askerden kaçtıkları konusunda şikâyetçiydiler. Bu gibi suçlar diğer topluluklar tarafından da işleniyor ve bu türden olaylar hiç eksik olmuyordu. Ancak işin şaka götürmeyen tarafı, Ermenilerin askerî hedeflere saldırı düzenlemeleri, verilen emirlere karşı gelmeleri, jandarmalara saldırmaları ve hatta onları öldürmeleriydi (Bitlis’te olduğu gibi). Ancak daha da önemlisi, Ermenilerin çeşitli yerlerde çok düşüncesizce hareket ederek, İtilaf Devletlerinin başarıları üzerine sevinçlerini açıkça göstermeleriydi. Hatta, İtilaf Devletlerinin zaferi üzerine bir ayin düzenleneceği Erzincan’dan bildirilmekteydi. Ermenilerin Türk halkına yönelik taşkınlıkları ise gün geçtikçe şiddetleniyordu. Örneğin, Ermeni kaçkınlarının Türk kadınlarına göz dağı verdikleri, Kemah Metropoliti’ne de saldırılarda bulundukları Erzincan’dan gelen haberler arasındaydı. Diyarbakır’da “Emniyet Taburu” olarak adlandırılan ancak, çapulculuk yaptığı saptanan bir çete oluşturulmuştu. Türklere göre, Tüm bu girişimlerin temelinde, tehdit altındaki âilelerini korumak ve gözetmek zorunluluğunu hisseden Türk askerlerinin cepheden kaçmalarını sağlamak yatıyordu. Bu bakış açısı oldukça inandırıcıydı. Bir asker âilesini bulunduğu yerden bir başka yere götürmek zorunda olduğunu açıkladığında, derhal izinli sayılabilirdi. Bu da Türklere özgü bir özellikti. Bir âilenin koruyucusuz ve himayesiz bir yerden bir yere gitmesi kabul edilemezdi. Dolayısıyla, askerin izin alamadığı sürece, bu nazik savaş günlerinde cepheyi boşaltacağı yani askerden kaçacağı da göz önünde bulundurulmalıydı.

Sonradan gelişen olaylar ise çok daha ürkütücüydü. Henüz daha savaşın başlangıcında, 1914 Kasım’ında, Ruslar Bayezid ve çevresini işgal ettiler. Fırsattan yararlanılarak Türklerin büyük çoğunluğu hunharca katledildi. Tamamen insanlığa karşı yapılmış olan bu tecavüz ilk girişimdi. Bu çirkin girişim, Rusların tarafında yer alan ve aralarında Pastırmacıyan’ın da bulunduğu Ermeni çetelerince gerçekleştirilmişti. Bu konuda doğru bir karar vermenin ne kadar güç olduğu derhal kendini göstermektedir. Nitekim, Türkler, Rusya’nın yanında yer alan tüm Ermeni çetelerini Türk İmparatorluğu’na ihanet etmiş gibi algılamaktaydılar. Fakat, Ermeniler, Rusya’da da yaşıyorlar ve onlarla birlikte hareket etmeyi bir zorunluluk olarak görüyorlardı. Bu barbarlığın Rus mu yoksa Türk Ermenileri tarafından mı gerçekleştirildiğini tayin ve tespit etmek ise pek mümkün görünmemekteydi. Devamlı olarak Rus Ermenilerini suçlayan Lepsius’a bakılırsa, tüm bunlar asılsız ve esassızdı. Her ne olursa olsun bu ürkütücü gelişmeler üzücü olaylardı.

1915’te, yeni yılda, savaşın seyri değişti, talih artık Türklerden yana değildi ve Ermenilerin Türklere karşı günden güne şiddetlenerek devam eden aleyhte davranışları 20 Nisan 1915’te Van’da açıkça isyana dönüştü.[12]

(s.614) Van’daki isyan büyük Rus taarruzu ile aynı güne rastlamıştı. Ruslar, Erzurum’un kuzeydoğusundaki dağlık bölgelerde üstün kuvvetlerle Türk ordusuna saldırdılar. Aynı zamanda Van’a doğru da ilerlemeye başlayan Ruslar, 18 Mayıs’ta burayı ele geçirdiler ve buradan batıya doğru ilerleyişlerini sürdürdüler.

Genel durum topluca değerlendirildiğinde; Ermeniler arasında bir dizi tutuklama yapıldığına göre, isyanın birden bire ortaya çıkmadığı, kapsamlı bir hazırlık döneminden sonra isyana kalkışıldığı rahatlıkla anlaşılır. Bu durum bizzat Pastırmacıyan tarafından yapılan açıklamalarla da doğrulanmaktadır: “Uygar halklar silaha sarıldığında, sadece üç küçük halk, Sırplar, Belçikalılar ve Ermeniler ilk günlerden itibaren İtilaf Devletlerinin yanında yer alma cesaretini gösterebildi.” Ve bundan başka “Türk Hükümeti, düşmanca davranışlarda bulunmalarından önce, Ermenileri, silahsızlandırmak için her türlü önlemi almasına karşın Ermeniler, 1915 yazında Kafkas Cephesi’ne gönderilen beş Türk tümeni ve on bin Kürt’ten oluşan düşmanlarına karşı, Ermenistan’ın dört bir tarafında başarısız, ancak ciddi birtakım ayaklanmaları organize edebilme çaresini bulmuşlardı.” Diğer taraftan Ermeniler, Van’daki silahlı adamlarının sayısını on bin olarak vermekteydiler. Ancak, yalnızca yarısını Ermenilerin oluşturduğu 40–50 bin nüfuslu bir şehirde, özel birtakım hazırlıklar yapılmaksızın böyle bir sayıdan ve oluşumdan –ayaklanmadan- söz edilmesi inanılır gibi değildi.

Ermeni ayaklanmasının büyüklüğü ve ciddiyeti yeterli derecede bilinmiyor ve tanınmıyordu. Ordunun genel durumu, karşılaşılan güçlükler ve Ermeni ayaklanmasının Türklere karşı organize edildiği de yeterince kavranamadı. Bu da Van ve çevresinde hiçbir Alman’ın olmamasından ve Kafkas Ordusu’nda da benim dışımda herhangi bir Alman subayının bulunmamasından kaynaklanıyordu.

Doğudaki halk, devamlı olarak geri çekilen askerî birliklerle beraber kaçıyordu. Çünkü, burada galip olanın diğerinden öç alacağı bilinmekteydi. Bayezid’deki katliam üzerine sayıları kısa sürede yüz binlere ulaşan Türk halkı burada da göç etmeye başlamıştı. Geri kalanlarsa, çoğu kez Ruslar ve Ermeniler tarafından kötü muamele görüyor veya yok ediliyorlardı.

Ermeni ayaklanması, gittikçe geniş bir çevreye yayılıyor ve Ruslarla yapılan anlaşmalara uygun olarak yürütülüyordu. Ruslar tarafından sürekli olarak kışkırtılan Ermenilere, telgraf tellerini sabote ederlerken rast geliniyordu. Rusların, cephenin neresinden saldırıya geçecekleri önceden tahmin ediliyor ve işte o zaman Ermeniler, derhal cephe gerisinde silaha sarılıyorlardı.

Tüm bunların yanı sıra, Mayıs ve Haziran aylarında Türk Kafkas Ordusu’nda ağır bir kriz yaşandı. Bu ordunun takviye edilmesi söz konusu değildi. (s.615) Çünkü, İmparatorlukta elde avuçta ne varsa hepsi çok kritik günlerin yaşandığı Çanakkale Cephesi’ne gönderilmişti. Bu yüzden Ermenilerin çıkardığı huzursuzluk, son derece ürkütücü ve korkunç bir tehlike arz etmekteydi. İhtiyaç üzerine daha şimdiden jandarma birlikleri cepheye nakledilmişti ve artık ordunun hinterlantında birkaç acemi eğitim karargâhından fazla bir şey bulunmuyordu. Doğaldır ki bu kuvvetler genel bir ayaklanmaya karşı oldukça yetersiz kalıyordu. Hâl böyleyken bir defa olsun kendimizi Türklerin yerine koyalım. Türk birliklerinin güçlü olduğu yerlerde Ermeniler bağlılık yemini ediyorlar, Rusların bir taarruzu beklendiğinde ise, cephe gerisindeki köylerden silah sesleri yükseliyordu.

Bu durum da ne yapılabilirdi?

Bu kritik an da Ermenilerin düşmanca davranışlardan vazgeçip, soyluluk gösterip göstermeyeceklerinin sabırla beklenmesi gerekiyordu. Savaşmakta olan bir ordudan da böyle bir şeyin beklenmesi biraz fazla iyimserlik olurdu. Türk Hükümeti’nin bulduğu çözüm şuydu: “Ülke –Anadolu- Ermeniler tarafından boşaltılacaktı”. Kendilerini savunmak zorunda olan Türklerin başka bir çözüm yolu bulmaları pek mümkün görünmüyordu ve bu konuda söylenecek veya yapılacak başkada bir şey yoktu. Cemal Paşa bir konuşmasında diyordu ki: “Türkiye her taraftan kuşatılmış, her an üzerine saldırılacak bir adama benziyordu ve bu kadar hayati tehlikesi olan bir şeyde de gerektiğinde olağanüstü birtakım önlemlere başvurulmalıydı”.

Öte yandan Ermeniler tüm Anadolu’da ikâmet etmekteydiler. Dolayısıyla zorunlu göçün boyutu ne olacaktı ve Ermeniler nereye göçürülecekti? Bu arada işin gerçeği Ermeni huzursuzluğu da tüm Küçük Asya’ya –Anadolu’ya- yayılmıştı. Bitlis’te kargaşalık hüküm sürüyordu. Kayseri’de bombalar ele geçirilmişti. Zeytun ve Halep’te çatışma vardı. Cemal Paşa’nın çok ölçülü bir şekilde doğruladığı gibi, tüm bunlar gerçek ayaklanmalardı. Zeytun hakkında Alman Büyükelçisi de aynı şeyleri rapor etmekte ve açıktan açığa Ermenileri fitnenin başı olarak göstermekteydi. Urfa’daki olaylar üzerine, Alman Konsolosu Halep’ten gönderdiği raporunda aynı şeyleri söylüyordu. İstanbul’da bir komplo ortaya çıkarılmıştı. İtilaf Devletleri donanması Çanakkale Boğazı önlerindeydi ve İskenderun Körfezi’nde her an bir çıkarmanın yapılabileceği de göz ardı edilemezdi. Kısaca tehlike her yerdeydi. Dolayısıyla Türk Hükümeti mümkün olduğu kadar radikal birtakım önlemler almak durumuyla karşı karşıyaydı. Sonuçta Türk Hükümeti tüm Ermenileri Anadolu’dan tehcir ederek, onları Mezopotamya’ya yerleştirmek istedi.

Zorunlu göç esnasında askerî faaliyetler sürüyor ve bu sırada Türkler birtakım başarılar elde ediyordu. Haziran’ın ortalarında Ruslar, Erzurum’un kuzeydoğusundan sökülüp atılmışlardı. Şimdilik Van’dan ileriye doğru sızılmış ve bazı araziler kazanılmıştı. Temmuz başlarında Muş’un aşağı yukarı 30 km. kadar kuzeydoğusunda bir köprübaşı elde edebilmek için çarpışmalar sürdürülmekteydi. Bu arada Muş’taki Ermeniler ayaklanmış ve bu ayaklanma 10–11 Temmuzda bastırılmıştı. Söz konusu ayaklanmanın bastırılması düşmana iyi bir propaganda malzemesi oldu. (s.616) Nitekim ayaklanma bastırılırken orada herhangi bir Alman subayı olmadığı halde, Almanlara da sitem, ayıplama ve suçlamalarda bulunulmuştu.

Muş ayaklanmasıyla aynı anda Şebinkarahisar’da da çok tehlikeli boyutlara ulaşan bir ayaklanma çıktı.[13] Eski kale (Şebinkarahisar Kalesi) 12 Haziran’dan 3 Temmuz’a kadar kuşatıldı. Ermeni kaynaklarına göre, Ermenilerin buradaki kuvvetleri 5 bin kişiydi.[14] Sonuçta, Ermeniler kaleden dışarı çıkmak zorunda kaldılar ve çeşitli yönlere dağıldılar. Yine Ermenilerin açıklamalarına göre; şehirden diğerleriyle birlikte çıkamayan kadın ve çocuklardan 3 bin kadarı kendilerini zehirlediler. Geri kalanlar ise zehir stoku yetmediğinden bir başka şekilde hayatlarına son verdiler. Sonraları, çevrede bazı kadın ve çocuk cesetlerinin izlerini bulan Avrupalılar, derhal bunların Türkler tarafından katledildikleri sonucunu çıkarmışlardır. Bu örnekte de görüldüğü gibi, konu hakkında bir sonuca varılırken ne kadar dikkatli davranılması gerektiği ortadadır.

Bu olaylarla birlikte Ermeni ayaklanması bastırılmış oldu.[15] Öte yandan Ermenilerin tehcir edilmeleriyle birlikte yeni bir Ermeni isyanına da engel olunmuş oluyordu.

Ruslar, Ağustos’ta Van’da, sınır üzerinde bir kez daha geçici olarak geri atıldılar. Türklerin bu ilerleyişi karşısında, Van ve çevresinde bulunan ve büyük bir korkuya kapılarak, Ruslarla birlikte geri çekilen Ermenilerin sayısının 400 bin olduğu açıklanmaktadır.

Bütün bunlar 1915 yılına ait olaylardır. Şimdi biraz da “tehcir” üzerinde duralım. Böyle bir olay doğuda pek de alışılmamış bir şey değildi. Moltke, bir ordu herhangi bir bölgeyi işgal ettiğinde, oradaki halkı önceden bölgeyi boşaltmak zorunda kalırdı diye anlatmaktadır. Büyük Savaşta da operasyon bölgesinin bir çok yerinde herhangi bir politik art niyet olmaksızın bu türden boşaltmalar gerçekleşmiştir.

Zorunlu göç sırasında elbette Ermeniler birtakım güçlükler ve sertliklerle karşılaşmışlardı. Ancak bu durum, Asyalı ve Avrupalı için aynı anlama gelmiyordu. Araç gereç donanımı bugünde olduğu gibi, tüm bölge halkı için çok kısıtlıydı. Ormandan yoksun bir ülkede birkaç zengin şehir dışında Asyalı mobilyaya sahip bulunmuyordu. Örneğin doğulunun bir yatağı yoktur. Geceleyin çul çaput veya pamuk doldurulmuş bir yatak yere serilirdi. Ayrıca hububat, taşınabilir mallar (madeni para) ve yatak döşek çok çabuk bir şekilde kağnılara veya yük hayvanlarına yüklenir ve taşınma sürpriz bir şekilde çok seri olarak gerçekleşirdi. Bir çoğunun çadırları vardı. Birilerine rast gelinceye kadar, hayvanlar dikkatsiz bir şekilde yol üzerindeki tarlalarda otlatılırdı. Zorunlu göç yağmursuz yaz mevsiminde gerçekleştirildi. Böylece göçe zorlanan halk göç sırasında fazla bir sıkıntıya katlanmadı. Nüfusun yoğun olmadığı bu ülkede, Ermenilere bir başka yerde ekip biçebilecekleri tarlalar verildi ve barınmaları için de çok seri bir şekilde balçıktan derme çatma kulübeler yapıldı. Zorunlu göç sırasında karşılaşılabilecek her türlü tehlikeye karşı alışılmışın dışında güvenlik önlemleri alındı. (s.617) Doğal olarak Avrupa’daki yardım anlayışı çerçevesinde bir kolaylık ne devlet ne de devlet görevlileri tarafından yürütülebildi. Hiç şüphe yok ki bu durumda birçok insan istenmeden de olsa göç yolunda yok oldu. Fakat, bugün Batı kamuoyu, Ermenilerin devamlı şikâyet ve yakınmaları üzerine, göç yolundaki Ermeni halkına zulüm ve kitlesel mezalim yapıldığını zannetmektedirler. Halbuki olanları ve yapılanları topluca değerlendirmek, bu konuda biraz ölçülü davranmak gerekmektedir. Ermenilerin anlatıları (raporları) daha çok propagandaya yönelik olarak kaleme alınmıştır. Çoğu defa olaylar abartılmakta ve devamlı olarak hep aynı şeylerden söz edilmektedir. Bundan başka, ne Ermenilerin tüm söylediklerini peşinen ve safça kabul etmek ne de Türklerin tüm söylediklerine inanmak doğru değildir. Bu konuda bizzat olayları gözlemlemekle bir başkasından duyum almak arasındaki farkı da yakalamak gerekir. Aksi taktirde eşyanın tabiatına aykırı davranılmış olur. Örneğin hayatında bir kez olsun Trabzon’da bulunmamış bir kişinin Trabzon’la ilgili olaylar hakkındaki raporu, orada ikâmet edenin raporundan çok daha fazla iç karartıcı kötü haberler içermektedir. Sık sık tekrar edilip, devamlı gündeme getirilen, mezalim haberlerinden oluşan derlemelerin, tarih araştırmacısının kendi sezgisiyle hareket etmesi ve araştırma arzusu üzerinde yönlendirici olması da enteresandır. Böylece elbette objektiflik de kendiliğinden ortadan kalkmaktadır.

Zorunlu göç esnasında doğru olmayan birtakım olumsuzluklar görülmekteydi ve zaten Türkler de bunu inkâr etmemekteydiler. Hatta bu yüzden bazı cezalar da verilmişti. Kötü niyet sahibi bir iki hükümet görevlisinin yanı sıra birçok Alman konsolosluk raporunda; bazı valilerin -Erzurum Valisi gibi- güçleri yettiği kadarıyla, açıktan açığa Ermenilere yardım ettikleri de vurgulanmaktaydı. Diğer taraftan Goltz, Liman, Cemal, ayrıca İzmir Valisi ve diğerleri gibi yetki sahibi kişiler, Ermeni tehcirinden vazgeçilmesi yönünde görüş belirtmişlerdi. Elbette söz konusu bu kişiler bölgelerinde bulunan Ermenilerin güvenliklerini sağlamak sorumluluğunu taşıyacaklardı. Bu yüzden böyle ağır bir sorumluluk üstlenenlerden sadece çok güçlü ve yetki sahibi olanları yaptıklarından dolayı incinmemişlerdi.

Türklerin aklanması yönünde şunlar söylenebilir: Daha önce de belirtildiği üzere, jandarmalar ülkenin iç kesimlerinden cepheye sevk edilmişlerdi. Bu tarihten itibaren hükümet memurları memleket içinde güvenliğin sağlanması konusunda birtakım olumsuzluklarla karşılaştılar ve özellikle Kürtlerin soygun, gasp vb. girişimlerinde büyük artışlar oldu. Ancak asıl önemlisi öldürme ve yaralama gibi istenmeyen birtakım olaylarda Ermenilerin can düşmanı Kürtlerin paylarının çok yüksek olmasıydı.

Türklerin, Ermenilerin yok edilmeleri doğrultusunda emir vermiş oldukları iddia edilebilir. Ancak bu konuda elle tutulur bir delil bulunmamaktadır. Gerçi Talat Paşa’nın yargılanması sırasında böyle birtakım deliller mahkemeye sunulmuşsa da tüm bunlar, Ermeniler tarafından kaleme alınmış “tercümeler” ve “suretler” den oluşan ve aslı esası bulunmayan bazı düzmece delillerdi. Yani bu konuda mahkemeye, inandırıcı deliller sunulamamıştı.

Dr. Lepsius şu aşağıdaki tahmini rakamları vermektedir: Büyük savaş öncesi ülke genelinde 1.8 milyon Ermeni bulunmaktaydı; 1.4 milyonu sürgün edildi, yani 0.4 milyon (s.618) Ermeni zorunlu göç kapsamı dışında bırakıldı ve 0.2 milyonu şu veya bu şekilde hayatını kaybetti. Geri kalanlardan 0.4 milyonu Rusya’ya göç ettiğine göre, 0.8 milyon Ermeni’nin hayatını kaybetmiş olması gerekir.

Verilen bu tahmini rakamları çok abartılı buldum. Her şeyden önce, ülke genelindeki Ermeni halkının, savaş öncesi sayısının çok yüksek tutulduğunu sanıyorum. Örneğin Erzincan’ın nüfusu 40 bin olarak gösteriliyor ki o sırada Erzincan’ın nüfusu olsa olsa 20 bin civarındadır. Öte yandan göç yolunda kaybolan tüm Ermenilerin yok edildikleri söylenmektedir. Bunun tam aksini savunuyor ve binlerce Ermeni’nin ülkenin kuytu yerlerine kaçtıklarını tahmin ediyorum. Türkiye, kaçkınların izlerini sürecek ve onları takip edebilecek büyük bir güce sahip değildi. Görünüşe göre, hiçbir iz bırakmadan kaybolan bu kaçkınların büyük bir kısmının daha sonraları sık sık yaşanan şehir yangınları gibi olaylarla ortaya çıkmaları, doğuda yaşayan Avrupalıları hayretler içerisinde bırakıyordu.

Enver Paşa, bir konuşmasında 300 bin Ermeni’nin göç yollarında yok olduğundan söz etmektedir. Lepsius’un verdiği rakamlardan çok bu sayının gerçeklere daha yakın olduğuna inanıyorum. Ancak, ölü sayısı belirtildiği gibi yüz binlere ulaştıysa, bunun belleklerde korkunç bir şey olarak yer edeceği de muhakkaktır. Öte yandan Ermenilerin soykırıma uğratıldığı savı tamamen yanlıştır. Çünkü, dünya savaşı sonuçlandığında hâlen daha güçlü bir Ermeni halkı bulunmaktaydı.

Konuyu daha iyi kavramak ve doğru bir şekilde değerlendirebilmek için gelişen olaylara bir kere daha göz atmak gerekir. 1915/16 kışında ve yazında gerçekleşen Rus ilerleyişi Türk halkının iki büyük iç göç yaşamasına sebep oldu. Bunlardan ilki ağır kış şartlarında gerçekleşti ve yaşanan acılara olumsuz hava koşulları da eklenince binlerce kişi göç yolunda can verdi[16]. Rus işgalinde bulunan bölgeden; Ermenilerin, Rus yönetimi altındaki sınırlar içinde yaşayan Türk halkına mezalim yaptıklarına dair haberler ulaşmaktaydı. Kerenski’nin çöküşünden hemen sonra, Rus orduları dağılır dağılmaz, Ermeni çeteleri bölgenin tek hakimi oldular. Böylece Türk halkına yönelik zulümler daha da arttı ve sadece Türkiye tarafındaki Türk ve Kürtlere karşı değil, aksine Rusya’daki Türklere karşı da büyük kıyımlar yapılmaya başlandı. Türkler 1918’de yeniden taarruza geçerek, topraklarını geri aldılar, Transkafkasya’yı işgal ettiler ve bu defa Ermenilere karşı zulüm yapıldığına dair haberler gelmeye başladı. Ermenilerin, Türklere mezalim yaptıklarına dair Türk anlatımlarına karşılık, Ermeni anlatımlarında; Türklerin yaptıkları olumsuzluklardan söz edilmektedir. Halklarının uğradığı kayıplar halkındaki Türk istatistikleri şöyledir: Kara Şemsi’ye göre, göç edenlerin ve yok olanların toplamı ½ milyon kadardır. (s. 619) Ahmet Rüstem, genel olarak 1.5 milyon Türk ve Kürt’ün yok edildiği görüşündedir. Kanımca verilen bu rakamlar da abartılıdır[17].

İtilaf Devletleri dünya savaşı süresince son derece kapsamlı ve asılsız bir mezalim propagandası üzerinde yoğunlaştılar. Ermeni sorununu kendi hedefleri doğrultusunda kullanmaya, Alman entelektüellerini Ermeni mezaliminin failleri olarak göstermeye çalıştılar. Aslında bu asılsız iddiayı çürütmek için bir şeyler söylemek akılsızlıktan başka bir şey değildir. Yine Almanların, nüfusu azaltılan ülkeyi -Türkiye’yi- kolonize edebilmek için Ermenilerin Mezopotamya’ya göç ettirilmelerini arzuladıkları iddia edilmektedir. Tüm bunlara rağmen bu iddia kayda değer görülmemiştir. Çünkü bunun bir düşman propagandası olduğu açıktır. İşin asıl garip tarafı ise Alman kamuoyunun bir kısmının müttefikimiz için değil, aksine onun düşmanı Ermeniler için çalışıyor olmalarıdır. Bu da İttifak Devletlerinin yapılan olumsuz propagandayı yeterince kavrayamamasından kaynaklanmaktadır. Almanya’da Türklerden çok Ermenilerin haksızlığa uğradıkları kanısı yaygındır. Türklere Almanya’da çok az sempati duyulduğunu Cemal Paşa oldukça dokunaklı ve acı bir şekilde vurgulamaktadır: “Asıl acınacak olan Türklerdi. Çünkü, onların acılarını dindirecek, sıkıntılarını giderecek ve uğradıkları büyük haksızlığı duyuracak ne Alman ne de Amerikan misyonerleri bulunmaktaydı.” Ermeniler kendilerini acındırmayı çok iyi becerdiler ve yıllarca bu türden propagandalar yaptılar. Onların bu tür girişimlerini Loti, bir anektodunda çok güzel tasvir etmektedir. 1896 kırımı esnasında Ermenileri koruma çabası içinde olan bir Fransız konsolosuna bir Ermeni tarafından ateş edildi. İfadesine başvurulan ve konsolos ile yüzleştirilen Ermeni şu cevabı verdi: “Cinayetten Türklerin sorumlu tutulmaları gerektiğini çok iyi biliyorum.”

Alman kamuoyunun sorunu bu şekilde algılamasında Dr. Lepsius’un* büyük katkıları olmuştur. Lepsius daha sonra, Ermeni sorunu ile ilgili Almanya Dışişleri Bakanlığı Arşiv belgelerini de yayınlamıştır. Kanımca, Lepsius bu konuda büyük bir yanılgı içerisindedir ve yanlış bilgilendirilmiştir. Bizzat Lepsius’un kendi ifadesine göre, daha çok İstanbul’daki Amerikalılardan materyal edinmişti ve doğal olarak Amerikalıların,  sözü edilen konuda pek tarafsız oldukları da söylenemezdi. Kışkırtıcı propagandalar yapmakta büyük rol sahibi olan Büyükelçi (Morgentau), Türklerin ne Türkçe ne de Fransızca açıklamalarına itibar ediyordu. Tercümanları da her yerde ve her zaman olduğu gibi Ermeni tercümanlardı* Lepsius, Ermenilere Türklerden daha çok güveniyor, isyan ettiklerine asla inanmıyor ve hatta İtilaf Devletlerine karşı ağır ithamlarda bulunarak, Ermenileri savunuyordu. Cemal Paşa’nın onu sert ve kin dolu sözlerle ayıplamasında şaşılacak bir şey olmadığı gibi bir başka Türk, Lepsius hakkında çok ağır ve sert konuşuyordu: (s.620) “Lepsius, Fransa’daki Alman savaş esirlerinin yaşadıkları olumsuzluklar üzerine asla sesini yükseltmemiştir.”

Alman Büyükelçisi’nin Ermeni ayaklanmasının ciddiyetini ve Türklerin 1915’teki son derece trajik durumunu yeterince kavrayıp kavrayamadığını bugüne kadar yayınlanmış olan Almanya Dışişleri Bakanlığı arşiv belgelerinden anlamak mümkün değildir. Ancak, bu yayınlarda baştan sona asıl noktayı Ermenilere karşı yapılan mezalim oluşturmaktadır. Büyük Savaş sırasında başında bir Alman’ın bulunduğu Türk Genelkurmay Başkanlığı’na yöneltilecek bir soru, konunun açıklığa kavuşturulmasını sağlayacaktır. Böylece bu çalışmada materyal açısından bir eksikliğin bulunduğu görülmektedir. Ancak buradan bu makalenin bir ilk olduğu sonucu da çıkarılabilir.

Alman olmayan birinden (bir Türk’ten*) yapılacak bir iki alıntıyla genel durum daha iyi açıklanabilir: “Ermeniler rüzgâr ektiler, fakat fırtına biçeceklerini hiç düşünmediler.” Bir Rus Albayı da; “Ermenilerin, hayatlarını din uğruna feda ediyormuş gibi gösterdiklerini, bu şekilde bir davranışın da Ermenilere uygun düştüğünü belirtiyordu. Ruslar, Ermenileri, aç gözlü, asalak, haris, pinti ve çanak yalayıcılar olarak tanımışlardı. Türkler ise onları daha değişik bir şekilde değerlendirmişlerdi.”* İlginç ve bir dereceye kadar en doğru olanı Pierre Loti’nin görüşüdür: Loti, misafirperver Türklerin insancıl ve dost canlısı niteliklere sahip bulunduklarını, ancak direkt olarak İslâm’ın etkisinde kaldıkların da ise taassubî bir fanatizmin esiri olduklarını vurgulamaktadır. Loti, İtilaf Devletlerini arabozuculuk ve kışkırtıcılık yaptıkları için ayıplamakta ve esas itibariyle Ermeni kıyımından Kürtlerin sorumlu olduklarını yazmaktadır. Gerçek bir Fransız olduğunu kanıtlarcasına; tüm bunların asıl sorumlusu olarak da Alman entelektüellerini göstermektedir.

Son olarak, Alman Hükümeti’nin birkaç defa, Türkiye’nin almış olduğu önlemleri yumuşatmaya yönelik etkin girişimlerinin bulunduğunu ve birçok Alman’ın mümkün olduğu kadarıyla çekilen sıkıntıları hafifletmek için elerinden geleni yaptıklarını bir kere daha önemle vurgulamak gerekir. Ancak, Alman Hükümeti daha fazlasını yapabilmek konumunda değildi. Çünkü Türkiye, içişlerine karışılmasını istemediği için haklı olarak bu gibi yakışıksız girişimleri de reddetmekteydi. Özetlersek tarafsız bir kişi şu yargıya varabilir:

Ermeniler çatışmayı isyanla başlattılar ve hatta hemen ardından uluslar arası hukuk kurallarına aykırı bir şekilde kıyıcılıkta bulundular. Den Haag (Lahey) sözleşmelerini imzalamamış olan Türkler de aynı şekilde karşılık verdiler.

Doğu, hem savaş hem de barışta daha önce doğu hakkında hiçbir bilgisi bulunmayan Avrupalıya sefalet görüntüleri sunmaktaydı. Nitekim yokluğun, acıların ve vahşetin izlerini görmek isteyen herkes, kitaplar arasında, savaşan taraflardan arta kalan veya aktarılan ve duygusal her insanda acıma hissi uyandıracak çok zengin bir malzeme ile karşılaşacaktır.

(s.621) Ancak, konu hakkında fikir edinmek ve doğru bir karara varmak için herhangi bir materyal okunduğunda; sadece birkaç tarihi olay göz önünde bulundurulmamalı, aksine gelişen olaylar bir bütün halinde değerlendirilmelidir. Ermenilerin yaşadığı acılar belki çok ağırdı, ancak tamamen masum değillerdi ve Türkler de onlardan daha az acı ve sıkıntı çekmediler.

Ermeni sorunu iç politikamızda da kullanıldı. Buradan da bir şeyler çıkarılabilir. Konuya önyargısız şekilde yaklaşmayan kişi doğru bir yargıya da varamaz. Ancak bu makale, konuyu önyargısız ve ciddi bir şekilde ele almak isteyenler için bugüne kadar yeterince üzerinde durulmamış ya da bilinmeyen bazı kaynaklara işaret etmektedir. Öte yandan düşmana olduğu gibi, müttefiklerimize karşı da aynı oranda sert davrandığımız veya önlemler aldığımız şeklindeki bir yaklaşım asla doğru değildir. Savaşan taraflar aynı şekilde davranıyor veya hareket ediyorsa ve taraf tutmamız gerekirse, yerimiz, düşüncelerimiz de olduğu gibi müttefikimizin yanıdır. Diğer taraftan konuya farklı şekilde yaklaşan birine; “Bu gibi kimselerle ittifak yapılamaz” denilirse, buna da şaşırmamak gerekir.



[1] Türkiye’ye Alman askerî yardımı konusunda, sadece Alman kaynaklarını inceleyerek en değerli toplu çalışmayı yapan İsrailli tarihçi Jehuda Wallach’dır. Bkz. Jehuda L. Wallach, Anatomie einer Militär Hilfe -Die preußisch-deutschen Militär Hilfe in der Türkei 1835–1919, Düsseldorf, 1976. Türkçesi: Bir Askerî Yardımın Anatomisi (Türkiye’de Prusya-Alman Askerî Heyetleri 1835–1919), Çev. Fahri Çeliker, Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1977.
[2] Hayrullah Gök-Mesut Uyar, “Birinci Dünya Savaşındaki Alman Askerî Yardım Heyetinin Bilinmeyen Bir Yönü: Bir Arşiv Yağmasının Hikâyesi”, Toplumsal Tarih, Sayı: 83, Kasım 2000, s. 4.
[3] İlber Ortaylı, Osmanlı İmparatorluğu’nda Alman Nüfuzu, İstanbul, 1998, s. 119–121.
[4] Ortaylı, Alman Nüfuzu, s. 125.
[5] Genelkurmayın harbin idaresine yönelik olarak aldığı ağır eleştiriler ve Liman von Sanders ile Bronsart von Schellendorf arasındaki anlaşmazlık sonucu, von Schellendorf’un Almanya’ya geri çağrılmasına karar verildi. Yerine ise uzun görüşme ve araştırmalar sonrasında Tuğgeneral Hans von Seeckt atandı (Aralık 1917). (Gök-Uyar, “Bir Arşiv Yağması...”, s. 8).
[6] Gök-Uyar, “Bir Arşiv Yağması...”, s. 4–7.
* Berlin’deki: “Politisches Archiv des Auswärtigen Amtes” ile “Bundes Archiv” ve Freiburg’daki: “Bundesarchiv-Militärarchiv” de Ermeni sorunu ile ilgili çok sayıda doküman bulunmaktadır. Ancak, bu dokümanları kullanırken; dikkatli davranmak, özenli bir araştırma yapmak, daha doğrusu arşiv belgelerinden, özellikle Alman arşivlerindeki belgelerden yararlanırken şüpheci bir yaklaşım sergilemek ve belgeleri değerlendirirken diğer birincil kaynakları da göz ardı etmemek gerektiği kanısındayım. 
Büyük savaşta Türkiye’de bulunan ve Osmanlı Genelkurmayı’nda ve Osmanlı ordusunun çeşitli kademelerinde görev yapan Alman subaylarının yayınlanmış olan hatıralarından bazıları ise şunlardır:
Felix Guse, Die Kaukasusfront im Weltkriege bis zum Frieden von Brest, Leipzig, 1940. Türkçesi: Büyük Harpte “Kafkas” Cephesi’ndeki Muharebeler: Harbin Zuhurundan “ Brest-Litovsk”a Kadar, Çev: Kaymakam Hakkı, 79 Numaralı Askeri Mecmua’nın Tarih Kısmı, Sayı: 20, İstanbul, 1931.
Friedrich Freiherr Kreß von Kressenstein, Mit den Türken zum Suezkanal, Berlin, 1938. Türkçesi: Türklerle Beraber Süveyş Kanalı’na, Çev: M.B Özalpsan, Askeri Matbaa, İstanbul, 1943.
Joseph Pomiankowski (İstanbul’daki Avusturya Askeri Ataşesi), Der Zusammenbruch des Ottomanischen Reiches – Erinnerungen an die Türkei aus der Zeit des Weltkrieges, Zürich. Leipzig. Wien, 1928. Türkçesi: Osmanlı İmparatorluğu’nun Çöküşü 1914–1918 I. Dünya Savaşı, Çev: Kemal Turan, İstanbul, 1990.
Hans Meier-Welcker, Seeckt, Frankfurt/M, 1964.
Carl Mühlmann, Das Deutsch-Türkische Waffenbündnis im Weltkriege, Leipzig, 1940.
Gerold von Gleich, Vom Balkan nach Bagdad (Militärisch-politische Erinnerungen an den Orient), Berlin, 1921.
Freiherr Colmar von der Goltz, Denkwürdigkeiten, Berlin, 1929.
Generalfeldmarschall von Hindenburg, Aus Meinem Leben, Leipzig, 1920. Türkçesi: Hayatım, Çev: Tahsin İsmail, İstanbul, 1341.
Liman von Sanders, Fünf Jahre in der Türkei, Berlin, 1919. Türkçesi: Türkiye’de Beş Yıl, Çev: M.Z Yazman, İstanbul, 1968.
Erich von Ludendorff, Meine Kriegserinnerungen 1914–1918, Berlin, 1919. Türkçesi: Harp Hatıralarım, I-III, İstanbul, 1336.
Friedrich von Rabenau, Seeckt: Aus seinem Leben 1918–1936, Bd. II, Leipzig, 1941.
Paul Leverkuehn, Posten auf ewiger Wache –aus dem abenteuerreichen Leben des Max (Erwin) von Scheubner-Richter; Essen, 1938. Almanya’nın Erzurum Konsolosu, Max von Scheubner Richter’in macera dolu hayatını konu alan bu kitabın Türkçesi için bkz: Sonsuz Nöbette Görev -Max Erwin von Scheubner-Richter’in Anıları-, Çev: Zekiye Hasançebi, İstanbul,1998.
Wladimir Giesl, Zwei Jahrzehnte im Nahen Orient, -Aufzeichnungen des Generals der Kavallerie Baron Wladimir Giesl; Berlin, 1927.
* Oldukça saygın ve başarılı bir subay olan Bronsart von Schellendorf, 119. Humbaracı Alay Komutanı iken Mirliva rütbesi ile Osmanlı ordusunda görevlendirildi. 1917’de Almanya’ya geri çağrıldı. 1920 yılında Korgeneral rütbesindeyken emekli oldu. Türkiye’de, Genelkurmay Karargâhı Kıdemli başkanlığı görevine getirilen Prusya Albayı Bronsart von Schellendorf, daha sonra yapılan bir düzenleme ile 1917 yılına kadar fiilen Genelkurmay Başkanlığı görevini yürütmüştür. (Gök-Uyar, “Bir Arşiv Yağması...”, s. 5–10).
[7] İlber Ortaylı, “Ermeni Sorunu: Soykırım İddialarının Arkasındaki Gerçekler”, Popüler Tarih, Sayı: 8, Ocak 2001, s. 44.
[8] Guse, “Der Armenieraufstand 1915...”, s. 612–615.
[9] Ein Zeugniss für Talat Paşa, in: Deutsche Allgemeine Zeitung, No: 342, 24.07.1921, Sabah Sayısı Eki
[10] Felix Guse, “Dünya Savaşı’nda Kafkas Cephesi: Brest Barışı’na Kadar” adlı kitabında, Türkiye’nin Doğu vilayetleri, bölgenin coğrafi yapısı, iklimi, halkın geçim kaynakları ve yaşantısı hakkında bilgiler vermektedir. (Felix Fuse, Die Kaukasusfront Im Weltkriege bis zum Frieden von Brest, Leipzig, 1940, s. 7–14).
* Cyrus Hamlin in “The Congregationalist” (Boston), zitiert in Bratter, Die Armenische Frage. Berlin-Concordta 1915. Orijinal metindeki dipnotlar, yani Guse’nin notları bir karışıklığa meydan vermemek için “yıldız” ile gösterildi ve Türkçeye aktarılmadan, olduğu gibi yazıldı.
* Pierre Loti, Les massacres d’Armenie. Paris 1918.
[11] 1905 yılında Vorontsov Daşkov’un Kafkasya Genel Valisi olmasıyla, Rusya yeniden Ermenileri destekleyen politikasına geri döndü. Vorontsov Daşkov’un Ermeni yanlısı tutumu Taşnak Ermenilerini iyice cüretlendirdi. Buna karşılık Azerbaycan Türklerine olumsuz tavır takınan V. Daşkov, her konuda Ermenilerin yanında yer aldı. Nitekim Ağustos 1905’te, 1903’te alınan Gregoryan Kilisesi’ne ilişkin kararı iptal eden Daşkov, Ermenileri yeniden kazanmayı başardı. (Betül Aslan, I. Dünya Savaşı Esnasında “Azerbaycan Türkleri”nin “Anadolu Türkleri”ne “Kardaş Kömeği-Yardımı” ve Bakü Müslüman Cemiyet-i Hayriyesi, Ankara, 2000, s. 32).
* Ahmet Rüstem Bey, La guerre mondiale et la question Armenienne. 1914’te Washington’a Büyükelçi olarak atanan Ahmet Rüstem Bey hakkında geniş bilgi için bkz: Bilal N. Şimşir, “Amerika’da Ermeni Propagandası ve Büyükelçi Ahmet Rüstem Bey”, Ermeni Araştırmaları, Sayı:2, Ankara (Haziran-Temmuz-Ağustos), 2001, s.30–48.
*Djemal Pascha, Erinnerungen. München, 1922.
* Nord, Ssyr-anusch. Deutsche Verlagsanstalt, Stuttgart u. Berlin 1920.
* Pasdermadjan, Why Armenia Should be free. Boston 1918.
[12] 1914 sonlarında Osmanlı doğusundaki toplumlararası anlaşmazlığın Ermeni isyanı ile başladığını belirten  Justin McCarthy diyor ki: Anadolu Ermenileri Rusya’nın elinde bulunan Güney Kafkasya’ya eğitime gitmişlerdi. Daha sonra yerel isyancılara katılmak üzere geri döndüler ve isyan bütün doğuyu sardı. Askerî hedefler saldırılması gereken ilk yerlerdi: telgraf telleri kesilmişti. Stratejik dağ yolları tutulmuştu. İsyancılar özellikle doğuda asker toplamakla görevli Osmanlı devlet memurlarını hedef almışlardı. Uzak kesimlerdeki Müslüman köylere ilk saldırılar ve Müslümanlara yönelik katliamlar başladı. İsyancılar Zeytun, Muş, Şebinkarahisar ve Urfa’yı almaya çalıştılar. Sınırlarda bulunması gereken Osmanlı silahlı kuvvetleri, bunun yerine içerde isyanları bastırmak zorunda bırakılıyordu. En şiddetli isyan hareketi Van’da görülmüştü. 1915 Martı’nda kenti zayıf bir Osmanlı garnizonunun elinden aldılar ve kaçamayan bütün Müslümanları öldürdüler. Civar bölgelerden toplanan üç bin kadar Kürt, Van’ın dışında yer alan Zeve’ye getirildi ve burada katledildi. Buna cevaben Kürt aşiretler, önlerine çıkan Ermeni köylülerden intikamlarını aldılar. Tarihsel prensipler yine iş başındaydılar. İsyancılar eyleme geçmişler ve sonunda ortaya, savaşan iki taraf çıkmıştı (Justin McCarthy, “Bırakın Tarihçiler Karar Versin”, Ermeni Araştırmaları, Sayı: 2, Ankara (Haziran-Temmuz- Ağustos), 2001, s.119).
[13] Şebinkarahisar’daki Ermeni isyanı hakkında geniş bilgi için bkz: Sadık Sarısaman, “Birinci Dünya Savaşı’nda Şebinkarahisar Ermeni İsyanı”, Giresun Tarihi Sempozyumu 24–25 Mayıs 1996, İstanbul, 1997, s. 203–208.
[14] Sarısaman adı geçen makalesinde; bu sayıyı, 500’ü silahlı ve geri kalanı kadın ve çocuklar olmak üzere 2000 kişi olarak göstermektedir (Sarısaman, “Şebinkarahisar İsyanı”, s. 205.)
[15] Emekli Büyükelçi Dr.Şükrü Elekdağ, Ermenilerin; savaştan önce ayaklanmayı planlamış olduklarını, Enver Paşa’nın savaşta Osmanlılara destek olmaları için yaptığı talebi kabul etmediklerini, savaş sırasında da Rus ordularına katıldıklarını, bu kuvvetlere öncülük ettiklerini, bir kısmının ise çeteler oluşturup Türk şehir ve köylerine saldırdıklarını, sivil halkı kılıçtan geçirdiklerini ve bu olayların birçok Rus subayının anılarında doğrulandığını, yine Rus ordularının Van’a yaklaştığı zaman isyan edip şehirdeki Müslüman ahalinin büyük bir çoğunluğunu katlettiklerini belirtmekte ve böylelikle Ermenilerin kendilerini korumak amacıyla isyan ettikleri savının doğru olmadığını kanıtlamaktadır Şükrü Elekdağ, “Ermeni Sorunu-Özet”, Ermeni Araştırmaları, Sayı: 1, Ankara (Mart-Nisan-Mayıs), 2001, s.85.
[16] Konu ile ilgili kısa bir değerlendirme için bkz: Selami Kılıç, “Bazı Alman Çevrelerindeki‘Soykırım’ İddialarına Eleştirisel Bir Yaklaşım” Yeni Türkiye -Ermeni Özel Sayısı- I,  Sayı:37, Ankara (Ocak-Şubat), 2001, s. 330–334.
[17] Amerikalı tarihçi Justin McCarthy, Osmanlı coğrafyasında 1820 ile 1922 arasında yaklaşık 5.5 milyon Müslümanın ülkelerinden sürüldüğünü, savaş, kıtlık, salgın hastalıklar ve katliamlar dolayısıyla yok olduklarını yazar ( Justin McCarthy, Ölüm ve Sürgün, Çev: Bilge Umar, İstanbul, 1998, s.1).
* a. Der Todesweg des Armenischen Volkes. – b. Deutschland und Armenien 1914–1918: Tempel 1919. Dr. Johannes Lepsius’un biyografi ve bibliyografyası için benim Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi’nin 51. sayısında yayınlanacak olan “ Ermeni Dostu Olarak Tanınan Bir Alman Din Adamı Dr. Johannes Lepsius” başlıklı makaleye bakılabilir.
* Kara Schemsi, Turcs et Armeniens devant e histoire. Genf 1919. Imprim. Nationale.
* Schekil Arslan, Das armenische Lügengewebe. Berliner Morgen und Abendverlag 1921.
* Bei Ahmet Rustem

 ----------------------
* Atatürk Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü Öğretim Üyesi -
- ERMENİ ARAŞTIRMALARI, Sayı 4, Aralık 2001 - Ocak-Şubat 2002
            Tavsiye Et

   «  Geri
Yorumlar