| | Title: The Treaty of Şerif-Bogos Nubar Paşa and the Subsequent Reactions
Abstract: The victorious powers of the 1st World War attempted to abuse the minorities of the Ottoman Empire with the intention of disintegrating the country in the new era began with the Mondros Ceasefire. The Armenians acted in line with the ‘Greater Armenia Project’. Meanwhile some separatist Kurdish groups were carrying out activites for ‘Independent Kurdistan’ in Paris. Şerif Paşa, as one of them, and Bogos Nubar Paşa of the Armenian representatives agreed on a treaty in Paris for foundation of Kurdish and Armenian states in Anatolia.
Keywords: Kurdish, Armenian, Great Britain, Ottoman State, Eastern Anatolia
Osmanlı Devleti ile İtilaf Devletleri arasında 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi taraflar arasında dört yıldır sürdürülen savaşı sona erdirmişti. Mütareke, Osmanlı hükümet yetkilileri tarafından barış döneminin ilk adımı olarak görülüyordu. Fakat İtilaf Devletleri ve özellikle İngiltere mütarekeyi farklı yorumluyorlardı. Onlar için mütareke Osmanlı Devleti’nin parçalanmasının ilk adımıydı. Özellikle İngiltere, mütarekenin hükümlerini kendi çıkarları doğrultusunda ihlal ederek Suriye ve Irakta işgal ettiği toprakları daha kuzeye Anadolu’ya doğru genişletmek istiyordu. İngiltere’nin niyeti ve çalışmaları hakkında Yıldırım Orduları Grup Komutanı olan Mustafa Kemal Paşa çeşitli vesilelerle ilgili makamlara çok sayıda telgraf gönderdi.[1] Fakat bunlar dikkate alınmadı. Buna karşın İngilizlerin önce Musul’u, arkasından da Antep, Urfa ve Maraş’a işgal etmeleri Osmanlı Devleti’nin parçalanma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığını gösteriyordu.[2] Aynı günlerde General Thomson komutasındaki diğer İngiliz birlikleri de Batum’u, arkasından da Kars ve Ardahan’ı işgal etti. İşgaller geniş açıdan değerlendirildiğinde İngiltere’nin bu bölgeleri Osmanlı Devleti’nden koparmak ve Ermenilere bağlamak istediği rahatlıkla söylenebilir.[3] İlerleyen aylarda İngiltere tarafından Güneydoğu ve Doğu Anadolu’da ikinci bir uydu devletin kurulmak istendiği görülmektedir. Bu devlet sözde Kürdistan idi.[4]
İngiliz Dışişleri Bakanlığı, Irak’taki işgal sahasını korumak ve ileriki yıllarda Osmanlı Devleti’nin bölge üzerinde hak iddia etmesini engellemek için mütareke sonrası İstanbul’da kurulan İngiliz Yüksek Komiserliği aracılığıyla bir çok ayrılıkçı Kürt lider ve aileleriyle ilişki kurdu. Bunların amacı Güney ve Doğu Anadolu’da bir Kürt Devleti kurmaktı.[5] Bu devlet için öngörülen sınırlar yine aynı bölgelerde kurulması tasarlanan Ermenistan’ın sınırlarıyla çelişiyordu.[6] İngiltere’nin Türkler karşısında destek verdiği iki unsurun çıkarlarının bu şekilde uyuşmaması İngiliz Dışişleri Bakanlığı’nın iki kesimi anlaştırmak için yoğun çaba sarfetmesine sebep oldu. 1919 yılı ortalarından itibaren bir yandan Dışişleri Bakanlığı yetkilileri diplomatik yollarla iki kesimin temsilcileri ile görüşmeler yaparken, diğer yandan da İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiserliği Güneydoğu Anadolu bölgesinde olası Kürt Devleti’nin temellerini atmaya çalışıyordu.[7]
İngiliz Hükümeti’nin, gerçekleştirmesi durumunda bir Kürt-Ermeni anlaşmasından elde edeceği çıkarları şu şekilde maddeleştirmek mümkündür:
1- Mütareke şartlarına aykırı olarak Irak bölgesinde elde etmiş olduğu toprak kazanımlarını meşrulaştırmak,
2- Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde kendine bağlı iki uydu devlet (Kürdistan ve Ermenistan) kurdurarak Kafkasya, Anadolu ve Ortadoğu’da kontrolü elinde bulundurmak,
3- Kürtlerin ayrılmasını sağlayarak, Milli Hareketi başarısızlığa mahkum etmek,
4- Kürtleri bağımsızlığa teşvik ederek uluslararası alanda Ermeni isteklerini meşrulaştırmak,
5- Kürt ve Ermenileri Osmanlı Devleti’nden kopararak, devletin yeni sınırları hususunda Osmanlı Hükümeti’ni bir oldu bitti karşısında bırakmak.
Bu hedeflere ulaşmak için İngiliz Dışişleri Bakanlığı Kürt ve Ermeni temsilcilerini Paris’te bir araya getirdi. Görüşmelere Kürtleri temsilen Şerif Paşa, Ermenileri temsilen de Bogos Nubar Paşa katıldı.[8] Müzakereler 20 Kasım 1919’da anlaşmayla sonuçlandı. Taraflar imzaladıkları metni aynı gün Paris Barış Konferansı’na sundular. Anlaşmanın maddeleri şunlardı:
1- Kürtler ve Ermeniler ortak istek ve çıkarlara sahiptirler,
2- İki kesim de Osmanlı Devleti’nden bağımsızlık talep etmektedirler,
3- Mandater bir devletin –taraflar bu devletin İngiltere olmasını istemekteydiler- yönetimi altında birleşik bağımsız bir Ermenistan ve Kürdistan meydana getirilecektir,
4- İki devletin sınırlarının Konferans tarafından belirlenmesi ilke olarak benimsenmiştir,
5- Taraflar her iki devletin sınırları içerisinde kalan azınlıkların haklarını teminat altına almayı kabul etmektedirler.[9]
Kürtler adına hareket ettiğini iddia eden Şerif Paşa anlaşmayla bir yandan Ermeni isteklerini kabul ederken, diğer yandan da Kürt Devleti’nin Osmanlı Devleti’nden ayrılmasını ve İngiltere’nin idaresi altına girmesini kabul etmekteydi. Böylelikle İngiliz Hükümeti’nin eline hem bölgenin, hem de Osmanlı Devleti’nin geleceğini dilediği gibi şekillendirebilmesi için önemli bir koz verilmiş, hatta hediye edilmiş oluyordu.
Anlaşmanın İngiliz Hükümeti’nde memnuniyete yol açtığı şüphesizdir. Fakat gösterilen bütün tepkilerin bu yönde olduğunu iddia etmekte yanlıştır. Türkler, Kürtler, Ermeniler ve hatta İngiliz Yüksek Komiserliği anlaşmayı değişik açılardan ele alarak farklı tepkiler sergilemişlerdir.
İngiliz Dışişlerinin aksine İstanbul’daki Yüksek Komiserliği anlaşmayı bir yandan şaşkınlıkla karşılarken, diğer yandan ümit verici bir gelişme olarak değerlendirmekteydi. Komiserliğin anlaşmanın uygulanabilirliği hususunda önemli tereddütleri de olduğu ilerleyen günlerde Amiral Webb tarafından kaleme alınan raporlarda kendini gösterecekti.
Ermeniler iki gruba ayrılmışlardı. Birinci grup anlaşmayı Türk-Kürt birliğini bozması ve Ermeni isteklerinin Kürtlerce tanınmasına yol açacağı düşüncesiyle desteklerken, ikinci grup anlaşmanın bir takım yararlar sağlayacağını kabul etmesine karşın Kürtlere büyük tavizlerin verildiğini ileri sürmekteydi. Bunlara göre anlaşma isteklerini sınırlamanın ötesinde çıkarlarının Kürt isteklerine kurban edilmesi anlamına gelmekteydi.
Tepkiler içerisinde en şiddetlisi üzerlerinde çirkin oyunlar sergilenen Türk halkından geldi. Etnik kökenini bölücülüğün aracı olarak görmeyen bölge insanları çeşitli kurum ve kuruluşlara gönderdikleri telgraflarla anlaşmayı protesto ettiler. Erzurum’da yayınlanmakta olan Albayrak gazetesi bağımsız Kürdistan fikrini İngiltere’nin Türk-Kürt birliğini bozmak için ayrılıkçı Kürtlere verdiği bir rüşvet olarak nitelendirilmekteydi. Şerif Paşa’nın Anadolu’daki birliği parçalamaya yönelik çalışmaları Mebusan Meclisi’nde de tepkiyle karşılandı. Bütün mebuslar ve özellikle Kürt kökenli mebusları yaptıkları konuşmalarla Şerif Paşa’yı lanetlediler. Yaptıkları konuşmalarda; Şerif Paşa’nın Kürtlerin temsilcisi olmadığını, Kürtlerin esas temsilcilerinin kendileri olduğunu ve kendilerinin de Osmanlı camiasından ayrılmayı akıllarına bile getirmediklerini, Kürt Teavün Cemiyeti ve benzerlerinin Kürtler adına hareket etmesinin kesinlikle kabul edilemeyeceğini vurguladılar. Doğu ve Güneydoğu Anadolu kazalarından ve buralarda hayatlarını sürdüren aşiretlerden gönderilen telgraflar da mebusların ifadelerini doğrulamaktaydı. Telgraflarda; gerek Şerif Paşa’nın, gerekse onun Anadolu’daki ortakları hain olarak adlandırıldığı gibi, Kürtlerin Türklerle birlikte Osmanlı Devleti’nin asli parçası olduğu dile getirildi.
Bu şekilde ana hatlarıyla tarafların anlaşmaya bakışı belirtildikten sonra, tepkilerin ayrıntılarına değinilebilir.
İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Robeck ile yardımcısı Amiral Webb’in ifadeleri Komiserliğin anlaşmaya bakışını ortaya koyması açısından büyük öneme sahip olduğu kuşkusuzdur. Fakat bundan önce komiserlik memurlarından T.B. Hohler ile Şerif Paşa’nın İstanbul’daki en büyük destekçisi Abdülkadir Paşa arasında 8 Aralık 1919’da gerçekleşen görüşmeye değinmekte yarar vardır. Zira bu görüşmeyi takiben Amiral Robeck ve Amiral Webb hem anlaşma, hem de Kürt Sorunu hakkındaki düşüncelerini ve özellikle ikinci hususta Komiserliğin üstlendiği rolü gözler önüne seren yazılarını Londra’ya göndermeye başlamışlardır. Abdülkadir Paşa, Hohler’e Kürtlerin zor durumda olduğunu, gerek Ali Rıza Paşa Hükümeti’nin, gerekse Damat Ferit Paşa’nın farklı amaçlar gözeterek, Osmanlı Hükümeti’nin himayesinde olmak şartıyla kendilerine özerklik vaat ettiklerini*, buna karşın Kürtlerin özellikle İngiltere ile yakın ilişkiler kurma taraftarı olduğunu, kurulması düşünülen Kürdistan’ın kaderinin İngiltere’nin alacağı tavra bağlı olduğunu öne sürerek, ima yollu da olsa İngiltere’nin kendilerini desteklemesini istedi. Abdülkadir Paşa konuşmasının devamında Şerif Paşa ile Bogos Nubar Paşa arasında imzalanan anlaşmanın hükümleri hakkında bilgi verdikten sonra, İstanbul’daki Ermenilerle benzer bir mutabakatın yapıldığını ifade etti. Bu ifadelere karşılık olarak Hohler de, anlaşmadan duyduğu memnuniyeti belirtti. Yalnız İngiliz Hükümeti’nin Osmanlı Devleti’nin iç işlerini ilgilendiren hususlarda taraf olmak istemediğini (?!), buna karşın herhangi bir milletin bağımsızlık isteklerine ise sempatiyle yaklaştığını, bu sözlerinden hükümetinin Kürt istekleri hususunda bir vaat ve sorumluluk üstlenmek arzusunda olduğu sonucunun çıkarılmamasını da istedi.[10]
Esasında Hohler’in ifadeleri çelişkilerle doluydu. Çünkü hükümetinin bir yandan Kürt isteklerini desteklediğini belirtmekte, diğer yandan isteklerin gerçekleşmesi hususunda herhangi bir hareketin içinde olmayacağını söylemektedir ki, bu tamamen gerçekleri inkar etmekti. Zira Komiserlik içerisinde üst düzey bir görevli olan Hohler’in anlaşmanın yapılması hususunda İngiliz Dışişleri Bakanlığının üstlendiği rolü bilmemesine imkan yoktu. Kaldı ki, amiri olan Amiral Robeck’in rapora ilişkin gönderdiği üst yazı Hohler’in sözlerini yalanlamaktaydı. Amiral Robeck yazısında; hükümetinden Kürt bağımsızlık isteklerinin ciddiyetle ele almasını istemekteydi. Ona göre; Şerif-Bogos Nubar Paşa anlaşması hem taraflara, hem de İngiltere’ye önemli siyasi kazançlar sağlayacaktı.[11]
Amiral Robeck 11 Aralıkta Lord Curzon’a gönderdiği bir başka yazısında ise; anlaşmanın İngiltere’nin bölgedeki çıkarlarını korumasında büyük bir kazanç olduğunu yineleyerek, Kürt ve Ermeni isteklerinin dikkatli bir şekilde desteklenmesi ve himaye edilmesi gerektiğini söyledi. Lord Curzon ise 20 Aralık tarihli cevabi yazısında; Komiserliğe tarafların cesaretlendirilmesi ve teşvik edilmesi emrini verdi.
Amiral Robeck ile Lord Curzon arasındaki fikir birliğine karşın, Robeck’in yardımcısı Amiral Webb anlaşma ve Şerif Paşa’nın üstlendiği misyon hakkında farklı fikirlere sahipti. Webb’in yazısında değindiği hususların Türk kamuoyunda kabul gören düşüncelerle birebir benzerlik taşıması, bunları şahsi fikirleri olduğu için mi, yoksa Anadolu’daki havayı yansıtmak için mi kaleme aldığı sorusunu akla getirmektedir. Her ne amaçla olursa olsun yazdıklarının gerçekleri yansıttığı aşikardır. Amiral Webb 8 Ocak 1920’de gönderdiği yazısında; Doğu Anadolu vilayetlerinin Kürtler ve Ermeniler arasında paylaşılmasını öngören anlaşmanın bölgenin siyasi ve askeri şartları dikkate alındığında uygulanma imkanından yoksun olduğunu belirtti. Şerif Paşa’nın Kürtlerin temsilcisi ve sözcüsü olduğu iddialarına itiraz eden Amiral Webb, Şerif Paşa’nın bir Kürt ileri geleni olduğu gerçeğinin onu bütün Kürtler adına hareket edebileceği anlamına gelemeyeceğini, bunun dışında onun yıllardır Anadolu’dan uzak olduğunu hatırlattıktan sonra, mevcut şartlardan tamamen habersiz olan Şerif Paşa’nın ortaya attığı fikirlerin tamamen kişisel görüşleri olarak kabul edilmesi gerektiğini öne sürdü.[12]
Amiral Webb ile Amiral Robeck’in ifadeleri yan yana getirildiğinde İngiliz Yüksek Komiserliği’nin iki önemli simasının anlaşmanın Türk kamuoyunda kabul göreceği, ve bu sorun aşılsa bile uygulanabilirliği hususunda fikir ayrılığı yaşadıklarını göstermektedir. Esasında Amiral Webb en az Londra’daki amirleri kadar İngiliz Devleti’nin çıkarlarını korumak taraftarıydı. Fakat her açıdan farklı iki unsurun ‘zorlamayla’ bir araya getirilmesinden uzun dönemde çıkar elde etmek zordu. Ermeni tarihçilerden biri olan Richard G. Hovannisian The Republic of Armenia adlı eserinde bu hususa açıklık getirerek; İngilizlerin Irak’taki işgal sahasını daha kuzeye genişletmeyi düşündükleri sürece Kürt bağımsızlığı diye bir şey tanımadığını, fakat başarısız olunca Güneydoğu’da bir Kürdistan kurulmasını ve bunu da Ermenilere taviz verdirerek destekleme yoluna gittiğini belirterek, bu politikanın temelinde Kürt ve Ermenilerin bağımsız devletlerini kurmasına yardımcı olmak değil, aksine İngiliz Devleti’nin çıkarlarını korumak olduğunu yazmaktaydı.[13]
Anlaşma İstanbul’daki ayrılıkçı Kürtler tarafından memnunlukla karşılandı. 1919 ortalarından itibaren İngilizlerle yakın işbirliği içerisinde olan Bedirhanlılar anlaşmadan duydukları memnuniyeti Osmanlı Hükümeti’nden saklamak için iki yüzlü bir politika izliyorlardı. Osmanlı yetkilileriyle yaptıkları görüşmelerde özerk yada bağımsız bir Kürdistan için İtilaf Devletleri’ne başvursalar dahi Padişaha bağlı olduklarını öne sürmekteydiler. Onlara göre Kürdistan’ın kurulması sayesinde doğu vilayetlerinin Ermenistan’a bırakılması engellenmiş olacaktı[14]. Böyle konuşmalarına rağmen gerek Bedirhanlılar, gerekse Abdülkadir Paşa anlaşma sayesinde Kürt isteklerinin tanındığı iddiasıyla İstanbul’da İngiliz yetkilileriyle yaptıkları görüşmelerde memnuniyetlerini sıkça ifade ettiler. Esasında bu tavır İstanbul’daki bütün Kürt ileri gelenleri için geçerli değildi. Bazı ılımlı Kürtler Şerif Paşa’yı iki yüzlülükle suçladı. Çünkü o Kürt kulüplerine gönderdiği yazılarda; öncelikli hedefinin ‘Büyük Ermenistan’ kurulmasını engellemek olduğunu belirtmişti. Fakat şimdi o bunu önleyemediği gibi, kurulmasına karar verilen Kürdistan’ı da Osmanlı Devleti yerine İngiltere’nin himayesi altına sokmuştu.[15]
Ermeni kesimlerinin tepkileri ise aynen Kürtlerde olduğu gibi farklıydı. Patrik Zaven Efendi İngiliz Yüksek Komiserliğinden bir memurla yaptığı görüşmede anlaşmanın Kürtleri Türklerden uzaklaştırdığını, böylelikle Kürtler ile Ermenilerin yeniden barış ve uyum içerisinde yaşamalarının sağlanabileceğini savunuyordu. Bu açıdan anlaşma önemli bir adımdı. İstanbul’da çıkartılan Ermeni gazeteleri de Patrik ile hemfikirdiler. Yaptıkları yayınlarda anlaşmayı Kürt-Ermeni kardeşliğinin habercisi olarak yorumluyorlardı.
Bu iyimser hava Ermenistan’ın Washington’daki temsilcisi Garegin Pasdermadjian açıklamalarıyla değişmeye başladı. Pasdermadjian, Bogos Nubar Paşa’yı gaflet içerisinde olmakla ve Ermenilerin haklarını çirkince ihlal etmekle suçladı. Pasdermadjian, anlaşma yüzünden Ermenilere bırakılması düşünülen Doğu vilayetlerinin dörtte üçünün tehlikeye sokulduğunu, Şerif Paşa’nın Kürdistan kisvesi altında doğu vilayetlerini Osmanlı Devleti için alıkoymayı başardığını ileri sürmekteydi.
Taşnak ve Hınçak cemiyetlerine yakın olan bazı gazetelerde yaptıkları yayınlarla Bogos Nubar Paşa’yı yeteneksiz olmakla suçladılar. Yayınlarda Nubar Paşa’nın sadece İngilizlere dayanarak görüşmeleri sürdürmesi eleştirilerek, Fransa ile de yakın temas kurulması halinde Çukurova bölgesi üzerindeki Ermeni haklarının korunabileceği iddia edilmekteydi.[16]
Eleştirilerden nasibini alan sadece Bogos Nubar Paşa değildi. Ermenistan Devleti adına Paris’te bulunan Hamazasp Ohandjanian’ın anlaşmaya imza atması da tepkiyle karşılandı. Eleştirenlere göre; Ohandjanian attığı imzayla Ermenistan Devleti’ni sonuçları itibariyle aleyhlerine gelişmesi muhtemel bir uluslar arası anlaşmaya taraf yapmıştı. Ermeni Hükümeti yetkilileri yaptıkları açıklamalarda; bir Kürt Devleti’nin kurulmasının Ermenilerin ve Ermenistan’ın çıkarlarına aykırı olmadığını, fakat bu devletin kendi çıkarları feda edilerek kurulmasına karşıydılar. Üstelik temsilcilerinin attığı imzayla hükümetini Kürtler lehinde taviz vermeye bir anlamda mahkum etmesi kabul edilebilir değildi. Ohandjanian kendisine yöneltilen eleştiriye verdiği cevapta anlaşmayla iki önemli siyasi sonucun elde edileceğini ileri sürdü:
1- Anlaşma Kürtlerin Türklerden ayrılmasını resmileştiren bir belge özelliğini taşımaktadır. Bu yüzden artık Türkler Anadolu’daki bütün Müslümanlar adına iddiada bulunamayacaklardı.
2- Kürtler, Ermenilerin bağımsız devlet hakkı başta olmak bütün haklarını tanımış oldular.[17]
Görüldüğü gibi İngilizler, Ermeniler ve ayrılıkçı Kürtler kendilerince haklı bir takım iddialar ortaya sürerek anlaşmaya farklı tepkiler göstermişlerdir. Anlaşmanın Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu parçalamak amacıyla kaleme alındığı göz önünde tutulursa bölgenin asli unsurları olan Türk ve Kürtlerin gösterdikleri tepkiler çok daha şiddetli ve aynı derecede anlamlı idi. Zira bir takım çevreler kendi çıkarları doğrultusunda üzerinde hiçbir hakka sahip olmadıkları toprakları suni sınırlar çizerek paylaşmak istiyorlardı. Buna karşı bölge insanları gösterdikleri tepkilerle topraklarını birileri istiyor diye bırakmak niyetinde olmadıklarını ortaya koydular.
Esasında anlaşma 1919 yılı ilkbaharından itibaren bölgede sahnelenmek istenen oyunun son safhasıdır. Zira İngilizler mütarekenin kontrolü adı altında bölgeye gönderdiği subaylar aracılığıyla ayrılık tohumları ekmeye çalışıyordu. Bu arada Ermeniler de çeşitli yollarla Kürtlerle ittifak yapma yollarını arıyorlardı. Bu çalışmalar Erivan Hükümeti’nin bilgisi dahilinde yürütülüyordu. Erivan Hükümeti’ne yakınlığı ile bilinen Haçador Ağa, 3 Ağustos 1919’da Kürt aşiret reislerinden Hamid, Ali Mirza, Ahmed Hasso ve Yusuf Beylere gönderdiği mektupta; Ermenilerin, Kürtlerle barış ve birlik içinde yaşamak arzusunda olduklarını, Kürtlerin de kendileriyle aynı hisleri paylaştıklarını düşündüklerini ifade ederek, Ermeni Hükümeti’nin Kürtlerin Ermenistan içerisinde istedikleri yerde yaşamak istemeleri halinde bunu memnunlukla karşılamaya hazır olduğunu, bunun dışında ne gibi istekleri olduğunu bilmek istediğini belirtti. Aşiret reisleri 4 Eylülde verdikleri cevapta; I. Dünya Savaşı sırasında Rus ordusuna iltihak eden Ermenilerin Kürt yada Türk ayrımı yapmadan on binlerce Müslüman’ı katlettiğini, bu yüzden Ermeniler ile Kürtlerin bir araya gelmelerinin mümkün olmadığını, bölgede nüfus üstünlüğüne sahip olan Kürtlerin Ermenilerin himayesine girmesinin ise ciddiye alınmayacağını, bunlara rağmen mevcut düşmanlığa son verilmesi isteniyorsa, bütün Ermenilerin Aras Nehri’nin doğusuna çekilmeleri, Iğdır’ın tahliye edilmesi ve Aras Nehri’nin doğusunda kalan Müslümanların can ve mal güvenliklerinin sağlanması gibi şartların yerine getirilmesi gerektiğini belirttiler.[18]s
Haçador Ağa ile Kürt beyleri arasında meydana gelen ve Kürtlerin hiçbir şekilde bir araya gelemeyeceğini gösteren bu görüşme Şerif Paşa-Bogos Nubar Paşa Anlaşması’nın Anadolu’da ve özellikle Kürtler tarafından ne şekilde karşılanacağının habercisiydi.
Bölge Kürtleri, kardeşleri Türklerden ayrılmak taraftarı olmadıkları için anlaşmaya tepki göstermekte gecikmediler. Osmanlı Hükümeti ve Mebusan Meclisi’nin konuyu 1920 yılı Mart ayında ele aldığı göz önünde tutulursa Sebki Aşiret Reisi Abdülmecid Bey’in 30 Kasım 1919’da Albayrak gazetesinde yayınlanan protesto telgrafı Kürtlerin hassasiyetlerini ortaya koymaktadır. Abdülmecid Bey telgrafında; İstanbul’da kurulmuş olan Kürt Teavün Cemiyeti’ni Türk-Kürt ayrımcılığı, dolayısıyla Kürtleri Osmanlı camiasından ayırmaya çalışmakla suçladıktan sonra, Kürtlerin Osmanlı’nın bir parçası olmaktan memnun olduklarını, ayrımcılık hareketlerinin kendilerince nefretle karşılandığını, alınan ve alınacak önlemler sayesinde Osmanlı birliğinin devam edeceğine inandığını belirtmekteydi.[19] Abdülmecid Bey 4 Aralıkta gönderdiği bir başka telgrafında ise, bazı İstanbul gazetelerinde anlaşma ön plana çıkarılarak bütün Kürtlerin buna destek verdikleri gibi yanlış bir kanaatin hakim olduğunu, bunun büyük bir haksızlık olduğu, zira anlaşmayı imza edenlerin Kürtlerle uzaktan yakından ilişki olmayan, vicdanlarını paraya satan üç beş kişi olduğunu, buna karşın bütün Kürtlerin hilafet ve saltanat uğrunda her türlü fedakarlığı yaptıklarının ve yapacaklarının bilinmesi gerektiğini söylemekteydi.
Anlaşmayı protesto eden aşiretlerden birisi de Cemadanlı Aşireti idi. Aşiret reisi Maksud Ağazâde Hüseyin Bey bizzat Padişaha hitaben gönderdiği telgrafta; Osmanlı saltanatına altı yüzyıldan beri şerefle hizmet eden Kürtlerin, bazı bedhahların Kürtlük adına gerçekleştirdikleri eylemleri şiddetle ret ettiklerini, ve Osmanlı camiasından ayrılmak için çeşitli girişimlerde bulunanları nefretle karşıladıklarını beyan etti.[20]
Aynı tarihlerde İrade-i Milliye gazetesinde de iki telgraf yayınlandı. 22 Aralıkta yayınlanan ilk telgraf Erzurum’dan Karakeçili, Zilan Aşiret reislerinin yanı sıra eşraftan 9 kişi tarafından imzalanmıştı. Telgrafta; Kürt Teavün Cemiyeti’nin varlığı ve Kürtlerin bu cemiyetle ilişkisi olduğu iddiası şiddetle eleştirilerek, Kürtlerin din kardeşleri Türklerden ve Osmanlı camiasından asla ayrılmak taraftarı olmadıkları ve Kürtler adına ancak halifenin söz söylemeye yetkili olduğu belirtildi[21]. İkinci telgraf 5 Ocakta yayınlandı. ‘Türklük ve Kürtlük Ayrılmaz Bir Aile Ocağıdır’ başlığıyla duyurulan telgraf Keçili, Korişli, Hişanlı, Aşvanlı ve Balaban Aşiret reisleri tarafından gönderilmişti. Telgrafta şu ifadelere yer verilmekteydi: Bir takım cemiyet ve kişilerin Kürtlük adına hareket ettikleri haber alınmıştır. Dersim ve Erzincanlı biz Kürtler halife ve Osmanlı Hükümeti’nden başka bir yönetimi istemediğimiz gibi, bin yıldır din kardeşimiz olan Türklerden de ayrılmak düşüncesinde değiliz. Böyle bir şey hatırımıza gelmez. Amaçları bu birliği ve kardeşliği parçalamak olan insanların Kürtlük adına söz söylemeye hak ve yetkileri yoktur.[22]
Anlaşma Mebusan Meclisi’nin gündemine ilk kez 26 Şubat 1920 tarihli gizli oturumunda, Erzincan’dan gönderilen telgrafın okunmasıyla girdi. Şeyh Saffet Efendi başkanlığında, Belediye başkanı, Keçel, Abbasi, Kelâni, Aşuranlı, Demanlı, Balabanlı Aşiret reisleriyle eşraftan on kişinin imzalayarak Mebusan Meclisi’ne hitaben gönderdiği telgrafta; Kürtler ile Türklerin kardeş olduğu, Kürtlerin vatanın kurtuluşu için bu güne kanlarını akıttıkları, bundan sonra da devletin bekası için aynı şekilde hareket edecekleri, Şerif Paşa ve arkadaşlarının girişimlerini nefretle kınadıkları belirtilmekteydi.[23]
Telgrafın okunmasından sonra, Bayezid Mebusu Şefik Bey söz aldı. Şefik Bey yaptığı konuşmasında; Şerif Paşa’nın Ermenilerle anlaşmasını kınadığını, haberin duyulmasından sonra Meclise binlerce telgrafın gönderileceğini belirtti. Şefik Bey, Vilâyât-ı Şarkiye’nin yüzde doksan beşini teşkil eden İslam toplumu içinde Türk ve Kürt ayrımı yapılmadığını, Kürtler ile Ermenilerin kardeş olduğu tezine de itiraz ederek, yaşanan olaylardan sonra hiçbir Kürdün Ermeni’yi kardeş olarak göremeyeceğini ifade etti. Şefik Bey’den sonra kürsüye gelen Erzurum mebusu Celalettin Arif Bey de , bir takım şahsi çıkar peşinde koşan insanların Türk, Kürt ayrımı yapmaya çalıştığını, fakat bu insanların geçmişten habersiz olduklarını, çilelere birlikte katlanan iki unsurun birbirinden asla ayrılamayacağını söyledi. Celalettin Arif Bey’den sonra söz hakkını alan Erzurum mebusu Hüseyin Avni Bey ise, Ermenilerin Dünya Savaşı esnasında Türk, Kürt ayrımı yapmadan Müslümanları katlettiğini, izleri hâlâ silinmeyen katliamlardan dolayı Kürtlerin Ermenileri müttefik ve kardeş olarak görmelerinin mümkün olmadığını ifade etti. Hüseyin Avni Bey’den sonra kürsüye sırayla Siverek mebusu Bekir Sıtkı Efendi ve Sinop mebusu Rıza Nur Bey gelerek Kürtlerin Ermenilerle dost olamayacağını ifade eden konuşmalar yaptılar.[24]
Anlaşma Meclisin 1 Mart 1920 tarihli gizli oturumunda yeniden ele alındı. Oturumda Siverek ve Dirik’ten gönderilen iki telgraf ele alındı. Şeyh Musa başkanlığında Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti başkanı ve Belediye başkanı ile Karakeçi, Türegân, İzoli, Teba Hatip, Şeyman ve Gergeri aşiretleri reisleri tarafından imzalanarak gönderilen telgrafta; yüz binlerce Müslüman kanı akıtmış olan Ermeniler ile Şerif Paşa’nın yaptığı anlaşma şiddetle ve nefretle protesto edildi. Dirik’ten Paris Sulh Konferansı’na ulaştırılmak üzere Mebusan Meclisi’ne gönderilen telgrafta Potan, Ayasan, Müşketiyen, Deşnekür, Hakran, Saltan, Domilah, Manevdağ ve Kıtan aşiret reisleri, Kürtlerin Osmanlı camiasından ayrılmak niyetinde olmadıklarını, Konferans Yüksek Konseyi’nin Şerif Paşa’nın verdiği muhtıraya önem vermeyeceğine inandıklarını belirterek, aksi halde dünya asayişinin yeni baştan ihlal edileceğine dikkat çektiler.
Bundan sonra söz alan Celalettin Arif Bey, Abdülkadir Paşa’nın Jurnal Doryan gazetesine verdiği demeçte Şerif Paşa’yı Kürt cemiyetinin temsilcisi olarak gördüğü ve altı vilayette Kürtlere özerlik verilmesini isteyen sözlerini eleştirdi. Van, Erzurum, Hakkari, Gümüşhane, Erzincan, Trabzon, Genç ve Amasya mebuslarıyla beraber meclis başkanlığına verdiği takrirde Abdülkadir Paşa’nın Kanun-i Esasi’nin 46. maddesine aykırı hareket ettiğini ve 48. madde gereği ayan üyeliğinden azledilmesini istedi.[25]
Anlaşma Ayan Meclisi’nin 1 Martta yaptığı toplantıda da ele alındı. Diyarbakır Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ve Cudi Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti başkanlarının öncülüğünde aşiret reislerinin gönderdiği iki telgraf okunduktan sonra, üyelerden Naim Bey bir konuşma yaptı. Naim Bey, bir Kürt olarak Şerif Paşa’nın yaptığı anlaşmadan büyük utanç duyduğunu ifade ederek başladığı konuşmasında Şerif Paşa’nın Kürtler adına yetkili olmadığını, yaptığı anlaşmayı da hiçbir Kürdün de onaylamayacağını ifade etti. Naim Bey, Kürt Kulübü ile ilgili hükümetin bir inceleme başlatmasını isteyerek, kulübün Şerif Paşa’ya temsilci sıfatı verse dahi bunun Kürtleri bağlamayacağını söyledi. Naim Bey’den sonra kürsüye gelen Adil Bey, kastedilen kulübün Kürt Teali Cemiyeti olduğunu ve cemiyetinde kanunlara aykırı çalışmalar yürüttüğü tespit edildiği için hükümet tarafından kapatıldığını, bu sebeple Şerif Paşa’nın cemiyet adına hareket etmesine imkan kalmadığını ifade etti. Rıza Tevfik Bey ise yaptığı konuşmada üstü kapılı olarak hükümeti bu meselede pasif kalmakla suçlayarak, Avrupa kamuoyunun bilgilendirilmesi halinde bu tür suiistimallerin ortadan kalkacağını savundu.[26]
Anlaşmanın mebusan ve ayan meclislerinde ela alınmasından ve pek çok mebusun Şerif Paşa’yı protesto eden konuşmalar yapmasından sonra Hükümete ve nezaretlere çok sayıda protesto telgrafla gönderilmeye başlandı. Telgrafların bir kısmı 6 ve 8 Mart 1920 tarihlerinde Takvim-i Vekayi’de yayınlandı. Telgrafların içeriğine geçmeden önce bunlarla ilgili iki hususu belirtmekte fayda vardır: Birincisi telgraflar İngiltere’nin Ali Rıza Paşa Hükümeti’nin istifa etmesi için baskı yaptığı bir dönemde gönderilmesiydi. Bu sebepledir ki, telgraflar anlaşmanın protesto edildiğini göstermesi yanında, milletin bir bütün olarak varlığını koruyacağı yönündeki azmini de ortaya koymaktadır. Telgraflarda dikkate çeken diğer hususta; telgraflarda aşiret reislerinin imzalarına ek olarak, dinî ve sosyal kimlikleriyle ön plana çıkan şahısların dahi imzalarına rastlanmasıdır. Bu yönüyle telgraflar aşiret reislerinin şahsi girişimlerinin ötesinde bir halk hareketinin ürünü kabul edilmelidir.
1 Mart’ta Kahta ve Hısn-ı Mansur kazalarından Sadarete gönderilen telgrafta; Şerif Paşa’nın Kürt bağımsızlığı adına Kürtlerin temsilcisi sıfatıyla Konferans nezdinde girişimlerde bulunduğu, ama kendisinin böyle bir yetkiye sahip olmadığı için anlaşmanın Kürtleri bağlayıcı bir özelliği olmadığı vurgulandı. Kürt ve Türklerin birbirinden ayrılmaz bir bütün olduğuna dikkat çekildiği telgrafta Kürtlerin hiçbir şekilde Osmanlı camiasından ayrılmayacağı dile getirildi.[27] Aynı gün Silvanlı din adamları, eşraf ve aşiret reislerinden toplam 22 kişinin imzalarıyla Hariciye Nezareti’ne gönderilen telgrafta Şerif Paşa’nın girişimi şahsi çıkar ve ün elde etmek olarak nitelendirilerek, Hıristiyan unsurların dahi Osmanlı camiasından ayrılmak istemedikleri bir ortamda Kürtlerin İslam birliğinden ayrılacağını düşünenlerin büyük yanılgı içerisinde olduğu belirtildi. Anlaşmayı imzalayanlara karşı bölge insanlarının büyük bir öfke duyduğu da vurgulanmaktaydı.[28]
Takvim-i Vekayi’nin 8 Mart 1920 tarihli nüshasında da anlaşmayı ve Şerif Paşa’yı protesto eden iki telgrafa yer verildi. İlk telgraf 1 Martta Hakkari Sancağı’ndan Hariciye Nezareti’ne gönderilmişti. 21 aşiret reisinin imzasını taşıyan telgrafta; Wilson prensipleri vesile edilerek, Kürt temsilcisi kisvesi altında Şerif Paşa’nın Konferansa bağımsız Kürdistan kurulması yönünde girişimde bulunması şiddetle protesto edildi. Türk ve Kürtlerin on üç yüzyıldır birbirleriyle kaynaştığı bu coğrafyada Türk’en dolayısıyla Osmanlı camiasından ayrılmak isteyebilecek bir Kürde tesadüf edilemeyeceğinin altı çizilirken, Şerif Paşa’ya bağımsız Kürdistan fikriyle uğraşacağına, bölge insanının sosyal ve ekonomik gelişmesine katkıda bulunacak işlerle uğraşmasının daha doğru ve yararlı olacağı tavsiye edildi. Ülkenin siyasi ve sosyal durumuna en uygun idare tarzı olarak Osmanlı Hükümeti’nden daha uygun bir idare tarzı olmadığı, Türk’ten de daha şerefli, daha dürüst ve daha sevecen bir vatandaşa yeryüzünde tesadüf edilemeyeceği belirtilerek, geçmişte yaşanan olayların bunu ispatladığı, bunun bilincinde olan Kürtlerin, şahsi çıkar adına Kürdistan davasına soyunanları ve bu uğurda Paris’te ve Londra’da girişimlerde bulunan Şerif Paşa ve arkadaşlarını (Kürt Teavün Cemiyeti üyeleri) şiddetle protesto ettikleri belirtildi.[29]
Takvim-i Vekayi’de yayınlanan ikinci telgraf Hasankale’den gönderilmiş olup, Cemadanlı Aşiret reisleri Maksud Ağazâde Hasan ve Beduhi Beylere aitti. Telgrafta özetle şu hususlara yer verilmekteydi: Kürt milliyetine bağlılığı sözden ibaret olan Şerif Paşa’nın Barış Konferansı’na yaptığı başvurular vicdanını parayla satmış bir insana yakışır harekettir. Bu tür insanlarla ve yapılan girişimlerle Kürt kavminin bir ilgisi yoktur. Tarihin her safhasında Kürtlere karşı düşmanlığı sabit olan ve sınırın doğusunda İslamlara karşı giriştiği katliamlarla bu düşmanlığı her fırsatta ispat eden Ermenilerle Kürtlerin bir araya gelmesi aklın kabul edeceği bir şey değildir. Sonuçta iki milleti birleştirmek veya Kürtler’e bağımsızlık verileceği yalanlarına dayanan girişimler ülkeyi sürekli anarşi ve ihtilal ortamı içine sokmak anlamına geleceğinden Kürtler bu tür çalışmaların asla içinde olmayacaktır. Kürtlerin bütün amacı kendileriyle aynı sosyal, ekonomik ve dini değerlere sahip olan Türklerle mevcut birliğini ve kardeşliğini sürdürmektir. Bu birliğin bozulmasına yol açabilecek her türlü girişim Kürtler tarafından kabul görmeyecektir[30].
Kürtlerin bağımsızlığı adı altında yürütülen ama gerçekte Osmanlı Devleti’nin parçalanması amacına hizmet eden Şerif Paşa-Bogos Nubar Paşa anlaşmasına yönelik son protesto telgrafları Albayrak gazetesinin 10 Mayıs 1920 tarihli nüshasında ‘Kürdlerin Sadakati’ başlıklı yazıyla kamuoyuna duyuruldu.
Ziber, Zilo, Suvarcı ve İmadiye Aşiretleri reislerinin imzasını taşıyan ilk telgrafta; İngilizlerin mütarekenin imzalandığı tarihten itibaren bölgelerinde sürekli olarak Müslüman kanı akıttıkları bir ortamda Kürt Teavün Cemiyeti’nin hiçbir zaman Kürtler adına hareket etme yetkisine sahip olamayacağı, dolayısıyla Cemiyetin İngilizlerle birlikte hareket etmesinin Kürtlüğe ve İslam’a düşmanlık anlamına geleceğine dikkat çekildi.
İkinci telgraf Şırnak bölgesinde bulunan aşiretler adına Kanbar Aşiret Reisi Osman, Derşo Aşiret Reisi Ömer, Şırnak Aşiret Reisi Abdurrahman Beyler ile Şırnaklılar adına eşraftan Süleyman, Halit ve Hüsam Beyler tarafından imzalanmıştı. Telgrafta; Kürtlük iddiasında bulunan insanların Osmanlı Devleti’nin düşmanlarının oyununa gelerek Kürt Teavün Cemiyeti’ni kurdukları belirtilerek, Kürtlerin bu cemiyete itibar etmelerinin imkansız olduğu ve Şerif Paşa’nın imzaladığı anlaşmayı tanımadıkları vurgulandı.
Albayrak’ta yer alan son telgraf Siirt Belediye Başkanı Hamit, Belediye Meclisi üyeleri Hamza ve Ömer Niyazi Beyler ile Siirt Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti başkanı Müftü Halil Hulki Efendi tarafından gönderildi. Telgrafta; Osmanlı Devleti’nin dört bir yanını saran tehlikeler her gün artarken, milletin yek vücut olarak milli varlığını koruması gerektiği, bazı cemiyet ve kişilerin ayrılıkçı çalışmaların içinde yer almasıyla hükümetin işini bir kat daha zorlaştırdığı ifade edilmekteydi. Bu tür ayrılıkçı çalışmalara son verilerek, milli birliği korumaya yönelik yayınlar yapılmasının daha doğru olacağı belirtildi.[31]
Sonuç
Çeşitli gazetelerde yer alan ve bir çoğu Mebusan Meclisi gündemine alınan protesto telgraflarında Kürtlerin Osmanlı camiasından ve dolayısıyla Türklerden hiçbir şekilde ayrılmayacağı, bu yöndeki çalışmaların ve girişimlerin Kürtler tarafından asla tasvip edilmediği, hatta nefretle karşılandığı açıkça belirtildi. Ayrıca Şerif Paşa ve onun İstanbul’daki ortakları durumunda olan Kürt Teavün Cemiyeti üyelerinin Kürtlerin temsilcisi olmadıkları ve olamayacakları, olsa olsa İngilizlerin işbirlikçileri olarak kabul edildiği vurgulandı.
Telgraflarda üzerinde durulan bir başka hususta; Kürdistan adı altında kurulması düşünülen devletin Kürtlerin değil, Ermenilerin ve onların hamisi durumunda olan İngilizlerin çıkarlarına hizmet edeceğinin ortak görüş olarak belirtilmesidir. İtilaf Devletleri’nin Osmanlı Devleti’ni parçalamak için ellerinden geleni yaptıkları bir zamanda kurulacak bu devlette İngilizlerin çevirecekleri entrikalarla Ermeni azınlığının Kürt ekseriyetine hükmetmesinin sağlanacağı dile getirildi.
İmza sahipleri Kürtler ve Türkler üzerinde oynanmak istenen oyunun sonuçları itibariyle Ermenilerin ve İngilizlerin işine yarayacağını belirterek hükümetten gerekli önlemleri almasını ve bir an öncede uygulamaya sokmasını istediler.
Bu istek, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun bir bütün olarak Osmanlı Devleti’nin ayrılmaz parçası olduğu gerçeğinden hareket ederek 23 Temmuz 1919’da açılan Erzurum Kongresi’nde bölge insanlarının gerçek temsilcileri tarafından alınan kararların ilk sırasına oturtuldu. Böylelikle Türk ve Kürtlerin düşmanlara karşı ortak mücadele vereceği ve üzerlerinde yaşadıkları vatan parçasını sonuna kadar savunacakları dile getirildi. Bu karar Sivas Kongresi’nde bütün ülkeyi kapsayacak şekilde genişletildiği gibi, Mebusan Meclisi’nce kabul edilen ‘Misak-ı Milli’nin ana hükmü haline getirildi. 23 Nisan 1920’de Ankara’da açılan Türkiye Büyük Millet Meclisi bu ilke doğrultusunda mücadeleye başlayacak ve Mustafa Kemal Paşa’nın önderliği sayesinde başarıya ulaşacaktı.
[1]İngiltere’nin niyeti ve Mustafa Kemal Paşa’nın gönderdiği telgraflar hakkında geniş bilgi için bkz: Selçuk URAL, ‘Mustafa Kemal Paşa’nın Mondros Mütarekesi Hakkındaki Görüş ve Düşünceleri’, Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, Sayı 15 (2000), ss. 305-316.
[2]Türk İstiklâl Harbi, I, Mondros Mütarekesi ve Tatbikatı, (Genelkurmay Başkanlığı Yayını: Ankara, 1999), ss. 105-110.
[3] İngiltere’nin Büyük Ermenistan fikrine sıcak baktığını ve hatta bunu elindeki imkanlar ölçüsünde desteklediğini gösteren iki önemli delili burada hatırlatmak yeterli olacaktır. Bunlardan ilki, başkanlıklarını Bogos Nubar Paşa ile Aharonian’ın yaptıkları iki heyetin Paris Barış Konferansı Yüksek Konseyi’nde Ermenilerin isteklerini içeren muhtıra sunmasının desteklenmesiydi. Her ne kadar bu istekler Avrupa kamuoyunca aşırı bulunup eleştirildiyse de –özellikle Fransız basınında- Ermenilerin daha makul ve kabul edilebilir isteklerle gelmeleri halinde Büyük Ermenistan projesinin destekleneceği İngiltere ve ortakları tarafından dile getirilmekteydi (Yahya Akyüz, Türk Kurtuluş Savaşı ve Fransız Kamuoyu, (Ankara, 1988.9, ss. 127-128). İngiliz desteğine ilişkin ikinci önemli delil Paris Konferansı’nda verilen desteğin eyleme dönüştürüldüğünü göstermektedir. O da 13 Nisan 1919’da Kars’ın resmi işgalinin sonrasında idarenin Ermenilere bırakılmasıdır (Geniş bilgi için bkz: Esin Dayı, Elviye-i Selâse’de Milli Teşkilatlanma, (Erzurum, 1997), ss. 134-149; Ender Gökdemir, Cenûbi Garbi Kafkas Hükümeti, (Ankara, 1989), ss. 146-169; Selçuk Ural, Vilâyât-ı Şarkiye’de Mondros Mütarekesi’nin Uygulanması ve İtilaf Devletleri Tarafından Kontrolü, (Yayınlanmamış Doktora Tezi), (Erzurum, 2002), ss. 157-165).
[4] İngiliz Hükümeti’nin Anadolu’nun paylaşılması doğrultusunda Kürtlere özerklik yada bağımsızlık (!) vermeye niyetli olduğu mütarekenin sonrasında çeşitli yerlerde verilen demeçlerle ortaya çıkmaya başladı. Hükümete yakınlığı ile bilinen Lord Robert Cecil 18 Kasım 1918’de Avam Kamarası’nda yaptığı konuşmada; savaş boyunca Türklerin Ermenilere büyük zulümler yaptığını, mevcut iktidarın görevden uzaklaştırılması halinde Kürtler ile Ermenilerin bir arada yaşamaları için uygun ortam yaratılmış olacağını ileri sürdü. Cecil, İngiliz Hükümeti’nden de kendilerine himaye için başvuranların isteklerini dikkate almasını istedi (Hadisat, 30 Teşrin-i Sani 1334/30 Kasım 1918, N: 42). Ermenilerin ve Rumların Osmanlı Devleti’nden ayrılmak istedikleri bilindiğine göre, Cecil’in Hükümetine verdiği mesajla Kürtleri kastettiği şüphe götürmez bir gerçektir.
[5] Mütarekenin meydana getirdiği kargaşa ortamından yararlanmak isteyen bazı ayrılıkçı Kürtler Abdülkadir Paşa’nın liderliğinde Kürt Teali Cemiyeti’ni kurdular. Cemiyet, doğuda Kürdistan adıyla özerk –mümkün olursa bağımsız- bir devlet kurmak amacıyla meydana getirildi. Cemiyetin başkanı Abdülkadir Paşa bu amaç doğrultusunda İngiliz Yüksek Komiserliği ile yakın ilişkiler kurdu. Abdülkadir Paşa Komiserliğin siyasi memurlarından Andrew Ryan’ı çeşitli vesilelerle ziyaret ederek Ermenilere bırakılmak istenen toprakların esasında Kürt bölgeleri olduğunu ileri sürerek buralarda bir Kürt devleti kurulması yolunda İngiltere’nin kendilerine destek vermesini istedi (Salahi Sonyel, Türk Kurtuluş Savaşı’nda Dış Politika, I, (Ankara, 1995), s. 26); Taraflar arasında yapılan görüşmeler Abdülkadir Paşa’nın istediği şekilde gelişmiş olacak ki, İstanbul’da kurulmuş olan Vilâyât-ı Şarkiye Müdafaa-ı Hukuk-ı Milliye Cemiyeti’nden bir heyet ortak hareket edilmesi hususunda Kürt Teali Cemiyeti’ne teklif götürdüğünde, Abdülkadir Paşa İngilizlerin kendilerine destek verdiğini ileri sürerek teklifi düşünmeden ret etmekte bir sakınca görmemişti (Geniş bilgi için bkz: Cevat Dursunoğlu, Milli Mücadele’de Erzurum, (İstanbul, 1998), ss. 18-21).
[6] Kendisini Kürt lideri olarak gören Şerif Paşa, Paris’te yayınladığı bir kitapçıkta; kurulmasını düşündüğü Kürt Devleti’nin sınırlarını kuzeyde Kafkaslardan başlatıp, güneyde Kerkük’e kadar uzatmaktaydı. Buna göre; doğudaki beş vilayet (Erzurum, Van, Bitlis, Elazığ, Diyarbakır) bu devletin sınırları içerisinde kalıyordu (Sonyel, Türk Kurtuluş Savaşı’nda Dış Politika, I, s. 28)
[7] Bu amaçla bölgeye istihbarat subaylarından Binbaşı Noel adlı bir subay gönderildi. Bu subay bölgede kaldığı süre içerisinde Kürt aşiret reisleriyle yaptığı görüşmelerde İngiliz Hükümeti’nin bir Kürt Devleti kurulmasına taraftar olduğu fikrini işledi. (Geniş bilgi için bkz. Mim Kemal Öke, Binbaşı Noel Misyonu, (İstanbul, 1982); Albayrak, 14 Eylül 1335/1919, N: 27, 18 Eylül 1335/1919, N: 28). Bu çalışmalardan etkilenen bölgelerin başında Van Vilayeti gelmekteydi. Bilindiği gibi vilayet güneyden ve doğudan İngiliz kuvvetleri tarafından çevrili olup, mütareke dönemi boyunca resmi ve gayri resmi İngiliz subaylarının propagandalarına sahne olmaktaydı. İngilizlerin vilayetin iki hakim unsuru Türkler ile Kürtlerin arasını açmak ve bundan istifade ederek Kürtleri Ermenilere yaklaştırmak için gizli çalışmalar yürütmesi halkın tepkisine sebep oldu. İngilizlerin çalışmaları Müftü Tayyib Efendi ve Belediye başkanı Derviş Bey öncülüğünde yapılan mitingde protesto edildi. 23 Mayıs 1919 tarihli Hadisat gazetesi mitinge ait bilgileri verdikten sonra, miting heyeti tarafından gönderilen telgrafa yer verdi. Miting heyeti, vilayet nüfusunun yüzde doksanını meydana getiren Türk ve Kürtlerin Osmanlı camiasından ayrılmak niyetinde olmadıklarını belirterek, bundan şüphe edilmesi halinde bir uluslar arası heyetin bölgeye gönderilmesini ve incelemelerde bulunulmasını teklif etti (Hadisat, 23 Mayıs 1335/1919, N: 143).
[8] Bogos Nubar Paşa, böyle bir misyon edinmesinin sebebini 8 Mart 1920’de Le Matine gazetesinde yayınlanan demecinde şu sözlerle ifade etmekteydi: ‘Mütarekeden sonra kâh Ermeni kuruluşlarının kâh bazı müttefiklerin Kürt ülkelerini gözlerine kestirdiklerini ve paylaşmak istediklerini gördüm. İşte o zaman Ermeniler gibi bağımsızlık hakkını ilanla ırkımın meşrû çıkarlarını savunmayı üzerime almam gerektiğini düşündüm. Bizim teşkilatsızlığımız beni bizzat rakiplerimize bir Kürdistan’ın varlığını kabul ettirme düşüncesine itti ve Barış Konferansı’ndaki Ermeni temsilcilerine bu yolda bir belge imzalattım. Buna karşılık bende Ermeniler’in tartışılmaz bağımsızlık hakkını tanıdım’ (Akyüz, Türk Kurtuluş Savaşı Ve Fransız Kamuoyu, s. 137).
[9] Lord Curzon’dan Amiral Robeck’e 10 Ağustos 1919 Tarihli Yazı ( Documents On British Foreign Policy 1919-1939, First Series Volume IV, (Londra, 1952), Belge No: 621, s. 928).
* Abdülkadir Paşa, Ali Rıza Paşa Hükümeti’nin, Milli Hareketin gelişmesini engellemek için, Damat Ferit Paşa’nın ise yeniden iktidara gelmek için Kürtleri elde etmeye çalıştığını ileri sürmekteydi.
[10] Documents On British Foreıgn Policy, IV, Belge No: 620, ss. 926-927.
[11] Documents On British Foreıgn Policy, IV, Belge No: 620, s. 925.
[12] Documents On British Foreıgn Policy, IV, Belge No: 621, s. 928.
[13] Richard. G. hovannisian, The Republic of Armenia, (Londra, 1982), s. 442.
[14] Hovannisian, The Republic of Armenia, s. 443.
[15] Hovannisian bu tepkilere katılmamaktadır. Ona göre taviz veren taraf Nubar Paşa ve dolayısıyla Ermenilerdi. Anlaşma sayesinde Kürtlere Ermenilere vaat edilen topraklar üzerinde özerklik hakkı tanınarak, doğu vilayetlerinin Müslümanlar elinde kalması sağlandı (Hovannisian, The Republic of Armenia, s. 445).
[16] Hovannisian, The Republic of Armenia, s. 446.
[17] Hovannisian, The Republic of Armenia, s. 447.
[18] Albayrak, 1 Teşrin-i Evvel 1335/1 Ekim 1919, N: 34.
[19] Albayrak, 30 Teşrin-i Sani 1335/30 Kasım 1919, N: 48.
[20] Albayrak, 4 Kanun-ı Evvel 1335/4 Aralık 1919, N: 49.
[21] İrade-İ Milliye, 22 Kanun-ı Evvel 1335/22 Aralık 1919, N:17.
[22] İrade-İ Milliye, 5 Kanun-ı Sani 1336/5 Ocak Aralık 1920, N:19.
[23] Meclisi Mebusan Zabıt Ceridesi, I, (İçtima-i Fevkalade), Devre:4, İçtima:1, (Ankara 1992), s.208.
[24] Meclisi Mebusan Zabıt Ceridesi, I, (İçtima-i Fevkalade), ss. 209-213.
[25] Meclisi Mebusan Zabıt Ceridesi, I, (İçtima-i Fevkalade), ss. 300-302.
[26] Meclisi Âyan Zabıt Ceridesi, I, Devre:4, İçtima Senesi:1, Ankara 1991, ss. 172-174.
[27] Takvim-i Vekayi, 6 Mart 1336/1920, N:3793.
[28] Takvim-i Vekayi, 6 Mart 1336/1920, N:3793.
[29] Takvim-i Vekayi, 8 Mart 1336/1920, N:3795.
[30] Takvim-i Vekayi, 8 Mart 1336/1920, N:3795; Mahmut Goloğlu, Üçüncü Meşrutiyet, (Ankara, 1970), s. 89.
[31] Albayrak, 10 Mayıs 1336/1920, N:90.
| |