ULUSLARARASI TÜRK-ERMENİ TARİH VE KÜLTÜR SEMPOZYUMU
27–28 Kasım 2001 tarihinde Ankara’da Cumhuriyet Kültür ve Tanıtım Vakfı’nın düzenlediği sempozyuma çok sayıda konuşmacı katıldı. ASAM Ermeni Araştırmaları Enstitüsünden Yrd. Doç. Dr. Kamer Kasım, Dr. Sedat Laçiner ve Okt. Şenol Kantarcı Sempozyumda bildiri sundular.
Kamer Kasım’ın, ‘Ermenistan’ın Dış Politikasını Etkileyen İç Dinamikler ve Bunun Bölgeye Yansıması’ başlıklı bildirisinde Ter-Petrosyan ve Koçaryan dönemlerinde Ermenistan’ın dış politikası ve bunu etkileyen etmenler ve bu bağlamda özellikle de diasporanın Ermenistan politikasında oynadığı rol analiz edildi. Diaspora partilerinin Ermenistan’da faaliyette bulunmalarının bunların kendi gündemini ve kendi dış politika anlayışlarını Ermenistan’a taşımalarına neden olduğunu belirten Kamer Kasım, Taşnak olarak da bilinen Ermeni Devrimci Federasyonu’nun (EDF) Ermenistan’ın yeni bağımsızlığını kazanmış ve diğer bölge ülkeleriyle kuracağı uyumlu ilişkiler ile ekonomik kalkınmasını gerçekleştirebilecek bir ülke olduğunu unutarak Ermenistan’ın kapasitesinin çok ötesinde bir dış politika çizgisi ve hedefler ortaya koyduğunu söyledi. Kamer Kasım, Ter-Petrosyan’ın ve Ermeni Ulusal Hareketi’nin Rusya ile yakın ilişkileri sürdürme, Ermenistan ile Dağlık Karabağ çatışması arasında doğrudan bağ kurulmasını önleme ve ülke içi istikrara yardım edecek bir dış politika oluşturma amaçlarıyla hareket ettiğini ve Ter-Petrosyan’ın bir yandan Türkiye ile ilişkileri düzeltme politikası izlerken diğer taraftan bu politika nedeniyle diaspora tarafından desteklenen muhalefet ile mücadele etmek durumunda kaldığını ifade etti. Ermenistan’ın Rusya ile yakın ilişkileri olduğu ve bunun Ermenistan’ın dış politikasında oynadığı role de değinen Kamer Kasım, Rusya ile Ermenistan arasındaki askeri işbirliğinin 1996 yılında imzalanan protokoller ile daha da ileri bir aşamaya geldiğini belirtti. Dağlık Karabağ sorunun Ermenistan’ın dış ve iç politikasına etkilerine de değinen Kamer Kasım, Ter-Petrosyan’ın istifasına giden sürecin Dağlık Karabağ sorununda Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın adım adım çözüm önerisine sıcak baktığını açıklamasıyla başladığını belirtti. Dağlık Karabağ sorununda önceleri Aliyev’i muhatap görmeyip, Aliyev’in Dağlık Karabağ yönetimiyle görüşmesi gerektiğini söyleyen Koçaryan’ın daha sonra Aliyev ile Dağlık Karabağ sorununu görüştüğünü belirten Kamer Kasım, Karabağ yönetimiyle Ermenistan arasındaki bağa dikkat çekti.
Dr. Sedat Laçiner’in tebliği ise Ermeniler arasında Yahudi düşmanlığıydı. Dr. Laçiner’in konuşmasının ilk bölümünde kısaca Ermeniler arasındaki Yahudi düşmanlığının tarihsel arka-planını verdi. Bu düşmanlığın 20. yüzyıl boyunca zaman zaman gizli zaman zamansa kendisini hissettirerek devam ettiğini savunan Sedat Laçiner bu kısa girişin ardından günümüz Ermenistan’ı ve Ermeni işgali altındaki Karabağ’daki duruma değindi. Konuşmasını Ermeni ve Yahudilerden aldığı açıklamalar ile destekleyen Sedat Laçiner’in verdiği örneklerden en çarpıcı olan Narek Mesropian’ın Goles Armenii adlı Ermenice gazetede yayınlanmış olan sözleriydi: “Türklerden nefret etmek bizim kanımızda var. Ancak bizler Bulgarlardan ve Yunanlılardan da nefret ederiz. Yahudiler Türkleri severler, fakat Araplardan nefret ederler. Araplarsa Türkleri pek sevmezler. Ve kinin seviyesi yükseldikçe yükselmekte... İsrail’de liseli gençlerin yüzde 40’ı Araplardan nefret ediyor... Acaba Yahudiler sadece Araplardan mı nefret ediyorlar?”.
Dr. Sedat Laçiner tarihsel anlaşmazlıkların Ermenilerin Yahudilere karşı tavrında önemli bir unsur olduğunu, ancak son dönemdeki gelişmelerde asıl etkenin Ermenistan’ın bölgede yaşadığı izolasyon olduğunu iddia etti. Ermenistan’ın izlediği saldırgan politikalar nedeniyle bir çok ülke tarafından dışlandığını hatırlatan Sedat Laçiner, “Ermeniler’in Batı çıkaralarına karşı Rusya, İran ve Suriye gibi ülkeleri seçmesi sorunlarını arttırmıştır. Ancak Ermenistan sorunlarının kaynağını kendi hatalarında aramak yerine en kolay yolu seçmiş, başkalarını suçlamıştır. Bu konuda ilk kurban azınlık grupları olmuştur” dedi.
Sedat Laçiner sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bazı Ermeniler’e göre bölgede Ermeni karşıtı bir bloklaşma vardır ve bunun arkasında da büyük Yahudi lobisi bulunmaktadır. Bu radikal gruplara göre ABD, Avrupa ve Türkler’in arkasındaki güç de Yahudilerdir. Ciddiye alınması çok zor bu iddialar Ermenilerin ne kadar yalnızlaştığını göstermekle kalmamakta, Ermenistan’daki Yahudilere uygulanan baskıyı da kanıtlamaktadır.”
Sempozyumda “Ermenilerin Amerika Macerası ve Amerika’daki Ermeniler” başlıklı bildirisinde Okt. Şenol Kantarcı, Ermenilerin Amerikan kamuoyunu etkileme çabalarında oynadıkları rol, Amerikan siyasî gücünü kendi lehlerine çevirmeleri ve Amerika Birleşik Devletleri’nin Ermeni sorununu dış politika unsurları içerisinde kabul ederek savunmalarının uzun geçmişi anlatmıştır.
Tebliğinde Şenol Kantarcı, genel olarak diasporanın nasıl şekillendiği, ABD’ye ilk Ermeni göçlerinin başlaması, Birleşik Devletler’deki yerleşim bölgeleri, nüfusları, önemli Ermeni simaları, faaliyet gösteren kuruluşları, bu kuruluşların sayıları, amaçları ve faaliyetleri, siyasî partileri, yayın organları (Gazete, süreli yayınlar, bültenler, dergiler, TV-Radyo programları vs..), Ermeni kiliseleri, lobi faaliyetleri, Ermeni lobisinin kongre çalışmaları, 11 Eylül olayı ve bunun yansımalarını çeşitli başlıklar altında ele alarak değerlendirmiştir.
Önemli noktaların altını çizen Şenol Kantarcı konuşmasında, Ermenilerin genellikle 1915 tehciriyle birlikte dünyanın çeşitli yerlerine dağıldıklarını ve böylelikle bir Ermeni diasporası oluşturduklarını oysa sadece ABD’deki Ermeni kiliseleri incelendiğinde durumun hiç de böyle olmadığının ortaya çıktığını belirtmiş ve konuyu açarak 1881 yılından 1915 yılına kadar ABD’de onlarca Ermeni kilisesinin inşa edilmiş olduğunu, bu durumun da 1915 öncesinde dünyanın diğer bölgelerinde olduğu gibi Birleşik Devletlerde de karakteristik bir Ermeni diasporasının oluştuğunun kanıtı olduğunu ortaya koymuştur.
Şenol Kantarcı tebliğinin son bölümünde ise 11 Eylül Olayı’nın Ermeni sorununa yansımalarının genel bir analizini yaparak konuşmasını tamamlamıştır.
GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE ERMENİ SORUNU KONFERANSI
25 Aralık 2001’de Abant İzzet Baysal Üniversitesi’nde Geçmişten Günümüze Ermeni Sorunu konulu bir Konferans düzenlendi. Konferansa ASAM Ermeni Araştırmaları Enstitüsünden, Enstitü Başkanı E. Büyükelçi Ömer E. Lütem, Yrd. Doç. Dr. Kamer Kasım ve Yrd. Doç. Dr. İbrahim Kaya konuşmacı olarak katıldılar.
Ermeni Araştırmaları Enstitüsü Başkanı E. Büyükelçi Ömer E. Lütem Ermeni sorununun ortaya çıkışı ve 1915 tehcirine değindikten sonra ağırlıklı olarak 1980’den günümüze sorunun seyri ve Türkiye’nin tutumunu ele alarak 1985’e kadar olan dönemi Ermeni terörizmi, bu tarihten günümüze kadar süren dönemi ise sözde Ermeni soykırımının tanıtılması dönemi olarak adlandırdı. Sayın Lütem 1973 yılında Los Angeles’te yaşlı bir Türkiyeli Ermeni’nin başkonsolosu ve yardımcısını yemeğe davet edip orada öldürmesinin organize Ermeni terörüyle ilgisi bulunmadığının anlaşılmasına rağmen, olayın organize Ermeni terörünü tetiklemesi sebebiyle önemli olduğunu belirtti. Ermeniler cinayet işlemek yoluyla sözde Ermeni soykırımını yayabileceklerini düşündüler. Ömer Lütem 1980’lerin başından itibaren Türkiye’de Ermeni sorununun esaslı bir şekilde ele alındığını ve Dışişleri Bakanlığında ayrı bir birim kurulduğunu belirtti. 1986 yılına kadar olan dönemde kitaplar yazıldığını, dünyanın neresinde olursa olsun kongre, konferans ve sempozyumlara Türkiye’den konuşmacıların katıldığına değinen Ömer Lütem, 1986 yılında Ermeni terörünün durmasını hem Türkiye’nin yaptığı faaliyetlerin Ermeniler üzerinde moral bozucu etkide bulunmasına hem de Ermenilerin terör eylemlerinden dolayı sempati kaybetmelerine bağladı. Sayın Lütem, Ermeni terörünün durmasıyla birlikte Türkiye’de devletin soruna ilgisinin azaldığını ve 1983’te yapılan faaliyetlerin örneğin 1988’de yapılmadığını söyledi. 1986’dan itibaren Ermenilerin sözde soykırımı tanıtma faaliyetini hızlandırmalarıyla ABD eyaletlerinde ve bazı ülkelerin parlamentolarında karar tasarılarının kabul edildiğini belirten Ömer Lütem, Ermenistan’ın sözde soykırımın tanınmasını temel dış politika amaçlarından birisi olarak ele aldığını söyledi.
Ermeni Araştırmaları Enstitüsü çalışanlarından ve Abant İzzet Baysal Üniversitesi öğretim üyesi, Yrd. Doç. Dr. Kamer Kasım Dağlık Karabağ Çatışması ve Türkiye-Ermenistan İlişkileri adlı bir bildiri sundu. Bildiride Dağlık Karabağ çatışmasının bölgeye etkisi ve barış sürecine ağırlıklı olarak yer verildi. 25,000 kişinin ölümü ve 1 milyon kişinin mülteci durumuna düşmesine neden olan çatışma sonucunda Azerbaycan topraklarının % 20 sinin Ermeni işgaline uğradığını belirten Kamer Kasım, 1988’de çatışmalar başladığında Dağlık Karabağ Sovyetler Birliği’nin bir iç sorunu iken, Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Azerbaycan ile Ermenistan’ın bağımsızlıklarını kazanmalarıyla sorunun devletlerarası ve hatta bölgesel bir soruna dönüştüğünü ve sorunun uluslararası yayın organlarında yaygın bir şekilde tartışılmasının ise Hocalı katliamından sonra olduğunu ifade etti. Mart 1992’de Hocalıyı işgal eden Ermeni kuvvetler şehirde büyük bir katliam yaptılar. Hocalıdan sonra Laçin ve Şuşa’yı da işgal eden Ermeni kuvvetler Ermenistan ile Dağlık Karabağ arasında link kurdular ve Dağlık Karabağ’ın dışında kalan Azerbaycan topraklarını işgale devam ettiler. Dağlık Karabağ çatışmasında Türkiye’nin istikrarsız bir bölgedeki kriz karşısında uygun politika oluşturma yeteneğinin test edildiğini ileri süren Kamer Kasım, Türkiye’nin bölgede etkin bir rol oynamayı istemekle birlikte, doğrudan silahlı bir çatışmaya girmekten de kaçındığını belitti. Türkiye, Ermeni işgallerine karşı uluslararası toplumu harekete geçirme politikası izledi. Dağlık Karabağ çatışmasının bir Hıristiyan-Müslüman çatışması olarak algılanmasını engellemek ve Ermenilerin toprak kazançlarının uluslararası kabul görmesini önlemek Türkiye’nin Dağlık Karabağ politikasındaki en önemli amaçlarıydı.
Kamer Kasım, Türkiye’de Ermenistan ile yakınlaşma politikası ile Dağlık Karabağ çatışmasının durdurulabileceği düşüncesinin olduğunu ve bu düşünce ile Ermenistan’a gıda yardımı yapıldığını ve bu ülkenin Karadeniz Ekonomik İşbirliği Projesine dahil edildiğini söyledi. Ermenistan’da aşırı milliyetçi Taşnak muhalefetine karşı mücadele veren Devlet Başkanı Ter-Petrosyan’ın desteklenmesi politikası izleyen Türkiye’nin bu ülkeye gönderdiği insani yardımların yanında bir enerji protokolü de yaptığını belirten Kamer Kasım, Türkiye’nin Ermenistan ile yakınlaşma politikasının Azerbaycan yönetimi tarafından tepki ile karşılandığını, ayrıca Ermeni işgallerinin de sürdüğünü söyledi.
Türkiye’nin barış sürecindeki rolüne de değinen Kamer Kasım, Türkiye’nin Azerbaycan ile Nahçivan arasındaki bölgenin bir kısmının Azerbaycan’a verilmesi ve Ermenistan ile de Dağlık Karabağ arasında link kurulması önerisinde bulunduğunu ancak bu önerinin hem Ermenistan hem de Azerbaycan tarafından reddedildiğini söyledi. Rusya’nın çatışmalardaki rolüne de değinen Kamer Kasım, Rusya’nın Bağımsız Devletler Topluluğuna Azerbaycan’ın üyeliğini reddeden ve topraklarında Rus askeri varlığı istemediğini belirten Elçibey yönetimine karşı Ermenileri desteklediğini ifade etti. Kamer Kasım, Aliyev iktidarı ile birlikte Dağlık Karabağ çatışmasında Rusya’nın daha tarafsız bir politika izlediği yorumunu yaptı.
Kamer Kasım, 1998 yılında Ter-Petrosyan’ın istifası ve sözde Dağlık Karabağ Cumhuriyeti’nin önceki Devlet Başkanı Koçaryan’ın Ermenistan Devlet Başkanı seçilmesinin barış sürecini ve Türkiye-Ermenistan ilişkilerini de olumsuz etkilediğini ifade etti.
Dağlık Karabağ çatışmasının Azerbaycan ve Ermenistan’ı dış etkilere açık hale getirdiğini ve ekonomilerine büyük zarar verdiğini söyleyen Kamer Kasım, bir krizi kendi yararına kullanmak konusunda becerikli olan Rusya’nın Kafkaslarda Elçibey iktidarı gibi istemediği hükümetleri devirmeyi başarabildiğini, Türkiye’nin ise her ne kadar Ermeni işgallerini önlemek konusunda başarı sağlayamasa da yaptığı diplomatik çabalar ile Ermenilerin toprak kazançlarının uluslararası alanda tanınmasını engellediğini belirtti. Kamer Kasım, Türkiye’nin Ermenistan ile ilişkilerin normalleşmesi yani diplomatik ilişki kurulması için ileri sürdüğü şartlarda ısrar etmeye devam etmesi gerektiğini ve Dağlık Karabağ sorununa çözüm bulunmadan Ermenistan ile ilişkilerin normalleşmesinin Ermenistan’ı soruna çözüm bulmak konusunda daha çekingen davranmaya iteceğini ve Türkiye-Azerbaycan ilişkilerine de zarar vereceğini söyledi.
Yrd. Doç. Dr. İbrahim Kaya “1915 Tehciri ve Soykırım İddiaları” üzerine konuştu. Konuşmasında karşılaştırmalı bir yaklaşım kullanarak Yahudi Holokost’u (Soykırımı) ile Ermeni iddialarının farklılıklarına dikkat çekti.
İbrahim Kaya konuşmasına tüm dünyada Holokost’un artan önemine ve Holokost’un tüm insanlık tarihindeki en büyük suç olduğuna değinerek başladı. Bu yüzden Holokost’a benzer her olay kınanması gereken ve suçluları cezalandırılması gereken durumlar olarak karşımıza çıkmaktaydı. Nitekim sözde Ermeni Soykırımı’nı savunan çevreler de bu nedenle “Ermeni Holokost’u” tabirini sıklılıkla kullanmaya başlamıştı. Böylece bu çevreler Nazi Almanyası döneminde Avrupa Yahudiliği’nin yaşadıklarıyla 1915 yılında ve sonrasında Ermenilerin yaşadıkları ararsında bir benzerlik kurmaya çalışmaktaydılar. Bu benzerlik kurma çalışmasının en önemli öğelerinden birini de Hitler’e atfedilen “Kim bugün Ermenilerin yok edilmesinden söz ediyor?” sözü oluşturmaktaydı. Bu sözün Hitler tarafından söylendiğine dair hiçbir tarihsel kanıt olmamasına rağmen bazı Ermeni çevreler propaganda amaçlı olarak bu gerçek dışı alıntıyı hala kullanmaktadırlar. Bundan amaç Hitler’in sözde Ermeni soykırımı üzerine Yahudileri öldürmeye karar verdiği dolayısı ile Türklerin tüm soykırımlardan dolaylı olarak sorumlu oldukları görüşünü dünyaya benimsetmektir.
İbrahim Kaya Holokost ve Ermeni iddiaları arasındaki farkları ayrıntılarıyla inceledi. Buna göre her iki olay arasında ortak yön bulabilmek çok güçtür. Holokost’un arka planında anti-Semitism (Yahudi düşmanlığı) ve ırkçı Nazi görüşleri yatmaktadır. Bunlar olmasaydı Holokost’un gerçekleşme olasılığı bulunmayacaktı ve Yahudileri aşağılayan, onlara insanlık dışı davranılmasını öngören yasalar çıkarılamazdı. Wansee Konferansı kayıtlarından açıkça anlaşıldığı üzere Holokost devlet tarafından ayrıntılarıyla planlanmış bir kasti tutumun sonucudur. Sadece soykırıma Yahudiler tabi tutulmamışlar, Polonyalılar, Slavlar, Çingeneler gibi etnik unsurlarla rejim muhalifleri de yok edilmiştir. II. Dünya Savaşı sonucu Holokost’un sorumluları yargı önüne çıkarılmış, sadece on iki kişi ölüm cezasına çarptırılmıştır.
Yrd. Doç. Dr. İbrahim Kaya’nın belirttiği gibi Ermenilerin durumu bundan tamamen farklıdır. Her şeyden önce Türk tarihinde anti-Semitisme benzer bir ırk ve din ayrımcılığı asla bulunmamıştır. Osmanlı devlet ve toplum sisteminde Müslüman olmayan tüm unsurlar kültürlerini korumuşlar, dinlerini yaşamışlar ve dillerini konuşmuşlardır. Holokost kurbanları ile tezat oluşturacak biçimde, 19. yüzyıldan itibaren Ermeniler, aşırı milliyetçi ve sosyalist ideolojileri benimseyerek, silahlı çeteler oluşturmuşlar bu amaçla hem Müslüman unsurlara hem de Ermenilere karşı terör eylemlerine girişmişlerdir. I. Dünya Savaşı sırasında da Osmanlı Devleti’nin savaşta düşmanı olan Rusya ile işbirliği yapmışlar bir kısmı Rusya saflarında Osmanlıya karşı savaşırken bir kısmı da cephe gerisinden Osmanlı ordusunu arkadan vurmuştur. Bunu önlemek amacıyla Osmanlı Devleti savaş bölgesinde oturan ve zararlı faaliyetler yapan unsurların bulundukları yerden ülkenin başka bir yerine göç ettirilmelerini öngören ‘tehcir’ kararını almıştır. İbrahim Kaya’nın belirttiği gibi birçok devlet tarafından benzer uygulamaları görülen tehcir kararı bir gereklilik üzerine alınmıştır. Asla Ermeniler’in yok edilmesi amaçlanmamıştır. Kısa sürede tehcirin gerçekleştirilmesi çok acılara sebep olmuş, önemli sayıda insan yaşamını yitirmiştir. Ölümlerin nedeninde soğuk, hastalık, açlık gibi doğal faktörlerin yanında bölge şartlarından kaynaklanan Müslüman ve Müslüman olmayan unsurlar ararsındaki öldürme olayları da yatmaktadır. Fakat Osmanlı Devleti’nin planlı olarak öldürme olaylarında rol aldığına ilişkin kanıt yoktur. Tersi olarak, İbrahim Kaya’nın resmi dokümanları kullanarak açıkladığı gibi, göçten doğan zararın en aza indirilmesi, göç edenlerin güven içinde seyahat etmelerinin sağlanması, gittikleri yerlerde yeniden yerleşmelerinin gerçekleştirilmesi ve göç esnasında çıkar sağlayanların cezalandırılması için devlet önlemler almıştır. Nitekim savaş sırasında ABD ve İngiltere basınında Ermeni katliamı yapıldığı iddiaları olmasına rağmen savaştan sonra İngilizler suçlu olduğu iddia edilenleri Malta adasına sürmüşler ancak bunları yargılamak için ne İngiliz ne de ABD kaynaklarında delil bulamayarak bu kişileri salıvermişlerdir. Bütün bunlar Ermenilerin soykırıma uğratılmadıklarını göstermektedir.
JENOSİD KUŞAKLARI ADLI KONFERANS
Jenosid kuşakları konferansı 26–27 Ocak 2002 tarihinde Londra’da düzenlendi. İngiltere’de bir Yahudi kuruluşu olan Wiener Library’nin düzenlediği Konferans Wiener Library Direktörü Ben Barkow’un açış konuşmasıyla 26 Ocak günü saat 19.30’da başladı. Barkow kısa konuşmasında bu konferansın İngiliz İçişleri Bakanlığı’nın geçen yıl ilkini düzenlediği Ulusal Holokost (Yahudi Soykırımı) Anma Günü etkinlikleri çerçevesinde düzenlendiğini belirtti ve İçişleri Bakanlığı’nın bunu yapmakla elde etmeyi umduğu amaçları özetledi. Bu amaçlar arasında Yahudilerin maruz kaldığı acıların hatırlanarak gelecekte bu gibi durumların tekrar yaşanmaması için bunların toplum hafızasında canlı tutulmasının önemi de vurgulandı.
26 Ocak Cumartesi gününün ilk oturumu bu konuşmanın ardından Southampton Üniversitesi/İngiltere öğretim üyelerinden Dr. Mark Levene’nin başkanlığında gerçekleşti. Oturum katılımcılarını New York Üniversitesi/ABD öğretim üyesi Dr. Joyce Apsel, Bournemouth Üniversitesi/İngiltere öğretim üyesi Prof. Margaret Cox, Basın Mensubu/İngiltere Andrew Hogg, İrlanda Ulusal Üniversitesi/İrlanda Öğretim Üyesi Prof. William Schabas ve Holokosttan kurtulan (survivor) psikoanalist Dr. Margrit Wreschner Rustow oluşturdu.
Oturum Başkanı Levene konferans başlığı olan Soykırım Nesilleri (Generations of Genocide) kavramını açıkladı. Buna göre sadece Yahudi soykırımı değil diğer soykırıma uğrayanların temsilcileri de İngiliz Ulusal Anma gününe dahil edilmeliydi. Kızılderililer ve diğer yerli halklar da bunların içerisinde yer almalıydı. Levene sözde Ermeni soykırımını da bu gruplar içerisinde saymakla beraber, ilginç bir saptama yaparak 20. yüzyılın ilk soykırımının aslında sözde Ermeni soykırımı olmadığını Balkan Savaşları sırasında Türklere karşı yapılan katliamların ve Rusların Çerkezlere karşı soykırımlarının yüzyılın ilk soykırımları olduğunu ifade etti. Ayrıca konuşmacı II. Dünya Savaşı sonrasında 50 soykırım yaşandığını belirtti.
Apsel konuşmasında hala soykırım araştırmacıları arasında paradigmalar ve tanımlar hususunda görüş birliği bulunmadığını ifade ederek en etkin yöntemin tarihsel olayları tekil olarak almak yerine onları birbirleriyle karşılaştırarak olayların yaşandığı dönemdeki ekonomik, sosyal, kültürel çevre ile olan ilişkileri içerisinde değerlendirmek olduğunu savundu. Buradan hareketle konuşmacı ancak böylelikle soykırımların ardındaki zihniyetin anlaşılabileceği ve gelecekteki soykırımların önlenebileceğini ifade etti.
Forenzik arkeoloji ve antropolji profesörü olan Cox kendi mesleğinin soykırımların tesbit edilmesindeki önemi üzerinde durdu. Buna göre sadece elde bulunan ceset ve kemik kalıntılarının soykırım olduğuna ilişkin kesin delil olmadığı, bunların cinsiyeti, yaşı, nasıl öldükleri gibi noktaların da çok önemli olduğunu savundu. Bu verilerin çok eski dönemlerden kalma kalıntılardan da sağlanabileceğini belirtti.
Hogg medyanın soykırımların duyurulması ve önlenmesindeki rolünü Yugoslavya örneği çerçevesinde anlattı. Rustow ölenlerin unutulmasının onlara hakaret olacağını, soykırımların engellenmesinin yolunun onların hatırlanması olduğunu ifade etti.
Dünyaca ünlü hukuk adamı Prof. Schabas 1948 BM Soykırım Sözleşmesi’ndeki soykırım tanımının son zamanlarda kurulan ve kararlarını açıklayan Ruanda ve Eski Yugoslavya mahkemelerince olabildiğince geniş algılandığını belirterek, buna göre korunmuş grupların tümünün değil bir kısmının dahi yok edilmiş olmasının soykırım olarak kabul edildiğini anlattı.
Sunuşlardan sonra soru ve cevap bölümüne geçildi. Soruların çoğu Prof. Schabas’a yöneltildi. Schabas cevaplarında sanki 1948 Sözleşmesi’nde geçen kasıt unsurunun son yargı kararlarında ortadan kalkmakta olduğunu, ancak yine de bilinçli hareket edilmesinin önem taşıdığını belirtti. Schabas ayrıca bir soruya verdiği yanıtta 60 yıl önce devletlerin iç işi olan konuların, soykırım da buna dahil, artık uluslararası alanda önem kazandığını ve doğan suçların Uluslararası Ceza Divanı gibi mahkemelerde yargılanmaya başlandığını ifade etti. Ermeni araştırmacı Ara Sarafian’ın yalnız öldürmenin mi soykırım olduğu, yoksa yaşama alanının (mekanın) ortadan kaldırılmasının da soykırım sayılıp sayılmayacağı yönündeki sorusuna Schabas hukuki tanımın daha dar olduğunu mekanın, dilin, kültürün yok edilmesinin değil fiziksel olarak kişilerin yok edilmesinin soykırım oluşturacağını belirtti.
27 Ocak oturumları sabah saat 9.30 da Zoryan Enstitüsü/ABD direktörü olan Ermeni Profesör Vahakn Dadrian’ın konuşmasıyla başladı. Diğer konuşmacısı olan Texas Üniversitesi/ABD öğretim üyesi Prof. Ian Hancock olan ilk oturumun başkanlığını Montreal Soykırım ve İnsan Hakları Enstitüsü/Kanada eş başkanı olan Prof. Frank Chalk yaptı. Hancock Çingene soykırımından bahsederken, Dadrian sözde Ermeni soykırımı üzerine konuştu. Dadrian Türk kaynaklarında sözde Ermeni soykırımını anlattı.
Oturum sunuşları arasında Türkiye’yi doğrudan ilgilendiren konu Dadrian’ın yaptığı sunuştu. Dadrian konuşmasına Türklerin Orta Asya’dan gelerek Küçük Asya’yı işgal ettiklerini söyleyerek başladı. İslam’ın Türklerin elinde Hristiyanları yok etme aracı olarak kullanıldığını iddia etti. Dadrian Türk görüşlerinin 5 temel noktada toplandığını ifade etti. Bu noktalar:
1. Ermenilerin tehcire tabi tutulduğu, soykırıma uğratılmadıkları
2. Sadece Ermenilerin belli bölümünün (hem coğrafi, hem de mezhepsel olarak bir bölümünün) tehcire tabi tutulduğu
3. Ermenilerin Türkleri provoke ettikleri, terörist faaliyetlerde bulundukları
4. Ermeniler ve Türkler arasında bölgede bir iç savaşın yaşandığı
5. Türklerin kayıplarının sayısal olarak Ermenilerden fazla olduğu
iddialarından oluşmaktaydı. Dadrian bunların hepsinin yanlış olduğunu ancak zaman yetersizliği nedeniyle sadece son ikisinin sunuşunda inceleneceğini bildirdi. Dadrian yöntem olarak o dönemde Türklerin müttefiki olan ülkelerden Almanya ve Avusturya kaynaklarını ayrıca da Türk kaynaklarını kullandığını ifade etti. Türk kaynaklarının Olağanüstü Askeri Mahkemeler, Parlamento tutanakları ve İttihat ve Terakki Partisi’nin gayri resmi emirleri olduğunu ifade etti. Böylece Türk ve Türk yanlısı kaynaklara Türklerin itirazı önlenecek ve dinleyiciler daha rahat ikna edilecekti. Dikkat edilirse Türk kaynakları arasında İttihat ve Terakki Partisi’nin gayri resmi emirleri olarak adlandırılan daha önce çürütülmüş bulunan ‘Adrian documents’ de yer almaktadır. Bu kaynakları kullanarak Dadrian bölgede bir iç savaşın olmadığını Ermeni erkeklerin askere alınarak katledildiğini, geriye kalanların ise “tehcir bahanesiyle öldürüldüğünü” (bunlar klasikleşmiş Ermeni iddialarıdır) savundu. Ayrıca Türk kayıplarının çok olduğu yönündeki Türk görüşünün ise doğru olmadığını, Türklerin verdiği rakamların güvenilmez olduğunu ve Türk kayıplarının askeri kayıpları da içerdiğini belirtti.
Ermeni çetecilerin faaliyetleri üzerine gelen bir soruya Dadrian bunları bireysel ve savunma amaçlı eylemler oldukları gerekçesiyle meşru göstermeye çalıştı. Ermeni sorununun çözümünün uluslararası bir yargı merciine havale edilmesi yönündeki bir teklife ise Dadrian zaten durumun net olduğunu böyle bir girişime gerek olmadığını belirterek karşı çıktı. Ölen kişilerin ceset ve kalıntıları üzerinde bir araştırma yapılıp yapılmadığı yönündeki bir soruya ise böyle bir şeyin yapılmadığını belirterek yanıt verdi.
Diğer sabah oturumu saat 11.15’te başladı. Leo Baeck Enstitüsü/İngiltere direktörü Dr. Raphael Gross’un başkanlığını yaptığı oturumda Genocide Watch/ABD başkanı Dr. Greg Stanton Ruanda soykırımı, Danimarka Holokost ve Soykırım Araştırmaları/Danimarka direktörü Dr. Eric Markussen Eski Yugoslavya soykırımı üzerine konuşurken Oxford Üniversitesi/İngiltere öğretim üyesi Prof. Peterb Pulzer genel bir değerlendirme yaptı.
Saat 14.00 de çalıştay (workshop) oturumları yapıldı. 2 no’lu çalıştay Ermeni yanlısı konuşmacılar için ayrılmıştı. Konuşmacı olarak İsrail’den Dr. Yair Auron, ABD’den Prof. Kevork Bardakjian, Almanya’dan Dr. Hilmar Kaiser ve İngiltere’den Ara Sarafian katıldılar. Çalıştay başkanlığını da Ara Sarafian yaptı. Auron daha önce yazmış olduğu ‘The Banality of Indifference’ adlı kitabındaki görüşleri dile getirdi. Buna göre Yahudiler Ermenilerin uğramış oldukları sözde soykırımdan çok etkilenmişler ve Ermenilere yardım etme çabası içine girmişlerdi. Bardakjian da Türklerin Ermenilere yapılanları inkar ettiklerini belirterek Türk hükümetini suçladı. Sarafian ise dönemin Türk kaynaklarında soykırımın yapıldığının açıkça kanıtlandığını iddia etti. Kaiser Ermenilerin sözde soykırıma uğradıklarını kabul etmekle birlikte sivil unsurların ve özellikle de Kürt aşiretlerinin öldürmelerden sorumlu olduğunu Hınıs ve Van örnekleriyle açıkladı. Çalıştayın soru cevap bölümü sert tartışmalarla gerçekleşti. Çalıştaya yaklaşık 20 kişi katıldı. Bunların 4 tanesi Türk, birkaç tanesi İngiliz geriye kalanlar da yerel Ermenilerden oluşmaktaydı. Katılımcılar niçin 1919’da Osmanlı Devleti’nin sorumlulukları iddia olunan kişilerin yargılanması için önerdikleri uluslararası mahkemenin kurulmadığını, niçin sorumlulukları olduğu düşünülen kişilerin İngilizler tarafından Malta’ya sürgüne gönderilmelerine rağmen yargılanmadıklarını, eğer iddia edildiği gibi İsrail halkı Ermenilerin soykırıma uğradığını düşünüyorsa niçin İsrail hükümetinin sözde soykırımı tanımadığını ve Kaiser’in iddia ettiği gibi bölgenin Türkleştirilmesi amacıyla Ermeniler yok edildiyse niçin ülkenin başka bölümlerinde yaşayan Ermeniler ve Yahudiler gibi azınlıkların yok edilmediğini sordular. Bu sorulara doyurucu hiçbir yanıt verilemedi. Yine konuyu tam olarak bilmediğini sadece öğrenmek için sorduğunu belirten bir İngiliz katılımcı niçin Hitler’e atfedilen Ermenilerle ilgili sözün aslının bulunamadığını ve niçin İttihatçıların bahsedilen önemli evrakları yok etmediklerini sorarak sunuş yapanları zor durumda bıraktı.
Çalıştay’dan sonraki ilk oturumu konferansın düzenleyicisi Wiener Library’den Katherine Klinger yönetti. Tek konuşmacı olan Sigmund Freud Enstitüsü / Almanya araştırmacılarından Dr. Kurt Grünberg Nazi sonrası Almanya’da kurbanların psiko sosyal durumları üzerinde açıklamalarda bulundu.
Kapanış değerlendirmelerini Prof. Henry Huttenbach, Dr. Hilmar Kaiser,Linda Melvern ve Kemal Pervanic yaptı. Hilmar Kaiser’in değerlendirmeleri sözde Ermeni soykırımıyla ilgili olması açısından özellikle dikkat çekici. Kaiser değerlendirmesinde sadece çok az bir kaynağa sahip olunduğunu bu konularda kesin yargılara ancak tüm kaynaklara ulaşıldıktan sonra varılabileceğini ve özellikle son zamanlarda Türkiye’de yapılan yayınların son derece yararlı olduğunu belirtti.
Kapanış konuşması Wiener Library Yürütme Kurulu’ndan Lutz Becker tarafından yapıldı. Konferansı Wiener Library’de verilen bir kokteyl izledi. Kokteyl’de kendikleriyle konuşulan Library yetkilileri ilk kez Türk görüşlerini duyduklarını bundan önce sadece tek yanlı olarak kendilerine Ermeni görüşlerinin anlatıldığını ifade ettiler. İstek olduğu takdirde Türk ve Ermeni bilim adamlarını bir araya getirebileceklerini belirttiler. |