Öz: Bu makalede Günter Lewy Türklerin Birinci Dünya Savaşı sırasında Ermenilere soykırım yaptığı yolundaki iddiaların üç temel kaynağı incelenmektedir. Önce 1919-1920 yıllarında kurulan ve işleyen Osmanlı askeri mahkemeleri incelenmiş ve bu mahkemelerde yapılan yargılamaların ne derece sağlıksız olduğu açıklanmıştır. Daha sonra Ermeni iddialarının temel noktalarından biri olan Teşkilat-ı Mahsusa’nın Ermeni soykırımındaki rolü tartışmaları üzerinde durulmuş ve belgelerle bu teşkilatın soykırım ile alakası olmadığı vurgulanmıştır. Son olarak Naim Bey’in Hatıraları olarak tabir edilen Aram Andonyan’ın hazırladığı kitaptaki belgeler değerlendirilerek bu belgelerin orijinalliğinin son derece tartışmalı olduğu açıklanmıştır.
Abstract: In this article, Guenter Lewy examines three significant sources that contribute to the Armenian allegations about a genocide that had been implemented by the Turks on the Armenians. He first analyses the structure of the Turkish military tribunals founded and operated between 1919 and 1920, and explained how unhealthy the trials of Ottoman officials in these tribunals. Then he focuses on the debates on the role of the Special Organization in the Armenian genocide and stressed that there is no viable link between them. Finally he reviews the documents published under the framework of a book called the Memoirs of Naim Bey, prepared by Aram Andonyan and he explains that the authenticity of these documentsis highly questionable.
Key Words:Armenian genocide, Ottoman Military Tribunals, the Special Organization, Aram Andonyan, Memoirs of Naim Bey
Birinci Dünya Savaşı sırasında başlangıcından 90 yıl sonra bile Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Ermenilere ne olduğu konusundaki tartışma sertliğini korumaktadır. Ermeniler, yirminci yüzyılın ilk soykırım kurbanları olduklarını iddia etmektedirler. Pek çok Türk de, Ermenilerin düşman tarafında savaşmaları ve düşmana sempati duymaları nedeniyle oluşan güvenlik kaygılarını gidermek için yapılan bir tehcir sırasında öldüğünü kabul etmektedir. Soykırım uzmanları için, Ermenilerin iddiaları yadsınamaz bir tarihi gerçeğe dönüşse de, Türkiye ve Batı’da pek çok tarihçi soykırım damgasının uygunluğunu sorgulamaktadır[1].
Bu tartışmanın kolları geniş bir alana yayılmaktadır. Fransa tarafından güçlü bir destekle cesaretlendirilen Ermeniler Türkiye’nin bu konuyu itiraf edip, özür dilemesini bu ülkenin Avrupa Birliği’ne kabulü için bir ön şart olması konusunda ısrar ediyorlar. Ankara’nın Erivan ile ilişkileri bu çekişme yüzünden dondurulmuş bir biçimde duruyor. Batıda ise, Ermeni aktivistler, çeşitli parlamentoların Ermeni soykırımını tanıyan kararlar çıkarmasını talep ederek tarihî tartışmayı siyasi olarak önceden belirlenmiş bir çerçeveye oturtmaya çalışıyor.
Bu tartışmadaki en temel unsur Ermenilerin çektiği acının boyutu değildir; zira her iki taraf da 1915–16 yılları arasında Ermenilerin Anadolu’dan Suriye çöllerine ve başka yerlere sınır dışı edilmeleri sırasında birkaç yüz bin Hıristiyan’ın öldüğü konusunda hemfikirdir[2]. Osmanlı hükümeti, erkekleri, kadınları ve çocukları evlerinden ayrılmaya zorlamış, bu insanların pek çoğu dağlar ve çöller boyunca yaptıkları zorlu yolculuk sırasında açlık ve hastalıktan ölmüş, diğer bir kısmı ise öldürülmüştür.
Tarihçiler sayılar ve koşullar konusunda çekişirken bu konuları tartışmamaktadırlar. Aslında tartışmada bunun yerine ileri sürülen temel sorun bu olayda kasıt olup olmadığıdır. Acaba Jön Türk rejimi 1916 yılında yapılan katliamları organize etmiş midir?
Ermeni ölümlerinin önceden tasarlandığını savunanların çoğu, soykırımın oluşma şartlarının gerçekleştiğini ileri sürerek bunun temelini üç dayanağa bağlamaya çalışmaktadırlar: 1919–20 yıllarındaki Türk askerî mahkemelerinin Jön Türk hükümetini Ermenilerin katledildiği katliamlar organize etmekle suçladığı kararları, bu katliamları gerçekleştirmekle suçlanan “Teşkilat-ı Mahsusa” adı verilen yapının rolü ve İçişleri Bakanı Talat Paşa’nın Ermenilerin yok edilmesini emrettiği iddia edilen emirlerini içeren Naim Bey’in Anıları[3]. Ancak bu olaylar ve onları tanımlayan kaynaklar dikkatli bir incelemeye tabi tutulduğunda, tek başına, Ermeni ölümlerinin önceden tasarlandığı yolundaki iddialar için temel olma hususunda fazlasıyla çürük kalmaktadır.
1919-1920 Türk Divan-ı Harp Mahkemeleri
Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı’nda yenilmesinin ardından, yeni bir hükümet kuruldu ve kendinden önceki Jön Türk rejimini ciddi suçlara karışmakla suçladı. Bu suçlamalar, 1908 yılında iktidarı ele geçiren ve o yıldan sonra gücü elinde bulunduran İttihat ve Terakki Cemiyetinin yöneticilerinin ve diğer bazı eski yetkililerin Divan-ı Harpler’de yargılanmasına neden oldu. Bu suçlamalar, anayasanın kaldırılmasını, savaş zamanı vurgunculuk yapmayı ve hem Rumların hem de Ermenilerin katledilmesini içermekteydi[4].
Ne olursa olsun, Divan-ı Harpler’in kurulmasının ana nedeni zafer kazanan ve Ermeni katliamlarının cezasının verilmesinde ısrar eden İtilaf devletlerinin baskısı idi. Türkler ise, suçu İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin birkaç üyesine atarak Türk ulusunun geri kalanının temize çıkabileceğini ve böylece Paris Barış Konferansı’nda daha müşfik bir muamele ile karşılaşabileceğini umuyorlardı[5].
En ünlü yargılama İstanbul’da yapıldı, ancak bu ilk değildi. Katliamın meydana geldiği taşra kentlerinde en az altı bölgesel mahkeme kuruldu. Ancak yetersiz belgeleme nedeniyle mahkemelerin toplam sayısı bugün kesin olarak bilinmemektedir[6]. İlk kaydedilen mahkeme 5 Şubat 1919’da Ankara’yı da sınırları içine alan bir vilayet olan Yozgat’ta başladı. Mahkemede bölge valisi de dahil olmak üzere üç Türk yetkilisi kitle katliamı ve sınır dışı edilen Ermenilerin mallarını yağmalamakla suçlanıyordu. 8 Nisan’da, mahkeme iki sanığı suçlu buldu ve üçüncüyü farklı bir mahkemeye sevk etti. Kararın onaylanmasından iki gün sonra yerel otoriteler eski Boğazlıyan ve Yozgat Kaymakamı (yönetici) Mehmet Kemal’i idam etti. Cenazenin ardından İttihat ve Terakki Cemiyeti üyeleri tarafından büyük bir gösteri düzenlendi. Türkiye’deki İngiliz Yüksek Komiseri “idamlarla ilgili genel kanının, suçlulara verilen cezanın infazından ziyade, anlaşma için verilmesi gerekli tavizler olduğu”nu rapor etti[7].
Ana mahkeme ise 28 Nisan 1919’da İstanbul’da başladı. On iki sanık arasında İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin lider kadrosunun bir kısmı ve eski bakanlar da bulunuyordu. İçişleri Bakanı Talat Paşa, Harbiye Nazırı Enver Paşa ve Halep Valisi Cemal Paşanın da aralarında bulunduğu yedi baş aktör firar etti ve mahkeme gıyaplarında görüldü. Ermeni iddialarının en bildik savunucusu Vahakn N. Dadrian “kırk iki adet doğruluğu kanıtlanmış belgenin suçlamalara kanıt gösterilmek suretiyle iddianameye iliştirildiğini, bu belgelerin pek çoğunun tarihli olduğunu, şifreli telgraf ve mektupları gönderenlerin ve alanların da kimliklerinin tespit edildiğini” yazmaktadır[8]. Bu belgeler arasında, Üçüncü Ordu Komutanı General Vehip Paşa’nın “Ermenilerin katliam ve imhasının ve mallarının yağmalanmasının İttihat ve Terakki Cemiyeti Merkez Komitesi’nin kararlarının bir sonucu olduğunu” doğrulayan yazılı bir ifade de bulunmaktaydı[9]. İddianame, üst düzey bir tehcir yetkilisi olan Abdulahad Nuri’nin Talat Paşa’nın kendisine “sınır dışı etmenin amacının yok etme” olduğu yolundaki sözlerini de alıntılıyordu[10]. 22 Temmuz’da, Divan-ı Harp sanıkların bazılarını zorla anayasayı ihlal ve katliam suçlarından suçlu buldu. Talat, Enver, Cemal Paşalar ve İttihat Terakki Cemiyeti Merkez Komitesi üyelerinden Nazım Bey, gıyaplarında ölüm cezasına çarptırılırken, diğerleri uzun hapis cezaları aldı[11].
Jön Türk rejimine karşı yaygın nefrete rağmen, Türk kamuoyu İttihat ve Terakki Cemiyeti liderlerinin yargılanmasına kayıtsız kaldı. 4 Nisan 1919’da, ABD’nin İstanbul’daki Yüksek Komiseri Lewis Heck, “büyük çoğunluğun yargılamaların önemli kısmının kişisel öç ya da İtilaf devletleri yetkililerinin, özellikle de İngilizlerin teşviki ile gerçekleştiğine inandığını” rapor etti[12]. Mahkemelere muhalefet, Rumların 15 Mayıs’ta İzmir’i işgaliyle yurtsever ve milliyetçi duygunun patlak vermesinden sonra arttı.
Pek çok nişana sahip bir subay olan Kemal Atatürk’ün liderliği altında, İstanbul’daki Sultanın hükümetini deviren ulusal bir hareket ortaya çıktı. Başlangıçtan beri, Kemalistler, Sultanın İtilaf devletlerine sefilce teslim olmasını eleştirerek mahkemelerin Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanması planının bir parçası olduğu korkusunu ifade ettiler. 11 Ağustos 1920’de, Ankara’daki Kemalist hükümet tüm Divan-ı Harp yargılamalarının durdurulmasını emretti: 17 Ekim 1920’de Osmanlı kabinesinin istifası mahkemelerin de sonunu getirmiş oldu[13].
Ermeni yazarlar askerî mahkemeleri tarihi bir gerçeğin aydınlatılmasına katkı olarak övdüler; ancak gerek mahkemelerin işleyiş biçimleri gerekse de kanıtların güvenilirliği üzerinde doğan kuşkular böyle yüzeysel sonuçları sorunlu hale getirmekteydi. Mahkemeler sürecin gerektirdiği temel unsurlardan yoksundu. Nitekim, Osmanlı hukuk sistemine aşikar çok az yazar mahkemeler hakkında olumlu bir değerlendirme yapmıştır; Osmanlı ceza yasası, bir tarafın çağırdığı tanığın diğer tarafça sorgulanma hakkını tanımıyordu, yargıcın rolü Anglo-Amerikan geleneğine göre çok daha önemliydi ve suçlanan kişiyi yargıç sorguluyordu. Davanın hazırlanma aşamasında ve dava sırasında sunulan ve kanıt niteliği taşıyan bilgilerin değerlendirilmesinden de bizzat yargıç sorumluydu[14]. 1919–1920 mahkemelerine başkanlık eden memur, tarafsız bir hakimden ziyade tıpkı bir savcı gibi hareket etti. Osmanlı ceza usul kanunları savunma avukatlarının soruşturma dosyalarına erişimini ve sanıkların adli sorgulamalarına katılmalarını da engelliyordu[15]. 6 Mayıs 1919’da, ana mahkemenin üçüncü oturumunda, savunma avukatı mahkemenin suçlamayı sürekli kanıtlanmış bir gerçek olarak tanımlamasına itiraz etti; ancak mahkeme itirazı reddetti[16]. Yargılamalar sırasında, mahkeme herhangi bir tanığı dinlemedi ve bütünüyle belgelere dayanan karar asla karşı taraf tarafından sorgulanamadı. Heck, Yozgat mahkemesindeki sanıkların, kararın “anonim mahkeme materyalleri” temeline dayanmasına karşı çıktıklarını ifade etmektedir[17].
Muhtemelen, 1919–20 askerî mahkemelerinin delile dayalı olma değerini etkileyen en ciddi sorun, kanıt niteliğindeki tüm belgelerin kaybolmuş olmasıdır. Yeminli ifadeler ve sorgulama hakkında bilinenler, Osmanlı hükümetinin resmî gazetesi Takvim-i Vekayi ve basında çıkan haberlerden müteşekkil ikinci el eklerle sınırlıydı. Ancak transkripsiyonun doğruluğu ve kanıt olarak gösterilen belgelerin tamamının mı, yoksa bir kısmının mı yeniden basıldığı bilinmemekteydi.
Dadrian’a göre, “suçlayıcı belgeler mahkemeye sunulmadan önce, her bir resmî belgenin doğruluğu İçişleri Bakanlığı’nın uzman personeli tarafından tespit edilmiş ve belgelerin üst kısmına ‘aslı gibidir’ notu düşülmüştür[18]. Ancak pek az tarihçi dönemin memurlarının ifadelerini gerçekliğini araştırmaksızın kabul etmektedir. Örneğin Nuremberg kararlarının tarihî ağırlığı, bütünüyle orijinal belgelere dayanmasından gelir. Eğer Nuremberg Mahkemelerinin kayıtları kaybolmuş veya başkalarının değerlendirmesine kapalı olmuş olsaydı, mahkeme kararlarının tarihi önemi büyük bir zarar görürdü.
Orijinal belgelerin yokluğunda, tarihçiler Ermeni meselesini incelerken sadece seçili alıntılara ve aktarmalara dayandılar. Örneğin Dadrian, Üçüncü Ordu Komutanı General Vehib Paşa’nın ifadesinde, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin üst düzey yöneticilerinden biri olan Bahaaddin Şakir’i nasıl “Üçüncü Ordu Komutanlığının görev alanı içerisinde kontrolü ele aldıktan sonra insan kasaplarını, ipten kazıktan kurtulmuş adamları ve gözleri ve elleri kanla dolu polis ve jandarmaları örgütleyen” biri olarak tanımladığını göstermektedir[19]. Bu ifadenin bir kısmı ana mahkemenin iddianamesine ve Harput mahkemesinin kararına eklenmiştir[20], ancak bu suçlama bir suç kanıtı değildir. Aynı şekilde aktarılan görüşlerin bağlamı da kayıptır. Bu ifadenin tam metninin 29 Mart 1919’daki Trabzon mahkemesi kayıtlarına geçirildiği iddia edilse de, bu mahkeme süreci hiçbir kaynağa geçirilmemiş sadece mahkemenin kararı resmî gazetede basılmıştır.
Çağdaş Türk yazarları, 1919–20 askerî mahkemelerini reddetmekte ve mahkemeyi İtilaf güçlerinin bir intikam aracı olarak değerlendirmektedir[21]. O dönemde, muzaffer İtilaf güçleri bile mahkemeleri adaleti küçültücü kararlar alan mahkemeler olarak tanımlamıştır. Nitekim, İngiliz Yüksek Komiseri S.A.G. Calthorpe, Londra’ya, mahkemelerin “...bizim prestijimiz ve Türk hükümetinin prestiji için onur kırıcı ve saçma sapan olduğu kanıtlanmıştır” diye yazmaktaydı[22]. Komiser John de Robeck’in görüşüne göre, mahkemeler “bulguları elle tutulamayan, kayda değer bile olmayan bir başarısızlık örneği” idi[23]. Zaten İngiliz Hükümeti Malta’daki sözde savaş suçlularını yargılamaya karar verdiğinde 1919–1920 askeri mahkemelerine sunulmuş hiçbir belgeyi kanıt olarak kabul etmemişti.
Teşkilat-ı Mahsusa’nın Rolü
1919-20 yıllarında kurulan askeri mahkemelerin bazıları, Teşkilat-ı Mahsusa olarak nitelenen bir birimin zararlı rolüne gönderme yapmıştır. Ermeni davasını savunan pek çok kişi bu suçlamayı kabul eder. Dadrian, bu birimin üyelerini İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından Ermenileri yok etme planını uygulamak için kullanılan temel araç olarak tanımlar. Dadrian “Onların amacı Türkiye’nin iç bölgelerindeki uzak yerleşim birimlerine konuşlanmak ve sınır dışı edilen Ermeni konvoylarını yok etmekti.” diye yazmaktadır[24]. Ona göre, Teşkilat-ı Mahsusa’nın “temel görevi Ermeni soykırımını uygulamaktır”[25].
1903 ve 1907 yılları arasında faaliyet gösteren Teşkilat-ı Mahsusa, ismini ancak 1913 yılında almıştır. Enver Paşa ve pek çok yetenekli komutanın idaresi altında özel bir ekip olarak işlev görmüştür. Bu grup hakkında bilimsel sayılabilecek tek eserin yazarı Philip Stoddard Teşkilat-ı Mahsusa’yı “Arap ayrılıkçılığı ve Batı Emperyalizmiyle mücadele eden önemli bir birlik taraftarı araç” olarak tanımlamaktadır. En güçlü olduğu dönemlerde bu kuruluş yaklaşık 30,000 kişiden oluşuyordu. Birinci Dünya Savaşında Osmanlı yönetimi bu kuruluşu Kafkasya, Mısır ve Mezopotamya’daki özel askeri operasyonlarda kullanmışlardır. Örneğin, 1915’te Teşkilat-ı Mahsusa birlikleri Osmanlı Ordusunun Süveyş Kanalı’na yönelik ilerleme hattı civarındaki vahaları ele geçirmişlerdir. Ayrıca, İttihat ve Terakki yönetimi Teşkilat-ı Mahsusa’yı hükümeti devirmeye yönelik ve dış düşmanlarla işbirliği yapması muhtemel hareketleri bastırmak amacıyla da kullanmıştır. Ancak Stoddard’a göre bu tür harekatlar yalnızca Suriye ve Lübnan’daki yerli milliyetçileri hedef almıştır. Ona göre Teşkilat-ı Mahsusa Ermeni tehcirinde rol oynamamıştır[26].
Ancak, ana mahkemenin iddianamesi Teşkilat-ı Mahsusa’yı Ermenilere karşı “cani operasyonlar ve harekatlar” düzenlemekle suçlamıştır. Dadrian’a göre:
“İttihatçılar ülke içinde cephede kullanılmak üzere, yani Ermenilere karşı, eşkıya birlikleri yerleştirdi. Ermeni nüfusun yoğun olarak yaşadığı şehirleri, kasabaları ve köyleri detaylı bir temizlemeye tabi tutan Teşkilat-ı Mahsusa dokunulamayan lider kadrosu ile Cemiyetin imha tasarısının yerine getirilmesi için çalışmıştır.”[27]
Dadrian’a göre Türk ve Alman sivil ve askeri kaynaklar da örgütün bir ölüm timi gibi işlediğini iddialarını da içeren bu bilgiyi doğrulamaktadır. Ancak Dadrian’ın referansları her zaman iddialarının doğruluğunu kanıtlamamaktadır. Dadrian Birinci Dünya Savaşı sırasında asker gücü sağlamak amacıyla serbest bırakılan tutukluların “ölüm timleri” olarak çalıştığını savunurken, bu konuda, ana mahkemenin, bünyesinde çok miktarda eski mahkum bulunduran Teşkilat-ı Mahsusa’nın katliamlarda öncü rol aldığını savunan iddianamesinden başka bir kanıt bulunmamaktadır. Eski hükümlülerin varlığı da anormal bir durum değildir. Suçluların savaş sırasında serbest bırakılmaları ve savaşta görev almaları Amerikan ve İngiliz ordusu tarafından da kullanılan bir yöntemdir. Nitekim, Birinci Dünya Savaşı sırasında, Amerikan mahkemeleri ciddi suçlara karışan sekiz bin mahkumu orduya katılma şartı ile serbest bırakmıştır[28].
Teşkilat-ı Mahsusa’nın katliamlarla bağlantısı olduğu yönündeki iddiaların çoğu doğrudan doğruya belgelere dayanmamakta, bunun yerine bu iddiaları okuyanların sorgulanması gereken varsayımlarına dayanmaktadır. Dadrian, orijinal kaynakların ortaya koymadığı iddiaları ortaya atan uzmanların başında gelmekte ve Teşkilat-ı Mahsusa ile Ermeni katliamı arasında bir bağ bulunduğunu belirtmektedir. Ancak, bu konuda bir belge hazırlayan Alman subayı Stange asla Teşkilat-ı Mahsusa’dan bahsetmemekte; bunun yerine bir “ayak takımı” nitelemesi yapmaktadır[29]. Stange’in Dadrian’ın iddia ettiği gibi, Teşkilat-ı Mahsusa’da bir rolü olduğuna dair de bir gösterge yoktur[30]. Kaldı ki, Osmanlı ve Alman gizli servisleri arasındaki gerilim göz önünde tutulduğunda böylesi bir görevlendirme pek mümkün görünmemektedir[31]. Alman Dışişleri Bakanlığının, Stange’ı çoğu Ruslara karşı savaşmak için gönüllü olan düzensiz Gürcü birliklerden oluşan 2–3 bin kişilik bir müfrezenin komutanı olarak tarif eden dosyalarının açıklamaları daha olası görülmektedir[32]. Başka bir Alman subayın Stange’in müfrezesinde Ermenilerin de olduğu yolundaki ifadeleri, Stange’in müfrezesinin Ermeni soykırımının uygulanmasında bir araç olarak kullanıldığı tezine de tezat teşkil etmektedir[33]. Tehcire tabi tutulan Ermenileri kimin öldürdüğü sorusu ise çözümü oldukça zor bir sorudur. Politik açıdan, Teşkilat-ı Mahsusa’yı suçlamak en kolay yolken, faillerin Kürt kabile liderleri ve ganimete konmak isteyen çürümüş polis güçleri olma ihtimali daha yüksektir[34]. Dadrian ileri gelen Teşkilat-ı Mahsusa üyelerinden biri olan Eşref Kuşçubaşı hakkında yazılmış bir Türkçe eseri kullanma konusunda da özgür davranmıştır. Birinci Dünya Savaşının patlak verdiği sırada, Eşref, Teşkilat-ı Mahsusa’nın Arabistan, Sina ve Kuzey Afrika’daki operasyonlarından sorumlu idi. 1917 başlarında Yemen’deki görevi sırasında yakalanan Eşref, İngiliz ordusu tarafından Malta’ya gönderildi ve 1920 yılına kadar orada kaldı. İngiliz yetkililer onu sorguladı fakat Eşref Ermeni katliamlarına katıldığı iddialarını reddetti. 1964 yılında 91 yaşında öldü[35]. Dadrian, Eşref’in Cemal Kutay ile yaptığı bir röportajda katliamlara katıldığını kabul ettiğini iddia etmektedir[36]. Yakından incelendiğinde Eşref’in böyle bir kabullenmede bulunmadığı ortaya çıkmaktadır. İddialar, seçili bir takım yuvarlak sözlere ve somut olmayan yorumlara dayanmaktadır[37]. Aynı şekilde, aksine iddialara rağmen, 1919 askeri mahkemesinin iddianamesi Teşkilat-ı Mahsusa’nın Ermeni soykırımı arasında bir bağ kurduysa da, ne mahkemenin gidişatı ne de kararı bu bağı desteklemektedir. Sanıklar, bunun yerine, Teşkilat-ı Mahsusa’nın Rusya’da cephe gerisinde gerçekleştirildiği operasyonlardan bahsetmektedirler[38]. Osmanlı askeri arşivlerinde araştırma yapan az sayıda Batılı bilim adamından biri olan Gwynee Dyer, Teşkilat-ı Mahsusa’nın Ermeni Soykırımı’na katıldığı yolundaki iddiaları “dedikodu” olarak nitelendirir[39]. Türk Genel Kurmayının arşivlerinde Teşkilat-ı Mahsusa’ya gönderilen şifreli telgraflar bulunduğu söylenir[40], ancak bu belgeler bilimsel bir incelemeye tabi tutulmamıştır. Yeni belgeler ortaya çıkana kadar, Teşkilat-ı Mahsusa ile Ermeni soykırımı arasındaki bağ kanıtlanmamış bir iddia olarak kalacaktır.
Naim Bey’in Hatıraları
İddiaların temelinin üçüncü dayanağı ise, Aram Andonian’ın kaleme aldığı Naim Bey’in hatıralarıdır. Aram Andonian, 1914’teki seferberlik sırasında orduda mektup ve yazışmaları okuyan memur olarak görevli bir Ermeni idi. 1915 yılında tutuklanıp İstanbul’dan sürüldükten sonra Halep’e giderek geçici ikamet izni almıştır. 1918 yılında İngilizlerin şehri işgali ile Andonian, tehcirden sağ çıkan Ermeni erkeklerin, kadınların ve çocukların şahitliklerini topladı. Daha sonra Halep’teki tehcir komitesinin genel sekreteri olan Naim Bey adındaki bir Türk yetkili ile de temas kurdu. Naim Bey, Andonian’a görevi sırasında edindiğini söylediği çok sayıda belge, telgraf ve kararnamenin de içinde bulunduğu anılarını verdi. Andonian, bu anıları Ermenice’ye çevirdi. Bazı gecikmelerden sonra bu anıların yer aldığı kitap Ermenice, Fransızca ve İngilizce olarak basıldı[41].
Naim Bey’in anılarından yeniden üretilen belgeler soykırım iddiasının en güçlü kanıtı olarak gösterilmektedir. Özellikle suçlananlarda savaş zamanının İçişleri Bakanı Talat Paşa’nın telgraflarıdır. Eğer bu telgraflar orijinal ise, Talat Paşa’nın erkek kadın ve çocuk tüm Türkiye Ermenilerinin öldürülmesi için emir verdiği konusunda bir kanıt olarak görülebilir. 16 Eylül tarihli bir telgrafta şunlar yazmaktadır:
“[İttihat ve Terakki Cemiyeti]...Türkiye’de yaşayan bütün Ermenilerin tamamen imhasına karar vermiştir. Bu karara karşı çıkanlar İmparatorluğun resmi memurları olarak kalamazlar. Ne kadar canice olursa olsun onların [Ermenilerin] varlığına tamamen son verilmelidir. Ne yaş, ne cinsiyet ne de vicdani mülahazalara önem verilmelidir.”[42]
Talat Paşa’nın su katılmamış vahşiliği Anıların temel konusudur. Ancak, böyle bir şeytanlaştırma Ermenilerin 1915 yılından önce Talat Paşa hakkında düşündüklerinden çok farklıdır. Örneğin, 20 Aralık 1913’te İngiliz Büyükelçiliği memuru Louis Mallet hazırladığı raporda Ermenilerin Talat Paşa’ya güvendiklerini “fakat bu halihazırda bu makamda bulunan zat kadar hevesli bir İçişleri Bakanının her zaman gelmeyecek olmasından korktuklarını” belirtmiştir[43]. Benzer şekilde, Alman misyoner Liparit Talat’ı son altı yılda Türk-Ermeni dostluğuna samimi katkılarından dolayı ün kazanan” biri olarak tanımlamaktadır[44]. Hatta İstanbul’daki Uluslararası Ermeni Kurtuluş Gücünün Amerikalı başkanı bile Talat Paşa’nın, kendisinin ricalarını daima yerine getirdiğini, ve ne zaman makamına çıksa kendisini “Bizler ortağız, sizin için ne yapabilirim?” sözleriyle karşıladığını yazmaktadır[45]. Talat Paşa gaddar bir şeytana dönüşmüş olabilir; ancak çağdaşlarının görüşleri onun bu kararını desteklememektedirler.
Naim Bey’in anılarında adı geçen dokümanların gerçekliği konusunda pek çok şüphe vardır. Birkaç Ermeni uzman, Talat Paşa’yı 15 Mart 1921’de Berlin’de öldüren Soghomon Tehlirian’ın 1921 yılındaki yargılanmasında bir Alman mahkemesinin Talat Paşa’nın beş telgrafının orijinalliğinin kanıtladığını savunmaktadır[46]. Ancak mahkemenin 1921 yılında yayınlanan daktilo kayıtları savunma avukatı von Gordon’un orijinallikleri kanıtlanmadan önce bu beş telgrafı kanıt olarak sunduktan sonra bu iddiasını geri çektiğini göstermektedir[47].
İki Türk yazar, Şinasi Orel ve Süreyya Yuca, Andonian’ın kitabındaki belgeleri detaylı bir biçimde inceledikten sonra Ermenilerin “bir gün sahte oldukları ortaya çıkabilir endişesiyle kasıtlı olarak bu belgelerin orijinallerini yok ettiklerini” ortaya koymuştur[48]. Orel ve Yuca orijinal Türk belgeleri ve Naim-Andonyan kitabında bulunan belgeler arasındaki uyumsuzlukların Andonyan telgraflarının “tam bir sahtekârlık” olduğunu ileri sürmektedirler[49]. Bununla berbaer iki yazar resmi kayıtlarda Naim Bey adına hiçbir atıf bulamadıkları için bu kişinin varlığından bile şüphe etmektedirler.
Naim Bey’in Anıları 1920 yılında yayınlandığında, Ermeni aktivistler bu kitabın yazarını geçmiş hatalarını düzeltmek için çabalayan dürüst bir insan olarak nitelendirdiler. Ancak Andonyan tarafından 1937 yılında yazılan bir mektupta, Naim Bey’in alkol ve kumar bağımlısı olduğu ve belgelerin para karşılığında satın alındığı belirtilmekteydi. Andonyan “onun hakkındaki gerçekleri ortaya çıkarmak hiçbir amaca hizmet etmeyecektir” diye yazmaktaydı[50]. Dahası bu durumun açığa çıkması Anılar’ın etkisini de azaltacaktı. Hiç kimse para için belge tasarlayan bir alkol ve kumar bağımlısının sözüne inanmazdı.
Naim Bey’in Anılarında yer alan belgeler gerek Jön Türk yönetimini gerkese tüm Türk halkını vahşi ve şeytani yaratıklar olarak tasvir ediyordu. Bu belgeler ABD ve Batı Avrupa kamuoylarını etkileme amacı taşıyor ve Ermenilere Paris Barış Konferansında bağımsızlık için lobi yapmak üzere önemli bir koz sağlıyordu[51]. İşte bu nedenledir ki, eski Ermeni devlet adamı Boghos Nubar Paşanın liderliğinde kurulan Ermeni Ulusal Birliği bu belgeleri satın almış ve Avrupa’ya götürmesi için Andonyan’a vermişti. Naim-Andonyan kitabı 1921 Martında Londra’ya gönderilen bir rapor[52] ve Malta sürgünlerinin dosyalarını içerse de, İngiliz Hükümeti bu belgeleri asla kullanmamıştır. Sarayın hukuk memurları bu kitabı İstanbul’da o dönemde bol miktarda bulunan sahte belgeler olarak değerlendirmişlerdir.
Türk yazarları Naim-Andonyan belgelerinin sahteliği konusundaki değerlendirmelerinde yalnız değildirler. Hollandalı tarihçi Erik Zürcher 1997 yılında Andonyan belgelerinin sahte olduklarını yazmıştır[53]. İngiliz tarihçi Andrew Mango da telgrafların dönemin İçişleri Bakanı Talat Paşa’ya aidiyetinin şüpheli olduğunu söylemektedir[54]. İronik olan şudur ki, pek çok lobici ve siyaset adamı soykırım konusundaki kararlılıklarını pek çok tarihçi ve bilim adamı tarafından en kötü olarak sahte, en iyi olarak da doğrulanamaz ve sorunlu olarak kabul edilen bu belgelere dayandırmaktadırlar.
Sonuç
Birinci Dünya Savaşı sırasındaki ölümlerin soykırım olduğu yolundaki Ermeni iddialarının üç dayanağı Jön Türk rejiminin kasıtlı olarak katliam yaptığı yolundaki suçlamaları desteklemekte başarısız olmuştur.İmhanın önceden tasarlandığını iddia eden diğer sözde kanıtlar da bundan daha iyisini yapamamıştır.
Osmanlı İmparatorluğunda neredeyse 100 yıl önce meydana gelmiş olayları soykırım olarak nitelendirmek pek çok tarihçi tarafından önemsiz bir sonuç olarak görülmektedir; ancak bu iddialar yine de büyük bir siyasi öneme sahiptir. Hem Ermeni hem de Türk milliyetçileri kendi iddialarını ortaya atmakta ve bunu karmaşık bir tarihi gerçekliği basitleştirerek ve daha farklılaştırılmış bir resim ortaya koyabilecek önemli kanıtları görmezden gelerek yapmaktadırlar. Profesyonel bilim adamları duruşlarını daha önceden yazılmış kaynaklara dayandırırlar; ancak bunların orijinal kaynakların yozlaştırılmış yorumlarından ibaret olduklarından genellikle habersizdirler. Konunun siyasi boyutu çok büyük olduğu için her iki taraf da karşısındakileri susturmaya ve tam bir tartışmayı önlemeye çalışırlar. Örneğin, 1995 yılında bir Fransız mahkemesi bir Ermeni grup tarafından getirilen davayı kısmen kabul etmiştir. Dava ünlü tarihçi Bernard Lewis’e karşı açılmıştır. Lewis 1 Ocak 1994’te Le Monde’da yayınlanan bir mektuba karşı çıkmış ve Osmanlı Hükümeti tarafından bir toplu imha planının varlığını sorgulamıştır[55]. Türk liderleri diplomatik baskı ve tehditler uygulamışlar; Ermeni hükümeti soykırım hakkında bilgisi olmayanların soykırım konusunu reddederek Türk hükümetine yaranma çabası içinde olmakla suçlamıştır. Bazı Türk ve Ermeni tarihçiler son dönemlerde bir sağırlar diyalogu olan ve karşılıklı suçlamadan başka bir şeye yaramayan “olanlar soykırım mıydı – değil miydi tartışmasını bir tarafa bırakmanın” zamanının geldiğini savunmaktadırlar ve bunun yerine ortak bir bilgi havuzu oluşturacak ampirik bir tarihi araştırma üzerinde yoğunlaşılması gerektiğini düşünmektedirler[56].Tarihi kendi amaçlarına hizmet etmesi için yağmalayan milliyetçilerden tarihi kurtarmanın mümkün olup olmadığını zaman gösterecektir.
[1] Bu makalenin aslı “Revisiting the Armenian Genocide” başlığı ile http://www.hyetert.com/yazi3.asp?s= 0&AltYazi=Makaleler+%5C%3E+Genel&Id=231&DilId=2 adresinden alınmış ve Ermeni Araştırmaları Enstitüsü tarafından Türkçe’ye çevrilmiştir. Bkz., Kamuran Gürün, The Armenian File: The Myth of Innocence Exposed (Nicosia and London: K. Rustem and Brother and Weidenfeld and Nicolson, 1985), ss. 214-5 (Bu kitabın Türkçe baskısı, Ermeni Dosyası adıyla Türk Tarih Kurumu tarafından Ankara’da 1983 yılında yapılmıştır.); Bernard Lewis, The Emergence of Modern Turkey, (Modern Türkiye’nin Doğuşu) (New York: Oxford University Press, 2002), s.356
[2] Gürün gibi yazarlar 300,000 Ermeni’nin öldüğünden bahsetmektedir. Birçok Batılı yazara göre bu sayı çok daha fazladır.
[3] Aram Andonian, The Memoirs of Naim Bey: Turkish Official Documents Relating to the Deportations and Massacres of Armenians (Naim Bey’in Anıları: Ermeni Tehciri ve Katliamlarına İlişkin Türk Resmi Belgeleri) (Newtown Square, Pa.: Armenian Historical Society, 1965, reprint of London, 1920 ed).
[4] Taner Akçam, Armenien und der Völkermord: Die Istanbuler Prozesse und die türkische Nationalbewegung (Hamburg: Hamburger Edition, 1996), s. 185
[5] Vahakn N. Dadrian, "The Documentation of the World War I: Armenian Massacres in the Proceedings of the Turkish Military Tribunal," (Birinci Dünya Savaşı’nın Belgelenmesi: Türk Divan-ı Harbi Duruşmalarında Ermeni Katliamları), (International Journal of Middle East Studies, 23, 1991) s. 554; idem, "The Turkish Military Tribunal's Prosecution of the Authors of the Armenian Genocide: Four Major Court-Martial Series," (Türk Divan-ı Harbi’nin Ermeni Soykırımının Yazarları Hakkındaki Kararı: Dört Önemli Sıkıyönetim Mahkemesi Serisi), (Holocaust and Genocide Studies, 11, 1997) s. 31
[6] Akçam, Armenien und der Völkermord, s. 148
[7] Calthorpe’dan Dışişleri Bakanlığı’na, 17 Nisan 1919, Foreign Office, 371/4173/61185, s. 279
[8] Dadrian, "The Turkish Military Tribunal's Prosecution," s. 45
[9] Akçam, Armenien und der Völkermord, s. 204. Tüm bu iddialar için bkz., ss.. 192-207
[10] Dadrian, "World War I Armenian Massacres," s.. 558.
[11] Bu kararlar için bkz. Akçam, Armenien und der Völkermord, ss. 353-64
[12] Amerikan Ulusal Arşivleri, RG 59, 867.00/868 (M 353, roll 7, fr. 448)
[13] Akçam, Armenien und der Völkermord, ss. 114-9
[14] Yilmaz Altuğ, çev., The Turkish Code of Criminal Procedure (Ceza Muhakemeleri Usul Kanunu) (London: Sweet and Maxwell, 1962), Madde 232
[15] Vahakn N. Dadrian, "Genocide as a Problem of National and International Law: The World War I Case and Its Contemporary Legal Ramifications," (Ulusal ve Uluslar arası Hukukun Bir sorunu Olarak Soykırım: Birinci Dünya Savaşı Vakası ve Bunun Günümüzdeki Hukuki Sonuçları), (Yale Journal of Law, 14, 1989) s. 297, n. 286
[16] Taner Akçam, ed., The Proceedings of the Turkish Military Tribunal as Published in Takvim-i Vekayi, (Takvim-i Vekayi’de Basıldığı Kadarıyla Türk Divan-ı Harbinin Duruşmaları), Bölüm 1, 3. Oturum, ss. 24, 27. Mahkeme kayıtlarının teksir edilmiş bu baskısının Almanca çevirisi Taner Akçam tarafından kullanılmaktadır ve kendisine Michigan-Dearborn Üniversitesi Ermeni Araştırmaları merkezi tarafından verilmiştir.
[17] Heck’den Dışişleri Bakanlığı’na, 7 Şubat 1919, Amerikan Ulusal Arşivleri, RG 59, 867.00/81 (M 820, roll 536, fr. 440)
[18] Vahakn N. Dadrian, The Key Elements in the Turkish Denial of the Armenian Genocide: A Case Study of Distortion and Falsification (Türklerin ermeni Soykırımını Reddetmelerinin Temel Faktörleri: Bir Bozma ve Yanlışlama Çalışması) (Cambridge, Mass.: Zoryan Institute, 1999), s. 27.
[19] Alıntı için bkz.,Vahakn N. Dadrian, "The Armenian Genocide and the Pitfalls of a ‘Balanced' Analysis: A Response to Ronald Grigor Suny," (Ermeni Soykırımı ve ‘Dengeli birAnalizin Tuzakları: Ronald Grigor Suny’e Bir Cevap), (Armenian Forum, Summer 1998), s. 89; Akçam, Armenien und der Völkermord, s. 204.
[20] İddianamenin metni için bkz., Akçam, Armenien und der Völkermord, ss. 192-207; Harput Mahkemesinin kararı için bkz., Haigaz K. Kazarian, "The Genocide of Kharpert's Armenians: A Turkish Judicial Document and Cipher Telegrams Pertaining to Kharpert," (Kharpet Ermenileri’nin Soykırımı: Türkçe Bir Adli Belge ve Kharpet ile İlgili Bir Şifreli Telgraf) (Armenian Review, Spring 1966), ss. 18-9
[21] Bkz. Gürün, The Armenian File, s. 232
[22] Calthorpe’dan Dışişleri Müsteşarlığı’na, 1 Ağustos 1919, Foreign Office, 371/4174/118377
[23] De Robeck’ten Londra’ya, 21 Eylül 1919, Foreign Office, 371/4174/136069
[24] Vahakn N. Dadrian, The History of the Armenian Genocide: Ethnic Conflict from the Balkans to Anatolia and to the Caucasus (Ermeni Soykırımını Tarihi: Balkanlardan Anadolu’ya ve Kafkasya’ya Etnik Çatışma), (Providence: Berghahn, 1995), ss. 236-7
[25] A.y, s. 237; Vahakn N. Dadrian, "The Role of the Special Organization in the Armenian Genocide during the First World War," (Birinci Dünya Savaşı Sırasında Ermeni Soykırımında Teşkilat-ı Mahsusa’nın Rolü) in Panikos Panati, ed., Minorities in Wartime: National and Racial Groupings in Europe, North America, and Australia during the Two World Wars (Savaş Zamanında Azınlıklar: İki Dünya Savaşı Sırasında Avrupa, Kuzey Amerika veAvustralyada Ulusal ve Irksal Gruplar), (Oxford: Berg, 1993), s. 51
[26] Philip H. Stoddard, "The Ottoman Government and the Arabs, 1911 to 1918: A Study of the Teskilat-i Mahsusa" (1911’den 1918’e kadar Osmanlı Hükümeti ve Araplar: Teşkilat-ı Mahsusa Hakkında Bir Çalışma), yayımlanmamış doktora tezi, (Princeton University, 1963), ss. 1-2, 52-8
[27] Dadrian, "The Role of the Special Organization," p. 56
[28] Provost Marshal’ın Savaş Bakanı’na Seçici Servis Sisteminin Operasyonları Hakkında yazdığı ikinci Raporu, 20 Aralık, 1918 (Washington, D.C.: U.S. Government Printing Office, 1919), s. 149
[29] Stange’den Alman askeri misyonuna, İstanbul, 23 Ağustos 1915, Politisches Archiv des Auswärtigen Amtes, Botschaft Konstantinopel/170 (Fiche 7254); Johannes Lepsius, ed., Deutschland und Armenien, 1914-1918: Sammlung diplomatischer Aktenstücke (Potsdam: Tempelverlag, 1919), ss. 138-42.Bu koleksiyonun yeni bir baskısı Donat und Temmen, Bremen, tarafından 1986 yılında yapılmıştır.
[30] Vahakn N. Dadrian, "Documentation of the Armenian Genocide in German and Austrian Sources," (Avusturya ve Alman Kaynaklarında Ermeni Soykırımının Belgelendirilmesi) in Israel W. Charny, ed., The Widening Circle of Genocide: A Critical Bibliographical Review (Soykırımın Genişleyen Çemberi: Eleştirel Bibliyografya Değerlendirmesi) vol. 3 (New Brunswick: Transaction, 1994), s. 110
[31] Walter Nicolai, The German Secret Service (Alman Gizli Servisi), George Renwick, çev. (London: Stanley Paul, 1924), s. 138; Hans Werner Neulen, Adler und Halbmond: Das deutsch-türkische Bündnis 1914-1918 (Frankfurt/Main: Ullstein, 1994), ss. 166-7; Ulrich Trumpener, "Suez, Baku, Gallipoli: The Military Dimensions of the German-Ottoman Coalition," (Süveyş, Bakü, Çanakkale: Alman-Osmanlı Koalisyonunun Askeri Boyutları) in Keith Neilson and Ray Prete, eds., Coalition Warfare: An Uneasy Accord (Koalisyon Savaşları: Tedirgin Bir Uyum) (Waterloo, Ont.: Wilfrid Laurier University Press, 1983), s. 40
[32] Politisches Archiv des Auswärtigen Amtes, Weltkrieg, no. 11d, vol. 9 (R 21016), s. 31; Felix Guse, Die Kaukasusfront im Weltkrieg: Bis zum Frieden von Brest (Leipzig: Koehler und Amelang, 1940), s. 38; Edward J. Erikson, Ordered to Die: A History of the Ottoman Army in the First World War (Ölmeleri Emredildi: Birinci Dünya Savaşında Osmanlı Ordusunun Tarihi), (Westport, Conn.: Greenwood Press, 2001), s. 54-5. Gürcü gönüllülerin rolü için bkz., William E. D. Allen and Paul Muratoff, Caucasian Battlefields: A History of the Wars on the Turco-Caucasian Border, 1828-1921 (Kafkasya Savaş Alanları: Türk-Kafkas Sınırındaki Savaşların Tarihi, 1828-1921) (Cambridge: Cambridge University Press, 1953), ss. 274-5
[33] Paul Leverkuehn, Posten auf ewiger Wache: Aus dem abenteuerlichen Leben des Max von Scheubner-Richter (Essen: Essener Verlagsanstalt, 1938), s. 33
[34] Bkz. Henry H. Riggs, Days of Tragedy in Armenia: Personal Experiences in Harpot, 1915-1917 (Ermenistan’da Trajedi Günleri: Harput’taki Kişisel Deneyimler) (Ann Arbor: Gomidas Institute, 1997), ss. 127-128
[35] Philip H. Stoddard’ın önsözü. Eşref Kuşçubasi, The Turkish Battle of Khaybar (Hayber Savaşı) Philip H. Stoddard and H. Basri Danisman, trans. and eds. (Istanbul: Arba Yayinlari, 1999), ss. 21-32
[36] Vahakn N. Dadrian, "Ottoman Archives and Denial of the Armenian Genocide,"(Osmanlı Arşivleri ve Ermeni Soykırımının Reddi) in Richard G. Hovannisian, ed., The Armenian Genocide: History, Politics, Ethics (Ermeni Soykırımı: Tarih, Siyaset, Etik) (New York: St. Martin's Press, 1992), ss. 300-1
[37] Cemal Kutay, Birinci Dünya Harbinde Teşkilat-i Mahsusa Ve Hayber'de Türk Cengi (İstanbul: Tarih Yayınları, 1962), ss. 18, 36, 78
[38] Akçam, "The Proceedings of the Turkish Military Tribunal,", Bölüm 1, özellikle 5. ve 8. duruşmalar.
[39] Gwynne Dyer, "Letter to the Editor," (Editör’e mektup), (Middle Eastern Studies, 9, 1973) s. 379.
[40]Edward J. Erickson, "The Turkish Official Military Histories of the First World War: A Bibliographical Essay," (Birinci Dünya Savaşı’nın Türk Resmi Askeri Tarihleri: Bibliyografik Bir Deneme), (Middle Eastern Studies, 39, 2003) s. 198,
[41] Şinasi Orel and Süreyya Yuca, The Talât Pasha "Telegrams": Historical Fact or Armenian Fiction (Talat Paşa Telgrafları: Ermeni Kurgusunun Tarihi Gerçeği) (Nicosia, Cyprus: K. Rustem, 1986), ss. 2-4
[42] Andonian, The Memoirs of Naim Bey, s. 64
[43] Louis Mallet’ten Dışişleri Bakanlığına, Foreign Office, 371/1773/58131
[44] Aralık 1914 Raporu, Politisches Archiv des Auswärtigen Amtes, Botschaft Konstantinopel /168 (Fiche 7243)
[45] Louise Jenison Peet, No Less Honor: The Biography of William Wheelock Peet (Daha Az Onur Yok: William Wheelock Peet’in Biyografisi) (Chattanooga: E.A. Andrews, 1939), s. 170
[46] Gerard Chaliand and Yves Ternon, The Armenians: From Genocide to Resistance (Ermeniler: Soykırımdan Direnişe), Tony Berrett, trans. (London: Zed Press, 1983), p. 93; Mary Mangigian Tarzian, The Armenian Minority Problem, 1914-1934: A Nation's Struggle for Security (Ermeni Azınlık Sorunu, 1914-1934: Bir Ulusun Güvenlik Mücadelesi) (Atlanta: Scholars Press, 1992), p. 65; Jean-Marie Carzou, Un génocide exemplaire: Arménie 1915 (Paris: Falmmanion, 1975), p. 248
[47] Tessa Hofmann, ed., Der Völkermord an den Armeniern: Der Prozess Talaat Pasha (Berlin: Gesellschaft für bedrohte Völker, 1985, reprint of Berlin, 1921 ed.), p. 69
[48] Orel and Yuca, The Talât Pasha "Telegrams" s. 23
[49] Ay. yer, s. 145
[50] Aram Andonian’dan Mary Terzian’a, Comité de Défense de la Cause Arménienne, Justicier du Génocide Arménien: Le Procès de Tehlirian (Paris: Editions Diasporas, 1981). Translation in Orel and Yuca, The Talât Pasha "Telegrams" s. 9
[51] Andonian, The Memoirs of Naim Bey, s. 225
[52] Embassy to Foreign Office (Mar. 1921), Foreign Office, 371/6500/E3557, pp. 2, 6-8
[53] Erik Jan Zürcher, Turkey: A Modern History (London: I.B. Tauris, 1997), p. 121
[54] Andrew Mango, "Turks and Kurds," Middle Eastern Studies, 30 (1994): 985
[55] Yves Ternon, "Freedom and Responsibility of the Historian: The ‘Lewis Affair,'" (Tarihçinin Özgürlüğü ve Sorumluluğu: Lewis Hadisesi) in Richard G. Hovannisian, ed., Remembrance and Denial: The Case of the Armenian Genocide (Hatırlama ve Reddetme: Ermeni Soykırımı Vakası) (Detroit: Wayne State University Press, 1999), ss. 243-6
[56] Selim Deringil, "In Search of a Way Forward: A Response to Ronald Grigor Suny," (İleriye Bir Yol Aramak: Ronald Grigor Suny’e Bir Cevap) (Armenian Forum, Summer 1998), ss. 69-71; Ronald Grigor Suny, "Reply to My Critics," (Beni Eleştirenlere Cevap) (Armenian Forum, Summer 1998), s. 136
---------------------- * Massachussets Üniversitesinde Siyaset Bilimi - - ERMENİ ARAŞTIRMALARI, Sayı 18, Yaz 2005