Anasayfaİletişim
  
English

Ermeni Araştırmaları Enstitüsü'sünün Direktörü Emekli Büyükelçi Ömer Lütem ile Ermeni sorununu konuştuk (Cumhuriyet Gazetesi 17 Mart 2002)

Leyla TAVŞANOĞLU*
ERMENİ ARAŞTIRMALARI, Sayı 5, Bahar 2002

 

PORTRE   / ÖMER LÜTEM

Ortaöğrenimini İstanbul’da Galatasaray Lisesi‘nde, yükseköğrenimini A. U. Siyasal Bilgiler Fakültesi‘ de tamamladı. 1957'de Dışişleri Bakanlığı‘na girdi. Çeşitli kademelerde görev yaptı. 1983-89’da Sofya Büyükelçisi oldu. Bulgaristan Türklerinin isimlerinin değiştirilmeleri döneminde Sofya‘da görev yaptı; olayın bitişine yakın Ankara’ya döndü. O dönemle ilgili anılarının birinci cildi yayımlandı. Bir dönem Ankara’da Müsteşar Yardımcısı oldu. Bunun ardından Vatikan‘a büyükelçi olarak gitti. Son olarak UNESCO’da Türkiye Daimi Temsilcisi oldu. 1998’de emekli oldu. Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin (ASAM) önce Balkan Bölümü Direktörlüğü‘nü yürüttü. ASAM bünyesinde Ermeni Araştırmaları Enstitüsü kurulunca da bir yıldır onun direktörlüğünü üstlendi.
 

LEYLA TAVŞANOĞLU Türkiye’nin başındaki bela sarmalının bir ucu olan Ermeni soykırımı sorunu, temcit pilavı gibi ısıtılıp önümüze geliyor Daha uzaktan, bozulmuş kokusu duyulduğunda mide bulandıran bu temcit pilavı en son on beş gün kadar önce Avrupa Parlamentosu‘n da İsveçli parlamenter Per Gahrton‘un Güney Kafkasya raporuyla soframıza buyur edildi. Per Gahrton kim, Ermeni soykırımı sorunu kim, diye düşünebilirsiniz. Once Liberal Partili olan, sonra Yeşiller‘e geçip İsveç ‘in AB üyeliğini bile veto edebilen, son yılların polisiye roman yazarı Gahrton, Ermeni sorununa da anlaşılan bir Hercules Poirot örneği yaklaşıyor Batılı siyasiler, Ermeni soykırımı sorununu karıştıra dursun, merkezi Ankara‘da olan Ermeni Araştırmaları Enstitüsü de İstanbul‘da Talat Paşa‘nın öldürülmesinin yıldönümü nedeniyle uluslararası bir sempozyum düzenledi. Bu sempozyumun hedefleri ve hep önümüze konulan Ermeni soykırımını enstitü direktörü emekli Büyükelçi Omer Lütem‘le konuştuk.

- Birinci Dünya Savaşı’nda herkesin birbirini öldürdüğü, Ermeni Taşnak ve Hınçak’ların da Rusya tarafından kullanıldığı bilindiği halde, bu gerçekler göz ardı edilerek Osmanlı İmparatorluğu‘nda yaşayan Ermeni toplumuna sistematik bir soykırım uygulandığı iddiaları neredeyse bir yüzyıl sonra sizce neden sürekli gündeme getiriliyor?

- Sorunuz çok güzel. İşin esasının şuradan kaynaklandığını sanıyorum: Herkes, Birinci Dünya Savaşı’nda büyük haksızlıklar yapıldığını ve Ermenilerin bunun intikamımı aldığını söyler. intikam sözcüğü bir noktaya kadar geçerli olabilir de bu olayın üzerinden sizin de dediğiniz gibi, neredeyse bir yüzyıl sonra intikamdan söz etmek biraz garip oluyor. Bu ne biçim bir kindir, diye sorabilirsiniz. Ama temelde başka nedenler var.

- Nedir o nedenler?

- Açıkça her yerde yazılmaz, ama çok dikkat ederseniz satır aralarında, sözler aralarında çıkarıyorsunuz. Diasporadaki Ermenilerde asimilasyon var. Örneğin Fransa’daki Ermeniler gittikçe Fransızlaşıyor, ABD’deki Emeniler gittikçe Amerikalılaşıyor. Bunlar bir süre sonra Ermeni kimliklerini kaybediyorlar. Ermenilerin bu kimliklerini kaybetmesinden büyük rahatsızlık duyan bir grup var. Bunun başında da Ermeni kilisesi geliyor. Bu, ABD, Fransa, öbür ülkelerdeki Ermeni kiliseleri... Yine o ülkelerdeki Ermeni siyasi partiler, hayır ve kültür cemiyetleri... Bu yerel kiliseler, yerel partiler ve yerel hayır cemiyetleri, Ermeniler yaşadıkları topluma asimile oldukları takdirde kendilerinin de ortadan yok olacaklarını biliyorlar. Orada Ermeni toplumu kalmazsa Ermeni kilisesinin de varlık nedeni ortadan kalkar. Dolayısıyla kendi varlık nedenlerini koruyabilmenin tek yolu oralardaki Ermenilerin Ermeni bilincine sahip olmalarıdır.

-Peki, bu asimilasyon eğilimine karşı Ermeni bilincini koruyabilmeleri için ne yapmaları gerekiyor?

-Birinci Dünya Savaşı’nda olanları büyük bir soykırım, büyük bir felaket olarak gösterip kişileri bunun çevresinde birleştirmek, yani kişilere ortak bir düşman göstermek... Biliyorsunuz, insanlar kin çevresinde çok kolay birleşirler de sevgi etrafında o kadar kolay birleşmezler. Diaspora Ermenilerinde Ermeni bilincini yaratan, bu soykırım iddialarıdır. Bu iddiaları kaldırdığınız anda tam asimilasyon olacak ve yerel Ermeni kiliseleri kapanacak, yerel Taşnak partileri yok alacak, büyük hayır cemiyetlerinin etkileri kalmayacaktır. İşin ilginç yanı da “Biz kin duyuyoruz” dememeleri... “Tarihi adalet istiyoruz” diyorlar. Tarihi adalet filan büyük kelimeler... Bunlar hukuki geçerliliği olan kavramlar değil. Tarihte birtakım olaylar olur, bunlar biter; ona göre yeni düzenlemeler kurulur. Tarih hep böyledir. Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı, Avusturya-Macaristan ve Rus imparatorluklarının hepsi dağıldı. Bundan sonra da yeni düzenlemeler oldu. Bu yeni düzenlemelere göre de haritalar şekillendi. Ondan gerisi artık siyasi bakımdan geçerli değildir. Çünkü yeni siyasi düzen gelmiştir. O nedenle Ermenilerin tarihsel olarak hiçbir hak iddia edecek durumları yoktur.1915’i ele alırsak, bunun tarihsel düzenlemesi 1918’de, bizim için de 1923’te olmuştur. Arkadan yine bir savaş oldu, yine 1945-46’da bu bölgede bir düzenleme yapıldı. Bir başka tarihi düzenleme de 1991-92’de gerçekleşti. Öte yandan bugün 1915’e dönüp de siyasi bir talepte bulunmanın hiçbir anlamı yoktur Per
Gahrton’un hazırladığı Güney Kafkasya Raporu daha ortaya çıkmadan Brüksel’e gitmiştim. Onunla ilgili olarak bazı Avrupa Parlamentosu temsilcileriyle görüştüm. Kendilerine hep şunu söyledim: “1915’le ilgili bir tarihi iddiayı siz siyasi bakımdan kabul eder misiniz?”
Hiç birisi “Kabul ederim” demedi. Fakat Ermeniler. bunun hâlâ yaşanabileceğini, o zamana dönebileceklerini, zamanı geriye doğru çevirebileceklerini sanıyorlar; ya da öyle görüyorlar.

- Ermenistan‘da sade vatandaşın öyle bir meselesi olmadığı biliniyor. Soykırım meselesini sadece diaspora Ermenileri ve Ermenistan yöneticileri gündeme getirmiyor mu?

-Evet. Demin de dediğim gibi varlık nedenleri buna bağlı. Ermenistan’daki insanların bir kısmı buna tepki de duyuyor. Diasporadaki siyasi partiler, hayır cemiyetleri ve kilise, Ermenilerin sürekli bu yolda beyinlerini yıkıyorlar. Ermeniler, 1915’ten bu yana dördüncü kuşağa giriyorlar. Türklere karşı Ermenilerdeki kin ve nefreti bu kuşaklara göre inceleyelim. Normal koşullar da psikolojik ve sosyolojik bir analizin şu sonucu vermesi gerekir: Türklere en çok kin duyması gereken birinci kuşak Ermenilerdir. Çünkü onlar savaşın içinde yaşamışlar ve bütün acıları görmüşlerdir. İkinci kuşak onların çocuklarıdır. Birinci kuşağa kıyasla daha az, ama yine de göz ardı edilmeyecek güçlü duygulara sahip olmalıdır. Üçüncü kuşağa gelince, bunun çok azalması lazım. Çünkü o acıları çekenleri tanımamaktadırlar artık.

- Üçüncü, dördüncü kuşağın hâlâ 1910’lu yıllarda yaşaması için hasta ruha sahip olması gerekmiyor mu?

- Evet. Normal bir psikolojik ve sosyolojik analiz bu sonucu verir. Bunlarda ise tersine oluyor. Ermenilerde Türklere karşı en fazla kin duyanların üçüncü ve dördüncü kuşaklar olduğu  görülüyor. Birinci ve ikinci kuşaklarda ise bu kin ve nefret duyguları az. Üçüncü ve dördüncü kuşaklar Ermeni siyasi partileri, hayır cemiyetleri, yayın organlarının yürüttükleri müthiş bir beyin yıkamaya tabi tutulmuşlardır. Hayatında o olayları yaşamamış insanlar, “Türk” denince müthiş bir kinle davranıyorlar. Bu da ancak psikolojik bir vaka olarak adlandırılabilir. Ama bu psikolojik vaka da durduğu yerde gelmez. Birilerinin o insanlara bunu aşılaması gerekir. Bu durumda da birileri bu kin ve nefreti sürekli besliyorlar. Bu, işin en korkunç tarafı. Ermeni yazarlar da işin farkındalar, ama itiraf etmekten çekiniyorlar. “Çok travmatik olaylar olduğu için böyle oldu” diyorlar. Hangi travma? Bana sorarsanız düzmece travma... Bakın. o kadar ilginç ki... Türk diplomatları öldürenlerin tamamı üçüncü kuşaktır. Yani olayları uzaktan yakından yaşamamış kişilerdir. Şöyle özetlersek... Bazı çıkar gruplarının. yaşamak için uydurdukları ve seçtikleri bir yoldur bu. Yani, bazı çıkar grupları diaspora daki Ermenileri sömürüyorlar. Bu gelişmelerin esasında bu vardır. Şöyle söyleyelim. ABD’de Ermeni toplumu olmasa Gregoryen papazlar da olmayacak; Eçmiyazin’e gitmek zorunda kalacaklar. Hiç giderler mi? Hiç kimse kalkıp da ABD’den o koşullardaki Ermenistan’a gitmez.

- Bir de yakın geçmişte Türkiye’yle Ermenistan’ı uzlaştırmak için bir Türk-Ermeni Uzlaşma Komisyonu kurulmuştu. Ermeni tarafında Ermenistanlı olmayan Ermeniler vardı. Sizce Ermenistanlı olmayan Ermenilerin o komiteye, sorun çözmek üzere davet edilmelerinin anlamı ne olabilir?

- O, Ermenilerin tamamını temsil etsinler, diye uydurulmuş bir şeydi. Fakat demin de söylediğim gibi, Ermenistan’daki Ermenilerin bu tür duygular ve ruh haliyle hiçbir ilgileri yok. Türkiye’ye çok dost oldukları söylenemez, ama onlar günlük hayatın daha fazla içindeler. Bu şekilde bir soykırım edebiyatıyla karşı karşıya kalmadıkları için de Türkiye ve Türklere karşı negatif duyguları çok daha az.

- Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi bünyesindeki Ermeni Araştırmaları Enstitüsü olarak Talat Paşa‘nın ölüm yıldönümü nedeniyle bir sempozyum düzenleme kararı aldınız. Bu fikir nasıl doğdu?

- Bu fikir bir süre önce doğdu. Ama sanıyorum işin esasında 11 Eylül terör saldırıları var. 11 Eylül dünyada terörizme yeniden dikkatlerin çevrilmesine neden oldu. Derken, bir gün aramızda konuşurken Talat Paşa’nın öldürülmesi tarihini de göz önüne aldık. Dünyadan, bu konuyu bilebilecek bazı kişileri bir araya getiriyoruz. Sempozyumun gerçekleşmesi için Sayın Kültür Bakanı büyük ilgi gösterdi ve yardım etti. O yardım olmasaydı belki bu kadar yüksek düzeyde katılım sağlayamayabilirdik.

- 1973’te başlayan ve özelliklede Türk diplomatlarını hedefleyen Ermeni terör örgütü ASALA‘nın eylemlerinin başlama nedenleriyle ilgili ne düşünüyorsunuz?

- Birinci olay, l973’te Los Angeles’ta Yanıkyan adlı Ermeninin Türk Başkonsolosu Mehmet Baydar ve Bahadır Demir’i şehit etmeleri olayı. Ama bu organize bir terör olayı değildi. Yanıkyan üstelik biraz meczup olmakla tanınıyordu. Fakat, bu olayın yanlıları o kadar fazla oldu ki Ermeni aşırı siyasi çevreleri Türk diplomatlarını öldürerek kendi davalarını bütün dünyaya duyuracakları sanısına kapıldılar. O zamana kadar Ermenilerin iddiaları dün yada pek de fazla yankı bulmuyordu. Yanıkyan olayı birdenbire dünya kamuoyun da geniş yankı bulunca bu, Ermeni aşırı uçlarınca bir fırsat olarak düşünüldü. Türk diplomatları böylesine öldürülürse kendi davalarının dünya basınında daha fazla yer alacağım düşündüler. Burada çok önemli bir nokta var. 1973’te Yanıkyan olayı, 1974’te Kıbrıs Barış Harekatı gerçekleşti. 1974 Kıbrıs Barış Harekatı, Yunanistan’ın bütün gücüyle Türkiye’ye karşı cephe alması anlamına gelmektedir. O sırada Ermeniler Yunanistan’dan büyük bir destek görmüşlerdir. Ama Yunanistan bu desteği hiçbir zaman açıkça ifade etmemiştir.

- Kıbrıs Harekatı‘nın Ermeni terör hareketlerinin iyice doruğa tırmanmakta olduğu bir dönemle kesişmesi sizce rastlantı mı?

- Olmayabilir. Her neyse... O sırada Ermeni diasporası Yunanistan’da büyük bir mütteffik buldu. Yunanistan’ın onlara çok da yardımları vardı, ama bunu hiçbir zaman resmen ifade etmedi. Türk diplomatlarına karşı işlenen cinayetlerin aşağı yukarı tamamı profesyonelcedir. Yani, bir kişinin kızıp, eline tabancayı alıp karşısındakini vurması biçiminde değildir.

- Peki, bu ASALA cinayetleri nasıl birdenbire durdu?

- Bu cinayetler 11 yıl sürdü. Bu süre içinde 34 Türk diplomatı öldürüldü. Dördü büyükelçi, dördü başkonsolos, biri askeri ataşeydi. Terörizm kördür. Siyasi bir amaca varmak için yapılır. Kullanılan şiddet de bir süre sonra kontrolden çıkar. Dünyanın her yanında terörizmin çizgisi hep böyledir. Baştan çok belirli amaca doğru yönelir; sonra dağılmalar başlar. Ermeni teröründe de öyle oldu. Bunun dönüm noktası Orly katliamıdır. Orly’de patlama sonucu ölenlerden ikisi Türk, altısı yabancı uyrukluydu. Terörün yabancılara yöneldiğini gören ve o zamana kadar Ermeni terörünü desteklemediği halde pek de karşı çıkmayan Batı basını buna açık tavır aldı. Bu da Ermenilerin hedeflerinin tamamıyla şaş tığı gibi aksinin olması sonucunu doğurdu. Davalarını anlatacakları yerde antipati topla maya başladılar. Teröristlere yapılan maddi yardımlar kesildi. Bir yıl içinde de bu iş durdu. Ermeniler, daha sonra o dönemi hiç anmamaya, hatırlatmamaya ve bahsedilmemesini sağlamaya çalıştılar. Çünkü o dönem onlar için çok ciddi bir kara lekedir.

- Bu Ermeni teröristler, kendi davalarını duyurmak için onca insanı öldürürlerken Türkiye’de yaşayan Ermeni cemaatinin nasıl büyük rahatsızlıklarla karşı karşıya kalmalarına yol açtıklarını hiç düşünmediler mi?

- Türkiye’deki Ermeni cemaatine hiç aldırmadılar bile. O yıllarda Türkiye’deydim. Türkiye’deki Ermenilerin ciddi sıkıntıları, hatta korkularının olduğunu açıkça gördüm. Şunu da vurgulamakta yarar görüyorum: Ne zaman Ermeni sorunu tırmansa bunun manevi bedelini Türkiye’deki Ermeniler ödüyor.

- Batı ülkelerinin parlamentolarında sizce neden son yıllarda Ermeni soykırımını kabul etme kararlarını alma modası patlak verdi?

- Bu sorunun cevabı çok karmaşık. Her ülkeye, her olaya göre değişiyor. Ermeni soykırımını tanıyan tam 11 ülke var. Bunlardan Uruguay bunu 1965’te tammış. Orada çok et kin bir Ermeni diasporası var. Soykırımın tanınmasında son yıllarda AB çok önemli rol oynadı. Burada iki çeşit ülke var. Bunlardan birisinde tanımanın en önemli nedeni Ermeni diasporasıdır. 11 ülkenin aşağı yukarı dokuzunda durum böyledir. Geri kalan ikisin deyse, yani Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ta durum daha değişik. Onlar tamamıyla eskiden gelen geleneksel Türk düşmanlığı nedeniyle bunu yaptılar. Oradaki Ermenilerin güçlü olduğunu söylemek mümkün değildir.

-Ya Avrupa Parlamentosu’ndaki durum?

- Oradaki durum bir hayli karışık. Benim gördüğüm kadarıyla Türkiye’nin Avrupa’ya girmesini istemeyenler ya da şimdi girmesini istemeyenler gibi Türkiye’ye karşı açık olmayan, hatta gizli sayılabilecek bir koalisyon var Ermeni meselesi de son zamanlarda Türkiye’ye karşı negatif oluşumların bir parçası olarak görünüyor. Türkiye’nin hiç istemediği bir Ermeni tasarısını ortaya attığınız zaman o tasarıdaki unsurlar için değil, Türkiye’ye karşı olunması nedeniyle bu işi yapıyorlar. Burada şu noktaya dikkat çekmek istiyorum: Gerek milli parlamentolarda, gerek Avrupa Parlamentosu’nda alınan kararların hiçbir yaptırım gücü yoktur. Bunlar tamamıyla tavsiye ya da temenni mahiyetindedir. 0 kararların hiçbirisi uygulanamaz. Yalnız, bunlar uygulanamaz demek, bunların önemi olmadığı demek değildir. Bunların ciddi önemi vardır.

- Bu kararlar Türkiye’ye karşı niyet ve zihniyeti belli etmiyor mu?

- Tabii ki ediyor. Türkiye’nin imajı zaten 1980’den, hatta 1970’lerin başından bu yana çeşitli nedenlerle kötüleşmiştir. Zaten bu çok kötü bir olgu. Onun üzerine de insanlığa karşı suç oluşturan soykırımı koyarsanız, gerçekten imaj bakımından çok aşağı bir noktaya geliriz. Bu kötü imaj ekonomik güçlüklerden daha çok AB’ye girmemizi etkileyebilir. Üst üste alınan bu yoldaki kararların önemini ben burada görüyorum. Zaten parlak olmayan Türkiye’nin imajı büsbütün karartılıyor. 0 kararların yaptırım gücü yok, ama böyle bir zararı var Bir başka zararı daha var O da şu:
Türkiye bu türlü kararlar alındığında birlik içine giriyor ve bu kararları reddediyor. Ama bu kararları alan ülkelerle ilişkiler de zedeleniyor, örneğin, Fransa’yla olduğu gibi... Bir yıl var ki ilişkiler hâlâ yerli yerine oturmadı. Ben bu fikrimi söylediğim zaman tepki alıyorum. İlişkilerin bozulmasından, örneğin Fransızların da nasiplerini aldığı gibi karşılıklar işitiyorum. Tabii ki bu Fransızların aleyhine oluyor. Ama bunun Türkiye’nin de aleyhine olduğunu söylemek lazım. Fransa, Türkiye’yi AB yolunda destekleyen bir ülke. Fransa’nın Doğu Akdeniz politikasıyla Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki görüşleri çok örtüşür. Fransa, bizim için ekonomik, askeri işbirliği bakımından çok önemli bir ortaktır. Bu meseleden aramız bozulduğunda, bundan, evet Fransa zarar görüyor, ama Türkiye de zarar görüyor. Dolayısıyla bu kararların yaptırım gücü olmamasına karşın, özellikle ikili ilişkilere ciddi zararları vardır.

- Sam Weems adlı Amerikalı bir araştırmacı yazar, bildiğim kadarıyla Ermeni soykırımı çerçevesinde dolaştırılan iddialara karşılık bir kitap yazdı. Kitabın içeriğinin, sözde soykırım iddialarına karşı Türkiye’nin savunduğu tezlerle örtüştüğünü öğrendim. Bu konuyu bira: açar mısınız?

-Evet. Kitabın ismi “Armenia: A Great Deception” (Ermenistan: Büyük Aldatmaca). Sam Weems pek çok belge incelemiş, pek çok araştırma yapmış. Ama kitabı daha görmedim. 6 Nisan’da, ABD’de yayımlanacak. St. John’s Yayınevi tarafından basıldı. Şimdiden Ermeniler arasında büyük itirazlara yol açıyor. Çünkü şimdiye kadar hep Ermenilerin yazdıkları kitaplar, hep onların görüşleri var. O nedenle bu yeni kitap çok ilginç görülüyor.

- Peki, Sam Weems böyle bir çalışma yapmayı neden aklına koymuş?

- Türklere karşı büyük haksızlık yapıldığı kansında olduğu için... Muhtemelen Türkiye ve Türklerin seslerini yeterince duyuramamış olmalarının sıkıntısını duyuyor.

 ----------------------
* Cumhuriyet Gazetesi -
- ERMENİ ARAŞTIRMALARI, Sayı 5, Bahar 2002
            Tavsiye Et

   «  Geri
Yorumlar