Anasayfaİletişim
  
English

Yirminci Yüzyılın İlk Soykırımı mı? - Ermeni Sorununu Yeniden Tartışmak

Prof. Dr. Guenter LEWY*
ERMENİ ARAŞTIRMALARI, Sayı 19, Sonbahar 2005

 

Öz: Ermeni meselesini değerlendirdiğimizde, tarihi açıdan sorun, taammüdün olup olmadığıdır, yani Türk yönetiminin Ermeni azınlığın imhasını bilerek tasarlayıp tasarlamadığıdır. Ölümlerin sayısından ziyade, üzerinde durulması gereken esas mevzu vuku bulan ölümlere Türk rejiminin kasıtlı olarak sebep olup olmadığıdır. Tehcir kararının temel amacı, Ermeni gerilla birliklerine destek sağlanmasını engellemek ve Ermenileri savaş bölgeleriyle diğer stratejik alanlardan uzaklaştırmaktı. Bir azınlık grubunun tamemen ortadan kaldırılması değildi. Ancak, Osmanlı yönetimini, Ermeni halkının maruz kaldığı insani felaket için bir ölçüde sorumlu tutmak ve Ermeni devrimcilerinin oluşturduğu tehdidin ciddiyetinin, kısmi bir tehcire bile haklılık kazandırıp kazandırmadığını sorgulamak mümkündür.

Anahtar Kelimeler: Ermeni meselesi, soykırım, Osmanlı Hükümeti, Taşnaklar, Jön Türkler, Boghos Nubar, Talat Paşa, Bernard Lewis, Henry Morgenthau, Andranik Ozanyan.

Abstract: When evaluating the Armenian tragedy, the historical question at issue is premeditation, that is, whether the Turkish regime intentionally organized the annihilation of its Armenian minority. The loss of life has been a central issue when evaluating these events but veritably whether the Turkish government deliberately sought these deaths is more deserving of attention. The deportation order was meant to remove the Armenians from war zones and other strategic locations thus denying support to Armenian guerilla bands, it was not meant to eradicate an entire minority group. However, the Ottoman regime certainly bears its due measure of responsibility and it is possible to question whether the severity of the threat posed by Armenian revolutionaries justified the drastic remedy of even partial deportation.

Key Words: Armenian tragedy, genocide, Ottoman government, Dashnaks,  the Young Turks, Boghos Nubar, Talaat Pahsa, Bernard Lewis, Henry Morgenthau, Andranik Ozanian.

1944 yılında Polonyalı-Yahudi göçmen hukukçu Raphael Lemkin tarafından ortaya konan ‘soykırım’ kavramı Hitler’in Avrupa Yahudilerini yok etme stratejisini tanımlamak için kullanılmıştır. Ancak Lemkin’in ve diğerlerinin bir halkı veya etnik grubu planlı bir şekilde yok etmek olarak tanımladıkları ve suçların en korkuncu olan bu suça karşı ilgisi Nazilerin yükselişinden çok daha önceye gitmektedir. Onu bu konuya yönelten mezalim farklı bir dünya savaşında ve farklı bir ortamda ortaya çıkmıştır. Bu, Almanların 1940’ların başında Yahudilere karşı uyguladıkları gaddar eylemler değil, Osmanlı Türklerinin Türkiye’deki Ermeni azınlığa karşı 1915–1916 yıllarında uyguladıkları muameledir.

Ancak bugün Holokost Arap dünyasının bazı sınırlı bölgeleri dışında tartışılmaz bir olgu iken Ermeni meselesi halen tartışmaya açıktır. Modern Türkiye’nin kurulmasından sonra bütün hükümetlerde olduğu gibi, günümüz Ankara Hükümeti de soykırım suçlamasını şiddetle reddetmekte ve Birinci Dünya Savaşında meydana gelen olayları Hitler’in ‘Nihai Çözüm’ politikası ile aynı kefeye koyan her girişime karşı güçlü bir diplomatik baskı uygulamaktadır. Bu bağlamda, Türkler yalnızca Türk taraftarınca değil Türkiye uzmanı ve Amerikan Oryantalizminin duayeni Bernard Lewis’in de aralarında bulunduğu bir grup saygın tarihçi tarafından da desteklenmektedir.

Bazı hükümetlerin ve dini kurumların resmi açıklamalarından Soykırım Bilim Adamları Uluslararası Birliği’ne kadar uzanan dünya kamuoyunun büyük bir bölümü ise bu görüşe karşıdır. Aslında bu konudaki duygular o kadar güçdür ki, olaylardan neredeyse yüzyıl sonra bile, Ermeni meselesi Türkiye’nin diğer ülkeler ile ilişkilerini etkileyen bir konu olmaya devam etmektedir. 29 Eylül’de 2005 Avrupa Parlamentosu, Türkiye’nin Birinci Dünya Savaşı sırasında Ermenilerin toplu halde öldürülmesini soykırım olarak kabul etmesini, bu ülkenin AB’ye tam üyeliği için yerine getirilmesi gereken bir şart olarak tanımlayan bir karar kabul etti ve 1915-1916’da ne olduğunun ve bunun Türkiye’nin bugünkü siyasi durumuna ne gibi etkiler yaptığının ötesinde, Ermeni meselesi tüm toplu katliam ve etnik temizlik örneklerini içeren literatürde – ki bunlar 1990’larda Bosna, Kosova ve Ruanda’da ve günümüzde Sudan’da görülen toplu katliamları içermektedir – öncelikli bir yer tutmaktadır.

Hiç kimsenin Ermenilerin Türklerin elinden çektiklerinin boyutunu tartışmadığı vurgulanmalıdır. Osmanlı Hükümeti, Ermeni erkek, kadın ve çocukları tarih boyunca yaşadıkları topraklardan ayrılmaya zorlamıştır. Bunların çoğu dağlarda zor şartlar altında yapılan uzun yolculukta açlık veya hastalık nedeniyle ölmüş veya öldürülmüşlerdir. Her ne kadar Birinci Dünya Savaşı öncesinde Türkiye’deki Ermeni nüfusun sayısını gösteren sağlıklı istatistiklerin olmayışı ölümlerin gerçek boyutunun belirlenmesini imkânsız kılıyorsa da, güvenilir tahminler ölü sayısını 650,000 kişiden fazla, yani 1,750,000 kişilik Ermeni nüfusunun yaklaşık %40’ı olarak belirlemektedirler.

Tarihi açıdan sorun taammüdün olup olmadığı, yani Türk yönetiminin Ermeni azınlığın imhasını bilerek tasarlayıp tasarlamadığıdır. 1948 Soykırım Sözleşmesine göre bir grubu yok etme kastı soykırımın gerekli koşularından bir tanesini oluşturmaktadır. Suçlar hiyerarşisi içinde en yüksek yeri alan bu suçun diğer tanımlamaları, benzer bir şekilde, kötü bir kasıtla işlenmesine odaklanmaktadır. Dolayısıyla, ölümlerin sayısından ziyade, üzerinde durulması gereken esas mevzu vuku bulan bu ölümlere Türk rejiminin kasıtlı olarak sebep olup olmadığıdır.

Eski zamanlardan beri Ermeniler, Karadeniz ile Hazar Denizi’nin arasında kalan güney Kafkaslarda yaşamışlardır. 4. yüzyılın başlarında Hıristiyanlığı bir devlet dini olarak tanıyan ilk ulustur. Uzun geçmişlerinin büyük bir bölümü yabancıların egemenliği altında geçmiştir. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra kurulan Ermenistan Cumhuriyeti’nden önceki son bağımsız Ermeni devleti 1375 tarihinde çökmüştür. 16. yüzyıla gelindiğinde Ermenilerin büyük bir kısmı Osmanlı İmparatorluğunun uyruğu olmuşlardır. Sultan II Mehmet (1451–1481) tarafından kurulan millet sistemi bağlamında, 19. yüzyılın büyük bölümünde, “sadık bir toplum” olma niteliğini taşıyan Ermenilere dini, kültürel ve sosyal özerklik tanınmıştır.

Ermenilerin önemli bir kısmı İstanbul ve diğer Osmanlı kentlerine yerleşip, tüccar, bankacı ve esnaf olarak geçimlerini sağlamışlarsa da, çoğunluğu Doğu Anadolu’da çiftçi olarak yaşamlarını sürdürmüşlerdir. II Abdülhamit’in (1876–1909) istibdat yönetimi sırasında Ermenilerin durumu bozulmuş ve bu dönemde aralarında milliyetçi duygular gelişmeye başlamıştır. Haziran 1890’da Kafkaslardaki Rus denetimi altında olan bölgede, Ermeni öğrencileri tarafından Ermeni Devrimci Federasyonu kurulmuştur. Taşnak olarak adlandırılan bir grup “Türk Ermenistan”ı için siyasi ve iktisadi özgürlük taleplerinde bulunurken, Türk askeri birliklerine, jandarma karakollarına ve Ermenilere saldıran Kürt köylerine karşı gerilla savaşı yürütmüşlerdir. Kafkaslar ve İran’da bulunan üslerden hareket etmişler ve Anadolu’nun dağlık arazi yapısından yararlanmışlardır.

1908 yılında, milliyetçi ve reformcu Genç Türkler kansız bir darbe ile iktidarı ele geçirince, Taşnaklar mücadelelerine son verdiklerini ilan etmişlerdir. Ancak, ateşkes uzun sürmemiştir. Türkiye’nin Birinci Dünya Savaşına Almanya’nın yanında ve Ermenilerin geleneksel müttefiki olan Rusya’nın karşısında katılmasıyla birlikte, Taşnaklar silahlı direnişlerine yeniden başlamışlardır. Nisan 1915’e gelindiğinde Ermeni gerilla eylemleri ivme kazanmıştır. Bunun sonucu olarak yollar kapatılmış, iletişim hatları kesilmiştir. 15 Mayıs tarihinde İstanbul’daki Amerikan büyükelçisi, Henry Morgenthau, Ermeni komitacıların sayısının “10,000’den aşağı olduğunun düşünülmediğini ve 25.000 rakamının gerçeğe daha yakın” olacağını Vaşington’a bildirmiştir. 

Bu arada, Taşnakların Rusya’daki kolu Kafkas cephesinde Türklerle savaşmak üzere gönüllü toplamaktaydı. Bu gönüllülerin büyük bir kısmı, (bir Ermeni kaynağına göre 15.000 civarında) askerlikten muaf tutulan Rus uyruklu kimselerdi; bunlardan bir kısmı gönüllü birliklere katılmak üzere sınırı geçen Türk Ermenileriydi. Bu sırada Batı Avrupa ve Amerika gibi uzak yerlerdeki Ermeni diasporasından yoğun bir şekilde yardım teklifleri de geliyordu.

Mart 1915’te Bulgaristan’ın Sofya kentindeki Taşnak örgütü, Ermenilerin güçlü olduğu Kilikya kıyılarına 20.000 gönüllü asker çıkarmayı önermiştir. Aynı ay içinde, Boston’da yerleşik Amerikan Ermeni Ulusal Savunma Komitesi, “Ermeni nüfusunun büyük bir bölümünün, Türk yönetimine karşı isyan bayrağını çekeceği” Kilikya’ya gönüllü asker göndermek üzere hazırlık yaptığını İngiliz Dışişleri Bakanı’na bildirmiştir. Ermeniler İngiliz ve Fransız hükümetlerinin gönüllülere cephane ve top sağlayacağını ümit ediyorlardı.

Bir ay sonra Van şehrinde meydana gelen bir ayaklanma, Türklerin bir iç isyanın patlak vereceği hususundaki endişelerini artırdı. Tarihi Ermenistan’ın kalbi olan ve Rus sınırına yakın olan Van şehri, uzun süreden beri Ermeni isyan hareketlerinin merkezi haline gelmişti. 24 Nisan 1915’te kentin Türk valisi, 4,000 Ermeni savaşcının polis karakollarına ateş açtığını, Müslüman evlerini yaktığını ve Ermeni mahalinde barikatlar kurarak direnişe geçtiğini rapor etmişti. Bu arada, kırsal çevreden 15,000 civarında mülteci, kuşatılmış bulunan isyancılara katılmıştır. Bir ay geçmeden, isyancılar ilerlemekte olan Rus ordusu tarafından kurtarılarak Türk garnizonu geri çekilmeye zorlanmıştır. Van isyanının Rus ordusunun ilerlemesini kolaylaştırmak için düzenlenmiş ve zamanlanmış bir ayaklanma mı olduğu yoksa Ermeni toplumunca tehciri engellemeye yönelik bir savunma hareketi mi olduğu, o dönemin tarihi açısından sert tartışmalara konu olmaya devam etmektedir.

Taşnaklar, Türk askeri birliklerine karşı oyalama çatışmalarına girmedikleri zamanlarda, (Çarlık Rusyası uyruğu olan ve Rus ordusu saflarında çarpışan 150.000 Ermeni sayılmasa bile), Rus ordusuna önemli hizmetlerde bulunmuşlardır. Ermeni gönüllüleri, Doğu Anadolu’nun sarp dağlarını iyi bidiklerinden son derece değerli rehber ve gözcülerdi. Örneğin, 1914 yılının yazında, efsanevi Ermeni kumandanı Andranik Ozanian, Çarlık Rusya’nın Kafkaslardaki askeri kuvvetlerin komutanı olan General Mishlayevsky ile buluşarak Rus ordusunun Türk topraklarına girebileceği yolları göstermiştir.

Böylece, Türklerin bakış açısına göre, dünyanın dört bir yanındaki Ermeniler, kaderlerini Müttefiklerin davasına bağlamışlardır ve kaçınılmaz olan bir mücadelede Türklerin karşısında yer almışlardır.  Ermenileri bir beşinci kol olarak görmeye başlamış olan Osmanlı hükümeti, onların vatana ihanet niteliğindeki faaliyetlerine son vermek için kesin önlemler almaya karar vermiştir. Morgenthau’nun 1915 Temmuz’unda Vaşington’a bildirdiği üzere, “büyük bir kısmı Rus uyruklu olan Ermeni gönüllülerin, Kafkaslarda Rus ordusuna katılmış olmaları, birkaçının silahlı devrimci hareketlere karışmış bulunmaları ve bazılarının da Rusların Van şehrine yapmış oldukları saldırıya yardım etmiş olmaları nedeniyle, onlardan korkunç bir intikam alındı”.

Ancak, Jön Türklerin bakış açısına göre sorun, bir intikam meselesi değil, karşılaşılan askeri tehditlerden doğan son derece tehlikeli koşullar karşısında ulusun bekasını sürdürmekti. İngilizler Mezopotamya’da Basra’yı ele geçirmiş Bağdat’a doğru ilerliyorlardı. Müttefikler Çanakkale’ye taarruza geçmişlerdi. Başkent’in düşeceği endişesiyle Türkler Padişah’ın ve devlet hazinesinin İstanbul’dan taşınması için hazırlık yapmaktaydılar. Bu arada, Rus orduları Doğu Anadolu’nun içine doğru ilerliyordu ve Ermeni gerillaları Türk ordusunun gerisinde faal olup İmparatorluğun yaşam yollarını tehlikeye sokmaktaydılar. Ermenilerin yalnızca sınırlı bir kısmının silaha sarılmış olmasına rağmen, İstanbul’daki yetkililer vatana ihanet eden bir topluluk ile karşı karşıya olduklarını anlamışlardı.

Gerçekten de savaş sonrası dönemde ve 1919 Paris Barış Konferansı’nda Ermeniler Müttefiklerin zaferine yapmış oldukları katkıları açıkça dile getirdiler. Ermeni delegasyonun başında olan Boghos Nubar, 1918 Ekim ayı sonunda bütün cepehelerde Müttefiklerin yanında çarpışan Ermeni halkının muharip statüsünde olduğunu açıkladı. Özellikle, Fransız dışişleri bakanına yazdığı mektupta, 150.000 Ermeninin Rus ordusunda savaştığını ve Rusların 1917’de savaştan çekilmelerinden sonra Kafkaslarda cepheyi savunduklarını vurguladı. 8 Mart 1919 tarihinde Nubar’ın Barış Konferansı’nda dile getirdiği gibi, “Müttefiklerin davasına olan sonsuz bağlılıklarına misilleme olarak” Türkler Ermenileri imha etmişlerdi.

Bu söylem ile Nubar bağımsız bir Ermenistan’ın kurulması için barış konferansının desteğini kazanmayı açıkca ümit ediyordu. Fakat dile getirdiği esas olgular doğruydu: Ermeniler çeşitli şekillerde Müttefiklere destek vermişlerdi. Birçok çevreden gelen uyarılara rağmen, çok sayıda Ermeni Türklerle savaşmış ve zor durumda bulunan hükümet kararlı ve sert bir biçimde karşılık vermek durumunda kalmıştı. Bütün bunlar Türklerin Ermenilere yaptıklarını haklı çıkarmaz ancak meydana gelen insani felaketin vuku bulduğu tarihi dönemi anlamak açısından elzemdir.

Bu felaketin boyutunu inkâr etmek mümkün değildir. Jön Türkler tarafından kullanılan acımasız yöntemler İstanbul’da ve diğer doğu villayetlerinde Ermeni ileri gelenlerinin de öldürülmesini kapsıyordu. Ermeni sivil halkına gelince, bunların yaklaşık 1 milyonu evlerinden sürüldü. Yaşam koşullarının son derece zor olduğu bir arazide yapılan yolculukta, genellikle sığınacak yerden ve yemekten mahrum ve çok kere hükümetin kendilerine tahsis ettiği muhafızların ve Osmanlı idaresindeki Suriye’ye uzanan yol üzerinde yerleşik Kürt aşiretlerinin öldürücü şiddetine maruz kaldılar. Çoğu bu yolculuk sırasında hayatını kaybetti.

Bu trajedinin nedenini Jön Türkler tarafından tasarlanmış bir soykırım varsayımına dayanmadan açıklayabilir miyiz? Ermeni davasını savunan çoğu yazar bu soruya olumsuz yanıt vermektedir. Bu yazarlar, olay yerinde bulunan ve yüksek sayıdaki ölümler karşısında, bu denli korkunç zayiatın yalnızca tasarlanmış bir tehcirin sonucu olabileceği kanısına varan yabancı diplomatlara atıf yapmaktadırlar. Ancak, böyle bir sonuç bu korkunç vakanın değerlendirilmesi gereken arka planı dikkate almamaktadır.

Eğer Ermenilerin başına gelen felaketin temel nedenlerinden bir tanesi açlık idiyse, Ermeniler bu mahrumiyete katlanmakta yalnız değillerdi. O dönemde şiddetli kıtlık Türkiye’de yaygındı. 1914 yılında çok sayıda köylünün askere alınmasının yanında, at, büyük baş hayvan ve yük arabalarına pervasızca el konulması, hasatı toplamayı imkânsız kılmıştı ve birçok tarlanın sonraki yılın ürünü için hazırlanmamış olarak bırakılmasına neden olmuştu. 1915 yılının ilkbaharında, Büyükelçi Morgenthau, her gün binlerce kişinin açlıktan öldüğü imparatorluğun iç durumunun “acınacak halde” olduğunu Vaşington’a bildirmiştir. 1915 yılının ilkbahar ve yaz aylarında Osmanlı İmparatorluğun denetimi altında bulunan Filistin, Lübnan ve Suriye eyaletleri kıtlığa yol açan bir çekirge sürüsü tarafından harap olmuştu. Müttefik savaş gemilerinin Suriye ve Lübnan kıyılarını abluka altına almaları sonucunda Mısır’dan gıda ithalatının engellenmesi mevcut olan durumun daha da kötüye gitmesine yol açmıştır.

Kaldı ki, Türkiye’de mevcut bulunan gıda maddeleri çoğu zaman dağıtılamıyordu. Ülkede bulunan az sayıdaki tek-hatlı demiryolları taşıma kapasitelerinin limitine gelmişti ve odun-kömür kıtlığı lokomotifleri sık sık kullanılmaz hale geliyordu. Suriye’den de geçen ünlü Bağdat demiryolu üzerindeki önemli bir tünelin inşaası savaşın sonuna kadar bitirilmemişti.  Meydana gelen kıtlık Türk ordusunu bile etkilemiş ve bir Alman subayının aktardığı üzere, Türk ordusunun askerleri kendilerine tahsis edilen erzakın en fazla üçte birini alabilmişlerdir. Türk ordusundaki askerlerin yetersiz beslenmekten öldüğü bir ortamda, tehcir edilen Ermenilere az yemek verilmiş olması veya hiç yemek verilmemiş olması çok da şaşırtıcı olmasa gerekir.

Günümüzde birçok tartışmanın konusu olan Türk askerlerinin ihmali ile Ermenilerin acınacak haldeki arasında öğretici bir karşılaştırma yapmak mümkündür. Van’da bulunan Amerikalı bir misyonerin aktardığı gibi, ordunun ihtiyaçlarını karşılamak üzere erzak ve giysilere el konulduğu halde, bunun askerlere olan faydası çok kısıtlı kalmıştır. Yiyecek ve giyecek bir şeyler bulduklarında bile bunlar ihtiyaçlarını karşılamaktan son derece uzaktı. Danimarkalı misyoner Maria Jacobsen 7 Şubat 1915 tarihinde, “askerler açlık, pislik ve hastalıktan ölürken, memurların ceplerini doldurmakta” olduğunu günlüğüne yazmıştır. Çoğunun ne postalı ne çorabı vardı. Giysileri de yırtık pırtıktı.

Özellikle de yaralanmış veya hasta olan Türk askerlerine yapılan muamele kötüydu. Hastanelere ulaşmaya başaranlar –ki çoğu ulaşamadı- sağlık koşullarındaki yetersizlik ve temel gıdaların bulunmayışı büyük oranlarda ölümler yaşanmıştır. Temiz su ile elektriğin çoğu zaman bulunmadığı tesislerde, hastalar aynı yatağı paylaşmış veya yerde yan yana yatmışlarıdır. Tifüs, kolera, dizanteri ve başka bulaşıcı hastalıklar hızlıca yayılmıştı. 24 Mayıs 1916’da Jacobsen Malatya şehrinde günde 100 askerin ölümüne yol açan bir kolera salgını olduğunu ifade etmiş, “yakında orada bulunan ordunun savaşmadan öleceğini” yazmıştır.

Birinci Dünya Savaşı süresince Türkler 244.000 kadar kayıp vermiştir. Buna karşın, 68.000 kadar asker yaralarından ve yaklaşık yarım milyon kadar asker ise hastalıktan ölmüştür. Osmanlı İmparatorluğu’nda savaşa giren asker zayiatının, savaşta olmayanların zayiatına oranına savaşan diğer uluslarda rastlamak mümkün değildir. Tabii bu korkunç zayiat Ermenilere yapılan muameleye haklı kılmamaktadır, ancak Ermenilerin içinde bulunduğu genel koşulların değerlendirilmesi yapılırken de göz ardı edilemez. Daha iyi sağlık koşulları ve tedaviyle Türk askerlerin ölümlerin birçoğu engellenebilirdi. Kendi askerlerinin çektiği acılar karşısında bu denli duyarsız olan bir hükümetin, vatana ihanet ettiğinden haklı veya haksız bir şekilde şüphe duyduğu bir azınlığın tehcir edilmesi sonucunda yaşadığı korkunç sefalete duyarlı olması beklenemezdi. 

Mevcut olan bu fikir anlaşmazlığında Ermenilere güçlük çıkaran sorunlardan biri 1915–1916 katliamına dair Türk hükümetinin sorumluluğunu ortaya koyan güvenilir belgelere dayanan kanıtların bulunmayışıdır. Bu eksikliğin karşısında, Ermeniler, Aram Andonian tarafından ele alınan Naim Bey’in Hatıraları gibi, gerçekliği tartışmalı olan belgelere başvurmuşlardır. İlk defa 1920 yılında basılan bu kıtabın İngilizce baskısında, kanıt olarak Türk İçişleri Bakanı olan Talat Paşa’ya atledilen 30 telgrafa rastlanmaktadır. Bunlardan birkaçı, cinsiyet ve yaş ayrımı yapmaksızın tüm Ermenilerin öldürülmesini emretmektedir. Ancak bu kitabın, yalnızca Türk tarihçileri tarafından değil, neredeyse tüm Batılı Osmanlı tarihi uzmanları tarafından da sahte olduğu kabul edilmektedir.

Aynı şekilde, 1919–20 yıllarında Jön Türk rejiminin yönetim kadrosunu ve Teşkilat-i Mahsusa adını taşıyan özel kuvvetleri Ermeni katliamlarından sorumlu tutan mahkemelerin hükümleri de güvenilir değildi. Bu yargılamalar hukua uygun bir şekilde yapılmamıştır ve daha da önemlisi tüm orijinal yargı belgeleri kaybolmuştur. Bu durum karşısında geriye yalnızca resmi gazete ve basında yayınlanan bazı belgelerin kopyaları kalmıştır.

Hitler’in “Yahudi Sorunu”nun Nihai Çözümü için verdiği emri gösteren yazılı bir belgenin bulunmadığı da doğrudur. Ancak, olaylar, mahkemede yapılan tanıklıklar ve çok sayıda güvenilir belgeden Avrupa Yahudilerinin yok edilmesini öngören karar verme sürecinin temel unsurlarını algılamak mümkündür. Arşivlerde mevcut binlerce orijinal belgenin yerine, onların az sayıda kopyasıyla yetinmek durumunda kalınsaydı, Nuremberg mahkemelerinin Nazi rejiminin suçlarının doğruluğunu kanıtlamakta bugün sahip olduğu önemli konuma kavuşması mümkün olmazdı. Olası olmayan bie şekilde Türk arşivlerinde etkileyici bazı yeni belgelerin keşfedilmediği taktirde, 1915–1916 yılları arasında gerçekleşen trajik olaylar için hiç bir kanıtın bulunmadığı rahatlıkla söylenebilir.

Aynı zamanda, tehcir ile ilgili bazı olaylar, Türkiye Ermenilerini yok etmek için önceden tasarlanmış olduğu tezini çürütmektedir. Öncelikle, İstanbul, İzmir ve Halep’teki Ermeni nüfusu tehcire tabi tutulmamış, bu kentlerdeki Müslüman halkı da etkileyen bazı sıkıntılar dışında başka zorluğa maruz kalmadan savaşı atlatabilmişlerdir. Bu durum, Hitlerin, Berlin, Köln ve Münich’deki Yahudileri “Nihai Çözümü”e dâhil etmemesi gibi bir anlam taşımaktadır.

Bunun yanında, büyük ölçüde ölüme yol açan ve yaya olarak yapılan zahmetli yolculuğa mecbur tutulanlar, demiryollarının mevcut olmadığı, sadece Doğu ve Orta Anadolu’daki Ermeniler olmuştur. Ayrıca, tek hatlı olan Bağdat demiryolu, asker ve ikmal malzemesi nakli nedeniyle taşıma kapasitesinin sınırına dayanmış olmasına rağmen, göçe tabi olan Ermenilerin tren bileti alarak yolculuk yapmalarına ve bu şekilde göç sürecinin bazı zahmetlerinden kurtulmalarına imkân sağlanmıştır. Çoğu zaman iddia edildiği gibi, niyet eğer sürgünleri yorgunluktan ölecekleri bir zorunlu yüyüyüşe çıkartmak idiyse, o zaman bu cezaya neden herkese uygulanmamaıştır?

Ermeni halkı başka yerlerde de farklı muamelelere maruz kalmıştır. Sürgünlerin çoğu kendi başlarının çaresine bakma durumunda bırakılmaları nedeniyle açlıktan ölmüşken, diğerlerine bazı yerlerde yemek verilmiştir. Kafilelerin başında bulunan bazı jandarmalar görevlerini Ermenileri yağmalayan ve öldüren Kürtlere satarken, diğerleri, koruma görevlerini yerine getirmişlerdir. Bazı yerlerde Ermeniler hangi mezhepten olduklarına bakılmaksızın sürgüne gönderilirken, diğer yerlerde Protestan ve Katolikler (Gregoryenlerden farklı olarak) tehcirden muaf tutulmuşlardır. Zorunlu göçe tabi tutulanlardan birçoğu yeni iskân mahalerindeki zor şartlara yenik düşerken, bazıları ise esnaf ve tüccar olarak yaşamlarını sürdürebilmişlerdir. Bazı mahallerde, Ermenilerin İslam dinini kabul etmeleri dahi onların tehcirden muaf olmalarını sağlamazken, diğer bazı yerlerde İslam dinini isteyerek veya zorla kabul eden birçok Ermeni sürgünden kurtulmuştur.

Bütün bu farklı muameleleri ve sonuçları, önceden tasarlanmış bir yok etme planıyla bağdaştırılmak zordur. Bu durumda 1915–1916 arasında vuku bulan olaylar nasıl açıklanmalıdır?  Bu büyük can kaybının nedenleri nasıl izah edilebilir?

Göçe tabi tutulanlara şefkatli muamele yapılması talimatını veren çok sayıda kararname dikkate alındığında, belgeye dayanan kanıtlardan, Osmanlı Hükümeti’nin, tehciri düzenli bir şekilde - hatta insani bir şekilde - yürütmek istediği ortaya çıkmaktadır. Ancak zorunlu göç emrinin haklı olup olmadığı bir tarafa bırakıldığı takdirde, Ermenilerin tehcir ve iskânının, ülke çapında büyük bir güvensizliğin ve yıkımın yaşandığı bir zamanda ve gerek Türk sivil halkının gerekse askeri personelin ıstırap çektiği ve yoksulluğun yaygın olduğu bir ortamda gerçekleştirildiği unutulmamalıdır. Türk bürokrasisinin yüz binlerce kişiyi kısa bir zamanda ve son derece ilkel olan nakliyat sistemiyle taşıması gerçekten de mümkün değildi.

Olay yerinde bulunan pek çok gözlemci, felaketi bu açıdan değerlendirerek, sürekli olarak Osmanlı bürokrasisinin yeteneksiz ve yetersiz oluşuna atıfta bulunmuştur. Eylül 1915’te Mersin’deki Amerikan konsolosu, uygun ulaşım araçlarının olmayışının karşılaşılan sefaletin baş sorumlusu olduğunu yazmıştır. Aynı tarihlerde, Halep’teki Alman konsolosu, büyükelçisine, Ermeni sürgünlerinin çoğunun açlıktan ölmesinin, onların topluca beslenmeleri sorununa Türklerin çare bulamamış olmalarından kaynaklandığını söylemiştir. Alman Büyükelçiliğinde görevli olan Alexander von Hoesch, Ermeni sorunu üzerine yazmış olduğu uzun raporunda sorunların esas nedenini sorumluluk duygusunun olmayışıyla izah etmiştir. Bazı yerel yetkililer, sürgünlerin çektikleri sıkıntıları dindirmeye çalışırken, bazıları Ermenilere karşı son derece düşmanca davranmış ve İstanbul’un talimatlarına meydan okuyarak onları Kürt veya Çerkezlerin şiddetine terk etmişlerdir.

Bugün, bu tarihi anlaşmazlığın doğuracağı sonuçlar önemli olduğundan, her iki taraf da görüşlerini kabul ettirmek için sert yaklaşımlar benimsemektedir. Türk Hükümeti, olayları kendi görüşünün dışında bir yaklaşımla sorgulayan herkesi misilleme yapmakla tehdit etmektedir. Bu tehdide en son olarak verilebilecek örnek, 2001 yılında Fransız parlamentosunun Birinci Dünya Savaşı sırasında Ermenilerin öldürülmesini soykırım olarak kabul etmesinin ardından, Fransa’dan sipariş edilen 149 milyon dolarlık casus uydusunun alımının iptalıdır. Ermeniler de, aynı şekilde, sert siyasi taktiklere başvurmuşlardır. Bernard Lewis’in 1994 yılında Le Monde gazetesine, bilimsel bir temele dayanarak, Osmanlı Hükümeti’nin Ermenileri imha etme planı olduğunu sorgulayan bir mektup yazması üzerine,  bir Fransız-Amerikan örgütü dava açmış ve Fransız mahkemesi “gerçeğe uygun anılara önyargılı yaklaşımından”  dolayı Lewis’i mahkûm etmiştir.

Ancak, akademik çevrelerden ümit verici işaretler gelmektedir. Son yıllarda, çeşitli konferanslar 1915–1916 olaylarını siyasi bir amaç gütmeksizin konuşmaya hazır olan Türk ve Ermeni bilginlerini bir araya getirmiştir. Türk tarih bilimi miliyetçi bir yaklaşımdan uzaklaşma işaretleri vermekteyken, Ermeni yanlısı bazı bilim adamları da propagandaya yönelik söylem içermeyen araştırmalar yapmaya başlamışlardır. Tabii bu tür çabalar, aykırı tutum sergileyen tarihçilerin ihanet hatta vatan hainliğiyle suçlanması sonucunu vermiştir. Kısa sürede taraflar arasında hakiki bir uzlaşmanın olmasını beklemek gerçekci değildir.

Bütün bunlar, cevaplanması son derece zor soruların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Son olarak, ama aynı derecede önemli olan bir soru da, soykırım kavramının Türkler ile Ermeniler arasında yüz yılı aşkın anlaşmazlığın devam etmesinde oynadığı rol ile ilgilidir. Bu sorun masaya yatırıldığında, karşılıklı olarak kabul gören bir çözüme ulaşılması son derece zor hatta imkânsız görünmektedir. Türk tarihçisi Selim Deringil’in yazdığı gibi, kulakları duymayan taraflar arasında yapılan “soykırım mıydı değil miydi” diyaloğundan uzaklaşılıp, bunun yerine tarafların “ortak bir bilgi projesine” yönelmeleri gerekmektedir.

Eğer bu tavsiyeye uyacak olursak, Ermeni trajedesini en iyi ne şekilde değerlendirmeliyiz?  Hiç şüphesiz tehcir kararının temel amacı bütün bir grubu ortadan kaldırmak değildi. Temel amaç, Ermeni gerilla birliklerine destek sağlanmasını engellemek ve Ermenileri savaş bölgeleriyle diğer stratejik alanlardan uzaklaştırmaktı. Osmanlılar için Balkan Savaşları (1912–1913) esnasında diğer Hıristiyan azınlıklarla yaşanan acı tecrübeler, toplumsal ayaklanma ile toprak kaybına karşı aşırı bir duyarlılığa yol açmıştı. İçişleri Bakanı Talat Paşa’nın, 1915 yılında, “Avrupalılara, Türkiye’nin içişlerine karışma fırsatını hiçbir zaman vermemek için, yabancı unsurlardan arınmış bir Türk toplumunun oluşturulması gerektiğini”  bakanlar kuruluna söylediği rivayet edilmektedir. Büyükelçi Morgenthau, ne kadar olursa olsun, bağımsızlık elde etmeye kararlı olan ve İmparatorluğun çıkarlarına ters hareket eden bütün topluluklara karşı hükümetin şiddet kullanması gerektiğinin, Savaş Bakanı olan Enver Paşa tarafından kendisine çeşitli vesilelerle söylendiğini iğfade etmiştir.

Osmanlı yönetimini, yolsuzluktan, kötü yönetimden ve Birinci Dünya Savaşı esnasında kendi halkına çektirdiği acılara karşı duyarsızlığından dolaylı sorumlu tutmak mümkün olduğu gibi, hiç şüphesiz, Ermeni halkının maruz kaldığı insani felaket için de bir ölçüde sorumlu tutmak mümkündür. Ancak, bu argüman daha da ileriye götürülerek geçmişin bilinciyle Ermeni devrimcilerinin oluşturduğu tehdidin ciddiyetinin, kısmi bir tehcire bile haklılık kazandırıp kazandırmadığı sorgulanılabilir. Kanadalı araştırmacı Gwyne Dyer’in, Türklerin, Osmanlı Ermenilerin tümünün sadakatsiz ve vatan haini oldukları ve isyan ettikleri yolundaki iddiaları, Ermeni duyguları bakımından, tam anlamıyla doğru sayılabilirse de, fiiliyatta bunların sadece kısmen doğru olduğunu ve Ermenilere yapılanları haklı göstermek açısından tamamen yetersiz kaldığını yazmak suretiyle, durumu en isabetli şekilde ifade ettiği söylenilebilir.

İleride yapılacak bir tartışma için, hem Ermeniler hem de Türkler bu değerlendirmeyi kabul edebilseler - bir başlangıç noktası oluşturmak üzere de olsa- modern tarihin en acı ve uzun süredir devam eden anlaşmazlıklarından bir tanesinde önemli bir aşama kaydetmiş olacaklardır.

 ----------------------
* Massachussets Üniversitesinde Siyaset Bilimi -
- ERMENİ ARAŞTIRMALARI, Sayı 19, Sonbahar 2005
            Tavsiye Et

   «  Geri
Yorumlar