Anasayfaİletişim
  
English

ASAM İnsanlığa Karşı Suçlar Araştırma Enstitüsü Yüksek Ödülü

M. Serdar PALABIYIK*
ERMENİ ARAŞTIRMALARI, Sayı 19, Sonbahar 2005

 

PROF. DR. GUENTER LEWY’YE VERİLEN “ASAM İNSANLIĞA KARŞI İŞLENEN SUÇLAR ARAŞTIRMASI YÜKSEK ÖDÜLÜ”

 

‘İnsanlığa Karşı İşlenen Suçlar’ kavramı araştırılması son derece dikkat ve özen isteyen bir konudur. İnsan doğasının yıkıcılığının altında yatan karmaşık faktörlerin analizi büyük bir yetkinlik ister. Konunun bu derece hassas oluşu bir taraftan incelenmesini güçleştirmekte, diğer taraftan da tarihçinin omuzlarına büyük bir sorumluluk yüklemektedir. Bu zor ve meşakkatli görevi üstlenen az sayıdaki nitelikli araştırmacının teşvik edilmesi ve desteklenmesi gerekir. Bu bilinçle hareket eden ASAM, ‘İnsanlığa Karşı İşlenen Suçlar Araştırması Yüksek Ödülü’ adı altında soykırım ve insanlığa karşı işlenen suçlar konusunda yapılan çalışmalar için bir ödül ihdas etmiş ve bu ödül ilk olarak bu konu ile ilgili yaptığı dikkat çekici çalışmalar nedeniyle Prof. Dr. Guenter Lewy’ye verilmiştir.

 

24 Kasım 2005 tarihinde düzenlenen ödül töreninde ilk olarak Avrasya-Bir Vakfı Başkanı Şaban Gülbahar bir konuşma yapmıştır. Konuşmasında tarih yazımının zor ve tuzaklarla dolu bir süreç olduğunu belirten Gülbahar, bu süreçte ancak cesur ve sorumluluk sahibi yazarların başarılı olabileceğini dile getirmiştir. Bu konuşmanın ardından kendisine tevcih edilen ödülü alan Prof. Guenter Lewy bir konuşma yapmış ve konuşmasında insanlığa karşı işlenen suçlar ve soykırım kavramlarını irdeledikten sonra bu konuları incelerken yaşadığı zorlukları ve bu ödülü almaktan duyduğu memnuniyeti dile getirmiştir. Ödül törenine Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, Koç Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Norman Stone,   ASAM Başkanı E. Büyükelçi Gündüz Aktan ve İnsanlığa Karşı Suçlar Araştırma Enstitüsü Başkanı E. Büyükelçi Ömer Lütem’in de aralarında bulunduğu çok sayıda davetli katılmıştır.

 

Aşağıda Şaban Gülbahar ve Prof. Dr. Guenter Lewy tarafından yapılan konuşma metinleri yer almaktadır.

 

ŞABAN GÜLBAHAR TARAFINDAN YAPILAN KONUŞMA

 

Sayın Misafirler,

 

Hepinize hoş geldiniz derken sözlerime Atatürk’ün ünlü bir vecizesi ile başlamak istiyorum:

 

“Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan, yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.”

 

Tarih yazımı cesaret ve sorumluluk isteyen son derece zor bir iştir. İnsanlık tarihinin karanlık köşelerinde gezinmek ve gerçekleri gün ışığına çıkarmak ancak usta ve cesur kalemlerin kalkışabileceği meşakkatli ve tuzaklarla dolu bir süreçtir. Tarih aynı zamanda güç demektir. Tarih yazımı ise bu gücün nasıl ve ne ölçüde kullanılabileceğini belirler. Bu noktada da en önemli sorumluluk tarih yazarındadır. Güç onun elindedir ve bu gücün nasıl kullanılacağına o karar verir. Ancak şurası da unutulmamalıdır ki, tarih çok değerli bir hazineyi saklayan kilitli bir sandık gibidir, sırlarını herkese açmaz. Bu sandığın kilidini açabilecek anahtar ise ‘sorumluluk’tur. Yalnızca geçmişe sadık kalma sorumluluğunu gösterebilenler, tarihin tozlu ve karanlık koridorlarında yürüyebilme ve onun sırlarına vakıf olabilme şansına sahiptirler.

 

İşte Prof. Guenter Lewy bu sorumluluğu hakkıyla yerine getirebilen nadir fikir adamlarından biridir. Onun içindir ki, yazdıkları tüm dünya tarafından takdirle karşılanmakta ve büyük bir ilgiyle okunmaktadır.

 

Prof. Guenter Lewy 1923 yılında Almanya’da doğdu. Henüz on yaşındayken Nazi rejimi iktidara gelmiş ve büyük bir baskı ve şiddet dönemi Almanya’yı kasıp kavurmaya başlamıştı.  Prof. Lewy, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde, 1939 yılında, önce Filistin’e oradan da Amerika Birleşik Devletleri’ne göç etmiş, ancak maalesef akrabalarının bir kısmını da Nazi rejiminin gerçekleştirdiği soykırımda kaybetmiştir.

 

Üniversite eğitimine Amerika’da City College of New York’da başlamış, daha sonra Columbia Üniversitesi’nden yüksek lisans ve doktora derecelerini almıştır. 1953 yılında Columbia Üniversitesinde başladığı akademik kariyerini 1964’ten bu yana University of Massachusetts/Amherst’de sürdürmektedir.

 

Prof Lewy’nin çocukluk ve ilk gençlik döneminde yaşadığı acı deneyimler akademik hayatının nirengi noktasını oluşturması açısından son derece önemlidir. Ancak eserlerinde göze çarpan hususların başında, ele aldığı konuyu derin bir incelemeye tabi tutması ve geniş bir felsefi perspektifle yaklaşması gelmektedir.

 

Prof. Lewy’nin irdelediği temel sorunsal insanların neden ve nasıl kine ve nefrete dayalı bir ideoloji oluşturdukları ve bu süreçte din ve ahlakın olumlu veya olumsuz bir rolü olup olmadığıdır. İnsan doğasının yıkıcılığının en üst seviyesi olan soykırım kavramı bu nedenle eserlerinde sıkça incelediği bir konu olmuştur. Lewy’ye göre nefrete dayalı bir ideoloji oluşturmanın temelinde ‘ötekileştirme’ yatmaktadır. Bir grubun kendi kimliğini tanımlayabilmek için diğer grupları ‘ötekileştirmesi’ yaygın bir yöntem olarak pek çok toplumda görülmüştür ve halen de görülmektedir. Ancak Nazi idaresi altındaki Almanya’da ötekileştirme en uç noktaya ulaşmış ve ‘öteki’ olarak tanımlanan grup bin yıllık bir antisemitizm süreci sonucunda sistematik bir etkinlikle yok edilmiştir. Prof. Lewy bir taraftan bu sürecin nedenlerini ve sonuçlarını irdelerken diğer taraftan da din ve ahlak gibi soyutlamaların bu yıkıcı ideolojilerin oluşmasını engellemede nasıl yetersiz kaldıklarını veya nasıl baskın grup tarafından kullanıldıklarını incelemektedir.

 

Prof. Lewy bu geniş, ancak aynı derecede derin bakış açısı ile farklı konularda nitelikli çalışmalar yapmıştır. Özellikle insanlığa karşı işlenen suçlarla ilgili yazdığı eserler, büyük bir dikkat gerektiren son derece karmaşık bir konunun ne derece ustalıkla incelenebildiğini göstermesi açısından dikkate şayandır. Prof. Lewy, tabiri caizse, bir cerrah hassasiyeti ile insanlık tarihinin en büyük yarası sayılabilecek insanlığa karşı işlenen suçların semptomlarını teşhis etmiş ve literatüre kazandırmıştır.

 

Prof. Lewy’nin insanlığa karşı işlenen suçlarla ilgili eserlerinin en önemlileri arasında yer alan ve “The Nazi Persecution of the Gypsies” başlığını taşıyan kitabında, Nazi rejiminin Çingenelere karşı uyguladığı mezalim anlatılmaktadır.  Eserde, Almanya’da Yahudi toplumu ile karşılaştırıldığında hemen hemen hiçbir ekonomik ve entelektüel güce sahip olmadıkları halde Çingenelerin Nazi rejimi tarafından nefret edilen bir azınlığa neden ve nasıl dönüştürüldüğü incelenmektedir. Prof. Lewy derinlemesine araştırdığı bu konuyu öylesine büyük bir dikkatle kurgulamıştır ki, Publisher’s Weekly dergisi bu eseri “Fikirleri tartışmaya açık olsa da Prof. Lewy davasını büyük bir dikkatle savunuyor” ifadesiyle övmüştür. Library Journal Dergisinde ise bu eser “konuyla ilgili temel çalışma” olarak nitelendirilmiştir.

 

“Catholic Church and Nazi Germany” başlığını taşıyan ve Avrupa ile Amerika’da büyük ilgi uyandıran kitabında ise Prof. Lewy, Katolik Kilisesinin Nazi soykırımındaki rolünü incelemiştir. Bu bağlamda eserde, kendisini sevgi dini olarak tanımlayan veya en azından söylemsel olarak öyle olduğu varsayılan Hıristiyanlığın nasıl ‘ötekileştirme’ ideolojisine destek verdiği açıklanmaktadır. Kitapta Alman Katolik rahiplerinin Hitler’in ideolojisini ve ‘Ari ırk’ düşüncesini nasıl destekledikleri çarpıcı alıntılar ve örneklerle dile getirilmektedir. Bunun içindir ki, İkinci Dünya Savaşı’nın tüm yıkıcılığına şahit olmuş ünlü Amerikalı gazeteci William L. Shirer,  Lewy’nin bu eserinin konusunun “büyük bir açıklık ve cesaretle incelenmiş” olduğunu söylemiştir.

 

Prof. Lewy’nin bu ayın sonunda yayımlanacak olan son kitabı ise “Osmanlı Türkiye’sinde Ermeni Katliamları: Tartışmalı Bir Soykırım” başlığını taşımaktadır. Bu eser aslında Prof. Lewy’nin hayatını adadığı soykırım kavramının siyasallaştırılmasına, dolayısıyla da içinin boşaltılmasına entelektüel bir başkaldırıyı simgelemektedir.

 

İnsanlığa karşı işlenen suçlar, az önce de belirttiğimiz gibi, incelenmesi büyük bir dikkat ve cesaret isteyen bir konudur. Bu konuda yapılan az sayıdaki nitelikli araştırmalar ve çalışmalar teşvik edilmeli ve desteklenmelidir. İşte bu amaçla bu akşam burada Prof. Guenter Lewy’ye ASAM’ın “İnsanlığa Karşı İşlenen Suçlar Araştırması Yüksek Ödülü” verilmesi münasebetiyle toplanmış bulunuyoruz. Sayın Lewy’nin bu mütevazı ödülü kabul buyuracağını umuyorum.

 

Teşekkür ederim.

 

GUENTER LEWY TARAFINDAN YAPILAN KONUŞMA

 

Bana bu ödülü tevcih ettiğiniz için büyük bir onur duydum. Genellikle akademisyenler, kitapları dost uzmanlar tarafından fark edilip değerlendirildiğinde kendilerini mutlu addederler. Dünyanın diğer tarafından büyük bir okuyucu kitlesine ulaşmak ise gerçekten çok mutluluk verici bir olaydır. Açıktır ki, küreselleşme kavramı artık yalnızca ekonomik bir fenomen değil; aynı zamanda ulusal ve dini sınırların ötesinde insani çalışmaların birliğini de içeriyor.

 

Bu ödülün tevcihine vesile olan kitaplarımın nasıl kaleme alındığı konusu hakkında da bir kaç kelimeyle söz etmek istiyorum. Doğum yerim olan Almanya’yı, 1939 yılında, 15 yaşında bir çocuk iken Hitler’in Yahudi Meselesine Nihai Çözüm’ünde bir istatistik olmamak için terk ettim. Nazi tiranlığı altında bir Yahudi olarak büyümem, muhtemeldir ki, mezalim ve soykırım gibi sorunlar üzerindeki ömrüm boyunca devam eden ilgimi açıklar. Ayrıca, yüzeysel olarak bakıldığında basit ve karmaşadan uzak görünen, ancak gerçekte son derece karmaşık olduğundan şüphelendiğim tarihsel olaylar daima dikkatimi çekmiştir. Bu durum, bazı vakalarda hiç beklemediğim sonuçlara ulaşmamı sağlamıştır.

 

Doktora tezimi, tiranlığa karşı direnme hakkını – hatta bazı uç durumlarda tiranın öldürülebileceğini – savunan 16. yüzyılda yaşamış bir İspanyol Cizvit Papazı, Juan de Mariana, üzerine yazdım. Totaliter Nazi rejimini, baskının uç noktalarda uygulandığı bir rejim olarak mütalaa ettim ve bu nedenle Katolik Kilisesi’nin bu rejime nasıl tepki verdiği üzerinde durmaya karar verdim. 1945 yılında Bavyeralı rahiplere yazdığı bir mektupta Papa XII. Pius Almanya’yı yöneten ‘şeytani’ güçlere karşı savaştıkları için milyonlarca Katolik’e şükranlarını sunuyordu. Ancak bu konuyu daha derinlemesine araştırdığımda Kilisenin Nazi rejimine direnenlerin cesaretini kırmakla kalmadığını, aynı zamanda da onları kınadığını öğrendim. Bu rejime karşı savaşan çok az sayıda Katolik de sadece devlete değil kilisenin otoritesine de isyan ediyordu. Kilise o dönemde son derece yaygın olan milliyetçi söylemi paylaşıyordu ve Hitler’e karşı direnişi engelleyen otoriteye aşırı saygı hissiyatından da nasibini almıştı. Kilisenin özenle sınırladığı rejime karşı muhalefet, insanlık için özgürlük ve adalet inancından değil onun okullarını, gazetelerini ve manevi misyonunu korumak gibi kurumsal çıkarları hakkında duyduğu endişeyle şekillenmişti.

 

Birkaç yıl önce, soykırım ile ilgili mukayeseli bir çalışma yapmaya karar verdim. Bu projeden vazgeçmemin en önemli nedenlerinden biri çalışmaya karar verdiğim tüm tarihsel dönemlerin var olan literatür tarafından yetersiz bir şekilde incelenmiş ve anlaşılmış olduğu kanısına varmam oldu. Bu da beni arşivlerde orijinal belgeler üzerinde çalışmaya yöneltti. Bu zaman alıyordu ve zaman, özellikle benim yaşımdaki insanlar için, sınırlı sayıda arz edilmiş bir üründü. Örneğin Nazi rejiminin Çingenelere uyguladığı muamele hakkındaki yaygın görüş, bu talihsiz azınlığın Yahudiler gibi faaliyetleri veya inançları nedeniyle değil ırksal olarak tanımlanmış bir grup oldukları için katledildiklerini iddia ediyordu. Kısa sürede bu görüşün yanlış olduğunu keşfettim. Çingeneler Hindistan’dan geldikleri ve köken olarak “Aryan” kabul edildikleri için Himmler “saf Çingene” olarak tabir edilen Çingeneleri tehcirin dışında tutmuştu. Sosyal düzenleme kriterleri de bu seçme sürecinde önemli bir rol oynamıştı. Yahudilerden farklı olarak Çingeneler var oldukları için yok edilmek üzere seçilmemişlerdi.

 

Osmanlı Ermenilerinin Birinci Dünya Savaşı sırasındaki talihsiz kaderlerinin de bir yanlış nitelendirme ve yanlış anlaşılma olduğunu öğrenmek bu dinleyiciyi şaşırtmayacaktır. Bununla beraber muhtemelen tam anlamıyla bilinmeyen ancak herkes tarafından kabul edilen benim ulaştığım sonuç şudur ki, bu uzun süreli tartışma sırasında iki taraf da karmaşık bir tarihsel gerçeği basitleştirilmiş ve çarpıtmıştır. Her iki taraf da zaman zaman kendi tezlerini savunmak ve bu konuda yapılan tartışmaları susturmak için ağır taktikler kullanmışlardır. Her iki kampta yer alan tarihçiler kasten yapılan yanlış çeviriler, konu dışı bazı önemli belgelere atıf veya bazı tarihsel vakıanın görmezden gelinmesi gibi bilimselliği sorgulanır bazı ikna taktiklerine başvurmuşlardır.

 

Son birkaç yıl boyunca bu durumda bazı değişiklikler göze çarpmaktadır. Türk tarih bilimi bir tür milliyetçilik sonrası dönemin işaretlerini vermektedir. Diğer taraftan Ermeni tarafı da propagandacı retorikten bağımsız araştırmalara girişmektedir. Umulmaktadır ki, kısa zaman içinde 1915–1916 yıllarının trajik olaylarını, diğer birçok tarihi konu için çoktan kabul edilmiş partizan olmayan bir tavırla tartışmak mümkün olacaktır.

 

Amerikan entelektüel hayatı da baskıcı düzenlemelerden muaf değildir. Vietnam Savaşı sırasında akademik yaşamın siyasallaştırılmasına tanıklık ettik ve yakın geçmişte de siyasal doğruluk talepleri ile karşılaştık. Ermeniler hakkında yazdığım bu kitabı yayımlayacak bir yayınevi bulmakta yaşadığım zorluk buna örnek gösterilebilir. Doğru ilim, ucu açık ve dış baskılardan bağımsız olmalıdır. Tarihsel doğrular yasama organlarının veya diğer devlet kurumlarının oyları ile değil tarihçilerin akil uzlaşısı ile belirlenebilir. Ancak akademisyenler eserlerini duyuramadıkça özgür araştırma kanunlarına kendilerini adamaları bir sonuç getirmez. Ödülünüzde var olan ruh bu hayati ilkenin korunmasına yardımcı olacaktır.

 

Çok teşekkür ederim.

 ----------------------
* ODTÜ Uluslararası İlişkiler, Araştırma Görevlisi - spalabiyik@gmail.com
- ERMENİ ARAŞTIRMALARI, Sayı 19, Sonbahar 2005
            Tavsiye Et

   «  Geri
Yorumlar