| | Öz: Bu makalede Alman Parlamentosunun Ermeni soykırım iddialarını tanıyan bir karar almasının ardında yatan etmenler incelenmektedir. Bu çerçevede, Almanya’nın Yahudi Soykırımı suçunun getirdiği sorumluluğu paylaşma düşüncesi, Türk kökenli Alman vatandaşlarının durumu, Almanya’nın Türkiye’nin AB üyeliğini engelleme girişimleri ve bir çok Avrupa ülkesinin parlamentosunun Ermeni soykırım iddialarını tanıyan kararlar alması Almanya’yı da böyle bir karar almaya yönlendirmiştir. Makalenin ikinci bölümünde ise Protestan Kilisesi’nin bu siyasi süreç içindeki rolü incelenmektedir. Makale Alman siyasi aktörleri ile dini kurumları arasındaki bağı da gün yüzüne çıkarmayı amaçlamaktadır.
Anahtar Kelimeler: Alman Parlamentosu, Ermeni Soykırımı iddiaları, Alman Protestan Kilisesi (Evangelische Kirche Deutschlands – EKD), Avrupa Kiliseleri Konferansı (Konferenz Europäischer Kirchen – KEK), Hıristiyan Demokratik Birlik Partileri (CDU/CSU)
Abstract: This article analyzes the factors that resulted in the recognition of the Armenian genocide allegations by the German Parliament. Accordingly, German attempts to divert attention from Holocaust to another genocide, the situation of Turkish-origined German citizens ,the German attempt to block Turkish accession to the European Union, and the pressure that was engendered by the recognition of Armenian genocide allegations in the parliaments of some other European countries forced German Parliament to adopt such a resolution. The second part of the article, on the other hand, mainly deals with the impact of the Protestant Church on this governmental process. It tries to unfold the connection between German political actors and the religious establishments.
Keywords: German Parliament, Armenian Genocide allegations, German Protestant Church (Evangelische Kirche Deutschlands – EKD), Conference of European Churches (Konferenz Europäischer Kirchen – KEK), Christian Democratic Union Parties (CDU/CSU)
GİRİŞ
Bilindiği gibi, Ermeni Sorunu ile ilgili nerdeyse tüm dünya kamuoyunda ve Türkiye'de birbirine zıt iki ayrı tez egemendir. Biri, etkin Ermeni lobilerinin faaliyetleri ile yayılmış ve gerek siyasi aktörlere, gerekse toplumlara dayatılmış olan 1915 yılında Osmanlılar tarafından Ermenilere karşı kasıtlı ve sistematik biçimde bir "soykırım" uygulandığı iddiasıdır, diğeri de, Ermeni ve Batılı kaynaklarca hiç bahsedilmeyen yüz binlerce Müslümanın Ermeniler tarafından katledildiği savaş ve mukatele durumunda, Osmanlı ordusunun manevra alanını garanti altına almak ve karşılıklı boğazlaşmayı önlemek için alınan "zorunlu göç" (tehcir) tedbiridir.[1]
Büyük bir tarihi yanılgı içersinde bulunan Hollanda, Polonya, Slovakya, Rusya, Arjantin, Uruguay, Fransa, Belçika, Güney Kıbrıs, ABD ve AB'nin ulusal, uluslar üstü veya bölgesel parlamentolarının asılsız Ermeni iddialarını kabul etmelerinden sonra, Türkiye Cumhuriyeti'nin Avrupa Topluluğuna tam üyelik için başvurusunun yaklaşık kırkıncı ve sözde Ermeni Soykırımı'nın 90. yıldönümünde, Federal Almanya Cumhuriyeti Federal Meclisi 16 Haziran 2005’te "1915 Ermeni Sürgün ve Katlinin Hatırlanması ve Anılması: Almanya, Türkler ve Ermenilerin Barışmasına Katkıda Bulunmalıdır” başlıklı kararı kabul etmiştir.[2]
Aslında beş yıl önce durum Türkiye açısından çok daha olumlu idi. 2000 yılının Nisan ayında Almanya Federal Parlamentosu'na sunulan "Soykırım'ı mahkûm etme zamanıdır!" isimli imza kampanyası, bir sene sonra meclisin dilekçe komisyonunca "Yaraların açılması yerine iyileştirilmesi gerekir"[3] ibaresiyle Alman Dışişleri Bakanlığı'na yönlendirilmiştir ve bu yönlendirme önerisi onaylanmıştır. Dilekçe komisyonunun 10 Ekim 2001 tarihli basın açıklamasına göre, Alman Dışişleri bu konuyla 2001 senesinin Haziran ayında ilgilenmiş ve Türk tarafının, Ermeni ve Türklerin ortak geçmişlerinin gayriresmi bir biçimde sivil toplum örgütleri tarafından ele alınmaya başladığına işaret edilmiştir[4]. Komisyon bu konuyu böylece kapatmıştır.[5]
Dilekçe komisyonunun, sözde soykırımın tanınmasına yönelik olan başvuruyu Dışişleri Bakanlığı'na yönlendirmeden evvel, Almanya Demokratik Sosyalizm Partisi'nin (PDS) meclis grubunun Federal Hükümete yönelttiği "1915/1916 Olayları'nın soykırım olarak" tanıyıp tanımayacağına ilişkin soru önergesine, 13 Mart 2001 tarihinde "Ermeni Katliamı'nın yorumu... tarihsel bir sorudur. Bu nedenle bu sorun tarih biliminin konusudur ve ilk etapta bununla ilgili olan Ermenistan ve Türkiye’yi ilgilendiren bir sorundur" cevabı verilmiştir.[6]
Konu ile ilgili başka bir soru önergesine de Alman Dışişleri Bakanlığı Eylül 2002'de "Geçmişin ele alınması, ilk önce ilgili olan Ermenistan ve Türkiye'nin arasındaki konudur... Federal Hükümet 1915 ve 1917 arasındaki üzücü olayların ele alınmasına hizmet eden tüm inisiyatifleri uygun görmektedir. Bu araştırmaların sonuçlarının yorumu tarihçi ve hukukçular tarafından yapılmalıdır. Fakat yaraların açılmalarının yerine iyileştirilmelerinin gerektiğine dikkat edilmelidir" cevabını vermiştir[7].
Hıristiyan Birlik Partileri (CDU/CSU) Milletvekili Erwin Marschewski'nin, Federal Almanya Hükümeti'nin Ermenilerin "Soykırımı tanıma" talepleri hakkındaki görüşünü ve Almanya'nın Türkiye'nin AB ile müzakereleri çerçevesinde bu konuyu gündeme getirip getirmeyeceği üzerine olan soru önergesine, 29 Aralık 2004'te aynı cevap verilmiştir.[8]
Ermeni İddiaları'nı savunan yazarların eleştirel yaklaşımları ve araştırmalarına neden olan Almanya'nın Sözde Ermeni Soykırımı konusunda Türkiye'ye yönelik bu 'yumuşak' tutumu[9], 2005 yılında "zanlının suçunu" ispatlayan yeni bir "kanıt" veya "belge" bulunmamasına rağmen neden birdenbire değişti? Fransa ve ABD'nin aksine büyük bir Ermeni lobisinin bulunmadığı ve iki buçuk milyon Türk'ün yaşadığı Almanya'nın parlamentosu, neden Türkiye ile arasını bozabilecek "1915 Ermeni Sürgün ve Katlinin Hatırlanması ve Anılması: Almanya, Türkler ve Ermenilerin Barışmasına Katkıda Bulunmalıdır" isimli kararı kabul etti?
Alman Federal Meclis'inin kararını etkilemiş olan çeşitli faktörler bulunmaktadır:
a) Yahudi Soykırımı nedeniyle imajı kötü olan Almanların yükünün hafifletilmesi
b) Yabancılar ve Türk Sorunu
c) AB sürecinin ve olası birlik üyesi Türkiye'nin ilerideki nüfuzunun engellenmesi
d) 90. yılın beraberinde getirdiği baskı
e) Protestan kiliselerinin Alman siyasetine etkisi
Yahudi Soykırımı Suçunun Beraberinde Getirdiği Yükün Hafifletilmesi
Nazi rejimi döneminde Avrupa'da sistematik, planı ve rasyonel metotlara uygun olarak organize edilen Yahudi Soykırımı ve bunun sonucunda ortaya çıkan Almanların kolektif suç algısı, kendi toplumlarında dışarıya yönelik utanç ve içeriğe yönelik kendi tarih ve milletlerine karşı nefrete yol açmaktadır. II. Dünya Savaşı mağlubu ve uzun süre işgal altında kalmış, bölünmüş ve "özel tarihsel geçmişi" yüzünden siyasi açıdan hareket alanı dar olan Almanya'da, çeşitli alanlarda (bilim, dizi, müze, tartışma, tazminat talepleri, sergi, filimler, hatıra kitapları, araştırma vs.) bu Yahudi Soykırımı gerçeği kurumsal temelde gündemde tutulup, Almanların toplumsal belleklerinde muhafaza edilmekte ve onlarda derin psikolojik etkilere yol açmaktadır. Yahudi Soykırımı gerçeği Alman devlet ve toplumunda o kadar benimsenmiş, kabul ettirilmiş ve içselleştirilmiş ki, toplumsal ve hukuki bir refleksle bu hakikati reddeden aşırı sağcılar ve Naziler, "Holocaust İnkârcısı" diye damgalanıp hapis cezası gibi yaptırımlarla baskı altına girmektedir. Gerçek veya sözde soykırımlara maruz kalanlar ve onlardan sonra gelen kuşakların psikolojik sorunları yerine, soykırımı işlemiş olan milletler ve onlardan sonra gelen nesillerin "fail travmaları" (Tätertrauma) üzerine araştırmalar yapan Bernhard Giesen'e göre Yahudi Soykırımı "Alman kimliğinin travmatik özünü oluşturmaktadır".[10]
Soğuk Savaş'ın bitiminden sonra Doğu Almanya ile birleşerek Avrupa bütünleşme sürecinde ve dünya politikasında önemli bir güç odağı olmayı hedefleyen Federal Almanya'nın, yükünü hafifletmek için, "suç ortağı" araması ve dolaylı yoldan kitlesel Yahudi katliamının rolünü azaltma isteği Ermeni iddialarının kabulünde bir nedendir. İlber Ortaylı'ya göre Almanlar, artık "özgün suçlarını ... paylaşacak tarihi ortaklar aramaktadırlar."[11] Bundan dolayı da Ermeni Soykırımı tezine önem verilmekte, ayrıca Nazilerin Jöntürklerden esinlendiği en azından ima edilmektedir.
Ermeni tezlerinin savunucularından Tessa Hoffmann, "1915 Soykırımı"nda bazı yöntemlerin Alman Nazilerin uygulamalarından önce devreye sokulduğunu, ölene kadar çalıştırmak, Ermenilerin trenle kamplara nakli, Ermenilere tifüs mikrobu aşılanması, Trabzon'da Nazi gaz odalarının adeta prototipi olan gaz hamamlarının varlığı, Hitler'in dönemin Erzurum Alman konsolosu tarafından bilgilendirilmesi ve tabii Hitler'in Yahudi katliamı planlamasında "Bugün Ermenilerin imhasından zaten kim bahsediyor?" suali bu tezin temel argümanlarını oluşturmaktadır. Böylelikle Hoffman Almanların Yahudi Soykırımı yükünü hafifletmeye çalışmaktadır.[12] Sözde Ermeni Soykırımı ve Holocaust arasında bağlantı olmasa bile, mukayese yöntemi ile Türkler Almanların fikir hocalığı ile suçlanmaktadır.
Bir başka akademisyen, Ermeni, Kürt ve Alevi konularında Türkler ve Türkiye hakkında farklı ve tek yanlı çıkışları olan Hans-Lukas Kieser[13], sözde Ermeni Soykırımı ve Yahudi Soykırımı hakkında benzerlikler olduğu iddiasında bulunan çeşitli makaleleri derleyip yayınlamıştır.[14]
Seyhan Bayraktar ve Wolfgang Seibel, Federal Alman Hükümeti'nin Eylül 2002’deki ılımlı cevabını Yahudi Soykırımı üzerine uyarlayıp eleştirel görüşlerini şu şekilde dile getirmektedirler[15]:
"Geçmişin ele alınması, ilk önce İsrail ve Almanya'nın arasındaki konudur .... Federal Hükümet 1933 ve 1945 arasındaki üzücü olayların ele alınmasına hizmet eden tüm inisiyatifleri uygun görmektedir. Bu araştırmalarının sonuçlarının yorumu tarihçi ve hukukçular tarafından yapılmalıdır. Fakat yaraların açılmalarının yerine iyileştirilmelerinin gerektiğine dikkat edilmelidir. Federal Hükümet'in Ermeni Soykırımı hakkındaki bu yatıştırıcı tavrı daha az rezil ["skandalös", BG] olup olmadığı sorgulanabilir."
Gündüz Aktan'ın da saptamasına göre Yahudi soykırımı suçunun yarattığı travmanın hafifletilmesi amacı Alman Parlamentosu'nun da kararnamesine yansımıştır[16]:
“Kararnamenin bir bölümünde 'Ermenilerin sürgün tarihinin Almanya'da 20. yüzyıldaki etnik anlaşmazlıkların tarihiyle birlikte ele alınması' talep ediliyor. Böylece ilk kez resmi bir metinde, Ermeni olaylarının Yahudi soykırımı çerçevesinde düşünülmesini öngören yaklaşıma yer veriliyor. Metinde, Ermeni katliamlarının 'ölüm yürüyüşleri', 'kamplar' ve 'özel birlikler' vasıtasıyla yapıldığının iddia edilmesi, Ermeni olaylarının Yahudi soykırımıyla kıyaslandığını gösteriyor. Yani soykırım kavramı sulandırılarak Almanya'nın vicdan azabı hafifletilmeye çalışılıyor”
Tarihin dürüst bir şekilde ele alınmasının gereğini ve barışın en önemli temelini teşkil ettiğini vurgulayan, bu hususun özellikle Avrupa hatırlama kültürü çerçevesinde geçerli olduğuna ve milli tarihin karanlık sayfalarıyla açık bir şekilde yüzleşmenin de buna dâhil olduğuna işaret eden bu kararname, Ermeni tehcirinin bir toplu kıyım olduğu konusunda Türkiye hariç neredeyse bütün dünya kamuoyunda bir mutabakat bulunduğu ön kabulünden yola çıkarak, sanki Nazilerin Yahudi Soykırımı'nı kabul etmeyen Almanları ikna etmek için yazılmış niteliktedir[17]. Böylece "tarihi failler topluluğu"ndan oluşan Almanya'nın kendi özel tarihi geçmişinden esinlenerek kendinde her devlet ve millete karşı bu ahlaksal dersi verme yetkisi gördüğünü kanıtlamaktadır[18].
Yabancılar ve Türk sorunu
İşsizlik, Soğuk Savaş'ın sona ermesi, Avrupa bütünleşmesinin beraberinde getirdiği Avrupa benmerkezciliği ve özellikle kanlı 11 Eylül eylemleri sonucu "ötekileşen" ve "marjinalleştirilen" yabancı, Türk ve Müslümanlara karşı düşmanlığının arttığı dönemde, topraklarında yaşayan iki buçuk milyon (Müslüman) Türk'e kolayca hükmetmek ve Türkiye ve Almanya arasında salt köprü işlevi görmekten çıkıp doğrudan ciddi bir politik faktör haline gelebilecek olan Türk lobiciliğini ortadan kaldırmak, etnik Alman nüfusu gitgide azalan Almanya'nın başka bir amacıdır[19].
Her devlet, topraklarında yaşayan insanlara hükmetmek ister. Bu temel istek Alman devleti için de geçerlidir. Canan Atılgan'ın Alman siyasetçilerle söyleşilerine dayanan saptamasına göre, Türklerin Almanya'ya sadakati ve bağlılığı istenmektedir. Bir belgeye göre Federal Meclis'teki Hıristiyan Demokratlar Birliği'ne mensup Niedersachsen Eyalet Grubu üyelerinin çifte vatandaşlığa karşı çıkmalarının asıl nedeni, ileride Türkler'in Federal Anayasa Mahkemesi tarafından ulusal azınlık hakları talep edip, yüzde beşlik oy barajı uygulamasından muaf kalarak Federal ve Eyalet Meclisleri'ne kolayca girebilen bir etnik azınlık partisi kurmaları kaygısından ibarettir.[20] Bazı siyasetçiler, Türklerin Alman toplumu içinde kontrol altında tutulması gereken ayrı bir toplum olduklarını savunmaktadırlar.[21] Dönemin Federal Alman İçişleri Bakanı Otto Schilly bile, Almanya'da homojen ve milli bir Türk azınlıktan rahatsız olmaktadır.[22] Hatta Türk dernekleri Alman siyasetçiler tarafından toplumsal barışı tehlikeye sokan etnik çıkar örgütleri olarak tanımlanmaktadır.[23] Belki de bu yüzden Almanya'da Türk Ulusal Kimliği'ne karşı çıkan bölücü, mezhepçi, cemaatçi, dinci, yıkıcı derneklere müsamaha edilmektedir.
Hıristiyan Demokratlar Biriği'nin Protestan Çalışma Grubu (Evangelischer Arbeitskreis der CDU/CSU) EAK'nın ‘Protestan Sorumluluk’ (Evangelische Verantwortung) isimli yayın organında yayınlanan ‘Türkiye'deki İslamiyet ve Milliyetçilik’ isimli makalede Türkiye'nin AB'ye girmesi, Türk (Ulusal) Kimliği ve Almanya'daki Türkler sorunlarına değinilmektedir[24]:
"Yüksek demografik büyüme oranı yüzünden görünebilen yakında 90 milyonu aşan bir nüfusa sahip olan Asyalı İslami büyük bir ülkenin krizlerden tam olarak arınamamış AB'ye alınması rasyonel açıdan dikkatli olunması gereken bir süreçtir."
Bu anlayışın temelinde, Türk-İslam anlayışı ve Türk kimliğinin özgünlüğü yatmaktadır[25]:
"Türk kimliği üç temelden oluşmaktadır: etnik [milli] şuur, ... milliyetçilik ve Sünni İslam. Türkiye, değişik tasarlanmış olan Din ve Milliyetçilik ilişkilerinden dolayı Arap ülkelerinden farklıdır. Oralarda İslamiyet ... (zayıf) milliyetçilikle savaşmaktadır. Fakat güçlü Türk milliyetçiliği İslamiyet'i kullanmakta, hatta millileştirmektedir."
Bu mantığa göre Türkler, "öteki" gruplara zulüm uygulamaktadır: "Ermeniler, Rumlar, Kürtler ve Alevilere ... olan baskı Türklerin milliyetçi-dinci üstünlük duygusundan kaynaklanmaktadır."[26] Milliyetçiliklerinden ve İslam anlayışlarından korkulması gereken ve yazar tarafından Türk olarak algılanmayan etnik ve mezhepsel gruplara baskı uyguladıkları öne sürülen Türklerin devletini AB'ye almak mantıklı değildir. Avrupa'nın göbeğinde "Türklerce yönetilen paralel topluluklar" tehlikesi mevcuttur.[27] Bundan dolayı Türkiye AB'nin dışında tutulmalı ve bu güçlü Türklük şuuru bertaraf edilmelidir. Maksat, Türkiyesiz, tarih, dil, özgün din anlayışı ve milli kimliğinden yoksun, entegre yani aslında asimile olmuş bir tipleme yaratmaktır. Bunun bir temeli "Alman-İslam" projesidir, diğeri de Ermeni Sorunu'dur. Almanya'da yaşayan ve Almanya ve manevi açıdan bağlı oldukları ülke Türkiye arası köprü işlevi gören Türklerden, Alman Şarkiyat Enstitüsü Başkanı Udo Steinbach'a göre "Müslüman inancına mensup Alman vatandaşı"[28] olmaları istenmektedir. Bundan dolayı Almanya'daki eyaletler, Alman okullarında mezheplere göre ayrı Almanca İslam dersleri sunmaya başlamışlardır. Böylece bu uygulamaya kadar Alman Hıristiyanların din dersleriyle aynı zamanda verilen ve M.E.B. tarafından hazırlanan bir müfredat uyarınca verilen Türkçe, Sosyal Bilgiler ve Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerini içeren, Türklerin zihnisel gelişimlerine katkı sağlayan ve Türkiye'ye, milli tarihlerine, dillerine, kısacası Türk Ulusal Kimliği'ne bağlılıklarını ayakta tutan Türkçe eğitim programları, fiilen tasfiye edilme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Bundan ziyade Türk Milli Kimliği konusunda hassas ve "devletçi" olan Atatürkçü dernekler ve Diyanet İşleri Türk İslam Birliği (DİTİB) dernekleri Alman kamuoyunda yok sayılmaktadır. Udo Steinbach, entegrasyon konusunda Almanya'da Türkler ve Türkiye'nin karşı çıkmalarına rağmen uzun süre faaliyet gösteren bazı hilafetçi köktendinciler yerine İslami açıdan liberal olan Atatürkçüler ve Diyanet İşleri Başkanlığı'na bağlı olan ve karşıtlarınca sahte ve ulusalcı "Devlet İslam’ını lanse etmekle suçlanan en büyük Müslüman dernekleri federasyonu Diyanet İşleri Türk İslam Birliği'ni entegrasyonu engellemekle suçlamaktadır[29]:
"Peki, Türk devletinin buraya gönderdiği öğretmenler resmi olarak nasıl bir ideoloji beraberlerinde getiriyorlar? Bu entegrasyon ideolojisi değil, entegrasyonu engelleme ideolojisi ... Peki Almanya'da İslami din dersi tartışmasını kimler frenliyor? DİTİB'çiler, burada Türkiye'nin resmi İslamiyet'ini isteyenler. Ama bu resmi Türk İslamiyet’inin işlevlerinden biri de, Türklerin kimliğini İslamiyet aracılığıyla güçlendirmek. ... Gelin, burada yaşayan göçmenlerle, yani Müslüman inancına sahip Alman yurttaşlarla ilgilenecek forumlar ve kurumlar kuralım. ... Bir önyargıdan yavaş yavaş kurtulmaya başlamamız gerekiyor. Bu önyargıya göre, dünyevi, laik Kemalist Türkler tanım gereği iyidir, dindarlar da kötü."
Büyük ihtimalle bundan dolayı Türkler Alman medyası ve kamuoyunda artık "Müslüman göçmen" olarak nitelendirilmektedir. SPD Federal Meclis Milletvekili Lale Akgün bile artık haber dergilerinde "Müslüman SPD siyaset kadını"[30] olarak tanımlanmaktadır. Artık Almanya'daki Türklerin durumu "Alman İslam’ı – Almanya'daki İslam"[31], "Almanya'daki Müslümanlar"[32], "İslami Göç"[33], "Euro-İslam'a giden yol mu?"[34] gibi isimlerle ele alınmaktadır.
Hükmedilmesi gereken ve "entegre olması" gereken Türkleri ehlileştirmenin Alman-İslam Sentezi'nden başka diğer bir yolu, Sözde Ermeni Soykırımı'nın gerçek olduğunu hem Almanlar hem de Almanya'da yaşayan Türklere kabul ettirmekten geçer. Federal Meclis kararında, Almanya'daki "Türkiyeli Müslümanların" tarihi anımsamaları, yani asılsız Ermeni İddiaları’nı tanımalarının görevleri olduğu belirtilmektedir.[35] Artık salt "Türkiyeli Müslüman" olarak nitelendirilen Türklerin, kendi tarih, millet ve devletlerinden utanmaları ve böylece Alman toplumuna daha kolay uyum sağlamaları istenmektedir.
Bununla da kalmayıp, Federal Alman Hükümeti'ne, "Ermenilerin sürülüp yok edilmesinin" eyalet eğitim politikalarına dâhil edilmesini tavsiye eden bu kararname, Alman ve Türkler arasında huzursuzluğa yol açabilecek niteliktedir. Eyaletlere yönelik ders tavsiyesi ile zaten Kıbrıs, Güneydoğu, İslam ve Ermeni Sorunu gibi hassas konularda okullarda Alman öğrenciler ve öğretmenler ve Türklerin arasında kişisel tartışmalara neden olan huzursuzluk, sistematik biçimde kurumsallaştırılabilir.
Ayrıca Ermeni iddiaları savunucuları, sözde Ermeni soykırımını Yahudi soykırımı ile karşılaştırarak Almanların bu konudaki hassasiyetlerinden de faydalanmaktadırlar. Bu yazarlar, Naziler'e karşı şartlan(dırıl)mış Alman toplumunun mevcut "Holocaust İnkarcı'larına" yönelik refleksini asılsız Ermeni iddialarını açıkça reddeden ve Türk tezini savuna kişi ve kuruluşara karşı kullanmaktadırlar. Kıbrıs ve Güneydoğu gibi meselelerde zaten Türk ve Türkiye aleyhtarı görüşlere sahip olan koşullandırılmş Alman kamuoyu[36], Türkiye'nin bu meselede de haksız olduğunu inanmaktadır. Ermeni Sorunu'nda kendi görüşlerini sunan Türk dernekleri, Alman toplumu önünde "inkârcı" olarak suçlanmaktadır. Bundan ziyade kamuoyuna veya parlamentoya kendi görüşlerini sunmak isteyen, bunun için araştırmacı yazar getiren Türk üniveristeli öğrencileri dernekleri veya diğer sivil toplum kurumları, (yerel, bölgesel veya federal) Alman medyasında ya yok sayılmakta ya da kamuoyunun önünde "inkarcı" olarak suçlanmaktadır. Türk tezini savunan yazarları panellere davet eden üniversite öğrencileri dernekleri, hukuki açıdan suç olmasa bile, bir nevi toplumsal ve psikolojik baskı altına girmektedirler. Bir üniversitede tüzel kişiliği olmayan veya siyasi konulara müdahalesi yasak olan Fakülte Konseyleri Meclisi (Fachschaftsrätetag) FSRT, araştırmacı yazar Erich Feigl'i davet eden Konstanz Türk Öğrencileri Derneği’nden "soykırım inkarcısı" olarak lanse edilen adı geçen yazarı çağırdığından dolayı özür dilemesini istemiştir.[37] Böylece Ermeni iddiaları'nı yalanlamanın yasak olmamasına rağmen Türkler baskı altında bulunmaktadırlar. Yine KOTÖD derneği yetkilileri, toplantıda Alman seyirciler tarafından, farklı ve aykırı Türk tarih anlayışları yüzünden entegre olmamakla yani Alman toplumuna uyum sağlamamakla suçlanmıştır. Toplantı hakkında haber veren Alman Südkurier Gazetesi manşetinde "Integration mit dem Handwerkzeug der Leugner" ("İnkarcıların metotları ile entegrasyon", 25.6.2005) başlığı ile düşündürücü haberler yayınlamıştır.
Sözde Ermeni Soykırımı'ın tanınmasının, Almanya'da yaşayan Türkler ve Almanlar arasında sorunlara yol açabileceği, bazı Ermeni tezlerinin savunucularının da gözünden kaçmamıştır, fakat "resmi" Türk tezine karşı çıkan Türkler'in de artık mevcut olduğu, bunların hain olarak damgalanma tehlikesiyle karşı karşıya bulundukları öne sürülmekte ve onların hareket alanı açılması istenmektedir[38]:
"Özellikle eğitim düzeyi yüksek Almanya Türkleri arasında 'soykırım' tezini savunanların çoğalması, o nedenle doğal karşılanmalıdır. Zira, egemen söyleme itiraz, karar mekanizmalarında yer edinilebilmesini imkansız kılmaktadır. Bir başka ifadeyle, 'soykırım' tezini sorgulayan bir Türkün, ne medyada, ne politikada, ne de akademi çevrelerinde iş bulması mümkündür."[39]
AB Sürecinin ve AB'nin Olası Üyesi Türkiye'nin İlerideki Nüfuzunun Engellenmesi
Türkiye'nin Avrupa Birliği ile bütünleşme ve müzakere sürecinde gündeme gelen Güneydoğu, Kıbrıs, azınlıklar, Ruhban Okulu sorunları, Ermeni Meselesi ve istenen tavizler, Milli Mücadele, Lozan Barış Antlaşması, Kıbrıs Barış Harekatı ve Terörle Mücadele ile edilen stratejik kazanımları kaybetmeye, bölünmez bütünlüğün zarar görmesine yolaçabilirse, Türkler'in kaygılarından dolayı bütünleşme süreci ya tehlikeye girer ya da bu kaygıların haklı çıkmasından dolayı gücünü yitirmiş küçük bir Türkiye'nin AB'ye olası nüfuzu engellenmiş olabilir. Türkiye için Sszde Ermeni soykırımını tanımak, Ermeniler'in tazminat ve toprak talepleriyle karşılaşmak anlamına gelmektedir. Bundan dolayı Türk hükümetinin bu konuda tavizkar davranmasının ihtimali düşük olmaktadır. Eğer bu tanıma talebi AB ile bütünleşmenin yeni bir şartı olur ise, Türkiye'nin AB'ye katılması zorlanabilir. Onun için Ermeni Sorunu gündemde tutulmaktadır[40]:
"16-17 Aralık 2004 tarihinde yapılan AB Brüksel Zirvesi Sonuç Bildirgesi'nde 21. paragrafta Avrupa Parlamentosu tarafından alınan 15 Aralık 2004 tarihli karara işaret edilmektedir. ... 15 Aralık tarihli Avrupa Parlamentosu kararında Türkiye'nin 18 Haziran 1987 tarihli kararın gereğini yerine getirmediği ifade ediliyordu. ... 18 Haziran 1987 tarhili 'Ermeni Sorununun Siyasi Çözümü' başlığı altında aldığı tavsiye kararında Avrupa Parlamentosu 1915-1917 dönemindeki olayları 1948 BM Sözleşmesi'ne göre soykırım olarak adlandırmakta ve Türkiye'nin Ermeni soykırımını tanımasının üyelik yolunda engel teşkil ettiğini belirtmektedir."
Ayrıca Almanya'nın AB ortağı Fransa'nın parlamentosunun soykırım iddilarını kabul etmesi ve 29 Mayıs 2005'te, yani Federal Alman Meclisinin kararından iki hafta önce Fransız seçmenlerinin Türkiye'nin AB'ye girmesi ile bağlantı kurulan bir referandumda AB Anayası'nı reddetmesi sonucu, Almanya’nın Türkiye siyasetini tekrar gözden geçirmiş olması imkan çerçevesinin dahilindedir. 2007 yılında Başkan olmayı hedefleyen Fransız İçişleri Bakanı Nicolas Sarkozy, Türkiye'nin tam üyeline sıcak bakmamaktadır.[41] Almanya hem AB hem de Ermeni Sorunu hakkında Fransa'nın dış politikasına zıt davranamaz.[42]
Doğu Bloku'nun çökmesi ve büyüyen Avrupa vasıtasıyla önemi artan Almanya'da, Türkiye'ye stratejik açıdan daha az muhtaç olduğu için, Türkiye yanlısı siyaset önemini yitirmiştir ve Türkiye'nin çıkarını savunmaya pek gerek kalmamıştır[43]. Bundan dolayı Federal Meclis kararı onaylanmış, ancak "Ermenilerin neredeyse tamamen imha edilmeleri", "Ermenilerin sürülüp yok edilmeleri"[44] gibi ibareler yüzünden zaten gereksiz olan "soykırım" sözcüğü kullanılmamıştır.
90. Yıl Baskısı ve Sözde Ermeni Soykırımının Birçok Parlamento Tarafından Tanınması Sonucu Oluşan Psikolojik "Baskı" Ortamı
Sözde Ermeni Soykırımı'nın 90. yıldönümünün Ermeni ve Ermeni dostlarınca çeşitli ve geniş çaplı faaliyetlerle anılması, doksan rakamının sembolik bir rakam olması ve ABD, Rusya, Güney Amerika ve Avrupa'da birçok parlamentoda Ermeni soykırımını tanıyan kararlar alınması, Almanya’da asılsız Ermeni iddialarının tanınmasının lehine bir ortam hazırlamıştır. Bu bölgesel, ulusal ve uluslarüstü meclis kararlarının sayısının artması, Almanya gibi azınlıkta kalmak istemeyen bazı ülkelerin parlamentolarını bu iddiaları resmen gerçek olarak tanımaya itmektedir.
Protestan Kiliselerinin Alman Toplumu ve Meclisi Üzerindeki Nüfuzu
Alman Parlamentosu'na yöneltilen sözde soykırımın tanınması önergesini sunan Hristiyan meclis grubu üyelerinin büyük bir kısmının Protestan olması, protestanlığın siyasal nüfuzunun göstergesi niteliğindedir. CDU/CSU'nun Meclise sundukları Ermeni iddialarını içeren önerge, Halle Martin Luther Üniversitesi Lepsius Arşivi Direktörü ve protestan ilahiyatçısı Prof. Dr. Hermann Goltz tarafından kaleme alınmıştır.[45] Alman Protestan Kilisesinin, Alman toplumu ve Hristiyan Birlik Partisi milletvekillerini meclisin sözde soykırımı tanımasına yönelik olarak etkilemesi muhtemeldir.
Federal Almanya'da klasik laiklik anlayışına karşın din ve siyaset arasında işbirliği mevcuttur. Kiliseler Nazizm sonrası demokratik Almanya için bir istikrar faktörü olarak görülmektedir.[46] Bu karşılıklı işbirliğinin birkaç örneği, orduda kiliseye bağlı asker papazların varlığı, özel olmayan TV kanalların kurullarında kilise temsilcilerinin de bulunması, sosyal ve siyasi konularda kiliselerin kendi fikirlerini ortaya koyma haklarıdır.[47] Kiliselerin Alman siyasetine etkileri ve bağlantıları hakkında aktörlerin ve bu nüfuzu takip eden izleyicilerin anlattıklarından ziyade bilimsel bilgi ve verilerin eksikliğinden araştırmacı Göttrik Wewer yakınmıştır.[48] Almanya'daki Protestan kiliselerinin, çeşitli alanlardaki faaliyetleriyle Alman Parlamentosu'nu veya sözde soykırım tezlerinin tanınmasına dair girişimlerde bulunan Hristiyan milletvekillerini etkilemiş olması imkan dahilindedir.
Ermeni Sorunu'nun ve Protestan kiliselerin Ermeni taraftarı faaliyetlerinin tarihçeleri birbirlerine bağlıdır. Protestan misyonerleri ve kiliseleri 19. yüzyıldan beri Anadolu'da Ermenileri Batıya bağlamak için Protestanlaştırma faaliyetlerine girişmiş ve Ermeni komitecilerini teşvik etmişlerdir. Bunların arasında Protestan Prusya’nın ağır bastığı Alman İmparatorluğu’ndan Anadolu’ya giden misyoner papazlar da bulunmaktadır. Bunun en meşhur örneği, Johannes Lepsius'dur. Ermeni tezini savunan Alman çevrelerin dayandıkları isimlerin önde gelenlerinden biri olan Dr. Johannes Lepsius, Federal Meclis'in kararnamesinde övünçle bahsedilen, fakat kendi tutanaklarını bile Ermeni davası için kasıtlı manipüle etmekten uzak durmayan ve böylece sözde soykırımı belgelemeye çalışan bir Alman protestan misyoner papazıdır.[49]
Almanya Protestan Kilisesi EKD (Evangelische Kirche Deutschlands), devlet tarafından resmen muhatap alınan ve tanınmış bir din teşkilatı olarak vergi ve medya alanlarında çeşitli imtiyazlara sahip olan Protestanlar'ın en büyük çatı örgütüdür. Synode isimli EKD yasama organı, kilise hükümlerini kararlaştırma ve dünyevi veya kiliseyi ilgilendiren konular hakkında demeç verme yetkisine sahiptir. EKD Kurulu (Rat der EKD), kilise konfederasyonunun yürütme ve dışarıya karşı temsil kurumudur. Kurul Başkanı Wolfgang Huber'dir. Synode dünyevi ve dini meseleleri ele almak için EKD Kurulu ile birlikte yılda bir toplanmaktadır.
7-11 Kasım 2004’te Magdeburg'ta düzenlenen 10. toplantının üçüncü gününde asılsız Ermeni iddiaları üç kez gündeme gelmiştir. EKD Kurulu Başkanı Wolfgang Huber, konuşmasının "Barış ve Güven" altbaşlıklı kısmında Almanlar'ın Herero Soykırımının 100. Yıldönümü vesilesiyle Federal Bakan Heidemarie Wieczorek-Zeul'ün Namibya'dan özür dilemesine değindikten sonra, AB yolunda bulunan Türkiye'nin hala Sözde Ermeni Soykırımı'nı yalanlamasını eleştirmiştir. EKD Kurulu Başkanı Wolfgang Huber, AB ile Türkiye arasındaki müzakerelerin tam üyelikle sonuçlanmasından ziyade ucuaçık olması gerektiğini altını çizdikten sonra, soykırımın inkarının Protestan Kilisesi açısından AB'ye girişte büyük bir engel teşkil ettiğini vurgulayıp, AB Komisyonu'ndan, sözde soykırımın tanınmasını da bir kriter olarakkabul etmesini talep etmiştir. Bundan başka Türkiye'deki gayrimüslim ve bunların içinde de özellikle Hristiyan azınlıkların dinsel özgürlüklerinin kısıtlı olduğunu öne süren Huber, AB'nin müzakere kararına eleştirel baktıklarını ve Türkiye ve AB arası bir CDU/CSU partilerinin savundukları imtiyazlı ortaklığın daha iyi bir yol olabileceğini iddia etmiştir.[50] Bilindiği gibi Hristiyan Demokrat Birlik Partileri de, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne tam üye olarak katılmasını reddedip, "imtiyazlı ortaklık" önermektedirler.
Toplantıda söz alan ve Ermenistan gezisinde bulunmuş olduğunu açıklayan Synode üyesi Papaz Hempel, Türkiye'nin sözde soykırımı reddetmesinin AB ile bütünleşmek için bir engel teşkil etmesi gerektiğini, "inkarın" AB Komisyonu'nca da görmezden gelindiğini vurgulamış ve toplantıdan AB Komisyonu'nun bunun üzerine gitmesinin gerektiğine ilişkin bir kararın çıkmasını desteklediğini belirtmiştir. Ayrıca Ermenistan ziyareti esnasında, sözde soykırımın Alman şahitler tarafından bilindiğini, fakat onların bu olayı kamuoyundan gizlemek zorunda kaldıklarını "farkettiğini" öne süren Hempel, bu konuda da bazı düzenlemelerinin yapılmasını savunmuştur.[51] Böylece Hempel isim vermeden kendisini "soykırım şahiti" lanse eden Protestan misyoner papazı Johannes Lepsius'a değinip, onun susturulması dolayısıyla, sözde soykırım gerçeğinin kamuoyuna yayılamadığını vurgulamıştır. Karar aşamasına gelinmeden Synode üyesi Trösken, Almanya'da da sözde soykırımın reddedildiğini ve buna karşı çıkanların sorunlarla karşılaştıklarını öne sürüp, Johannes Lepsius'un Berlin'deki evinin anma ve araştırma merkezi olarak kullanılmasının engellenmesini örnek vermiştir.[52] Seyhan Bayraktar ve Wolfgang Seibel, Lepsius'un evinin bu amaçla kullanılmasının bizzat Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin diplomatik girişimi sonucu engellendiğini iddia etmektedirler.[53] Eğer bu öne sürülen husus doğru ise, Protestan Kilisesi EKD'nin, Türk diplomasininin engelini kamuoyu yoluya aşmak istemesi sonucu çıkartılabilir.
EKD Synode toplantısında Sözde Ermeni Soykırım'ın da dile getirildiği iki karar kabul edildi[54]:
(1) EKD "Synode" toplantısı, AB ile müzakerenin arkası açık olması gerektğini, Hristiyan ve diğer dinlerinin Türkiye'de durumlarının iyileşmediğini, azınlıkların ve "Kürt Halkı'nın" haklarının yeterli garanti edilmediğini, kadınların "namus cinayetlerine" maruz kaldıklarını, reformlara rağmen uygulamalarda aksamaların olduğunu, Türkiye'nin, sözde Ermeni Soykırımı da dahil olmak üzere dürüst ve açık bir şekilde kendi tarihi geçmişini sorgulamadığı takdirde, sulh, adalet ve barışmaya dayalı kalkınmanın mümkün olmadığını öne sürdü. EKD Kurulu, AB ile Türkiye arası müzakerelerinin eleştirel biçimde takip etmek ve bu konuları gündeme getirmekle görevlendirildi. (2)"Almanya Protestan Kilisesi'nin Ermeni Soykırımı hakkında 10. Synode Konferansı'nın üçüncü toplantı günündeki 14 numaralı kararnamesi ile EKD Synod’u, EKD Kurulu'ndan Ermeni Soykırımı'ın 90. Yıldönümü vesilesiyle bu konuyla yakından ilgilenmesini ve görüş bildirmesini diler[55].
Alman Protestan Kilisesi siyasi yetkilerle donatılmadığından, bu kararlarının başarılı bir şekilde gerçekleştirilmesi için Federal Almanya Cumhuriyetinin yasama ve yürütme kurumlarının devreye girmesi gerekmektedir. Bunun için EKD çeşitli faaliyetlerde bulunmuştur.
- EKD'nin doğrudan lobicilik imkanları
Alman devletinin tüm anayasal organlarıyla ve Avrupa Birliği nezdinde sürekli temas halinde görüş alışverişinde bulunan ve kilise ve devlet arasındaki ortak çıkarların koordine edildiği EKD'nin adeta bir devlet dairesi gibi işleyen resmi bir diplomatik bağlantı yeri ("Verbindungsstelle") ve kurumu vardır: “Almanya Protestan Kilisesi Kurulu'nun Federal Almanya Cumhuriyeti ve Avrupa Birliği Nezdindeki Yetkilisi” (Der Bevollmächtigte des Rates der Evangelischen Kirche in Deutschland bei der Bundesrepublik Deutschland und der Europäischen Union). "Prälat" ünvanını taşıyan bu yetkili diplomatik görevli bir din adamıdır. Görevi EKD Kurulu'nu siyasal gelişmelerden haberdar edip, EKD'nin güncel siyasal meselelerdeki görüş ve çıkarlarını Alman ve AB mercilerine karşı temsil etmektir. Ayrıca, federal kurumların üyelerine dini hizmet vermektedir. Yetkili aynı zamanda Federal Dışişleri Bakanlığı ve diğer ülkelerin büyükelçilikleriyle de irtibat halindedir ve EKD kurumlarının kararları ve faaliyetleri hakkında Parlamento, Federal Şansölye veya Federal Cumhurbaşkanı'na bilgi vermektedir.[56] Yasama görevinin sürekli izlenmesi de Yetkili'nin ilgi alanının dahilindedir.[57] EKD temsilcisi Alman anayasasında adı geçen kurumlarla sürekli irtibat halindedir.
Ermeni Meselesi hakkında Alman Parlamentosu ve Protestan kilisesi arasında resmi işbirliği kurumsal açıdan mümkündür. Nitekim sözü geçen önergeyi sunan Protestan CDU/CSU milletvekillerinin aralarında EKD Kurulu üyesi Hermann Gröhe de bulunmaktadır.[58]
- EKD’nin Konu ile İlgili Demeçleri
EKD Başkanı Wolfgang Huber, bir demecinde Türkiye'nin AB'ye girmesinin zorlanmaması gerektiğini, Ermeni Soykırımının inkarı ve Türkiye'deki Hıristiyanlar'ın din özgürlüğüne sahip olmamalarının Avrupa'ya giden yolda ayakbağı teşkil ettiğini iddia etmiştir.[59]
EKD Kurulu Basın Sözcüsü Christoff Vetter ise, 21 ve 23 Nisan 2005'te biri "Barışma için Anma" ("Erinnern um der Versöhnung willen")[60] başlığını taşıyan, diğeri ise Huber'in Almanya'nın sözde Ermeni Soykırımı ortağı olduğundan dolayı Ermeniler'den onun "Sonradan özür dileme ricası"nı ("Nachträgliche Bitte um Verzeihung") dile getiren, asılsız Ermeni iddialarının Türkiye ve Almanya tarafından tanınmasına yönelik iki beyannameyi kamuoyuna açıklamıştır.
Ayrıca EKD'nin de işbirliği içinde bulunduğu Avrupa Kilise Konferansı ("Konferenz Europäischer Kirchen"; KEK) ve Fransa Protestan Kiliseleri Birliği Başkanı Jean-Arnold de Clermont'ın 16 Nisan 2005 tarihli "KEK'in Ermeni Soykırımı'nın 90. Anma Günü Açıklaması" ("KEK Stellungnahme der KEK aus Anlaß des 90. Gedenktages des Völkermords an dem armenischen Volk") isimli demecinde "Soykırım"ın Türkiye tarafından tanınmasını lüzumu ve AB ile müzakerenin dikkatle izlenmesinin gerekliliği dile getirmiştir.[61]
- EKD'nin Ayin ve Anma Merasimleri
Sözde Ermeni Soykırımının 90. yıldönümü vesilesiyle 24 Nisan'da başkent Berlin’deki Dom kilisesinde EKD tarafından hem Protestan hem de Katolik Hristiyanlar için ortak düzenlenen ve KEK Başkanı'nın da katıldığı görkemli dini anma merasimini bizzat EKD Başkanı Wolfgang Huber yönetti[62]. Huber’in anma toplantısının devamındaki konuşmasında, iddiaların tanınması için parlamentoya başvuran Hristiyan Birlik Partisi'nin önergesi ve 16 Haziran 2005'te CDU/CSU'nun önergesi üzerine kabul edilen meclisin kararnamesiyle içerik ve uslüp açısından aynı ifadeleri kullanması, bir ortaklaşa hareketin varolduğuna dair ipucu olarak görülebilecek niteliktedir. Huber'in demeci Hristiyan Demokratlar Birliği meclis grubu üyelerinin başvurusu ve Federal Meclis kararnamesinde de belirtildiği gibi, Türkiye'nin kendi tarihiyle açık ve dürüst bir biçimde yüzleşmesi, Almanya'daki okullarda sözde soykırımın öğretilmesi, Ermeniler için büyük çaba sarfeden papaz Johannes Lepsius'un anılması, barışma için soykırımın kabul edilmesinin şart olması gibi hususları içermektedir.[63]
- EKD'nin Panel faaliyetleri
Protestan Kilisesi'ne bağlı veya kiliseye yakın çevrelerce desteklenen eğitim programlarının ve seminerlerin düzenlendiği Protestan Akademileri (Evangelische Akademie[64]) ağı ile toplum ve kilise arasındaki diyalog pekiştirilip, Sözde Soykırım propagandaları geniş çapta yapılmaktadır. 4-6 Mart 2005 (Berlin[65]) ve 9-10 Aralık 2005 (Wittenberg[66]) tarihli paneller sadece bir kaç örnektir. 23-25 Mart 2001 tarihinde Mühlheim[67] Protestan Akademisi semineri bizzat Alman-Ermeni Cemiyeti ile birlikte düzenlenmiştir.[68] Bu tip panellerle Protestan Kilisesi Alman kamuoyuna asılsız Ermeni iddialarını kabul ettirmeye çalışmaktadır[69]:
"Doğrudan kiliselere bağlı, finansmanı ise, devletçe toplanan kilise vergilerinden temin edilen kilise akademilerinin, 'Kürt' ve 'İslam sorunu'ndan sonra, medya/politika ve üniversite çevreleriyle birlikte şimdi de 'Ermeni Sorunu'na eğilmeleri, Almanya'nın Türkiye gündeminin tepeden belirlendiğini bir kez daha gösteriyor."
- EKD'nin Yayınları
EKD "EKD Texte" isimli bir dizi çıkartmaktadır. Daha 2003 yılında, 78 numaralı "Hristiyanlar'ın çeşitli Ülkelerdeki Yaşadıkları" ("Erfahrungen von Christen in verschiedenen Ländern") isimli bir makalede gayri müslimler'in baskı altında olduğu ve Ermeniler'in 1915 yılında bir soykırıma tabi tutulduğu iddia edilmiştir.[70]
EKD’nin dışında asılsız Ermeni iddialarını destekleyen bir diğer kurum da Protestan Haber Ajansı’dır (Evangelischer Pressedienst – EPD). Bu kurum kendi ifadesi ile "Protestan Kilisesi tarafından desteklenen bağımsız haber ajansıdır"[71], fakat 2005'in Mart ayında Berlin'deki Protestan Akademisi tarafından düzenlenen Sözde Ermeni Soykırımı panelindeki beyanname ve demeçlerin EPD tarafından piyasaya sürülmüş olması EKD ve EPD arası bir işbirliğinin belirtisidir[72].
Fakat bu kilise ve siyaset arası bulunan köprünün temeli sadece din kurumları tarafından atılmamıştır.
Alman Hristiyan Demokratlar Birliği CDU/CSU partileri, kendi Protestan siyasetçileri için Protestan Çalışma Grubu (Evangelischer Arbeitskreis) EAK'yi kurmuşlardır. Birlik partilerinin finanse ettiği EAK'nin, tüzüğü, karar mekanizmaları ve tam üyeleri hakkında pek bilgi bulunmamaktadır.[73] Başkanı Federal Parlamentosu milletvekili Thomas Rachel'dir. EAK düzenli olarak Protestan aydınların siyasi konular hakkındaki yorumlarını yazdıkları ayda bir Evangelische Verantwortung (Protestan Sorumluluk) dergisini yayın organı olarak çıkartmaktadır. EAK yayın organı Ermeni Sorunu ve Türkiye hakkında eleştirel ve tek yanlı makaleler içermektedir. Bunun son örneklerinden biri de yukarıda bahsi geçen "Türkiye'de İslamiyet ve Milliyetçilik" isimli makaledir.[74]
Ermeni iddilarının tanınmasına yönelik başvuruda bulunan Hristiyan Birlik Partisi' nin milletvekillerinin Protestan üyelerinin önde gelenlerinden Dr. Christoph Bergner Evangelische Verantworung'un Nisan 2005'teki sayısında yayımlanan "Osmanlı İmparatorluğu'nda Ermenilerin Yok Edilişinin Başlangıcının 90. Yıldönümü Hakkında" isimli başyazısında CDU/CSU'nun Parlamentoya sözde soykırımı tanınmasına dair başvurusuyla hem kelime hem de içerik [("imha edilme", kendi tarihini dürüst biçimde ele alma ve tarihle yüzleşip barışa katkıda bulunma", vs.] açısından hemen hemen aynı ifadeleri kullanmaktadır.[75] Derginin aynı nüshasında yine önergeyi kaleme almış olan Prof. Dr. Goltz'un Lepsius’u ve faaliyetlerini öven yazısı yer almaktadır: "Johannes Lepsius'un siyasi ve entellektüel başkaldırı gücü Dietrich Bonhoeffer'inkiyle mukayese edilebilir."[76] Dietrich Bonhoeffer Hitler Diktatörlüğü'ne karşı çıktığı ve ölümü göze aldığı için, Jöntürkler ve Türkler bir bakımdan Naziler'le eşdeğer görülüp, Almanlar'ın Yahudi Soykırım suçu bu karşılaştırma yüzünden hafiflemiş olmaktadır.
EKD, EAK ve CDU/CSU'nun arasında bir bağlantı her üç kurumun yetkililerinin demeçlerinde yer alan "kendi tarihini dürüst biçimde ele alma" ve "tarihle yüzleşip barışa katkıda bulunma" gibi içerik ve ifade açısından hemen hemen aynı kelimelerin kullanılması, bir tesadüf yerine bir ortaklaşa harekatın sözkonusu olduğunun göstergesidir. Dahası sözde soykırımın tanılmasına yönelik başvuruda bulunan CDU/CSU'lu Protestan Milletvekillerinin arasında EKD Kurulu üyesi Hermann Gröhe'nin bulunması, böyle bir bağlantının bulunduğuna ilişkin somut bir gösterge niteliğini taşımaktadır. Parlamentoya sunulan CDU/CSU tasarısını bizzat kaleme alan Ermeni Tezi Savunucusu ve Halle Martin Luther Üniversitesi Lepsius Arşivi direktörü ve protestan ilahiyatçısı Prof. Dr. Hermann Goltz'un Birlik Partileri Meclis Grubu ile bağlantısını sağlayan CDU milletvekili ve protestan ilahiyatçısı Matthias Bergner'dir.[77]
Hıristiyan Demokratik Birlik Partilerinin bu kritik önergesinin başarısının nedenleri nedir? Almanya'nın iç siyasetine Türkiye'nin seçim malzemesi olma niteliği önemli bir faktördür. Kültürel ve dinsel açıdan Türkiye'nin AB üyeliğine karşı olan ve "imtiyazlı ortaklık" kavramını savunan Hristiyan Demokrat Birlik Partileri, Türkiye'nin AB ile bütünleşmesini Ermeni Sorunu ile engelleyebileceklerini düşünmüşlerdir[78]:
Eyalet seçimlerini birer birer kaybeden ve Mayıs 2005'te erken Federal Seçim kararını alan Sosyaldemokrat ve Yeşiller oy kaygısı yüzünden Türkperver tavırlardan kaçınıp, Hristiyan muhalefetin "1915 Ermeni Sürgün ve Katlinin Hatırlanması ve Anılması: Almanya Türkler ve Ermenilerin Barışmasına Katkıda Bulunmalıdır" başlığını taşıyan kararını onaylamışlardır. SPD ile Goltz'un kaleme aldığı önergenin bağlantısını yine protestan din bilimcisi Markus Meckel sağlamıştır.[79]
SONUÇ
Daha 2000 yılında Ermeni İddiaları'nı geri çeviren Alman Parlamentosu, 2005 yılında Hristiyan Demokrat Birlik Partileri'nin girişimi sonucu, "1915 Ermeni Sürgün ve Katlinin Hatırlanması ve Anılması: Almanya, Türkler ve Ermenilerin Barışmasına Katkıda Bulunmalıdır" kararını kabul etmiştir. Alman Federal Parlamentosu'nun sözde soykırımı tanıma kararının birkaç nedeni vardır. Nazi Dönemi'nde işlenen Yahudi Soykırımı suçu yüzünden uluslararası ilişkilerde siyasi hareket alanı on yıllardan beri dar kalan ve olumsuz bir imaja sahip olan Almanya, kendine yükünü hafifletmek için, Türkler'i Ermeni Sorunu ile suç ortağı yapmaya çalışmaktadır. Sözde Ermeni Soykırımının gündemde tutulması ile Türkiye'nin AB ile bütünleşmesi veya diğer AB ülkelerine nüfuz edebilmesi de engellenmektedir. Ayrıca Almanya’nın Türkiye'nin AB ile bütünleşmesi ve Ermeni iddiaları konusunda Türk Devleti'ne karşı sert bir tavır alan ve Almanya'nın AB içinde büyük ortağı olan Fransa'nın dış politikasına zıt bir siyaset izlemesi pek mümkün değildir. Zaten Soğuk Savaşın sonunda Türkiye artık birleşmiş ve güçlenmiş Almanya için stratejik önemini yitirdiği için, Türkiye yanlısı siyasete pek gerek kalmamıştır. Çoğu Batılı parlamentonun sözde soykırımı tanıması, 2005 yılına kadar bu konuda hiç bir adım atmamış olan Alman meclisini çoğunluktan "sapan" bir duruma itmiştir. Bundan başka işsizliğin hakim olduğu ülkede bulunan göçmen Müslüman Türkler'i sorun olarak algılayan Alman yetkililer, onları daha da kolay kontrol altında tutmak için de asılsız Ermeni iddialarını kabul ettmişlerdir.
Alman Federal Meclisi'ne Sözde Soykırımın tanınmasına yönelik soru önergesini sunan ana muhalefet partileri CDU/CSU'lu milletvekillerinin önemli bir kısmının protestan kökenli olması düşündürücüdür. 19. yüzyıldan bugüne değin Ermeni yanlısı faaliyetleri destekleme geleneğine sahip olan Almanya Protestan Kilisesinin, Alman toplumu ve Parlamentosu tarafından asılsız iddiaların tanınması ve Türkiye'nin AB ile bütünleşme sürecinin yavaşlatılmasına yönelik siyaseti 2004 yılında yapılan EKD'nin Magdeburg toplantısından sonra hız kazanmıştır. Haberleşme ve lobicilik için Meclis ve Hükümet gibi Alman anayasal organlarıyla kendi temsilcisi ile sürekli irtibat halinde bulunan EKD bu amaç doğrultusunda geniş çaplı ayinler, anma toplantıları, yayın ve paneller gibi faaliyetlere girişmiştir. Mayıs'tan itibaren erken seçim havasına giren Alman Siyasetinin git gide oy ve itibar kaybeden Sosyal Demokrat ve Yeşiller Partileri'nden oluşan federal koalisyon hükümeti, oy kaygısı yüzünden ana muhalefetin Türkiye karşıtı önergesini Alman Federal Parlamentosu'nda kabul etmiştir.
[1] Yusuf Halaçoğlu, Sürgünden Soykırıma Ermeni İddiaları, (İstanbul 2006); Yusuf Halaçoğlu, Ermeni Tehciri ve Gerçekler, 1914-1918, (Ankara: 2001); Justin McCarthy, Death and Exile, The Ethnic Cleansing of Ottoman Turks, 1821-1922, (Princeton: 1995); Justin McCarthy, The Ottoman Turks, (Londra: 1998); Şahin Ali Söylemezoğlu, Die andere Seite der Medaille [Madalya'nın Öteki Yüzü], (Köln 2005); Cem Özgönül, Der Mythos eines Völkermordes [Bir Soykırımın Mitosu], (Köln 2006).
[2] Ömer E. Lütem, 'Facts and Comments', Review of Armenian Studies, Vol. 2, No. 7-8, 2005, ss. 5-49; Bundestagsdrucksache 15/5689, 15 Haziran 2005.
[3] Anette Schaefgen, Der Völkermord an den Armeniern in der deutschen Politik nach 1949 [1949 sonrası Alman Siyasetinde Ermeni Soykırımı], içinde Hans-Lukas Kieser ve Dominik J. Schaller (Haz.), Der Völkermord an den Armeniern und die Shoah [Ermeni Soykırımı ve Şoah], (Zürih: 2002), s. 565.
[4] Schaefgen, Der Völkermord ...., s. 574, dipnot 46.
[5] Schaefgen, Der Völkermord ...., s. 566-567.
[6] Schaefgen, Der Völkermord ...., s. 566; Schaefgen, Der Völkermord ...., s. 574, dipnot 43.
[7] Bundestagsdrucksache 14/9921, 3 Eylül 2002; Seyhan Bayraktar ve Wolfgang Seibel, Das türkische Tätertrauma, Der Massenmord an den Armeniern von 1915 bis 1917 und seine Leugnung [Türk Faillerin Travması, 1915 ve 1917 arası Ermeni toplu katliamı ve inkarı], içinde Bernhard Giesen ve Christoph Schneider (Haz.), Tätertrauma [Failler Travması], (Konstanz: 2004), s. 385.
[8] Bundestagsdrucksache 15/4627, 7 Ocak 2005.
[9] Schaefgen, Der Völkermord ...., ss. 557-576; Seyhan Bayraktar ve Wolfgang Seibel, Das türkische Tätertrauma ...., s. 383-386; Wolfgang Benz, "Der Völkermord an den Armeniern: Zum 90. Gedenktag am 24. April 2005" [Ermeni Soykırımı, 24 Nisan 2005'te 90.yıldönümü hakkında], Zeitschrift für Geschichtswissenschaft, Vol. 53, No. 4, 2005, s. 300, ss. 293-300; Marcus Schladebach, "Der türkische Völkermord an den Armeniern: Aktuelle Fragen aus europäischer Perspektive" [Türkler'in Ermeniler'e uyguladıkları Soykırım: Avrupa açısından güncel Sorular], Südosteuropa, Vol. 53, No. 1, 2005, s. 101, ss. 96-108.
[10] Bernhard Giesen, Das Tätertrauma der Deutschen [Alman Faillerin Travması], içinde Bernhard Giesen e Christoph Schneider, Tätertrauma …., s. 47.
[11] İlber Ortaylı, "Ermeni Sorunu: Soykırım İddialarının arkasındaki gerçekler", Popüler Tarih, Vol. 8, 2001, s.44, ss.42-46.
[12] Tessa Hoffmann, Verfolgung und Völkermord. Armenien zwischen 1877 und 1922 [Zulüm ve Soykırım. 1877 ila 1922 tarihleri arası Ermenistan], içinde Tessa Hoffmann, Armenier und Armenien – Heimat und Exil [Ermeniler ve Ermenistan, Vatan ve Sürgünlük], (Hamburg: 1994), s. 28, ss. 15-32.
[13] Der verpasste Friede. Mission, Ethnie und Staat in den Ostprovinzen der Türkei 1839-1938 [Iskalanmış Barış, Doğu Vilayetleri'nde Misyonerlik, Etnik Kimlik ve Devlet 1839-1938] (Zürich: 2000).
[14] Hans-Lukas Kieser ve Dominik J.Schaller (Haz.), Der Völkermord an den Armeniern und die Shoah [Ermeni Soykırımı ve Şoah], (Zürih: 2002).
[15] Seyhan Bayraktar ve Wolfgang Seibel, Das türkische Tätertrauma …., S. 385.
[16] http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=145565, son kontrol tarihi 10.2.2006.
[17] Bundestagsdrucksache 15/5689, 15 Haziran 2005.
[18] Almanya'nın "özel tarihsel geçmişi" ("besondere deutsche Vergangenheit") eskiden nasıl Almanya'nın uluslararası hareket alanını daralttıysa, bugün Federal Almanya Cumhuriyeti'nin "Dünya Barışı ve İnsan Hakları'nın" muhafaza edilmesi için askeri katkıda bulunması için bir meşruluk aracı olarak kullanılmakta. Kosova, Bosna ve Afganistan müdahalelerine Alman katkısı, "Almanlar'ın özel sorumluluğu" öne sürülerek meşru sayılmakta. Seyhan Bayraktar ve Wolfgang Seibel'de Almanya'nın "geçmişten ders alma"larına rağmen Sözde Ermeni Soykırım konusunda siyasi fısatçılık yüzünden Türkiye'ye karşı sert tavır almamalarını eleştirmekteler; Seyhan Bayraktar ve Wolfgang Seibel, Das türkische Tätertrauma…, s. 384.
[19] Meinhard Miegel, Die deformierte Gesellschaft [Deforme olmuş Toplum], (Münih 2002).
[20] Canan Atılgan, Türkische Diaspora in Deutschland [Almanya'daki Türk Diasporası], (Hamburg 2002), s. 96.
[21] Canan Atılgan, Türkische Diaspora ...., s.97.
[22] Cumhuriyet, "Yeni bir "Leitkultur" kahramani", 3.7.2002, S.6
[23] Canan Atılgan, Türkische Diaspora in Deutschland ...., s. 100.
[24] Rainer Glagow, İslam und Nationalismus in der Türkei [Türkiye'de İslam ve milliyetçilik], Evangelische Verantwortung, Dezember 2005/Januar 2006, s.6, ss. 6-15.
[25] Rainer Glagow, İslam und Nationalismus in der Türkei...., s. 9.
[26] Rainer Glagow, İslam und Nationalismus in der Türkei...., s. 10.
[27] Rainer Glagow, İslam und Nationalismus in der Türkei...., s. 12.
[28]Udo Steinbach, "Muslime in Deutschland" [Almanya'daki Müslümanlar], Hirschberger Monatszeitschrift des Bundes Neudeutschland , Vol. 51, No. 10, 1998, ss.695-702; Udo Steinbach, Muslime in Deutschland [Almanya'daki Müslümanlar], Tillman Hannemann ve Peter Meier-Hüsing (Haz.), Deutscher Islam – Islam in Deutschland [Alman Islamı – Almanya'daki İslam], (Marburg 2000).
[29] Körber Vakfı (Haz.), Türk-Alman dialoğuna katkılar, (Hamburg: 2002), s. 379-380.
[30] Der Spiegel, "Der Kopftuchstreit und die schwierige Integration der Muslime", No. 40, 29.9.2003, s. 88, ss. 82-97.
[31] Tillman Hannemann ve Peter Meier-Hüsing (Haz.), Deutscher Islam – Islam in Deutschland.
[32] Udo Steinbach, "Muslime in Deutschland".
[33] Bassam Tibi, İslamische Zuwanderung. Die gescheiterte Integration [İslami Göç. Başarısız Entegrasyon], (Stuttgart 2002).
[34] Claus Leggewie, Auf dem Weg zum Euro-Islam? Moscheen und Muslime in der Bundesrepublik Deutschland [Euro-İslam'a giden yol mu? Federal Almanya Cumhuriyeti'nde Camiler ve Müslümanlar], (Bad Homburg 2002).
[35] Bundestagsdrucksache 15/5689, 15 Haziran 2005.
[36] Tamer Bacınoğlu ve Andrea Bacınoğlu, Modern Alman Oryantalizmi, (Ankara: 2001).
[37] Ermeni konusunda türk derneklerine olan baskı girişimleri, internette akademisyenler tarafından hazırlanmış olan bire sitede belgelerle kamuoyuna sunlumuştur, http://www.armenianquestion.org/page.php?modul=Article&op=read&nid=286&rub=88, son kontrol tarihi 10.2.2006.
[38] Schaefgen, Der Völkermord ...., s. 569.
[39] Tamer Bacınoğlu ve Andrea Bacınoğlu, Modern Alman Oryantalizmi...., s.199.
[40] Kamer Kasım, Avrupa Birliği Sürecinde Kıbrıs, Ermeni Sorunu Ve Azınlıklar, Avrasya Dosyası, Vol. 11, No. 1, 2005, s. 101, ss. 85-112.
[41] Özlem Yeşilkaya, "Challenges on the Path of Turkey's EU Membership", Turkish Policy Quaterly, Vol. 4, No. 3, 2005, s.100, ss. 99-110.
[42] Hüseyin Bağcı, "German realism vs. Turkish naivete", Journal of Turkish Weekly http://www.turkishweekly.net/news.php?id=13123, 21 Haziran 2005, son kontrol tarihi 10.2.2006.
[43] Ömer E. Lütem, "Facts and Comments" ..., s. 45.
[44] Bundestagsdrucksache 15/5689, 15 Haziran 2005.
[45] Cem Özgönül: Der Mythos eines Völkermordes…., s. 59-60.
[46] Gerhard Besier, "Die politische Rolle des Protestantismus in der Nachkriegszeit" [Savaş Sonrası Dönemde Protestantizm'in Siyasal Rolü], Aus Politik und Zeitgeschichte, Vol. 50, 2000, ss. 29-38
[47] Eberhard Stammler, Evangelische Kirche und Staat in der Bundesrepublik Deutschland seit 1945 [1945 sonrası Federal Almanya Cumhuriyeti'nde Protestan Kilisesi ve devlet], içinde: Georg Denzler, Kirche und Staat auf Distanz [Uzaklaşan Kilise ve Devlet], (Münih: 1977), ss. 126-137.
[48] Göttrik Wewer: Die großen Kirchen in unterschiedlichen politischen Systemen [Farklı Siyasal Sistemlerde Büyük Kiliseler], içinde: Heidrun Abromeit ve Göttrik Wewer (Haz.): Die Kirchen und die Politik [Kiliseler ve Siyaset], Opladen 1989, s.71, ss. 49-87.
[49] Cem Özgönül, Der Mythos ….; Ermeni yanlısı yazar Uwe Feigel'de kendi yapıtında Protestanların Ermenici faaliyetlerine değinmiştir. Uwe Feigel, Das evangelische Deutschland und Armenien, Die Armenierhilfe deutscher evangelischer Christen seit dem Ende des 19. Jahrhunderts im Kontext der deutsch-türkischen Beziehungen [Protestan Almanya ve Ermenistan: Alman-Türk ilişkileri çerçevesinde Alman Hristiyan Protestanlar'ın Ermeniler'e yardımı], (Göttingen: 1989)
[50] Kirchenamt der Evangelischen Kirche in Deutschland (Haz.), Bericht über die dritte Tagung der zehnten Synode der Evangelischen Kirche in Deutschland vom 7. bis 11. November 2004 [7 ve 11 Kasım 2004'te toplanan Almanya Protestan Kilisesi'nin 10. Synodesi'nin 3. Toplantı Günü Raporu], Magdeburg 2004, Vol. 62, (Hannover: 2005), s. 27.
[51] Kirchenamt der Evangelischen Kirche in Deutschland (Haz.), Bericht über die dritte Tagung der zehnten Synode der Evangelischen Kirche in Deutschland vom 7. bis 11. November 2004 [7 ve 11 Kasım 2004'te toplanan Almanya Protestan Kilisesi'nin 10. Synodesi'nin 3. Toplantı Günü Raporu], Magdeburg 2004, Vol. 62, (Hannover: 2005), s. 34.
[52] Kirchenamt der Evangelischen Kirche in Deutschland (Haz.), Bericht über die dritte Tagung der zehnten Synode der Evangelischen Kirche in Deutschland vom 7. bis 11. November 2004 [7 ve 11 Kasım 2004'te toplanan Almanya Protestan Kilisesi'nin 10. Synodesi'nin 3. Toplantı Günü Raporu], Magdeburg 2004, Vol. 62, (Hannover: 2005), s. 148.
[53] Seyhan Bayraktar ve Wolfgang Seibel, Das türkische Tätertrauma...., s. 383.
[54] Kirchenamt der Evangelischen Kirche in Deutschland (Haz.), Bericht über die dritte Tagung der zehnten Synode der Evangelischen Kirche in Deutschland vom 7. bis 11. November 2004 [7 ve 11 Kasım 2004'te toplanan Almanya Protestan Kilisesi'nin 10. Synodesi'nin 3. Toplantı Günü Raporu], Magdeburg 2004, Vol. 62, (Hannover: 2005), s. 204.
[55] Kirchenamt der Evangelischen Kirche in Deutschland (Haz.), Bericht über die dritte Tagung der zehnten Synode der Evangelischen Kirche in Deutschland vom 7. bis 11. November 2004 [7 ve 11 Kasım 2004'te toplanan Almanya Protestan Kilisesi'nin 10. Synodesi'nin 3. Toplantı Günü Raporu], Magdeburg 2004, Vol. 62, (Hannover: 2005), s. 206.
[56] http://www.ekd.de/bevollmaechtigter/auftrag.html; http://www.ekd.de/bevollmaechtigter/auftrag.html, son kontrol tarihi 10.2.2006.
[57] http://www.ekd.de/bevollmaechtigter/auftrag.html, son kontrol tarihi 10.2.2006.
[58] http://www.hermann-groehe.de/zurperson, son kontrol tarihi 10.2.2006.
[59] Manutscharjan, Aschot, "Genozid an den Armeniern in der Türkei: über das Massaker vor 90 Jahren wird in Deutschland bewusst geschwiegen" [Türkiye'de Ermeni Soykırımı: 90 yıl önceki katliam hakkında Almanya'da bilinçli susulmakta], s.29, ss.27-30.
[60] http://www.ekd.de/presse/pm68_2005_ratserklaerung_armenier.html, son internet kontrol tarihi 10.2.06.
[61] http://www.ekd.de/aktuell_presse/pm57_2005_kek_erklaerung_armenier.html, son kontrol tarihi 10.2.2006.
[62] http://www.ekd.de/aktuell_presse/pm57_2005_kek_erklaerung_armenier.html, son kontrol tarihi 10.2.2006.
[63] http://www.ekd.de/predigten/050423_huber_berliner_dom_armenier.html, son kontrol tarihi 10.2.2006.
[64] http://www.ekd.de/akademien, son kontöl tarihi 10.2.2006.
[65] http://www.eaberlin.de/41890.htm. Konferansa Tessa Hoffmann, Ermeni Tezi savunucusu Yelda Özcan ve Güneydoğu Sorunu ve Türk Silahlı Kuvvetleri hakkındaki görüşleri bilinen İHD yetkilisi Avukat Eren Keskin katılmıştır.
[66] http://www.ev-akademie-wittenberg.de/downloads/programm2005-57-05.pdf, son kontöl tarihi 10.2.2006.
[67] http://www.deutsch-armenische-gesellschaft.de/dag/tagmt1.htm, son kontöl tarihi 10.2.2006.
[68] http://www.deutsch-armenische-gesellschaft.de/dag/tagmt1.htm, son kontöl tarihi 10.2.2006. Toplantıya Ermeni ve Alman katılımcılar ve Ermeni Tezi savunucusu Dr. Kürşat-Ahlers'te iştirak etmiştir.
[69] Tamer Bacınoğlu ve Andrea Bacınoğlu, Modern Alman Oryantalizmi...., s.198.
[70] http://www.ekd.de/EKD-Texte/2059_ekd_texte_78_4.html, son kontrol tarihi 10.2.2006.
[71] http://www.epd.de/index_1681.html, son kontöl tarihi 10.2.2006.
[72] EPD Dokumentation 17-18/2005, Der Völkermord an den Armeniern und syrischen Christen, Beiträge zur Tagung in der Evangelischen Akademie zu Berlin (4.-6. März 2005) [Ermeni ve Süryani Hristiyanlar'a uygulanan Soykırım, Berlin Protestan Akademisi toplantısına katkılar], http://www.eaberlin.de/41890.htm, son kontrol 10.2.2006.
[73] Göttrik Wewer: Die großen Kirchen...., s.60.
[74] Rainer Glagow, İslam und Nationalismus in der Türkei....
[75] Christoph Bergner, "Zum 90. Jahrestag des Beginns der Armeniervernichtung im Osmanischen Reich" [Osmanlı İmparatorluğu'nda Ermeniler'in yokedilişinin başlangıcının 90. Yıldönümü hakkında], Evangelische Verantwortung, Vol. 4, 2005, ss. 1-5.
[76] Hermann Goltz, "Dr. Johannes Lepsius (1858-1926), Evangelische Verantwortung, Vol. 4, 2005, s. 5.
[77] Cem Özgönül: Der Mythos eines Völkermordes…., s. 60.
[78] Ömer E. Lütem, "Facts and Comments" ..., s. 45-46.
[79] Cem Özgönül: Der Mythos eines Völkermordes…., s. 60. | |