Öz:1915 yılında Osmanlı Ermenilerine karşı soykırım uygulandığına dair, 1987 yılında Avrupa Parlamentosu (AP) tarafından alınan karara dayanak oluşturan Vandemeulebroucke raporu AP Siyasi Komitesi tarafından oylanarak reddedilmesine rağmen, usulsüz olarak AP Genel Kurul gündemine alınmış ve orada rapora ve karar taslağına karşı olan parlamenterler tehdit edilerek kabul ettirilmiştir.Alınan karar Türkiye’yi karalamak ve soykırımının kabulünü ülkemizin Avrupa Birliğine tam üyeliğinin koşulu haline getirerek Türkiye’yi Avrupa’dan dışlamak isteyen siyasetçilerin bir siyasal manevrasıdır. Türkiye, soykırımının hukuksal bir terim olduğunu belirterek,bir hukuk devletinde, herhangi bir zanlının yetkili yargı organı tarafından yargılamadan suçlu ilan edilemeyeceğini vurgulayarak, kimi zanlıların soykırımı suçu işlediğini tanımasına hukuken olanak bulunmadığını belirtmek amaciyle,konuyu Türkiye Avrupa Parlamentosu Karma Parlamento Komisyonunun gündemine getirmeli ve orada görüşlerini savunmalıdır.
Anahtar Kelimeler:Avrupa Parlamentosu, Soykırımı Sözleşmesi, Ermeni diasporası, Osmanlı Ermenileri, Fransa, Ermeni terörü
Abstract:Recenly, the basis of 1987 Resolution of the Parliament that accepted the genocide allegations committed towards the Ottoman Armenians in 1915, Vandemeulebroucke Report, illegally came to the agenda of the General Council although rejected with the votes of Political Committee. This report was later approved there through intimidation of those parliamentarians opposing the report and the draft of resolution. The resolution is a political maneuver of those politicians who want to slander and exclude Turkey from Europe, by making it a condition for the full membership of Turkey to the European Union. Turkey should maintain that genocide is a legal concept and should stress the impossibility of declaring somebody of being a criminal before the decision of the competent court. In doing that, Turkey should bring the issue to the agenda of Turkey-European Parliament Joint Parliamentary Commission and defend her views there in order to state that there is no legal way for some suspects to be accused of committing the crime of genocide.
Key Words:European Parliament, Armenian Diaspora, Ottoman Armenians, France, Armenian terror.
1984 yılı Kasım ayında Avrupa Toplulukları nezdinde Daimi Temsilcilik görevine başladım. Üç yıl süren görevim sırasında,-Avrupa Parlamentosunun toplanmadığı Ağustos ayları hariç- her ayın bir haftasını Strazburg’da, AP toplantılarını izleyerek ve parlamenterlerle temaslarda bulunarak geçirdim. O dönemde, Türkiye konusu hemen her oturumda çeşitli parlamenterler tarafından yazılı ve sözlü sorularla, acil görüşme talepleriyle dile getirildi;Türkiye hakkında raporlar yazıldı, kararlar alındı ve hemen hepsinde Türkiye , -şamar oğlanı gibi- taşlandı, eleştirildi, kınandı.
Görevime başladıktan sonra Avrupa Parlamentosu ile ilişkilerde karşıma çıkan ilk sorun AP’nin Fransız üyeleri tarafından gündeme getirilen 1915 yılında Osmanlı Ermenilerine soykırımı yapıldığı savının Avrupa Parlamentosu tarafından kabul edilmesini sağlamaya yönelik girişim oldu.
Aralık 2004’te Avrupa Parlamentosuna giderek AP Başkanı Fransız Pflimlin ile görüştüm;konuşmamızın hemen başında bana Türkiye’nin, Osmanlı döneminde Ermeniler’e soykırımı yapıldığını neden kabul etmediğini sordu. Başkanın konuşma tarzı, amirden-memura, güçlüden-zayıfa doğru yapılan görüşmelerde kullanılan bir söyleme benziyordu. Endonezya’da üç buçuk yıl süren Büyükelçi görevim sırasında en üst düzey Endonezya makamları tarafından -Türkiye Cumhuriyetine ve onun kurucusu Atatürk’e hayranlıkları nedeniyle- el üstünde tutulmuştum; daha önce de yaklaşık 9 yıl Uluslararası Atom Enerjisi Ajansında çoktaraflı diplomasi deneyimim olmuştu. Diplomatik ilişkilerde hiç te alışmadığım bu görüşme tarzı beni ciddi bir biçimde rahatsız etti. Sonradan tekrar tekrar göreceğim gibi, Avrupa entegrasyonu diplomasisi AT tarafı ortaklar ve adaylar ile ilişkisinde kendine özgü bir temas uslubu geliştirmişti. AT müktesebatı dilini ve söylem biçimini kullanmak gerektiğini kısa zamanda anladım. Ama, biz AP Başkan Pflimlin ile ilk temasıma dönelim.
Başkanın kendisine nezaket ziyareti yapan bir ortak Devlet Büyükelçisi ile diplomatik usullere pek te uymayan tarzdaki konuşma biçimi karşısında soğukkanlılığımı korumaya çalışmam, ancak hiç bir sözün altında kalmamam gerektiğini düşündüm. Muhatabım hukukçuydu; bu nedenle konuyu hukuk alanına çekmeğe gayret etmeliydim; kendisine, soykırımı teriminin Uluslararası Soykırımının Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi ile ortaya çıktığını, daha önce böyle bir terim bulunmadığını, bu hukuksal terimin ulu-orta kullanılmaması gerektiğini,yetkili bir yargı organı tarafından verilmiş bir karar olmadıkça, zanlı bireylerin değil soykırımı, herhangi bir suç işlemiş ilan edilmelerinin hukuka aykırı bulunduğunu, bunun sadece Türkiye’de değil, Fransa’da da her zanlı bakımından da böyle olduğunu, Avrupa Topluluklarının bir hukuk çerçevesi oluşturduğunu ve AP Başkanından uluslararası hukuka aykırı davranmamasını beklediğimi; ayrıca, Türkiye’nin Soykırımı Sözleşmesine Taraf bir ülke olduğunu, bu Sözleşmenin iç hukukunun da bir parçası haline gelmiş sayılabileceğini, bizden kendi hukukumuzu çiğnememizi bekleyemeyeceklerini, ayrıca,Türkiye’nin çok sayıda görevlisini Ermeni terorizmine kurban verdiğini ve bu konuşmasının da -bana göre-anılan cinayetlerin gölgesinde cereyan etmekte bulunduğunu söyledim. Parlamento başkanı, bu sözümden rahatsız oldu ve terorizmi takbih etiğini, Türkiye’yi çok sevdiğini, Türk dostları da olduğunu söyledikten sonra, konuyu siyaset alanına kaydırmak isteyerek, Osmanlı döneminde soykırımı suçunun işlendiğinin kabul edilmesinin bizleri ancak yücelteceğini, bugünkü Türkiye Cumhuriyetini soykırımı suçu işlemekle suçlamadığını ekledi. Kendisine,çokkültürlü Osmanlı toplumunda sadece Gayrımüslimlerin başına gelen felaketlerden söz edilmesinin, buna mukabil öldürülen Müslüman Osmanlıların görmezlikten gelinmesinin haksızlık olduğunu düşündüğümü söyledim;Fransız toplumunun bu konuda çok duyarlı olduğunu belirtmesi üzerine de, bu konuyu da iyi bildiğimi,1920’!li yıllarda Ermeniler’e Fransız üniforması giydirilerek kendilerinin Çukurova’da savaşa sürüldüklerini, daha önce de Osmanlı Ermenilerine Rus Çarlığı üniformasının giydirilmiş olduğunu, Sevres müzakerelerine katılan Ermeni temsilcisi Bogos Nubar’ın kendilerinin savaşan taraf olduklarını belirttiğini, Fransa Çukurova’dan çekilirken bu “ Anadolu Ermenisi askerlerinden”bir bölümünü Fransa’ya getirdiğini, Fransa’daki mezarlıklarda “Fransa için ölen Ermeniler’e” ait anıt mezarlar bulunduğunu, bu nedenle Ermeniler’e yakınlık duymasına şaşırmadığımı; ancak, tarihin tek yanlı olarak okunmasına karşı olduğumu; bugünkü amacımın kendisine okumak istemediği veya varlığını bilmediği bazı tarih sayfalarını hatırlatmak değil,Avrupa Parlamentosu Başkanına bir nezaket ziyareti yapmak olduğunu ve bu konuda daha fazla ayrıntılı bilgi istiyorsa,ileride sunmağa hazır bulunduğumu söyledim.
Bu ziyaret te bana Fransızlar Ermeni sorununu Avrupa Parlamentosuna getirme konusunda kararlı bulunduklarını açıkça belitmiş oldu. İlk girişimlerini 1981 yılında Fransız Parlamenter Jaquet’nin “Ermeni halkının durumu” başlıklı bir karar tasarısı ile yapmışlardı[1]. Daha sonra, Sosyalist Grup adına Fransız Parlamenter Bayan Duport ve Belçikalı Parlamenter Glinne imzasiyle bir karar taslağı sunmuşlardı[2]. Haziran 1984’te seçilen yeni AP’nin Sosyalist Grubu adına ise Fransız Parlamenter Saby ve arkadaşları Ermeni karar tasarısını yinelemişlerdi.
1984 başlarında Ermeni konusunda rapor yazmak için görevlendirdikleri Fransız parlamenter Israel raportörlükten çekilmişti. Sanıyorum, “soykırımına uğramış olmak” niteliğini Ermeniler’le paylaşmak istemeyen Musevi lobisi de kendisini etkilemişti. Monsieur Israel kabul etmeyince, bu kez Belçikalı Parlamenter Bay Vandemeulebroucke ile anlaşmışlar. Adı geçen -o dönemde-aşırı sağcı, Flaman milliyetçisi ve ırkçı olarak bilinen Vlamski Blok partisinin üyesiydi. Raportörlük görevine Ocak 1985‘te atanmasını izleyen günlerde Vandemeulebroucke’yi bir öğle yemeğine davet etim. Yazacağı rapor konusunda istediği tüm bilgi ve belgeleri iletmeğe hazır olduğumuzu vurguladım ve Türkiye’ye gelerek Ermeni cemaati dahil tüm ilgili ve yetkililerle görüşebileceğini, arşivlerimizde inceleme yapabileceğini, kendisinden objektif olmasını,iddiaları ve karşı görüşleri raporuna almasını beklediğimizi; ayrıca yazacağı raporun,Ermeniler adına hareket ettiklerini ifade eden terör gruplarının kanlı eylemlerinin Türk ve dünya kamu vicdanında açtığı derin yaralarını sarmaya yardımcı olmasını beklediğimizi;raporunun Ermeniler ile Türkler arasında bir diyalog ve karşılıklı anlayış havasının oluşmasına yardımcı olma şansının bulunduğunu; -sorusu üzerine- kimsenin belleğini silmesini veya geçmişteki elim olayları yok saymasını beklemediğimizi, ancak raporunun, kimi tarihçi ve politikacılar tarafından okunup incelenmesi reddedilen tarih sayfalarına da yer vermesi gerektiğini, tarihin tüm yapraklarının ve olayların nedenlerinin birlikte okunup incelenmesini istediğimi söyledim. Aksi takdirde, kişiler kendi kendilerini tatmin etmek ve önyargılarını güçlendirmek için tarih okuma durumunda kalacaklardı. Ayrıca, muhatabıma Soykırımı Sözleşmesinin esaslarını anlattım; kendisinin ne yetkili yargıç, ne savcı ne de avukat olduğunu; Avrupa Parlamentosunun da bir mahkeme olmadığını, soykırımının bir hukuki terim olduğunu; bu suçu bireylerin işleyebildiğini, bir siyasetçinin hukuki bir konuda –bugün artık hiç biri yaşamayan zanlıların savunmalarını dinlemeden-hüküm verir gibi rapor yazmasının ve hüküm vermesinin de hukuka aykırı bir tutum olacağını belirttim. Muhatabım, Ermeniler’e yapılan katliamların cezasız kaldığını duyduğunu, bu hususu ele almak istediğini söylemesi üzerinde, yaklaşık 1300 Osmanlı yöneticisinin tehcir sırasındaki usulsüzlükler nedeniyle -büyük bir bölümü İttihat Terakki dönemi Mahkemeleri tarafından mahkum ettiğini, bir bölümünün idam edildiğini, diğer bir kısmının yargılanmak üzere Malta’ya sürüldüğünü, ancak aleyhlerinde hiç bir delil bulunmadığı için serbest bırakıldıklarını anlattım.Bu ilk görüşmede muhatabım, davetimizi kabul ederek Türkiye’ye geleceğini söyledi ve objektif davranacağından emin olmamızı istedi.
Ancak, Belçikalı Parlamenteri ülkemize hiç bir zaman gelmedi; neden gelemediğini açıklamadı. Zaman ilerledikçe, raportörün diyaspora tarafından kullanılan bir “aktör” olduğu daha iyi anlaşıldı. Odasında benimle görüşmeyi kabul etmedi; Parlamento kantininde yaptığımız konuşmalarda yanında hep bir “parti komiseri”vardı; bu zat sesini çıkarmadan konuşmalarımızı dinlerdi. Ben raportöre, önemli bir görev üstendiğini, yazacağı raporun Türkler ile Ermeniler’i birbirlerine yakınlaştırma işlevinin de bulunabileceğini söyledim, hınç ve intikam kültürüne değil, barış kültürüne katkıda bulunmasını ısrarla istedim ve raporunda yararlanmak üzere kendisine belgeler kitaplar verdim. Zaman ilerledikçe, raporunda ele almakta olduğu hususlar hakkında bize de dolaylı yollardan bilgi ulaşmaya başladı. Bunlar arasında, sahteliği saptanmış belgeler ve örneğin Birleşmiş Milletler Teşkilatı Ekonomik, Sosyal Konsey İnsan Hakları Alt Komitesinin soykırımı savını kabul ettiği gibi gerçek dışı savlar vardı. Bütün bunları inceledik ve yaklaşık 200 sahifeyi bulan karşı belgeler hazırladık. Bu belgeleri hem Belçikalı raportöre, hem de diğer parlamenterlere dağıttık. Bir bölüm parlamenterin posta kutularından aldıkları belgeleri, okumadan, doküman dağıtım bölümünün yanındaki büyük çöp kutusuna attığını gözlemledik; zira parlamenterlerin, kendi öncelik alanları dışındaki belgeleri okuyacak zamanları yoktu. Her gün kendilerine kilolarca mektup ve belge geliyordu. Ayrıca, o dönemde, Avrupalı Parlamenterlerin bir bölümü, Pazartesi günü akşam üzeri Strazburg’a geliyor, oturuma katılma defterini imzalayarak gidiyor, daha sonra Cuma günü gelerek yeniden imza ediyor ve orada bulunmuşçasına 5 günlük yüklü yevmiye alıyordu. Posta ve belge kutuları bu nedenle de doluyor, taşıyordu.
Avrupa Parlamentosuna o dönemde seçilenler, yaklaşık 50-60’ı dışında, ülke parlamentolarına seçilemeyen ikinci sınıf politikacılardı.Bu gözlemlerimiz nedeniyle, iletmek istediğimiz bilgi ve belgelerin parlamenterlerin kendilerine değil, siyasi asistanlarına ve hatta bağlı bulundukları siyasal grubun danışmanlarına yollanmasının daha yararlı olacağını öğrendik ve onlarla da temaslar kurduk. O dönemde yaklaşık 100 Avrupa Parlamentosu üyesi ile bu konuyu yüzyüze görüştüm. Bu konuşmalarda, Fransız parlamenterlerin dışındakiler, görüşlerimizi anladıklarını, ancak konunun Avrupa Parlamentosu Fransız üyelerinin öncelikli sorunu olduğunu, Fransızlar’ı Yunanlılar’ın desteklediğini; Parlamentoda verilen karşılıklı ödünlerin ve oluşan dengelerin, Fransızlar’ın bu talebine karşı koyulmasına imkân tanımadığını, zira bu konunun diğer Avrupa Parlamenterleri nezdinde hiç bir önceliği bulunmadığını söylediler. Ayrıca, Avrupa’da 1915’te Ermenilerin büyük katliama maruz kaldıkları yolunda oluşmuş genel bir kanının bulunduğunu;Avrupa Parlamentosunun aldığı bu gibi yaptırımı olmayan siyasal kararlara da pek fazla önem vermememizi belirttiler. Konunun AP’da ele alınmasına karşı olanların temel gerekçesi, parlamentonun tarihi yargılayacak bir yer olmadığı, geçmişe yönelik siyasal linç yapılmasına karşı bulunmalarıydı. Reddedenler meseleye esastan değil, usulden karşı çıkıyorlardı. O dönemde aynı sıkıntıları yaşamış bulunan Osmanlı Müslümanlarının çektiklerini, örneğin Nisan 1915’te Ermeni kıtalarınca yapılan Van katliamını ya bilmiyorlardı ya da fazla önemsemiyorlardı. Fransız Parlamenterler ise son derecede kaypak davranıyorlar ve bu dosyanın kendileri için bir iç siyaset meselesi olduğunu,bugünkü Türkiye’yi hedef almadığını söylüyorlardı; bu konudaki önyargıları çok güçlüydü; karşı görüşleri duymak bile istemiyorlardı.
O dönemde, kanı oluşturma ve kanı değiştirme yöntemleri konusunda sosyal psikoloji kitaplarını ayrıntılı biçimde incelediğimi ve bu araştırmanın benim için çok yararlı olduğunu belirtmeliyim. Mesleğimiz muhatabımızı ikna etmeyi de içerdiğinden, tüm genç diplomatlara sosyal psikoloji öğretilmesinde büyük yarar olduğunu düşünüyorum.
Biz gene konumuza dönelim. Vandemeulebroucke raporu kanımca Ermeni diyasporası tarafından kaleme alındı. Rapor baştan aşağı yanlı ve hatalı bilgilerle doluydu. Rapor Avrupa Parlamentosunun Siyasal Komitesine sunuldu. Komitenin Lahey’de yapılan toplantısında, AP’nin bir tarih kurumu olmadığı ve tarihi yargılayamayacağı temel gerekçesi ağır bastı ve rapor bir oy farkla reddedildi. Hatta, Siyasi Komite Başkanı (İtalyan) Formigoni’nin -yanlışlık olmasın diye oylamayı iki kez- yaptırdığını, her iki oylamada da aynı red sonucunun çıktığını, toplantının ses bandlarını bizzat dinlediğim için, bu konuda hiç bir kuşkum yok. Toplantı ile ilgili ses bandını bize o salonda bulunan bir yetkili aynı gün iletmişti İçtüzüğe göre bir raporun Komitede oylanarak reddi, onun gündemden düşmesini ve bir daha ele alınmamasını gerektiriyordu. Esasen Komite Başkanı da, ikinci oylamayı yaptırmadan önce bu hususa dikkat çekmişti. Ancak bir hukuk kurumu olduğu iddia edilen Avrupa Parlamentosunda işler istenildiği zaman hukuka uygun yürütülmeyebiliyordu. Netice itibariyle orası bir siyaset arenasıydı ve her türlü manevra geçerli olabiliyordu. Türk parlamenterler AP üyesi olmadıklarından meydan aleyhimizde olanlara kalmıştı. Raporun yeniden görüşülmesi içinKomite Başkanına baskı yapıldı. Ancak Siyasi Komite Başkanı Formigoni konuyu yeniden gündeme alma konusundaki baskılara direndi: “rapor oylandı ve bu konu kapanmıştır” dedi. Bu kez Formigoni’nin görev süresinin dolmasını beklediler. Adı geçenin yerine yine İtalyan olan Ercini geldi. Ercini’yi de tanıyordum; kaypaktı; yüzünüze gülen, ardınızdan başka iş yapan biriydi. Raporun yeni başkan tarafından –yeni bir konu imiş gibi- tekrar Siyasi Komite gündemine alındığını duyduk. Dost parlamenterler konuyu Tüzük Komitesine getirmek istediler. Tüzük Komitesi başvuruyu ele almayı reddetti.
Siyasi Komite yeni Başkanı Ercini de Vandemeulebroucke raporunu yeniden gündemine aldı. Siyasi Komite üyesi olan -daha sonra Avrupa Parlamentosu Başkanlığı görevini de yürütmüş olan-Alman Klaus Haensch‘in çabalarıyla raporla ilgili karar taslağından soykırımına yapılan atıflar çıkartıldı. Fransızlar önce buna itiraz ettiler; sonra Genel Kurula geldiği zaman, nasıl olsa değişiklik önergeleri ile istedikleri sözleri buraya sokabileceklerini tahmin ederek Komitedeki değişikliklere razı oldular. Siyasi Komite üyelerinden rapora ilk toplantıda karşı oy verenlerin bir bölümü bana gelerek tehdit edildiklerini bu kez toplantının yapılacağı oylamaya katılamayacaklarını, esasen yapılanların tüm kurallara aykırı olduğunu söylediler.Rapor ve karar taslağı Siyasi Komiteden geçirildi ve Genel Kurula getirildi. 18 Temmuz 1987 günü Avrupa Parlamentosunun etrafı çeşitli yerlerden gelen Ermeniler tarafından sarıldı. Bir gece kente inen Ermeni grupları her sokak başına ilanlar yapıştırmışlardı. Fransız polisi hiç bir önlem almamıştı. Oturuma çok az sayıda AP parlamenteri katıldı. Parlamento oturumu sırasında, dışarıya konan bir kürsüde konuşmaya gelen Fransız parlamenterler içerde olan biteni yağmur altında bekleyen göstericilere anlattılar. Bunlar Ermeni tezini destekleyenleri alkışladılar,destek vermeyenleri yuhaladılar. Parlamento içine sızan teroristler bazı parlamenterleri tehdit ettiler; örneğin Alman Wedekind kürsüye çıkarak silahla tehdit edildiğini, bunun bir skandal olduğunu açıkladı ve bu koşullarda meselenin görüşülemeyeceğini söyledi. O oturum için özellikle başkanlık kürsüsüne oturtulan Fransız parlamenter Sosyalist Grup üyesi bayan Pery bu gelişmelere kulaklarını tıkadı. Aynı şahıs iç tüzük kurallarını çiğnereyek,bir öğle tatili sırasında,Türkiye’nin PKK’lı teroristlere karşı yaptığı harekâtı kınayan bir karar tasarısını da oldu bittiye getirerek, tüm itirazlara rağmen,yaklaşık 40 kişinin bulunduğu AP Genel Kuruluna oylatıp geçirmişti. Özetle, herşey Ermeni diyasporasının güdümündeki Fransız parlamenterlerin kurdukları senaryoya göre gelişti. Vandemeulebroucke’nin“Ermeni Sorununa Siyasal Çözüm” başlıklı raporu ve buna ilişkin karar taslağına Genel Kurul oturumu sırasında önerilen ağırlaştırıcı değişiklik önergelerinin hemen hepsi kabul edildi ve böylece karar Avrupa Parlamentosu tarafından kabul edildi. Bu karar benim için ve yukarıda anlattığım gerçekleri bilenler bakımından, Avrupa Parlamentosunun yüz karasıdır ve kirli bir kâğıt mendilden daha değersizdir.
Şimdi de AP tarafından kabul edilen kararın içerdiği hususları özetlemeye ve kısaca yorumlamaya çalışayım. Bu temrin, karar taslağını hazırlayanların ve onu ağırlaştırarak değiştirenlerin Türkiye’ye karşı tutumlarını ve beklentilerini anlamamıza yardımcı olacaktır.Karar taslağına Genel Kurulda eklemeler yapıldığından, nihai metin son derecede karışıktır;aşağıdaki incelemede aynı konuyu ele alan, fakat metinde birbirini izlemeyen farklı fıkralar bir araya getirilmiş ara başlıkları tarafımdan konulmuştur.
Soykırımı ve Tanımanın Sonuçları
Ermeni tarafı bu sorunun 1948 Soykırımı Sözleşmesi çerçevesine giren bir soykırımı olduğu kanısındadır;
Türk Devleti ise soykırımı savını doğru bulmadığı için reddetmektedir.
(İlk metinde bu iki fıkrada tarafların görüşleri ayrı ayrı verilmekte ve denge sağlanmaktaydı; Genel Kurulda karara eklenen aşağıdaki fıkra ile olayların soykırımı olduğuna”inanıldığı” belirtilmiş oldu;
Avrupa Parlamentosu 1915–1917 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu topraklarında yaşayan Ermenileri ilgilendiren elim olayların 9 Aralık 1948 tarihli Soykırımı Sözleşmesi bağlamında soykırımı olduğuna inanır (İngilizce “believes”). Bununla birlikte bugünkü Türkiye’nin Osmanlı İmparatorluğundaki Ermeniler’in yaşadıklaı trajediler konusunda sorumlu tutulamayacağını kabul eder (İngilizce: recognizes)ve bu tarihi olayların soykırımı olarak tanınmasının günümüz Türkiye’sine karşı hukuki ya da maddi taleplere dayanak oluşturmayacağının altını çizer;
(Bu maddenin sonundaki, “soykırımı tanınmasının hukuki ve maddi sonuçları bulunmayacaktır” sözcükleri, tanımanın souçları sadece manevidir” düşüncesini yansıtmaktadır; Ermeni örgütlernin sözcüleri ise, “soykırımının Türkiye tarafından tanınmasının tazminatla ilgili sonuçları bulunduğunu ve bu tazminatın ödenmesinden Türkiye Cumhuriyeti Hükumetlerinin sorumlu olması gerektiğini” belirtiyorlar. Kararın kabulünden sonra yaptığım görüşmelerde,”Avrupa Parlamentosu soykırımını tanır” (recognizes) ifadesinin kullanılmamış bulunmasına dikkatimi çeken parlamenterler de oldu; tanıma yetrine bunu sağlayabilmişler...
Kanımca, AP bu kararı almakla 1948 Sözleşmesini yanlış yorumlamış ve Sözleşmeye aykırı hareket etmiştir. Zira, soykırımı suçunun işlenip işlenmediğini yetkili Mahkeme saptar; siyasal bir kurum olan Parlamento değil. Bu hatalı yorumu yapan Sözleşmeye Taraf bir Devletin Hükumeti olsaydı, diğer Taraf Devletlerin bu yanlış yoruma karşı doğrudan doğruya Lahey Adalet Divanına – altını çiziyorum: içerik yönünden değil, usul hatası yapılmakta olduğu gerekçesiyle - başvurma hakkı doğardı)
Tarihi açıdan isbatlanmış olan Ermeni soykırımı,ne siyasal açıdan takbih edilmiştir ne de uygun biçimde telafi olunmuştur.
(Bu fıkra ile hukuksal bir terim olan soykırımı hukuki çerçeveden çıkarılarak, tarihi ve siyasal çerçeveye oturtuluyor. “Tarihi açıdan isbatlanmış” denilerek, kimi tarihçilerin “olaylar bir soykırımıdır” düşüncesinin kanıt oluşturduğu vurgulanıyor. Aksi yönde düşünen tarihçilerin görüşü yok ve geçlersiz sayılıyor. Bugün de aynı yaklaşım devam ediyor. Örneğin olayların soykırımı olarak nitelenemeyeciğini ileri sürülenbazıyabancı tarihçiler (Justin Mc.Carthy, Bernard Lewis, Shaw v.b.) Türk Hükumetinin ajanları sayılıyor; bunların görüşleri tartışlılmadan reddediliyor; bu görüşleri savunan tarihçiler, karşı tarafın düzenlediği bilimsel (!) toplantılara davet edilmiyor; bu görüşleri dinlemekten bile korkuyorlar. Ayrıca, bir önce bu fıkradaki“uygun biçimde telafi” (İngilizcesi “due compensation) ifadesi,“hukuki ve maddi taleplerde bulunulamayacağı” hükmü ile açık çelişki oluşturuluyor. Böylece tazminat isteyenler taraflar da “uygun telafi” terimiyle tatmin edilmek isteniyor)
Türkiye 1915 soykırımını tanımamakla,Ermeni halkını kendi tarihinden mahrum eylemeye devam etmektedir.
( Bu fıkra ile, adeta, Türkiye’nin, “psikolojik buhran” içinde bulunan Ermeniler’i tedavi edici adım atması isteniyor; bir önce sunduğumuz fıkrada soykırımı için 1915–1917 deniyordu, burada sadece 1915 deniyor;“Ermeniler’in tüm felaketlerinin kaynağının Türkiye” olduğu yolundaki diyaspora iddiası buraya yansıtılmış oluyor;yoksa herhangi bir ülkenin başka bir ülkeyi, kendi tarihini istediği gibi okuyup anlamak ya da yorumlamaktan mahrum kılması mümkün değildir. )
Ermeni soykırımının Türkiye tarafından tanınması Ermeniler’e yönelik manevi tatmin sağlayacak insancıl bir eylemdir bir ve bu Türk Hükumetine şeref verecektir;
Avrupa Toplulukları Konseyinin, şimdiki Türk Hükumetinden 1915- 1917 arasında Ermeniler’e yapılan soykırımını tanımasını ve Türkiye ile Ermeni temsilcileri arasında siyasal bir diyalog kurulması için açılım yapmasını sağlamasını talep eder.
( Burada soykırımı yeniden 1915–1917 dönemine çıkarılıyor. Zira, Ermeni çetelerinin daha sonra, örneğin İstiklal Savaşı sırasında yaptıklarıo katliamlar dönem dışı bırakılıyor. Ancak 1915 Nisanında yapılan Van katliamı unutuluyor; zira o (başında Osmanlı Mebusan meclisi üğyesi Ermeni mebusların komutasındfaki Rus ordusuna !!! havale olunmak istenmekte. AP’ nun,AT Konseyinin Türkiye’ye baskı yaparak bu tanımayı sağlaması ile ilgili talebine Konsey uymamıştır. Bu konuda Türkiye nezdinde bir girişim yapılmamıştır. Türk Hükumetinin Ermeni temsilcileri ile diyaloga girmesi çağrısında öngörülen Ermeni muhatap ta, herhalde, o dönemde daha bağımsızlığını kazanmamış olan Ermeni Cumhuriyeti değil, diyasporadaki Ermeni gruplarıdır. Bunlardan bir bölümü terörü açıkça manen ve maddeten desteklemişti.)
Ermeni Terör Eylemleri-Yahudi-Ermeni Paralelliği Oluşturulması
1973–1986 yılları arasında Ermeni grupları tarafından yapılan ve suçsuz kurbanların ölümü ya da yaralanması ile sonuçlanan ve Ermeni halkının büyük çoğunluğu tarafından esefle karşılanan çok sayıda saldırıyı yapan Ermeni gruplarının terorizmine derin esefle karşılanır ve kınanır;
Ermeni halkını temsil etmeyen münferit gruplar tarafından yapılan her türlü şiddet ve terorizmin herhangi bir biçimi şiddetle kınanır; Türk ve Ermenier arasında barışma çağrısı yapılır. Tüm Türk Hukumetlerinin Ermeni sorunu konudaki inatçı tutumu gerginliği çözmeğe yardımcı olmamıştır. Topluluk üyesi Devletleri Ermeniler’e ve Yahudiler’e karşı uygulananlar başta olmak üzere XX yüzyılda yapılan soykırımı ve insanlığa karşı suçları anma günü yapmağa davet eder
(Kararın bu dört fıkrası, AP içindeki dengeleri yansıtmaktadır. Birincisinde Ermeni terorizmi kınanmakta, ikincisinde bu terör olaylarının münferit olaylar olduğu belirtilerek terör tahfif edilmekte, üçüncü fıkrada da Türk Hükumetlerinin inatçı tutumundan vazgeçmemiş olmasının gerginliği azaltmadığı ileri sürülmekte ve böylece terör bir yandan kınanmakta, öte yandan o eylemin gerekçesinin bulunduğu belirtilmiş olmaktadır. Ermeni terör olaylarından hemen sonra Avrupa’daki televizyon, radyo ve gazetelerin tutumu da bundan farklı değildi. Bunlar terör olayını Ermeni iddialarını yansıtmak için bir fırsat telakki eylemekteydiler.Görüştüğümpek çokAvrupalı parlamenter, bununsiyasal bir kompromi metni olduğunu, Fransızları ve Yunanlılarıtatmin etmeğe yönelik bulunduğunuvurguladılar ve “ güldüler”!.)
Türkiye’yi Kınama Konusunda Torba Paragraflar
Türkiye’nin uluslararası hukukun ilkelerini uygulamaktaki duraksaması, Yunanistan ile görüş ayrılıkları, Kıbrıs’ta işgal güçlerini bulundurmağa devam etmesi, Kürt sorununun varlığını inkâr eylemesi, Türkiye’da parlamenter demokrasi bulunmayışı ve başta dinsel özgürlük olmak üzere bireysel ve kollektif özgürlüklere saygıda kusur edilmesi ve Jön Türk Hükumetince Ermeni halkına yapılan soykırımının şimdiki Türk Hükumeti tarafından reddedilmesi Türkiye’nin Topluluğa katılması olasılığının değerlendirilmesinde onarılamayacak engeller oluşturmaktadır.
(Bu fıkra bir torba paragraftır.AP Türkiye ile ilgili olarak her aklına geleni bu torbaya doldurmakta ve Nisan 1987’de tam üyelik başvurusunu yapmış bulunan Türkiye’ye o dönemde duyulan red arzusunu yansıtmaktadır. İlgi çekici terim, “onarılamayacak engellerden”söz edilmiş bulunmasıdır.)
Geçmişteki bu olumsuz olayların ve belirgin bir kimliğin geliştirilmesinin, azınlık haklarının güvence altına alınmasının va halkın insan hakları ile ve medeni haklarını kısıntısız olarak kullanmasının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ve onun Eki olan beş Protokolun gereği olduğunun bilincinde olarak;
( Bu da torba fıkradır ve Avrupa’nın “uygarlaştırıcı” misyonunu yansıtma arzusunu yansıtır.)
Türkiye’deki Gayrimüslim Azınlıkların Hakları ve Kültürel Mirası
Türkiye’den AT üyelerinin pek çoğu tarafından da imzalanmış olan 1923 Lozan Anlaşmasının 37–45 maddelerişnde kayıtlı gayrı müslim azınlıkların korunmasına ilişkin hüklümlere sadık bir biçimde uymasını talep eder;
(Türkiye ile herhangi bir rapor, bir karar taslağı ya da bir soru önergesi AP önüne geldiğinde, oradaki Türk karşıtı Yunanlı gruplar bunu Türkiye’yi karalamağa yönelik bir fırsat addederler. Yukarıdaki fıkra da Yunan parlamenterlerin talebi üzerine karar metnine konulmuştur)
Türkiye’den Ermeni azınlığa, kimlikleri, dilleri, dinleri, kültürleri ve okul sistemleri açısından hakkaniyete uygun muamele etmesini ve Türkiye’de bulunan Ermeni dinsel mimari mirasının korunması ve Ermeni anıtlarının bakımı konusunda iyileştirme sağlamasını talep eder ve Topluluğun bu konuda Türkiye’ye uygun bir katkıyı nasıl sağlayabileceğini incelemesini talep eder; Türkiye’de anıtların korunmasının Ermeni dinsel mimari mirasının bakımı ve sürdürülmesinin, bugünkü Türkiye toprakları üzerinde yüzyıllar boyu gelişmiş olan ve Hristiyan azınlıkların bir parçasını oluşturduğu tüm uygarlıkların kültürel mirasının korunmasına yönelik daha geniş bir politikanın bir parçası olarak görülmesi gerektiğini mütalaa eder;
Bu nedenle Topluluktan, Türkiye ile Ortaklık Anlaşmasının, bu ülkede bulunan Hristiyan ve Klasik, Hitit, Osmanlı v.b. uygarlıklardan kalan yapıtların korunması ve genel olarak açık tutulmasını kapsayacak şekilde genişletmesini talep eder.
(Bu üç fıkra,kabul eden kararın değişik yerlerinde bulunmaktadır. Birinci fıkra konusunda Türkiye’deki Ermeni toplumunun görüşü alınmamıştır. Bu fıkra Ermeni diyasporasının savlarını yansıtmaktadır. Bu konuda Türkiye’deki Ermeni toplumu sözcüsü tarafından yapılan uyarılar ne raportör ne de AP tarafından göz önüne alınmıştır. Kararda sadece Türkiye’deki Ermeni kültürel mirasına yollama yapılmasından memnun olmayan Yunanlılar ve kendilerini destekleyen kimi parlamenterler de,tüm Hristiyan mirasına atıf yaparak sorunu bir Hristiyanlık mirası haline getirmek istemişlerdir.)
İran’da ve Sovyetler Birliğindeki Ermeniler
Sovyetler Birliğinde Ermeni halkına karşı uygulanan birteysel özgürlük ihlallerini kınar;
İran’daki Ermeni toplumunun Ermeni dili ve kendi dinlerine uygun biçimde kendi eğitimleri alanında halen karşılaşmakta bulundukları güçlüklere dikkat çeker.
(Bu fıkralar da diyasporanın talebi üzerine karara alınmıştır)
Nihai Hükümler
Avrupa Parlamentosu Türk ve Ermeni halkları arasında yapılacak müzakerelerle ilgili girişimlere ciddi katkı sağlamayı üstenir; AP Başkanına, bu kararı, Avrupa Komisyonuna, Avrupa Konseyine, Siyasal işbirliği çerçevesinde toplanan Dışişleri Bakanlarına, Avrupa Türkiye Ortaklık Konseyine, Türk, İran ve Sovyetler Birliği Hükumetleri ile Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine yollama talimatını verir.
( Avrupa Toplulukları bu karar konusunda herhangi bir işlem yapmamıştır. Konu daha ilerideki yıllarda yeniden Avrupa Partlamentosu çatısı altında gündeme getirilmiştir. Ermenistan Cumhuriyeti yetkilileri bu karara dayanarak Türkiye’nin Ermeni soykırımını tanımadan Avrupa Birliğine tam üye olamayacağı kanısını taşımaktadırlar ve bu konuda kimi Fransız parlamenterleri ve başta Patrick Deveciyan olmak üzere bazı Fransa Hükumetleri Bakanları tarafından kendilerine güvence verildiğini söylemektedirler. Bu bağlamda, Fransız Bakanlardan Nicola Sarkozy’nin Alman CDU lideri Angela Merkel ile Türkiye’nin tam üyeliğinin engellenmesi konusunda yaptığı görüşmede, Ermeni konusunun da dile getirildiğive Alman Parlamentosu tarafından alınan kararınharekete geçirilme nedenlerinden birinin debu olduğu Fransızve Alman gazetelerine yanımış haberler arasındadır.)
Sonuç
Avrupa Parlamentosu son olarak Eylul 2005’te Türkiye konusunda aldığı kararda, 1915 olaylarının soykırımı olarak kabul edilmesinin Türkiye'nin Avrupa Birliğine tam üye olmasının şartı olduğunu belirtmiştir. Avrupa Parlamentosu kararlarının bağlayıcı olmadığı ileri sürülmekte ise de,Avrupa Parlamentosunun Türkiye'nin tam üyeliğine son aşamada onay verecek ve bu karar gündeme getirilerek gereğinin yapılması istenecektir. Gerginliğin azaltılması için AP ile bu konuda zaman geçirmeden diyalog aranmalı, "sorunun tarihçilere havale edilmesi ve tüm arşivlerin açılması, ortak tarihçileri komisyonu kurulması" söylemimize ek olarak,Türkiye Cumhuriyeti Hükümetlerinin,1915 olaylarını hukuken soykırımı olarak nitelemelerinin neden mümkün olmadığı anlatılmaya çalışılmalıdır.
Halen Türk Hükümetlerinin ve Türk halkının büyük çoğunluğunun tutumu, Avrupalılar tarafından "inkârcılık" olarak nitelenmektedir;ancak bu tutumun hukuki, psikolojik ve tarihsel gerekçeleri tam olarak anlatılamamıştır. Öte yandan, örneğin, Alman Parlamentosunun Haziran 2005'te aldığı karar da Türk medyasında"soykırımı suçu işlendiğinin Bundestag tarafından kabul edildiği" biçiminde yer almağa devam etmektedir. Oysa,Alman Parlamentosu kararında Osmanlı döneminde soykırımı işlendiği ifadesine yer vermemeğe dikkat etmiştir. Alman Parlamentosunun kararına kesinlike onay vermemekle birlikte, bunun önemli bir ayrıntı olduğu kanısındayım. Zira, içine girişmiş bulunan çıkmaın en önemli unsuru "soykırımı" savıdır. Bu sav denklemden çıkarılabilirse, elim tarihi olayların bu konuda görüş oluşturmuş bulunanlarca daha objektif biçimde ele alınması mümkün olabilecek; en azından olayların farklı değerlendirmelere tabi tutulabileceği kabul ettirilmiş olacaktır.
Türkiye'nin bu alanda Avrupa Parlamentosu ve diğer Parlamentolar ile diyalog arayışını başlatabileceği kurum, TBMM ve AP-Türkiye Karma Parlamento Komisyonudur. Bu çerçevede"soykırımı sorununun hukuksal olduğu,bugün hayatta bulunmayan zanlıların, savunmaları bile alınmadan gıyaplarında yargılanıp soykırımı işlemiş ilan edilemeyecekleri,soykımı suçunun ögelerini ve bu alanda karar vermeğe yetkili yargı organlarını da belirlemiş bulunan Soykırımının Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi hükümlerinin oluşturduğu, bu Sözleşme kurallarının iyi incelenmesi gerektiği, Sözleşmenin koyduğum kurallarına aykırı hareket eden Hükumetlerin i ise Lahey Adalet Divanına şikâyet edilebilecekleri" hususu vurgulanmalıdır. Öte yandan, 1915 olaylarının Ermeni olsun, Müslüman olsun tüm Osmanlı yurttaşları bakmından büyük bir facia olduğunun yadsınmadığı, benzer olayların bir daha tekerrür etmemeleri için gereken önlemlerin alınması ve bu alanda eğitime de öncelik verilmesi gerektiği;ancak,uluslararası ve ulusal ceza hukuku çerçevesine giren bir konuda hukuk devleti ilkelerine bağlı bir Hükumetten, baskı ile siyasal karar alınmasının beklenemeyeceği, böyle bir baskının hukuka ve hakçalığa aykırı olduğu, ulusumuz tarafından da benimsenmeyeceğinin kesin bulunduğu; sorunun etik ve atalara yönelik manevi sorumluluk alanında ise her bireyin ve hatta grubun elde var olan verilere göre bir kanı oluşturacağı ve bu kanısını gerekçeleri ile duyurmasında özgür olması gerektiği, toplumun belleğinin silinmesinin beklenmediği, ancak gerek belleğin gerek tarihsel verilerin selektif biçimde ele alınmamasını istediğimiz, oluşturulmuş dogmaların başkalarına zorla kabul ettirilmesinin mümkün olamayacağı, bu yolda ısrar edilmesinin yeni uyuşmazlıklar yaratmakta bulunduğu muhataplarımıza gerekçeleriyle ve sabırla anlatılmalıdır.
[1] Doc1–782/81 sayılı belge
[2] Doc1–735/83 sayılı belge
---------------------- * UNESCO Türkiye Milli Komisyonu Başkan Vekili - - ERMENİ ARAŞTIRMALARI, Sayı 18, Yaz 2005