İstanbul Üniversitesi 15-17 Mart 2006 tarihlerinde "Türk Ermeni İlişkilerinde Yeni Yaklaşımlar" adlı bir Uluslar arası sempozyum düzenledi. Bu sempozyumun amacı Konferansın başlamasından bir gün önce İstanbul Üniversitesi Rektör ve yardımcısının yaptığı bilgilendirme toplantısında dile getirildi. Türk-Ermeni ilişkileri soykırım kavramında düğümlenmiştir. Bu düğümün açılabilmesine katkı sunabilmek için yeni yaklaşımlar gereklidir. Saplantı haline gelmiş olan soykırım kavramının iki toplumun iletişiminin önünde ciddi bir engel olduğunu, hatta bireysel fanatizmi körükleyerek bedensel zararlar vermeye başladığı, toplumların bu çıkmaza düşmesisin büyük kaygılar uyandırdığı görülmektedir. O halde yapılması gereken bu saplantının temeli olan 1915 yılının bir çok yönden ele alınmasıdır. 1915 yılında olup biten olayların siyasi yönünün yanı sıra tarihi, hukuki, sosyal, psikolojik ve felsefi yönleri de bulunmaktadır. Dolayısıyla konuyu bu farklı alanlar çerçevesinde düşünmek ve dolayısıyla farklı açılardan incelemek kaçınılmazdır.
Bu sempozyumun amacını sorunu farklı yönlerden ele alıp ona bu yolla derinlik ve çeşitlilik kazandırmak ve tartışmaların bir sorunu bütünüyle ve eksiksiz olarak çözmesi mümkün olmayabileceğinden hareketle, sağduyu üzerine kurulmuş bir anlayışı başlatmada atılmış önemli bir adım olarak ifade etmek mümkündür.
Sempozyum çok anlamlı birkaç jestle başladı. İlk önce böyle karma bir toplantıda Birinci Dünya savaşında hayatını kaybeden insanlar için saygı duruşunun yapılması önemli bir adım olarak ortaya çıktı. İkincisi İstiklal Marşı'nın güzel okuma yarışmalarında İstanbul üçüncülüğünü kazanan Feriköy Ermeni İlköğretim Okulu öğrencisi Katya Hallaçoğlu, İstiklal Marşı'nı okumasıydı. Üçüncü olarak açılış konuşmalarının ardından sahne alan Surp Takavor Kilisesi Korosu önce Ermenice ilahiler okuması ve daha sonra da Türkçe şarkılar ve akabinde 10. Yıl Marşı'yla mini konseri noktalamasıydı. Böylece tarihte olduğu gibi birlikte yaşamanın mümkün olduğunun ve bunun bir kültürel zenginlik olduğunun altı çizilmiş oldu. Bu verilen mesajın yerini bulduğu yazılı basında yer alan haberlerden de anlaşılmaktadır. [1]
Hükümet Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener ile Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç’un gönderdikleri mesajlarla desteğini göstermiş oldu. Sayın Abdullah Gül “Türkiye, geçmişiyle barışık bir ülkedir. Tarihimizde utanılacak bir sayfa yoktur. Ancak Türk insanı, kendisine yapılan iftiralara ve atalarına yapılan saldırılara karşı son derece hassastır. Bu bağlamda, tarih çalışmalarında taraflı ve ırkçı yaklaşımlardan uzak durulması gerekliliğinin de hatırlanması gerektiğine inanıyorum” mesajı tek taraflı ve yanlı çalışmalar yerine karma çalışmaların cesaretlendirilmesinin gerekliliği üzerinde durdu ve Türkiye’nin hassasiyetlerinin altını çizdi. Bu ifadeler artık akademik güvenin işaretlerini taşıdığını belirtmek gereklidir.
Sempozyumda konuşulan konuları değerlendirmeden önce bir ilk tepkiden bahsetmek gereklidir. Konferansın yapıldığı salonun girişinde, Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi, Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü ve Londra’daki Gomidas Entitüsü Yayınevi kitaplarını sergiledi. Gomidas Enstitüsü’nün standında yer alan ‘’A Hairs’s Breadth From Death-The Memoirs of Hampartzoum Mardiros Chitjian’’ adlı kitabın koruma kapağındaki Türk bayrağının hilalinin ‘’hançer’’ şeklinde tasvir edilmesine tepki gösterildi. Bunun üzerine, toplantıya konuşmacı olarak katılan araştırmacı ve yayıncı Ara Sarafian söz konusu koruma kapağını çıkartarak kitabı sergiledi. Bu küçük tartışmanın bir birinin zıddı fikirlere sahip olan çeşitli ülkelerden gelmiş bilim adamlarının fikirlerini serbestçe söylemelerine gölge düşürecek nitelikte ve hacimde olmadığını ve olaysız gerçekleştiğini söylemek gerekir.
Sempozyumdan aktarılacak bir başka not ise, yurt dışından davet edilen bir çok Ermeni araştırmacının ve Bilgi Üniversitesinde yapılan sempozyuma katılan Türk akademisyenlerin toplantıya katılmadığıdır. Yazılı basında da dikkat çekilen bu nokta “İşte bilimsel Konferans”[2], “Ermeni Konferansına Ermeniler gelmedi”[3], “Bilgi’ye katılanlar kaçtı”[4], “Gerçeklerden Kaçtılar”[5] vb manşetlerle verildi.
Açılış konuşmasını yapan İstanbul üniversitesi rektörü Prof. Dr. Mesut Parlak 1915 yılının soykırım kavramını çağrıştırdığını, ancak problem kelimesinin kullanımının dahi zor olduğu bir yerde soykırım kavramının kullanılmasının Türk-Ermeni ilişkilerinde iletişim kanallarını tıkadığının altını çizdi. Çağımızın en önemli problemlerinin kökeninde fanatizmlerin yattığının belirten Prof. Parlak, dünyanın çeşitli parlamentolarının aldığı Ermeni soykırım kararlarının siyasi fanatizmin açık örneği olarak değerlendirmiştir.
Sempozyumun birinci oturumunda Ermeni sorunu tarihsel açıdan değerlendirilmiştir. Osmanlı idaresinde Ermeniler başlığında yapılan ilk oturumun konuşmacısının İsrail Açık Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr Yair Auron olmasının sembolik değerinden daha fazla anlam taşıdığı konuşmacının tebliğini sunmasıyla anlaşılmıştır.
Auron o dönem Filistin'de yaşayan Yahudilerin anılarından ve raporlarından yola çıkarak yaptığı çalışma olan "Birinci Dünya Savaşı Sırasındaki Ermeni Soykırımının Yahudi Tanıklığı ve Delilleri" adlı tebliğinde özetle Ermeni ve Yahudilerin birbirini daha iyi anlayabileceğini, çünkü iki halkın da soykırıma uğradığı tezi üzerine inşa etmiştir. İnanmış bir “soykırımcı” olan Auron kanaatini iki hatırat ve birkaç rapora dayandırması, tek yanlı ve az sayıdaki kaynakları kullanmak ve bilimsel olmamakla suçlanmasına neden oldu. Bütün kaynakları okuduğunu ifade eden Prof. Auron ise "Çalışmamı bu konuda Türkler ile Ermeniler arasında bir uzlaşma olması için yeni bir fırsat olarak görüyorum" dedi. Karşılaştırmalı bir çalışma yapılmadan diğer tarihi malzemeler kullanılmadan Türkler Ermenilere soykırım yapmıştır kanaatine ulaşması ve bir hukuk terminolojisini devlet dokümantasyonunu kullanmadan beyan etmesi onu çok soru sorulan bir konuşmacı statüsüne sokmuştur. Salondan dinleyiciler ve Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr Yusuf Halaçoğlu’nu ve daha sonra tebliğ sunan akademisyenlerin sorulu tepkisine neden olmuştur.
Prof. Dr. Mehmet Saray Türk-Ermeni ilişkilerinin ve özellikle 1915 olaylarının iyi anlaşılamadığını ve dolayısıyla polemiğin devam ettiğinin altını çizdi. Tarihsel bağlamda ilişkileri değerlendiren Saray, problemlerin ortaya çıkışını büyük devletlerin bölge politikasında aranması gereğinin altını çizerek, bu güçlerin bu politikalarını uygulayabilmek adına Ermenileri vasıta olarak kullanmalarının çatışma ortamı doğurduğunu belirtti. Tarihî Türk kavramlarından hareketle (Konilik, Uzluk…) Türk milletinin soykırım yapamayacağını belirtmiştir. “Büyük milletler kötülük yapmazlar” tarzı hamasi yaklaşım İsrailli araştırmacının Yavuz Sultan Selim’in icraatlarını örnek göstererek tepki vermesine neden olmuştur.
Osmanlı hukuk sisteminden hareketle Gayri Müslimler için oluşturulan hukuk sisteminin genel çerçevesini çizen Gülnihal Bozkurt, Osmanlıların şer’î hukuk sistemine örfî hukuku da ekleyerek yumuşattığını ve dolayısıyla gayri müslimlere pozitif bir ayırımcılıktan söz edilebilecek iken negatif ayrımcılığa maruz kalmalarının mümkün olmadığını, fakat haklar konusunda talep kar olan azınlıkların mükellefiyetlere gelindiğinde isteksiz davrandığını belirterek Osmanlı Devletinin azınlıklara yönelik reformlarının yine bunlar tarafından engellendiğini vurgulamıştır.
Ermeni kimliğinin oluşmasında ve siyasi talepleri olan bir topluluk haline gelmesinde önemli rol oynayan Ermeni kilisesinin Ermeni sorunundaki etkisini Ecmiyazin kilisesinin ve diğer önemli merkezlerin ortaya çıkmasından hareketle ortaya koyan Prof. Dr. Ali Arslan. Ermeni kilisesinin günümüzde Türk Ermeni ilişkilerinde oynayabileceği olumlu roller olabileceğinin altını çizdi.
Doğu Anadolu bölgesinde Misyoner (Fransız, İngiliz, Amerikan ve Alman) faaliyetlerini Ermeni sorunu bağlamında değerlendiren Yard. Doç. Dr E. Kürkçüoğlu 1915-1921 yılları arasında 520 bin Müslüman’ın katledildiğini belirtti. Prof. Dr Servet Mutlu ise Osmanlı demografisini ve son dönem Osmanlı nüfusunu ve etnik dağılımı bilimsel metotlarla ortaya koymuştur. Osmanlı nüfus sayım tekniğini yeni metotlarla destekleyen ve sayımların hatadan arındırılarak kullanılabilmesinin önünü açan bu tebliğ, Ermenilerin nüfusu ile ilgili spekülasyonlara cevap niteliğindedir.
İkinci oturumda Ermeni sorunun bel kemiğini oluşturan tehcir olayı arşiv belgeleriyle ortaya konmuştur. Cem Özgönül Alman belgelerinde tehcir olayı ile Johannes Lepsius’un nasıl belge tahrifatı yaparak soykırım ispatı çabasına girdiğini belgelemiştir. Prof. Dr Hikmet Özdemir tehcirin iki nedenini tebliğinin merkezine alırken; Doç Dr Yusuf Sarınay Osmanlı açısından ve Osmanlı dokümantasyonuna göre tehcirin anlamını değerlendirmiştir. Ermenilerin I. Dünya Savaşından önce 40 isyan çıkarmalarının nedenini hiçbir bölgede nüfus ekseriyetine sahip olamamaları ve bunu sağlayabilmek için Müslümanları katletme veya sürgün yoluyla azaltarak sağlama olarak ortaya koymuştur Hilmar Kaiser 1915 yılında Merzifon’da bulunan Amerikan misyonerlerinin yazılarında Soykırımın izlerini aramıştır. Adam Balcer Polonya tarihçilerinin yazılarının tek taraflı olarak ve konuya vakıf olunmadan kaleme aldıklarının altını çizerek verilen/sunulan delillerle Türkleri soykırımla suçlamanın mümkün olmadığını belirtmiştir.
Büyük devletlerin (İngiltere, Fransa, Rusya, Avusturya, ABD) Ermeni politikaları o ülkelerin belgelerinden hareketle günün son oturumunda değerlendirilmesi yeni açılımlar konseptini dolduracak nitelikteydi. Ermeniler kendi talepleri için değil esasen bu büyük güçlerin bölgedeki çıkarlarını savundukları nispetle destek buldukları görülmektedir.
Sempozyumun ikinci günü, I. Dünya Savaşı’nda ve sonrasında Ermeni sorununun çeşitli yönlerinin (Askeri harekât, çetecilik, mezalim ve propaganda ) ele alındığı oturumla başladı. Bu oturumlarda Türklere ne yapıldığını belgelerle ortaya koyan ilginç tebliğler sunuldu.
Atatürk Üniversitesi Öğretim Üyelerinden Doç. Dr Betül Aslan, Erzurum ve havalisinde Ermenilerin Müslümanlara yaptıkları katliam ve toplu öldürmeleri onlarca hatırat, yüzlerce görgü tanığı ve binlerce belge, raporlara dayanarak ortaya koydu. Bu tespitin ardından sempozyumun ilk konuşmacısı olan İsrailli Auron’a şu önemli soruyu yöneltti: “iki hatırat ve birkaç rapora dayanarak Türklerin soykırım yaptığını iddia ediyorsunuz, bu kadar belge, rapor ve tanığın şahadet ettiği Ermenilerin yaptığı katliamları hangi kavram ile ifade edeceksiniz? Aslında bu mealdeki sorular bu oturumdaki birçok tebliğci tarafından ilgiliye sorulmuştur.
Yine aynı üniversitenin hocalarından Prof. Dr Enver Konukçu öncelikle Doğu Anadolu bölgesinin Ermenilere ait bir bölge olmadığını fakat V. Yüzyıldan itibaren nasıl Ermenileştirilmek istendiğini çağdaş kaynaklardan doğrulayarak ortaya koymuştur. Bölgede ortaya çıkan toplu mezarlardan XX. yy başlarında Müslümanlara yapılan katliamların boyutunu gözler önüne sermiştir.
Prof. Dr Justın McCarthy titiz bir çalışmayla Ermeni isyanlarının çıktığı bölgelerin, evvela Osmanlı ordusu açısından (haberleşme, ikmal yolları ve geri çekilme veya ilerleme durumuna ordunun geçeceği vadilere hakim bölgeler), Ruslar açısından stratejik değeri olan bölgeleri haritaya işleyerek Ermeni isyanlarının aslında Rus stratejisine uygun olarak çıkarıldığını ve dolayısıyla savaşın kaderini değiştirdiğini ortaya koymuştur. Böylece tehcirin askeri ve güvenlik gerekçelerinin altını çizmiştir.
Mavi kitabın düzmece olup olmadığı konusu bir çok tebliğde yer almasına rağmen, iki tebliğ özellikle bu konuda yapıldı. Ara Sarafian bu kitaptaki her belgenin düzmece olmadığını söyleyerek bir değer atfetmiş ise de Emekli büyükelçi ve milletvekili Dr. Şükrü Elekdağ en ince detaylarını vererek kitapta yer alan belgelerin kaçının nereden ve nasıl alındığını göstererek Mavi kitabın tarihçilerin tezlerinin üzerine inşa edeceği bir çalışma/kaynak olmadığını ortaya koymuştur.
Türkiye açısından Ermenin sorununun Lozan antlaşmasıyla bittiğini, Lozan tartışmalarıyla ortaya koyan Doç Dr. Ömer Turan’dan sonra ASAM İnsanlığa karşı suçları Araştırma Enstitüsü başkanı E.Büyükelçi Ömer E. Lütem bu sorunun tekrar nasıl tarih sahnesine çıkarılmak istendiğini açık olarak ortaya koymuştur. Sorunun ortaya çıkışının uluslar arası konjonktür ve çıkarlarla ilgisi Türkiye’nin siyasi çabalarına ağırlık vermesi gereğinin bir işaretiydi. Ermeni lobicilik faaliyetlerini ve amaçlarını ortaya koymaya çalışan Doç Dr.Sedat Laçiner’in tebliği ve Jeremy Salt’ın batıda yapılan çalışmalarda Müslüman katliamlarına yer verilmemesinin altını çizen ve Batılıların tarafgirliğini örnekleriyle ortaya koyan tebliği dikkat çekmiştir.
Hukuki olarak sorunun ele alındığı oturumda tehcir nedeniyle yapılan yanlış uygulamalardan hareketle devletin top yekûn yok etme amacının olmadığı ortaya konmuştur. Dahası bununla ilgili yargılamalar ve de yapılan şahitliklerin de çok sağlıklı olmadığı da bir başka tebliğin konusu olmuştur. ASAM Hukuk Danışmanı Doç Dr Sadi Çaycı, günümüzde kullanılan hukuki kavramların kullanılmasının mahzurlarını belirterek konunun çözümünün ancak hukukî kanallar ile mümkün olabileceğini belirtmiştir. Bu talep son dönem Türkiye’de seslendirilen “mahkemeye başvurunuz” ifadesinin bilimsel açıklamasıydı.
Güney Kafkasya güvenliğinin Türkiye Ermenistan ilişkilerine yansıması günün son oturumunda değerlendirilmiştir. Karabağ sorunu ve Ermenilerin Azerbaycan’da yaptıkları katliam ve mezalimler Prof. Dr Aygün Atar tarafından ele alınmış ve durumun bir soykırım olduğunun altını çizmiştir. Karabağ’ın işgalinin Batılı güçlerin politikalarının ve Ermeni yayılmacılığının sonucu olarak ortaya çıktığı belirtilmiştir.
Türkiye’nin Ermenistan ile günümüzde yaşadığı sorunlar ve olası politikaları değerlendiren Doç Dr Kamer Kasım, uygulanabilecek politikaların ve sınırın açılması konusunun artı ve eksilerini değerlendirerek muhtemel gelişmeleri ortaya koymuştur. Ermenistan kapısının açılmasında dikkatli davranılması ve sınırın ancak özel şartların gerçekleştirilmesi durumunda açılması gerektiğinin, dolayısıyla ekonomik saikle açılamayacağının altını çizmiştir.
Sempozyumun ikinci günü, Ermenilerin Azerbaycan’da yaptığı katliamların sine vizyonda yer aldığı bir tebliğle tamamlanmıştır.
Sempozyumun üçüncü ve son gününün ilk oturumu “Kültürel, Psikolojik, Felsefi ve İnsani Açıdan Ermeni Sorunu” başlığında açıldı. Oturumun ilk konuşmacısı Psikolog İsrael W. Charny idi. “Türk-Ermeni ilişkilerinde Tarihi Sorunların Psikolojik Yorumları” konulu tebliğinde sunumunun başlığından biraz uzaklaşarak genel değerlendirmelerde bulundu. İnsanların kendi yaptıkları kötülükleri kabullenmede çok zorlandıklarını İsrail’de yaptığı araştırmalardaki ırkçı yaklaşımlardan hareketle ortaya koymaya çalıştı. Türk-Ermeni ilişkilerine dolaylı atıflarda bulunarak bu ilişkilerdeki sıkıntıları daha çok tek yönlü olarak değerlendirdi. Onları anlamalısınız yaklaşımı Türklerin yaşanmışlıklarını açıklamakta hiçbir açılım getirmemekteydi.
ASAM uzmanlarından Uz. Psikolog Sevinç Göral “Türk-Ermeni Meselesinin Psikolojik Dinamikleri: Mağduriyet Psikolojisi ve Büyük-Gurup Kimliği” başlıklı tebliğinde travma yaşamış bireylerde görülen uzun süreli psikolojik sorunlara değinmiştir. Bunlar; kendini zayıf, kurban, mağdur; dünyayı ya da diğer insanları güçlü, zalim ve düşman olarak algılamadır. Kişi bu algılamayla gerçeklikten kopuk bir kendilik-kimlik tanımlaması oluşturmaya başlar ve bu yüzden kişiler arası ilişkilerde sorunlar yaşar. Bu tezden hareketle Ermenilerdeki mağduriyet psikolojisinin kimliklerinin oluşmasındaki rolünü irdeleyen Göral “Soykırım Zihinsel İmgesinin” hem duygusal olarak ortak kimlik inşasını sağlayan, hem bu kimliği kuşaktan kuşağa aktaran ve Ermeni kimliğini pekiştiren güçlü bir “Zihinsel Anavatan” işlevi olduğunun altını çizmiştir. Ayrıca Ermeni kimliğinin önemli bir bileşeni ve grup varlıklarının direği olarak, grup olarak paylaştıkları mağdur olma-edilme imajlarına dayalı şemalar ve inançlar kümesi olduğunu belirtmiştir. Sonuç kısmında Ermenilerin soykırım taleplerinin arkasında gerçeklerin değil, temelleri eskiye dayanan psikolojik mekanizmaların bulunduğu ve mağduriyet psikolojisinde kullanılan bu mekanizmaların büyük güçlerin kullanımına açık olduğunu belirterek tebliğini tamamlamıştır.
Habib Afram’ın Lübnanlı bir Süryani olarak sunduğu duygusal tebliğinde Ermenilerle aynı şeyleri yaşadıklarını, fakat bu durumdan bütün Türkleri sorumlu tutmadıklarını ve dolayısıyla Türkiye’yi düşman görmediklerin belirtmiştir.
Bogos Levon Zekiyan Ermeni sorununu Antropolojik-Hukuksal ve Felsefi bir sorun olmanın yanında Soykırım ve tehcir kavramına sıkıştırılmış olarak ifade etti. Dolayısıyla sorunun çok zor fakat çözülemez olmadığının altını çizdi. Tehcirin bir hükümet politikası olması nedeniyle Türk milletinin suçlanamayacağını ancak bu dönemde çok üzüntü verici olayların yaşandığını vurguladı.
ASAM Başkanı E.Büyükelçi Gündüz Aktan Soykırım hukukunu kavramların en ince detaylarına kadar irdeleyerek ortaya koydu. Hatta bazı ülkelerin soykırım sözleşmesine taraf olmasına rağmen ilgili maddeyi saik kelimesinden arındırarak nasıl kullandıklarını örneklerle açıkladı. Ermenilerin çektiği acıların anlaşılabilir olduğunu ancak bunun soykırım olarak adlandırılamayacağını ifade etti. Ermenilerin çektiği acıların anlaşılabilir olduğunu ancak bunun soykırım olarak adlandırılamayacağını ifade etti. Türk ve Müslümanların 1821-1922 yılları arasında 5 milyon kayıp ve 5 milyon sürgünle büyük acılar yaşadığını milli çıkarlarını koruyabilmek adına bu 101 yılıyla mutlaka hesaplaşması gereği üzerinde durdu. Psikolojiyle uluslararası hukukun güzel bir buluşması niteliğinde olan bu tebliğ Ermenilerin mahkemeye başvurmaları davetiyle son buldu.
Bu oturumda Türk-Ermeni ilişkilerini tıkayan nedenleri ve çözümleri Pulat Tacar tebliğinde özetledi. İbrahim Ethem Atnur Türkiye’de Ermeni asıllı kadın ve çocukların durumları, kendilerine yapılan yardımları, aile veya kiliseye teslim edilişlerini merkez alan bir tebliğ sundu. İnsani yaklaşımlarla Türk-Ermeni ilişkilerinin yeni bir raya oturtulmasının mümkün olduğunu söyleyen Carol Roman, her ne hikmet ise Türkiye’nin AB ile ilişkilerinde açılımlar elde ettiği zaman önüne soykırım iddiasının getirildiğinin altını çizdi. Bertil Duner ise 1948 Antlaşmasının geriye uygulanma imkânının bulunmadığını belirterek İsveç parlamentosunun Türkiye aleyhine aldığı kararın yanlış olduğunu ve bunun anlaşılmasına rağmen düzeltilmediğini ifade etti. Ayrıca hukuki ve ahlaki soykırım kavramlarını türeterek başka bir alternatif gündeme getirdi.
Prof. Dr. Arslan Terzioğlu’nun Alman kaynaklarına göre tehciri değerlendirmesinden sonra sosyal psikolog olarak Nuri Bilgin bir kimlik inşasında tarihin araçsallaştırmasını tehlikelerini bilimsel olarak ortaya koydu. Ermeni kimliğinin korunma ve inşası süresinde seçici bellek, aidiyetin korunması ve dış guruplarla farklılaşmanın abartılması güdümlü bir yapının ortaya çıkmasına ve ilişkileri tıkamasına neden olmaktadır. Sorunların çözülebilmesi için bundan uzak durulması gerektiğini Avrupa tarihçi ve siyasetsilerden verdiği örnekle açıkladı. Çağdaş ve bilimsel bu çalışmanın salonda ciddi etkiler bıraktığını söyleyebiliriz. Kegam Karabetyan’ın bir Türk Ermenisi olarak yaptığı duygusal konuşma çok sık alkışlarla destek buldu.
İlber Ortaylı başkanlığında yapılan değerlendirme oturumuna ise Gündüz Aktan, İsrael Charny, Mehmet Saray, Justin Mc Carty ve Şükrü Elekdağ katıldı. Hrant Dink ise çağrılı olmasına rağmen katılmadı. Bu oturumda çok önemli mesajlar verildi. Gündüz Aktan özellikle yaşanmışlıklarda ve tarihi gerçeklerden hareketle Türklerin Ermenilerden daha büyük travmalar geçirdiğini belirterek, bir an önce yas sürecine girilip bu travmanın atlatılarak yeniden ayağa kalkılması gereğine işaret etti. ASAM’ın bu konuda çalışmalar yapmakta olduğunun altını çizdi. İsrael Charny ise sempozyumun önemli bir adım attığını, her tezi savunan insanın çağırılarak konuşma imkanı verilmesinin sorunun çözümüne ancak katkı sağlayacağını vurguladı.
Sonuç olarak, bu sempozyum vasıtasıyla ilk önce farklı görüşleri savunan bilim adamlarının aynı platformu paylaşmaları, Türk ve Ermeni akademisyenlerin birlikte çalışma arzusunu ortaya koymaları ve bu iki topluluğun acılarını bir yeni arayışla hafifleterek birlikte yaşama iradesini ortaya koyması önemli bir kazanım olarak ortaya çıkmıştır. Özellikle yurt dışında dile getirilen Türkiye’de farklı seslere izin verilmemektedir savını çürüten bu çalışma, aslında gerçek totaliter bakışların nerde var olduğunu göstermesi bakımından manidar olmuştur. Sempozyum zamanlama, akademisyen kompozisyonu, yeni akademik yaklaşımlar ve verdiği mesajlar açısından başarılı olmuştur.
[1] 16 Mart 2006 tarihinde yazılı basında yer alan bazı başlıklar:Yeni Yaklaşımlar, Konferansta Kayıplara Saygı, Alternatif Konferansta Ermeni Kitapları Krizi, İsrailli Tarihçi De Tepki Gördü, ‘Geçmişimizle Barışığız’, ‘Soykırımın Hiçbir Dayanağı Yok’, Soykırımı Savunan Kitap Gerginlik Yarattı, 'Courageous' Ve 'Honorable' Tarihçilerimiz!, Bu Günleri De Görebildik!, Her Görüşten Kitap Standlarda, Ermeni Sempozyumunu Katya Açtı, Hançerli hilal tartışması
[2] Yeniçağ, 16 Mart 2006
[3] Yeniçağ, 16 Mart 2006
[4] Yeni Şafak, 16 Mart 2006
[5] Halka ve Olaylara Tercüman, 16 Mart 2006 |