Öz:Bu çalışmada, Polonya Parlamentosu’nun, 1915-23 olaylarını Ermeni soykırımı olarak tanıyan kararının (18 Nisan 2005) olası siyasi nedenleri tartışılmaktadır. Diğer yandan, Ermeni soykırımı tezi “karşıtlığında derinleşmek” gibi bir taktik anlayış ortaya konuyor. Karşıtlık, seni aynı şekilde suçlayan birisine, “Sen de benim insanlarımı öldürmüştün” diyerek oluşturulamaz. Aksine, bu davranışta aynılaşmaktır. Gerçek bir karşıtlık bağnazlığın karşısına insancıllık, duygunun karşısına akıl, hakaretâmiz bir üslubun karşısına bilimin üstün dili çıkartılarak yaratılabilir.
Anahtar Kelimeler:Türkiye, Polonya, Polonya Parlamentosu Kararı, Stefan Meller, Aleksander Kwasniewski
Abstract:In this study, are being discussed eventually political reasons of adopting by the Polish Parliament of a resolution, in which events of 1915-23 were recognized as Armenian genocide (2005, April 18). Later on, is being presented a tactical conception, that is, “becoming deep in contrast” with thesis of Armenian genocide. Contrast can not be formulated by saying “You also killed my people” to whom, who accuses you by the same way. Contrarily, it means to be similar in behavior. A real contrast would be created by putting humanism in opposition to fanaticism – rationalism to sentimentalism – high standing language of science to a insulting manner.
Key Words: , , Polish Parlament Resolution, Stefan Meller, Aleksander Kwasniewski
Giriş
Polonya Meclisi, 18 Nisan 2005 tarihinde, Ermeni soykırımını tanıyan yasayı kabul etti. Bunun tamı tamına bir yıl öncesinde, 17 Nisan 2004’te Krakow’da Ermeni Haçı Soykırım Anıtı, Türkiye’den pek işitilmese de Polonya’da epeyce gürültülü bir şekilde açılmıştı. Polonya Meclisi’nin anılan bu kararı, Türk toplumunda elbette tepkiyle karşılandı ve büyük bir hayal kırıklığı yarattı, ayrıca Polonya ve Türkiye arasındaki tarihsel dostluk – ki gerçekten böyle bir dostluk vardır – duyguların şiddetini daha da arttırıyordu.
Polonya tarihinin zorlu anlarında Türkiye’nin bu ülkeye karşı olan dostça tutumu – kimilerinin iddia edilebileceği şekliyle – mutlaka her zaman Türkiye’nin çıkarlarının bir gereği olmamıştı. Burada en azından şöyle bir örnek üzerinde düşünmekte yarar var: II. büyük savaşın arifesinde Nazi Almanyası’nın Çekoslovakya’yı işgali sonrasında bu ülkenin Ankara’daki büyükelçilik binasının dönemin Reis-i Cumhuru İsmet İnönü tarafından, talebi üzerine Hitler’in Büyükelçisi von Papen’e verilmesi, İnönü’nün I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı yorgunu Türkiye’yi yeni bir savaştan sakınma siyasetinin bir gereği olarak açıklanabilirse eğer, aynı talebi Polonya Büyükelçiliği binası için yineleyen Papen’i reddedişi ancak Polonya’ya duyulan kişisel bir muabbet ve dostça duygularla gerekçelendirilebilir. Bu tutumu bir cumhurbaşkanının bir büyükelçiye, taleplerinin bir sınırı olması gerektiğini hatırlatması şeklinde yorumlamak da mümkündür. Ama bu hatırlatmayı niçin Çekoslovakya bağlamında değil de, Polonya bağlamında yapmış olduğu sorusu yine yanıtsız kalacaktır. Ayrıca von Papen’in, 1939’da dünyayı titretmeye hazır bir güç olan Hitler’in Türkiye’deki temsilcisi olduğu göz önüne alındığında, üstlenilen riskin büyüklüğü kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Sonuçta Polonya’nın Ankara temsilciliği, Avrupa’da açık kalabilen ender Polonya temsilciliklerinden biri olarak faaliyetini tüm savaş yılları boyunca sürdürebilmiş ve çok önemli görevler gerçekleştirebilmişti.
Ermeni Soykırımını Tanıma Kararının Polonya’nın Değişen İç Siyaset Dengeleri Açısından Anlamı
Polonya parlamentosunun kararına ilişkin olarak Türkiye’de yapılan yorumların bir kısmı, bu sorunun Polonya’da bir iç siyaset malzemesi olarak kullanıldığı yönündeydi. Bu yorumu yapanların bazıları, belki de sadece yanılma paylarının az olacağı bir tahmin yapabilmek kaygısıyla bunları söylemiş olsa da, mutlaka bir kısmı Polonya’da bir muhafazakar sağ yükseliş olduğunu bilerek konuşmuştu. Bugün artık muhalefette olan ya da siyasetten çekilmiş bazı Polonyalı siyasetçilerin hemen kararı izleyen günlerde yaptıkları ziyaretlerde (örneğin sabık Başbakan Marek Belka’nın ziyaretinde) bu durumun bir teyidi alınmıştı: Karar, bugün bir koalisyonla iktidarda olan sağ muhafazakar dünya görüşünün temsilcisi az sayıda milletvekili tarafından bir punduna getirilerek alınmış bir karardı. Yani sağ bir karardı ve peşi sıra Türkiye-Polonya ikili ilişkilerine çok ciddi boyutlarda bir soğukluk getirmişti. Bunu, Polonya dış siyasetinde Türkiye’ye verilen önemin açık bir göstergesi olarak (ve tahmin edilebileceği gibi, ilişkileri eski düzeyine yaklaştırabilmek amacıyla), Türkiye’ye ardı ardına yapılan üst düzey ziyaretler izledi. Gerçi bu önemli siyasetçi ve devlet adamları, yasa tasarısını meclisten oldu bittiyle geçiren düşüncenin artık iktidardaki temsilcileriydi ama, bir önceki parlamentonun kabul ettiği kararın sorumluluğunu üstlenmeye – kendi açılarından haklı olarak – pek istekli değildiler. İstinasız hepsi de ikili ilişkilerin büyük önemine vurgu yaptılar, alınan kararın iyi ilişkileri zedelemeyeceği umutlarını dile getirdiler, AB yolunda Türkiye’ye tam destek sözlerini yinelediler ve nihayet Ermeni meselesine ilişkin olarak, Türkiye’ye ziyarette bulunan en son Polonyalı siyasetçi, P.C. Meclis Başkanı Marek Jurek’in sözleriyle örneklendirilebilecek bir sınırın dışına pek çıkmadılar:
“Polonya hiçbir şekilde tarihsel olayları Türkiye’nin AB’ne katılımı konusunda bir şart olarak görmemektedir. Hatta, bu konunun AB ile ilişkilendirilmesinden yana da değildir. Ancak, AB’ye üye olacak tüm ülkelerin Kopenhag Kriterleri’ne uyması bizim için son derece önemlidir. Bu kriterler çerçevesinde, her ülke için geçerli olan şey, tabi Türkiye için de geçerli olan, tarih konusunda ifade özgürlüğünün sağlanmasıdır.”
Ancak bu sınırlar içerisinde kalan açıklamalar dahi Polonya’da bir kesimin eleştirilerinden payını aldı. Örneğin Polonya’nın sabık Dışişleri Bakanı, diplomaside almış olduğu birçok önemli görevin yanı sıra çok saygın bir tarih profesörü de olan Stefan Meller’in, Türkiye ziyareti sırasında ortaya koyduğu yaklaşım, “Ermeni Katliamı’nın 91. Yılı Etkinlikleri” başlıklı bir makaleye yorum getiren, internet okuyucusu bir soydaşının şu eleştirilerine neden olabilmişti: “P.C. Dışişleri Bakanı Stefan M., Türkiye ziyareti sırasında (...) sorulduğunda meclisin kararı hükümeti bağlamaz (!!!) yanıtı vermiş (...) Bu soykırımı tanımadığı sürece Türkiye’nin Avrupa’da yeri yoktur. (...) Bir şey daha – Başkentimizin yetkilileri bir Haçkar (“Çiçeğe duran” Ermeni Haçı, Soykırım Anıtı) dikmeye ne zaman karar verecekler??? Wroclaw’ın, Krakow’un, Rzeszow’un, Elblag’ın çoktandır var – ya biz Varşovalıların ne zaman olacak?”
İnternette yapılacak kısa bir gezintide, yukarıdaki türden birçok yorumla karşılaşmak olasıdır. Böyle üstünkörü bir araştırma, elbette ne bir kamuoyu yoklaması netliğinde sayısal sonuçlar verir ne de tüm Polonyalıların görüş açısını temsil edebilecek bir yoruma götürür. Ancak, Polonya’da Kaczynski’lerin Katolik sağ hareketini iktidara taşıyan ve Ermeni Soykırımı gibi bir meclis kararının iç politikada kullanılmasına elverişli bir tabanın varlığının ipuçlarını görünür kılmaktadır. Daha net sayısal bir sonuca milliyetçi-muhafazakar koalisyon partilerinin oy oranları üzerinden ulaşılabilir. Hak ve Adalet Partisi, Nefsi Müdafaa ve Polonya Aileleri Ligi partilerinin koalisyonu, Polonya halkının toplam %46,2’sini temsil etmektedir ve bu oranın içine girmemiş daha büyük halk kitlesinde iktidara karşı giderek artan bir hoşnutsuzluk ve muhalefet gözlenmektedir. Polonya toplumunda batı dışı kabul edilen toplumlara, doğuya ve özellikle de İslami doğuya karşı artan gönülsüzlük, bu makale kapsamında çok derinlerine inilmeyecek bazı siyasal (örneğin solun yolsuzluklarla itibar kaybına uğraması, Avrupa Birliği gibi uluslarüstü bir örgütlenmeye giriş), ekonomik (Avrupa Birliği politikaları ve doğudan, özellikle de Ukrayna’dan gelen ucuz işçilerin emek piyasasını Polonyalılar için daraltması), jeopolitik (ezeli rakip Rusya), tarihsel ve sosyo-psikolojik (tarihsel deneyimlerin Polonyalılık bilincinde kemikleştirdiği bazı aşağılık ve üstünlük kompleksleri) ve nihayet neredeyse tüm batı dünyası için geçerli olabilecek konjonktürel (11 Eylül saldırıları) nedenlerle anlaşılabilir bir gönülsüzlüktür.
Yeni Bir Entelektüel Zemine Geçiş: “Kavga İçin Değil, Anlaşmak İçin Tartışmak”
Burada Polonya’nın eski Dışişleri Bakanı Stefan Meller’e özel bir yer ayırmak gerekecek. Bu yıl içinde Türkiye’ye yaptığı ziyarette bakan, Polonyalı ve Türk bilim adamlarından kurulacak bir çalışma grubuyla, Ermeni meselesinde iddiaların ortaklaşa araştırılması önerisini getirdi. Bu önerinin, Türk basınında çıkan haberlere göre, Türk Tarafı’nca da olumlu karşılandığı görülmektedir. Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, "olumlu bakıyoruz” yanıtını vermiş ve Ermenistan’dan yana “(...) gayet tabi ki Ermenistan'ın ne diyeceği önemli. Onlara önerilerde bulunduk. Ne yazık ki yapıcı bir tutum izlemediler, yanıt bile vermediler", sitemini de dile getirmiştir.
Meller’in açıklamalarında, Avrupa Birliği üyeliği yolunda Polonya’nın Türkiye’ye destek olmayı sürdüreceğinin yeni bir teyidinin, bu kez, Polonya’nın destek çabalarının daha fazla sonuç getirici olabilmesi için, bir açılım önerisiyle birlikte verildiği görülüyor. Kastettiği nesnenin, Türkiye’nin imajının düzeltilmesi yolunda da çaba gösterilmesi demek olduğu düşünülebilir. Kulağa biraz incitici gelmesine rağmen, asılsız da olsa Ermeni soykırımı iddialarının Türkiye’yi ve Türk insanını lekelediği, onu – doğrudan kendi kusurlarından kaynaklanmayan bir biçimde – dünya kamuoyunun ve özellikle de batının algılamasında çarpık gösterdiği gerçeğiyle birlikte düşünüldüğünde, nesnel bir durum saptaması ve bir iyi niyet göstergesi olarak kabul edilmesi gerekir. Polonya’nın deneyimlerini paylaşmaya hazır olduğunu söylerken ise, Polonya’nın (örneğin Almanya, Ukrayna gibi) bir zamanlar kanlı bıçaklı olduğu komşularıyla ilişkileri normalleştirme sürecinde kazandığı deneyimlerini paylaşmaktan söz ediyor. Böylece, aslında Meller’in, Türk aydınlarına, bilim ve düşün dünyası insanlarına, tarihin ve insanın değerlendirilmesinde entelektüel düşüncenin yeni bir safhasına geçiş çağrısı yaptığı da düşünülebilir. Bu, herşeyden önce Polonyalı aydınların, sorunsuz bugünler ve yarınlar yaratmak adına, geçmişin yüklerinden elverdiğince kurtularak düşünce üretmeye geçtikleri ve böylece karşılarında da benzer yaklaşımlar yarattıkları (ya da bunun tersinin olduğu) bir zemini işaret ediyor. Bunun – bir tarihçi olduğu için Meller’in çok iyi bildiği tahmin edilebilecek – felsefi temelleri şöyle özetlenebilir: Genel anlamıyla tarihle insan ilişkisini kavramakta iki yaklaşım kullanmak mümkün. Bazıları, insan tarihin bir sonucudur (daha sert bir tanıma göre: İnsan, tarihin bir ürünüdür) der (yani bugün biri çıkıp da, 1915’te Türkler atalarımı öldürdü, bunun maddi ve manevi tazminatını bugün bana ödemeliler diye konuştuğunda, bugünü geçmişe göre yaratıyor ve yarattığı şey üzerinden kendi varlığını somutlaştırdığı için de, kendisini uzak bir geçmişin, üstelik içinde varolmadığı, dolayısıyla şöyle ya da başka türlü olmasında dahlinin olamayacağı bir geçmişin sonucu – ürünü – olarak gerçekleştiriyor demektir). Diğer yaklaşım, tarih insanı yarattığı kadar, insan da tarihi yaratır tezini ileri sürer. Bu kavrayışta, yaşayan insanın geçmişe göre bir üstünlüğü vardır, zira artık geçmişin tükettiği bir güce, yani bugünü ve yarını şöyle ya da başka türlü (belki daha huzurlu veya daha sorunlu, daha barışçıl veya daha kanlı vb. şekillerde) gerçekleştirebilme gizil gücünün tek sahibi odur. Tarihle insanın karşılıklı ilişkisi üzerine anılan bu ikinci yaklaşım için, bireyci bir görüş suçlaması getirebileceklere (ve tarih böyle okunmaz diyebileceklere), bütün kavram ve kurumlarıyla birlikte Türkiye Cumhuriyeti tasarısının, Mustafa Kemal Atatürk’ün kafasında bireysel bir görüşten ibaret olduğu bir anın da varolmuş olduğunu anımsatmak gerekir.
Ancak 2005 yılında Türkiye’nin Ermenistan’a yaptığı ve karşı tarafça reddedilen, tarihçilerden ortak bir araştırma komisyonu kuralım ve Osmanlı arşivlerini de bu araştırmacılara açalım önerisi, Türk aydınlarının, Meller’in önerisi olmaksızın da, uzlaşma getirebilecek bir entellektüel zemine zaten yönelmiş olduklarını göstermektedir. Yazılmakta olan metin açısından kilit anlamda olan da budur, zira tam da bu noktada gerçek anlamda bir karşıtlığın kurulmaya ve her şekilde Türkiye’nin lehine olacak bir yönde derinleştirilmeye başladığını görüyoruz. Karşıtlık, sen beni 1915’te öldürdün diyene, sen de beni kesmiştin demek değildir. Karşıtlık, şişirildiği tarafsız araştırmacılarca da kabul edilen “1,5 milyon kurban” teziyle insani varlığı sayısal bir rakama dönüştüren yaklaşıma, ölenlerin sayısı “300 binden ibarettir” şeklinde, kuşkusuz daha doğru rakamlara dayalı, ama ilkinden hiç de daha insancıl olmayan bir yanıt vermek değildir. Aksine bu aynılaşmaktır. Gerçek bir karşıtlık, biraz aşağıda bazı örnekleri irdelenecek, bilimden ve akılcılıktan uzak, hakaret dozu yüksek, saplantılı ve gerici bir propaganda üslubunun karşısına tam karşıtını çıkartabilmektir. Uzlaşmazlığın karşına uzlaşmayı, duygunun karşısına aklı, hakaretin karşısına bilimin seviyeli dilini, nefretin karşısına insancılığı vb. sürmektir. Bu hamlesiyle Türkiye, karşıtlığı hem meselenin çözümü hem de her şekilde kendi lehine olumlu şekilde derinleştirebilme önceliğini Ermenistan’ın elinden almış oluyor. Bu yönde ilerleme, Ermeni tezleri savunucularının sert üslupta ve uzlaşmazlıkta giderek yanlız kalmaları, daha da derinleşmeleri sonucunu getirebilir ki, bu da uluslararası kamuoyunda Türk tarafının tezlerinin dinlenebilirliğini arttıracaktır.
Türkiye’nin lehine başka bir not daha düşerek, taraflardan böyle bir manevra yapabilme becerisindeki tek tarafın, zaten Türkiye’den başkası olamayacağını da vurgulayalım. Ermeni soykırımı tezini savunanların çoğunluğunda – Ermeni halkı ve aydınlarının bütünü elbette tenzih ederek – kemikleşmiş, takıntı halinde bir nefretin aklın önüne geçtiği gözlemlenebilir. Oysa sadece takıntısız işleyen düşünce, durumların gerektirdiği esneklikte hareket edebilecek yetidedir. Diğer taraftan Türk toplumunda – en azından büyük bir kısmında – (70’li ve 80’li yıllardaki ASALA terörüne rağmen) böyle derine kök salmış bir nefretin görülmemesi, soykırım yapıldı tezlerini daha da zayıflatan bir kanıttır. Zira soykırımcı bir halkın, soykırıma uğratmaya çalıştığı bir halka karşı toplumsal bilinçaltında daha derin ve daha yaygın bir nefret taşıması gerekirdi.
Rusya Faktörü
Bu başlık altında, Polonya Meclisi’nin soykırımı tanıma kararının, Polonya’daki iç siyaset hesaplarından bağımsız olarak, dış siyaset stratejisi açısından da bir anlamı olup olamayacağı üzerine düşünce üretilmeye çalışılmaktadır. Bu stratejik yaklaşımı açıklayabilmek için, sabık Cumhurbaşkanı Aleksander Kwasniewski’nin geçen yıl Polonya televizyonunda yayınlanan bir söyleşisine başvuracağız. Söyleşinin şöyle bir arka cephesi var: Geçen yıl Polonya kamuoyunda, II. Dünya Savaşı’nın sona erişinin 60. yılında Moskova’da yapılacak kutlamalar öncesinde, Polonya Cumhurbaşkanı’nın bu kutlamalara katılıp katılmaması gerektiğine dair bir tartışma gündeme oturmuştu, zira katılınıldığı takdirde bir takım protokol sıkıntılarının (Polonya’nın protokolde geri plana itilmesinin) yaşanacağı öngörülüyordu. Öngörüler ve hatta daha da fazlası gerçekleşti. Geçit töreni sırasında Polonya Cumhurbaşkanı protokol tribününün arkalarında bir yere oturtturuldu, sonra Putin konuşmasında Hitler’e karşı savaşan tüm devletlerin adını teker teker sayarken, Polonya’nın adını bile anmadan, onu “faşizm karşıtı güçler” başlığı altında geçiştirdi; Kwasniewski bunları yaşarken, Polonya Halk Cumhuriyeti’nin (yani II. Cumhuriyet diye bilinen komünist Polonya’nın) son Devlet Başkanı General Jaruzelski, Putin tarafından Zafer’in 60. Yılı Madalyası ile onurlandırıldı. Ülkeye dönüşünün hemen sonrasında Kwasniewski, eleştirilen başka icraatlarının yanı sıra, özellikle Moskova kutlamalarına katılma gerekçelerini de savunmak için ekrana çıkmıştı. Bu noktada Polonya’nın demokrasi geleneğinden övgüyle söz etmeye değer, zira iki gazetecinin Cumhurbaşkanı’na yönelttikleri sorular, bir cumhurbaşkanına bu tonda yöneltilmeleri pek alışıldık olmayan, oldukça sert sorulardı. Yine bu noktada Kwasniewski’nin kendine hakimiyetinden ve entelektüel hazırlığından da övgüyle söz etmek gerekecek, zira en sert sorular karşısında bile asla sinirlerine yenilmiyordu ve elbette dışişleri kurmayları tarafından (belki üzerinde yıllarca çalışılarak) oluşturulmuş, (partiler ve ideolojik tercihler üstü olması gereken) Polonya dış siyaset stratejisine bizzat entelektüel katkı sağlamış ya da en azından bu stratejiye tamamen hakim olduğu izlenimi uyandırıyordu. Örneğin, “bir gerçekliği değiştirebilmek için, o gerçekliğin içinde bulunmak” gerekir mealinde, dış siyasette duygulardan çok, aklın yönetiminde olunması gerektiğine işaret eden (ve böylece Moskova’ya gidişini de açıklayan) bir ilkeyi savunuyordu. Peki, Polonya için bu gerçeklik Rusya özelinde nasıl görünüyor? Sabık Cumhurbaşkanı, Rusya’da Polonya karşıtı bir aydınlar grubunun varlığından bahsetti. Bu grubun kamuoyunu etkileyebilme gücünü ve temsil ettiği düşüncenin yaygınlığını kestirmek güçtü. Grup, bazı yayın organlarına sahipti ve Kwasniewski, bu Polonya karşıtı düşünce çizgisinde bir gazeteden uzunca bir makalenin Lehçe’ye çevirisini okudu. Polonya’ya yönelik eleştirilerle (hatta bazen küçültücü ifadelerle) uzayıp giden makale, şöyle bir son cümleye gelip dayanıyordu: “Biz bu adamlarla (Polonyalılarla) iş yapacağımıza, gider İstanbul’dakilerle iş yaparız, hiç değilse onlar adam gibi adam!” Kwasniewski’nin özel bir önem verdiği ve tehlikeli gördüğü cümle de buydu. Yaptığı yorum, “Rusya’nın, örneğin burada olduğu gibi Türkiye’yle ya da örneğin Almanya ile teke tek ilişkiler kurmasına imkân vermemeliyiz. Kuracaksa bir bütün halinde Avrupa Birliği ile kurmalı. Avrupa’nın Rusya’ya karşı ortak bir politikası olmalı. Bunu talep ediyoruz ve bunun olması için çalışmalıyız”, mealindeydi.
Bu söylediklerinin daha açık anlamı, Polonya’nın Avrupa Birliği’nden ortak bir dış siyaset kurumu talep ettiğidir. Avrupa yolunda Türkiye’ye verdiği kesintisiz desteğin ana motivasyonlarından biri de, Avrupa Birliği’nin, eğer gün gelip de Polonya’nın talep ettiği şekilde bir ortak dış siyaseti olabilirse, bunda Türkiye’nin üstlenebileceği büyük rol olmaktadır. Ama aynı strateji, bu kez çelişik olarak, Polonya Meclisi’nin soykırımı tanıyan yasası için de bir açıklamadır. Polonya bu kararıyla Avrupa Birliği Parlamentosu’yla, Fransa, İtalya, Yunanistan, İsviçre vb. Avrupa ülkeleriyle aynı tutumda buluşmuş oluyor, zira bir durum ya da nesneye karşı ortak tutum benimsenmesi talep edilirken, başka bir durum ya da nesneye karşı ortak tutuma uymak gibi bir diyet mutlaka ödenir.
Ancak Polonya’yı Avrupa’nın ve dünyanın soykırım korosuna katan (özellikle de Avrupa Birliği ile ortak bir tutumda birleştiren) kararın, bugün Avrupa Birliği ile çelişen söylem ve icraatlarıyla Birlik ülkelerinde endişe uyandıran milliyetçi-muhafazakar görüş tarafından alınmış olması da bir başka çelişki. Örneğin, Meller’den sonra Dışişleri Bakanı görevine Anna Fotyga’nın atanması, “International Herald Tribune”tarafından, o zamanki Başbakanı Kazimierz Marcinkiewicz’e nazaran daha çok milliyetçi ve daha az Avrupa yanlısı bir dış siyaset izlenmek yanlısı Cumhurbaşkanı Lech Kaczynski’nin zaferi olarak yorumlanıyordu: “Polonya’nın muhafazakar Cumhurbaşkanı Lech Kaczynski, en yakın danışmanlarından birini Dışişleri’nin başına atayarak, Polonya dış siyaseti üzerindeki kontrolü kendi başbakanının elinden alma mücadelesine başladı.” Polonyalı ve Alman birçok dış siyaset uzmanının görüşleriyle desteklenen haberde, genel anlamda Avrupa yanlısı bir siyaset izlemek ve özellikle de Almanya ile ilişkilerin düzeltilmesi uğraşındaki Marcinkiewicz’den farklı olarak, Cumhurbaşkanı’nın yürüttüğü “gittikçe daha fazla milliyetçi siyasetin”, çok yakın gelecekte Polonya’nın Almanya ve AB ile ilişkilerinde sıkıntılar doğuracağı öngörülüyordu. Bazı Alman siyasetçiler, “bu milliyetçi trendler devam edecek olursa, Polonya’nın kendi doğu siyaseti (yani Avrupa Birliği’nin Ukrayna ve Beyaz Rusya’yla genişlemesi) için AB’nde destek bulma şansının kalmayacağı” görüşündeler.
Özetle, Polonya’nın, sadece Türkiye ile olan ilişkilerinde değil, ama başka birçok alanda da (örneğin AB’nin genişleme yönüne ilişkin tutumunda) attığı adımlarda Rusya faktörü belirleyici olmayı sürdürmektedir ve Polonya coğrafyasını değiştiremeyeceğine göre (ya da Rusya bu ülkede güven uyandırabilecek bir siyasete geçmediği sürece), bu böyle olmaya da devam edecek gibi görünmektedir.
Metin İncelemesi
Ermeniler, 18.yy sonuna kadar çokuluslu bir yapıya sahip Polonya tarihinde, Osmanlı tarihinde oynadıkları role ve edindikleri konuma yakın bir rol ve konum edinmişlerdir. Ticarette, diplomaside, entelektüel beceri gerektiren uğraşlarda başarılı ve iktidarın güvenebileceği insanlardı. XV. yy.’da Osmanlı’ya gönderilen ilk elçilerden birinin, Ermeni Gregor olduğunu söyleyerek yukarıdaki çıkarıma bir örnek verilebilir. Bugün Polonya’nın, geçmiş yüzyıllardan bugüne Polonya’yı yurt bellemiş, ama kültürel ve milli kimliklerini de unutmamış, ayrıca 1989 sonrasında ikinci bir göç dalgasıyla gelmiş çok sayıda (40 bin) Ermeni yurttaşı var. Polonya’daki bu Ermeni toplumunun, Batı Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’nden aşina olunan, Türkiye karşıtı lobi oluşturma faaliyetlerine, geçtiğimiz yüzyılın 90’lı yıllarında (yani soğuk savaşın bitişiyle birlikte) başladığını söylemek yanlış olmaz, zira 89 öncesinin Sovyet politikasına bağlı komünist iktidarının, milliyetin üzerinde bir üst kimlik (emekçi sınıfa aidiyet) yaratmak amacında olduğu için, bu türden milliyetçi çıkışlara çok özel ve Parti politikasına uygun bazı gerekçeler haricinde pek alan bırakması düşünülemez. Bugün Polonya’daki Ermeni cemaati, birbirleriyle koordineli şekilde hareket eden, soykırım iddialarını gündemde tutacak sergi, konferans, her 24 Nisan’da soykırımı anma gösterileri vb. etkinlikler düzenleyen ya da bu konuda kitaplar, makaleler vs. yayınlayan, internet sitelerine ve yayınevlerine sahip bazı kültür dernekleri ve Ermeni Kilisesi çatısı altında toplanmış durumda. Bu oluşumlarca sürdürülen faaliyetin Polonya toplumunda etkilerinin olduğunu, soykırımı tanıyan kararın Polonya meclisinden geçmiş oluşu zaten kanıtlıyor. Siyasete etki edebilecek bir baskı grubuna dönüştükleri açık. İşte Meller,“Parlamentonun bu konu ile ilgili bildirdiği görüşte Ermeni kökenli siyasilerin etkili” olduklarını söylerken ya da sabık Senato Başkanı Longin Pastusiak, “Polonya Meclisi’nin Ermeni lobisinin çok yoğun baskına dayanamadığını, ancak kendisinin boyun eğmediğini” söyleyip övünürken, bu durumu açık ediyorlar. Gerçi Polonya’daki Ermeni cemaatinin bu gücünün kaynağını, doğrudan kendisinde değil, ancak dünyanın dört bir yanına dağılmış, belki Ermenistan’ı bile aşkın bir siyasi ve ekonomik güce sahip Ermeni Diasporası’nın bir parçası oluşunda aramak daha doğru bir yaklaşımdır.
Ermeni tezlerinin Lehçe’deki retoriğinin, seçilmiş bazı metinlere dayalı ve bu metinlerin ne anlattıklarından bağımsız olarak (zira ne anlattıklarını araştırmak tarihçilerin işi) yapılan analizi, Türkiye için dezavantajlar doğuran bir üslup sorunuyla, aslında bir üslup tuzağıyla karşı karşıya olunduğunu göstermektedir. Hıristiyan ideolojisine haddinden fazla batmış bu metinlerde, taraftar toplayıcı bir duygusal alt metin yaratmaya bilinçli bir özen gösteriliyor. Oysa, örneğin güneşin her sabah doğudan doğuşu gibi bir gerçeği başkalarına anlatabilmek için, illa da onların yüreklerine seslenmek şart değil. Öyleyse dini sembollere, “Hıristiyan çilekeşliğine” sayısız gönderme yapan bu alt metin ne işe yarıyor? Yoksa Ermeni katliamı tezi, güneşin doğudan doğuşu kadar nesnel bir gerçeklik değil mi, yoksa ancak inançla aşılabilecek bazı karanlık noktaları mı var?
2005 yılında çeşitli anma etkinlikleri düzenleyecek Ermeni Organizasyon Komitesi’nin “Polonyalılara ve Ermenilere Çağrı”sı.Hz. İsa’nın doğumunun 2005., Ermeni miladının ise 1455. yılında “tüm dünyada Ermenilerin iki önemli yıldönümünü idrak edecekleri” duyuruluyor. Bunlardan ilki Aziz Mesrop Maştotz tarafından Ermeni Alfabesi’nin türetilmesi, ki bu alfabe “yardımıyla Eski Ermenice’ye, “gramar”a, Kitabı Mukaddes ve Kilisenin Babalarının el yazmaları tercüme edilmiştir.” Yani kutsal kitaplar dışında, bu alfabeyle yapılan her şey daha az önemli, böylece izleyen paragraftaki anlama bir derinlik kazandırılıyor. Şöyle: “Bunlardan ikincisi, Türk Hükümeti’nin Hıristiyan Ermeni halka yaptığı soykırımın 90. yıldönümü. 24 Nisan 1915’te başlatılan bu insanlık suçu neticesinde, 4000’i Ermeni geleneği Katolik Kilisesi’nin ve Ermeni Apostolik Kilisesi’nin piskoposları ve rahipleri olmak üzere 1,5 milyon savunmasız Ermeni öldürüldü.” Bu satırların yazarı, insanlık suçunun kime karşı işlenirse işlensin büyük bir suç olduğunu mutlaka biliyor, ama söze “Hıristiyanlar öldürüldü, din adamları katledildi” diye başlayınca (yani konuyu medeniyetler çatışması ve din savaşları formülü içine sokuverince), bunun cepheyi nasıl genişleteceği ve Polonya toplumu gibi koyu Katolik (yukarıda açıklanmaya çalışıldığı gibi gittikçe daha da muhafazakâr bir renk kazanan) bir toplumda nasıl aklı geri plana itici ve duygusal bir tepki doğurabileceğinin bilgisine de sahip. Bilgisi bununla sınırlanmıyor. Krakow’daki Ermeni Soykırımı Anıtı’nın “Ermeni cemaatine yönelik olarak (...) Polonya Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Jan Truszczynski tarafından başlatılan saldırgan kampanyaya rağmen, ayrıca Krakow Belediye Başkanı Jacek Majchrowski’nin, Vali Jerzy Adamik’in ve Malopolskie Vilayeti Meclis Başkanı Janusz Sepiol’un kararsız tutumlarına rağmen” açıldığını yazarken, sorunu tüm Hıristiyan toplumlarının sorunu, dolayısıyla her inançlı Hıristiyan’ın kayıtsız şartsız karşı çıkması gereken bir inanç sorunu haline getirmeyi, etkili bir psikolojik baskı aracı olarak kullanmayı da deniyor. Son darbe, tüm Katoliklerin manevi lideri olmakla birlikte özellikle Polonyalılar gözünde bir aziz katında görülen Polonyalı Papa’ya övgüler düzülerek vuruluyor. Papa II. Jean Paul’e (yani Türklerin öldürmeye çalıştıkları Papa’ya), 2001 yılında Erivan’daki Ermeni Soykırım Anıtı’na yaptığı ziyaret ve 1915 Ermeni tehcirini 20. yy.’ın ilk soykırımı ilan eden deklarasyonu II. Katolikos Garegin’le birlikte imzalamasından ötürü, Polonya Ermeni cemaatinin minnettarlığını sunuluyor.
“Türk barbarlığına karşı” yazılmış ikinci bir metinde ise Polonya toplumunun dini ve ulusal bilinçaltının daha da derinlerine gönderme yapılmış. Ermenistan’ın dünyada “Hıristiyanlığı resmi dini olarak tanıyan” ve “Hıristiyanlığın savunulmasında ilk savaşı veren ülke” olduğuna vurgu yapıldıktan sonra, “İslam denizinde bir ada olarak” tarih boyunca barbar İslam toplumlarının baskılarına göğüs gererek “inancına asırlarca sadık kaldığından” bahsediliyor. Sonra Fransız yazar Anatol ’ın 1915’te yazdıklarından bir alıntı: “Ermenistan’ın katli, sadece Avrupa’nın Asya’daki kız kardeşi oluşundandır, buna karşın Avrupa bu kardeşliği inkar ediyor ve ellerindeki pisliği yıkıyor.” Bütün bunların, insanlığın günahlarının affı için İsa’nın çarmıhta çektiği acılara ve bunun Polonya’nın Milli Şairi Adam Mickiewicz tarafından (Polonya esaret altındayken) yapılmış çoğul uyarlamasına, yani “Halkların İsa’sı” mitine bağlanabilecek bir alt metni var ve özetle şöyle okunabilir: Polonya halkı emperyalist devletlerin günahlarını bağışlatmak için bir zamanlar nasıl çarmıhta acı çekmişse, Ermeni halkı da Hıristiyanlığın bekası için çarmığa gerilmiştir.
Bu tür metinlerin, adaletin nihayet yerine getirilmesini, gerçeklerin ortaya çıkmasını ve Ermeni halkının çektiği acılarının unutulmamasını talep ederken sık sık başvurdukları bir başka argüman da, Hitler’in 1939’da Polonya’ya saldırmadan önce söyledikleri: “Kadınları, ihtiyar ve yaşlıları acımadan öldürün” – buyurmuş Hitler – “bugün Ermeni katliamını hatırlayan kim var?” Ancak Hitler, iyi bir referans noktası değil. Hitler’in, tarihin de apaçık gösterdiği şekilde, düşüncelerinde büyük yanılgılar içerisinde olduğunu unutmamak gerekiyor. Burada da yanılmış. Hatırlanır. O yüzden, bugün tarihi gerçekleştirenlerin, söyledikleri her sözün hiç değilse bir 67 yıl daha hatırlanabileceğini iyice bilerek, Hitler’i aşkın, ondan üstün sözler söylemesi gerekir. Bu metin, tümüyle bu kaygıyla yazılmaktadır.
Yukarıda incelenen metinler, Türkiye’nin tezlerini savunmakta bir dezavantaja sahip olduğunu gösteriyor, zira Türkiye, Polonya toplumuna hiçbir zaman onlar kadar yakın bir dille, ortak sembollerle konuşamayacak. Buna rağmen içlerinde Türkiye için bir avantajı da barındırıyorlar. En azından gerçek bir üslup karşıtlığı yaratmak gerektiğini gösterdikleri için böyle, çünkü bu metinlerin, (içeride bir kamuoyu oluşturmanın yanı sıra) tezlerini güçlendireceğini bilerek dışarıda yöneldikleri asıl hedef, kendilerini karşıdan tamamlayacak, bütünleyecek metinlerdir. Daha basit bir tanımlamayla; “papazlarımızı öldürmüştün” suçlaması, “sen de bizim imamlarımızı öldürdün” suçlamasıyla tamamlanmayı talep eder. Böyle bir bütünleşme ise ne konunun açıklığa kavuşması ne de Türkiye ve Ermenistan için ve hatta ne de tüm dünya için hayırlıdır. Hitler’in dünyasının aşılamadığını gösterir.
Sonuç
Polonya Meclisi’nin Ermeni soykırımını tanıma kararının olası nedenlerini tartışmak üzere kaleme alınan bu makale, haddini belki bir parça aşarak Ermeni tezleri karşıtlığında derinleşmek ya da en azından tamamen karşıt bir üslup yaratmak şeklinde özetlenebilecek bir taktik anlayış üzerinde akıl yürütmektedir. Böyle bir değişikliğin, Türk tezlerini dünya kamuoyunda daha dinlenir hale getirebileceği düşüncesi işlenmektedir. Bu üslup farklılığının herkese iyice hissettirilebilmesi için, tüm dünya ülkelerinden istekli bütün araştırmacılarla ortak çalışma yürütülmesi fikri ve bu arada Polonya sabık Dışişleri Bakanı’nın ortak komisyon kuralım önerisi, olumlu değerlendirilmiştir.
Çok bilinen bir felsefe tezi, gerçekliği oluşturan öğelerin birbirlerini tamamlayan, birbirlerine benzer öğelerle tamamlanmaya yöneldiğini söyler. Tıpkı “papazlarımızı öldürmüştün” suçlamasının, “sen de bizim imamlarımızı öldürdün” suçlamasıyla tamamlanmaya yönelişi gibi. Üslup değişikliğinin karşı taraftan, Ermenistan’dan ve hatta Ermeni Diasporası içerisinden ne sayıda kendine benzer öğeyi, yani propaganda üslubuna yüz vermeyen ve sadece gerçeğe ulaşmayı hedefleyen aydını kendiyle bütünleşmeye çekebileceğini kestirmek zor. Ancak böyle bir bütünleşme ve yürütülecek ortak çalışma olasılığı, bu metnin ülküsellikten kurtulduğu yerdir, zira bu durum örneğin Türkiye’nin tezleri için önemli olduğu varsayılan Rus arşivlerinden daha çok bilgi ve belgeye ulaşabilmek gibi bir somut sonuç getirebilir. Ayrıca beraberce bir hedefe yürümek de, yeni bir tarih gerçekleştirmek demektir. Çünkü insan tarihin ürünü olduğu kadar, tarih de onun ürünüdür ve daha iyi (en azından Hitler’in gerçekleştirdiğinden daha iyi) bir tarihi gerçekleştirebilmenin gizil gücü ondadır.
---------------------- * Ankara Üniversitesi Leh Dili ve Edebiyatı - polska@ttnet.net.tr - ERMENİ ARAŞTIRMALARI, Sayı 23-24, 2006