Anasayfaİletişim
  
English

Türk Kurtuluş Savaşı Sırasında Fransa'nın Anadolu'daki Çıkarları ve Ermeniler

Doç. Dr. Bige Sükan YAVUZ*
ERMENİ ARAŞTIRMALARI, Sayı 9, Bahar 2003

 

Title: ‘The French Interests in Anatolia during the Turkish Independence War and Armenians’

Abstract: After the 1878 Berlin Agreement when the Eastern Question enter a new stage, Britain and Russia for their imperialist political aims encouraged and provoked the Armenian to be independent. Thus the Armenian problem erupted. The Armenian Problem gained a new dimension in the First World War. Many Armenians became volunteers in the Russian side in the war and many others became Russian spies against the Ottoman State. Furthermore the extremist Armenians started bloody riots in Mus, Van, Bitlis and in many other Ottoman towns in order to give support to the occupier Russian soldiers. The Armenians dreamt of an independent Armenian state, yet France and Russia had allocated these territories to themselves as the secret agreements showed.

France used the Armenian legions in the Çukurova and Southeastern Anatolia and militarized the local Armenians against the Turks. The main determinants of the French policies regarding the Ottoman Armenians were the national French interests. Actually the French-Armenian relations were based on the mutual interests. The French used the Armenians and tried to become protector of the Ottoman Armenians in order to maintain its influence on the Anatolian territories while the extreme radical Armenians saw the French as a tool against the Turkish people. The study focuses on these dimensions, mainly by using the French official documents from the archives.

Keywords: Armenians, First World War, France, France’s National Interests, French-Armenian Relations, Turkish, Turkish-French Relations.

Anahtar Kelimeler:Ermeniler, Birinci Dünya Savaşı, Fransa’nın Milli Çıkarları, Fransız – Ermeni İlişkileri,Türk – Fransız İlişlileri

‘Ermeni Sorunu’, Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalamayı ve paylaşmayı düşleyen Batılı emperyalist devletlerin, XIX. yüzyılın başlarından itibaren ‘Doğu Sorunu’ adı altında izledikleri politikalar çerçevesinde siyasal, ekonomik, kültürel ve sosyal boyutlarıyla incelenmesi gereken önemli bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır. Önemli bir jeopolitik ve stratejik konuma sahip olan Anadolu’nun toprak altı ve toprak üstü zenginliklerinin cazibesine kapılan Sanayi Devrimi’ni tamamlamış Batılı güçler, XIX. yüzyıldan  itibaren, Osmanlı İmparatorluğu’nun içine düştüğü siyasi ve ekonomik zor durumdan da yararlanarak, devletin maliyesini kontrol etme olanağını hazırlayacak olan sermaye transferi ve çeşitli ekonomik yatırımları temel alan yeni politik  seçenekler uygulamaya başlamışlardı. Bölge ile olan çıkarları nedeniyle derin bir rekabet içine giren İngiltere, Fransa ve Rusya XIX. yüzyılda ve XX. yüzyıl başlarında, Osmanlı İmparatorluğu’nun toprak bütünlüğünün korunmasından başlayarak önce Avrupa’daki topraklarının, daha sonra ise tüm topraklarının paylaşılmasına yönelik politikalar izlemişlerdir. Ve sonuçta, XIX. yüzyıl boyunca birbirlerinin çıkarlarını engellemeye çalışan bu devletler, yeri gelince İtalya’yı da aralarına alarak I. Dünya Savaşı sırasında aralarında yaptıkları üçlü ve dörtlü birtakım gizli paylaşım anlaşmalarıyla Osmanlı topraklarını kâğıt üzerinde paylaşmışlar ve böylece Anadolu ve Ortadoğu’daki çıkar bölgelerini belirlemişlerdir.

İşte, Osmanlı İmparatorluğu’nun toprak bütünlüğüne saygı prensibinin son bulduğu, dolayısıyla Doğu Sorunu’nun yeni bir aşamaya ulaştığı 1878 Berlin Antlaşması sonrası İngiltere ve Rusya’nın emperyalist amaçları doğrultusunda Ermenileri kışkırtmalarıyla başlayan Ermeni Sorunu, I. Dünya Savaşı sırasında yeni bir boyut kazanmıştır. Savaş sırasında politikalarını Almanya’yı kıskaç içine almak ve bu çerçevede onu Osmanlı Devleti’nden ayırmak planı üzerine kuran İtilaf Devletleri, dolayısıyla Osmanlı yöneticilerinin dikkatlerini ülke içi sorunlara çekebilmeyi ve böylece Almanya’yı doğudaki müttefikinin desteğinden yoksun bırakmayı amaçlıyordu. Bu planın odağını ise, Osmanlı topraklarında yaşayan azınlıkların kullanılması oluşturuyordu[1].

Batı’da Osmanlı Devleti ile ilgili yapılan planlar çerçevesinde kendilerine düşen sorumluluğun bilincinde olan Ermeniler ise,  I. Dünya Savaşı sırasında gerek Çarlık ordusuna gönüllü katılarak ve casusluk faaliyetleriyle gerekse çıkarttıkları isyanlarla (Muş, Bitlis, Van vs.) görevlerini yerine getirmişlerdi. Ve Doğu cephesindeki bu gelişmeler sonucunda, gerilla faaliyetinde bulunan Ermeniler Dahiliye Nezareti’nin 26 Mayıs 1915 tarihli talimatı doğrultusunda geçici olmak kaydıyla güneye kaydırılmışlardı[2]. Ne var ki büyük devletlerin emperyalist amaçlarına hizmet eden, hatta onların üniforması altında savaşan Ermenilere I. Dünya Savaşı sırasında imzalanan gizli paylaşım anlaşmalarında toprak verilmemiş olması ve tam tersine bu paylaşımlarda Fransa’nın ve Rusya’nın Ermenilerin göz diktiği toprakları (Kilikya, Maraş Sancağı, Sivas, Elazığ, Van, Bitlis gibi) kendilerine ayırmaları konumuz açısından son derece önemli bir gelişmedir[3].

Büyük bir Avrupa devleti olan Fransa, İngilizlere Atlantik ötesindeki sömürgelerini kaptırdığından beri Akdeniz’de geniş bir sömürge imparatorluğu kurma hevesine kapılmış ve 1798’de başarısızlıkla sonuçlanan Mısır’ı işgal girişiminden sonra 1830’da Cezayir’e yerleşmişti. Ancak Avrupa’da hakimiyet kurmak istediği zaman karşısına çıkan İngiltere, Avusturya veya Rusya’ya karşı Türklerle birlikte hareket etme politikası izliyordu. Dolayısıyla Fransa’nın gerek Avrupa’da gerekse Akdeniz’de siyasi çıkarlarını gerçekleştirmek için Osmanlı Devleti’nin desteğine ihtiyacı vardı. Bunun dışında, Osmanlı İmparatorluğu’nda kapitülasyonların yanı sıra 1838 tarihli Osmanlı-Fransız Ticaret Sözleşmesi ile çeşitli ayrıcalıklar elde etmiş ve bu ülkeyle olan ticareti 1839’dan sonra büyük bir artış göstermişti. Sonuçta Fransızlar, Doğu Akdeniz’deki siyasi ve ekonomik çıkarlarını sürdürülebilmek için özellikle 1839’dan sonra Osmanlı İmparatorluğu’nun toprak bütünlüğüne ve ıslahat yaparak güçlenmesine taraftar görünüyorlardı. Bununla birlikte 1856 Paris Antlaşması sonrası Avrupa’da siyasi ve moral üstünlük kurma sevdası Fransa’yı, kurulacak olan ulusal devletlerin kendi himayesiyle kurulması düşüncesine yöneltecekti[4].

İşte, temelleri 1877–1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonunda imzalanmış olan Ayastafanos ve Berlin Antlaşmaları ile atılmış olan Ermeni Sorunu’nun[5] ortaya çıkmasında Fransa’nın oynadığı önemli rol, yadsınamayacak bir gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır. Ve Fransa’nın çok yönlü faaliyetleriyle oynadığı bu rolün, konumuz itibariyle burada vurgulanmasında yarar olduğu inancındayız. Fransa’nın faaliyetleri genel olarak Elçilik ve Konsolosluklar; ticaret; seyyahlar; misyoner ve dini kuruluşlar; ihtilallerin getirdiği yeni fikirler ve yayınlar olarak gruplandırılabilir. Kanuni Sultan Süleyman zamanından başlayarak İstanbul’da daimi elçi bulundurma hakkı elde eden ve XIX. yüzyıla gelindiğinde Türkiye’de muhtelif yerde yirminin üzerinde konsolosluğu bulunan Fransa, bu yörelerdeki (Trabzon, Erzurum, Zeytun vb.) Ermenileri tahrik etmiş, özellikle Katolik Ermenilere destek vermiştir. Fransa’nın, ticari faaliyetlerinde Ermenileri aracı olarak kullandığı, seyyahlarının gezdikleri yerlerde azınlıklarla ilişki kurdukları, bunun yanı sıra bu devletin Papalıkla işbirliği yaparak Türkiye’deki Katolik Ermenileri desteklediği ve tahrik ettiği bilinmektedir. Fransız ihtilalinin getirdiği yeni fikirlerin ise XIX. yüzyıl başlarından itibaren Türkiye’deki azınlıkları etkisi altına aldığı ve Ermeni milliyetçiliğinin özellikle üst düzey Katolik Ermenileri tarafından başlatıldığı, bundan başka 1604-1877 yılları arasında Fransa’da Türkiye, Ermeniler ve hayali Ermenistan konusunda 200 civarında kitap ve makalenin yayınlandığı, yapılan araştırmalar sonunda gün ışığına çıkan ve Fransa’nın Ermeni Sorunu’nun ortaya çıkmasında oynadığı önemli rolü kanıtlayan gerçeklerdir[6].

Fransa’nın yanı sıra Rusya, İngiltere, ABD gibi devletlerin Ermeni Sorunu’nun ortaya çıkmasında ve gelişmesindeki önemli katkıları göz önüne alındığında karşımıza şu gerçek çıkmaktadır: Sanayi Devrimi’ni tamamlamış büyük güçlerin, XIX. yüzyılın son çeyreği ve XX. yüzyılın başlarında, kimileri tarafından “yeni emperyalizm” olarak adlandırılan yarışta amaçladıkları, henüz bağımsız olan alanların hızla kapışılması ve bu çerçevede dünyanın paylaşılmasıydı. Sanayi Devrimi’ni tamamlamış ve yeni pazar ve hammadde kaynağı arayışına çıkan büyük devletler, Osmanlı İmparatorluğu örneğinde olduğu gibi ticaret sözleşmeleri, borçlanma politikaları, sermaye transferleri, nüfuz alanları kanalıyla yarı sömürgeler yaratıyorlardı. Ve XIX. yüzyılın sonlarında ortaya şöyle bir tablo çıkıyordu: Yeryüzünün büyük bir kesimi, sanayileşmiş ülkelere, onların mamul maddelerini satın alarak ve onlara hammadde ve gıda maddeleri sağlayarak hizmet ediyordu.

Ermeni Sorunu’nun ortaya çıkmasında aktif rol oynayan ülkelerden biri olan Fransa, I. Dünya Savaşı öncesi dünyada baş gösteren bu derin rekabet ortamında yerini alıyor ve bunun sonucunda savaşa sürükleniyordu. Dünyayı bu savaşa sürükleyen ekonomik, dinsel, kültürel yayılma sürecinde etkin rol alan Fransa’nın Osmanlı İmparatorluğu’ndaki tarihsel maddi ve manevi çıkarları ise, Türk Kurtuluş Savaşı sırasında izleyeceği politikalarda belirleyici oluyordu. Konumuzun Türk Kurtuluş Savaşı sırasında Fransa’nın Anadolu’daki çıkarları ve bu çerçevede Ermenilerle olan ilişkileri olması nedeniyle ilk aşamada bu çıkarlar irdelenecek, daha sonra ise bunların Fransa’nın Ermeni politikasındaki belirleyiciliği tartışılacaktır.

Fransa’nın Anadolu’daki Maddi Ve Manevi Çıkarları

Türkiye ile ilişkilerinin başlangıcı olan I. François döneminden itibaren bu ülkedeki ayrıcalıklı manevi konumunu hayır kurumları, eğitim kurumları, Fransız dilinin yaygınlığı, dini korumacılık gibi etkenlere borçlu olan Fransa[7], Doğu’daki bu manevi mirası sabırla beş yüzyılda yaratmıştı. Anadolu’da Bursa’dan Van’a, Trabzon’dan Mersin’e karayolları ve demiryolları boyunca bir Fransız hastanesi, okulu, yardım kuruluşuna vb. rastlamamak mümkün değildi. Fransızca ise, Fransız uygarlığının pek çok yerde izlerini bıraktığı Türkiye’de kadın-erkek, Müslüman, Ermeni, Musevi, Rum, memur, asker, hanedan üyeleri gibi seçkinler arasında öylesine yaygındı ki,  entelektüel ve kültürel ilişkilerin bu evrensel aracı neredeyse ülkede ikinci dil haline gelmişti. Türkiye’deki bu Fransız üstünlüğünün mimarları ise Fransız misyonerleriydi. Özellikle XIX. yüzyılda Lazarist, Asompsiyonist,  Jezüit (Cizvit papazları), Notre Dame de Sion rahibeleri gibi din görevlilerinin yönetimindeki Fransız okulu ve hayır kurumu sayısında büyük artış görülmesi, buna ilaveten 1869’da Galatasaray Lisesi’nin açılması Fransa’nın manevi konumunu güçlendiren gelişmelerdi. Öyle ki, I. Dünya Savaşı’ndan bir yıl önce, Mısır da dahil olmak üzere tüm Doğu (Levant)’daki Fransız okulu sayısı 402, bu okullara devam eden kız ve erkek öğrenci sayısı ise 112.000 idi. Lozan Barış Antlaşması ile belirlenen Türkiye sınırları içinde ise, 134 Fransız okulu bulunuyor ve 36.000 öğrenci bu kuruluşlarda öğrenim görüyordu[8].

Osmanlı İmparatorluğu’nda bulunan Müslüman olmayan toplulukları denetimleri altına almaya yönelik politikalar izleyen yabancı devletlerin açtıkları okulların, özellikle XVIII. yüzyıl başlarından itibaren çoğalmaya başladığı, XIX. yüzyıl ortalarından sonra da İmparatorluk genelinde yaygın duruma geldiği bilinmektedir. Yabancı devletler, bu çok sayıda okulu (yabancı okulları) kendi çıkarlarına en uygun yerlerde açmışlar, hatta bu konuda birbirleriyle yarış haline girmişler, ne var ki yöre halkına eğitim-öğretim hizmeti götürmekten çok, çıkar bölgelerinde kendilerini hakim kılmayı amaçlamışlardır[9].

İşte Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanması aşamasında, azınlıklara her yönden destek olmayı ve bu kanalla Osmanlı toplumu ve yönetimi üzerinde kendi çıkarları doğrultusunda etkin olmayı planlayan yabancı devletler, bu amaca yönelik olarak Osmanlı tebaası çeşitli millet ve toplulukları kendi tarafına çekmeyi, onları Osmanlı toplumundan ayırmayı ve onlara ulus bilincini aşılamayı hedefliyordu. Bu çerçevede düşünülen en uygun araç okullardı. Dolayısıyla önceleri okullara destek sağlayarak, sonraları daha gelişmiş ve modern okullar açarak, bu kurumlarda eğitim hizmeti verdikleri çeşitli milletlere istedikleri düşünceleri aşılayarak, özellikle milliyetçilik fikirleri ile tanıştırarak onları etkileri altına almışlardır[10]. Osmanlı İmparatorluğu’nda önemli sayıda Fransız okulunun bulunması ise, İmparatorlukta siyasal, ekonomik, dinsel, kültürel çıkarları bulunan Fransa’nın bunları korumak konusundaki kararlılığının bir göstergesiydi.    

Fransa’nın Osmanlı İmparatorluğu’ndaki üstünlüğünü ve güçlü konumunu büyük çapta borçlu olduğu misyonerlik faaliyetlerinde de hedeflenen kitle yine Gayri Müslim tebaaydı. Osmanlı İmparatorluğu’nun gerilemesine paralel olarak güçlenen, maddi olanakları artan, dini amacın dışında siyasi amaca yönelen, bu bağlamda emperyalizmin öncülüğünü üstlenen ve bunun için kendi eğitim-öğretim kurumlarını kuran ve örgütleyenler misyonerlerdi. Şöyle ki Bizans döneminden başlayarak İstanbul’a ve Anadolu’ya pek çok Katolik misyoneri gelmiş ve Katolik öğretim kurumlarının çok büyük bir kısmı Fransız misyonerleri tarafından kurulmuştu. Osmanlı tebaası Hıristiyanları kendi taraflarına çekmek, onlara dini açıdan destek olmak, Doğu Hıristiyanlarını Katolikleştirmek, Osmanlı tebaası Hıristiyanları Osmanlı Devleti’nden kopartarak kendi emellerine hizmet ettirmek gibi amaçları bulunan misyonerlerin bu gayelerine yardımcı olabilecek en elverişli yer ise yine okullardı[11].

Fransa, Türkiye Ermenilerini Katolikleştirme faaliyetlerini XI. yüzyılda başlatmış, XVII. yüzyıl da ise, özellikle XIV. Louis zamanında (1643–1715)  Katolikleştirme propagandasını sistematik bir hale getirmişti. Merkezi Fransa’da bulunan Katolisizm fraksiyonlarından Kapüsen, Fransisken ve Jezüit rahipleri bu propagandanın önemli araçları olacaktı. Türkiye Ermenileri arasında ayrılıkçı düşüncelerin yayılma tarihini ise XVI. yüzyıldan başlatmak mümkündür. Kral XIV. Louis’ye göre, Türkiye Hıristiyanları, özellikle Türkiye Ermenileri Fransa’nın Doğu’daki “Halkı” olabilirdi. Fransız misyonerleri de, başta Ermeniler olmak üzere Türkiye’de yaşayan Hıristiyanları Avrupa’ya “mazlum millet” olarak tanıtıyorlardı. Fransa’nın Katolikleştirme propagandalarının sonucu ise, 1668–1702 yılları arasında önemli sayıda Ermeni’nin Katolik mezhebine geçmesi oldu. 1830 yılında ise, Ermeniler Fransa’nın zorlamasıyla Osmanlı Devleti tarafından ayrı bir cemaat olarak tanındı.

Fransa’nın, Ermenilerin koruyuculuğunu üstlenmesi, başka bir deyişle Doğu Hıristiyanlığının hamisi rolünü benimsemesi, ileride Anadolu’da izleyeceği yayılmacı dış politikanın gerekçesini oluşturacaktı. Bunun da ötesinde Türkiye Ermenilerini Katolikleştirmekle çeşitli yararlar elde eden ve bu çerçevede Ermeni din adamlarından bir propaganda ordusu da oluşturan Fransa’nın dini faaliyetleri, yalnızca İstanbul’la sınırlı kalmayıp tüm Anadolu, Suriye, Lübnan ve diğer Ortadoğu topraklarında yaygınlaşacaktı[12]. Sonuçta Doğu’da Katolikliğin gücünü Fransız nüfuzundan ayırt etmek imkânsız hale gelecekti[13].

Görüldüğü gibi, Türkiye Ermenilerini Katolikleştirmek amacına yönelik misyonerlik faaliyetleri, Fransa’nın siyasal, ekonomik ve dinsel-kültürel yayılmacılığının en başta gelen mekanizmalarını oluşturuyordu.

Dinsel-kültürel yayılmacılığın yanı sıra ekonomik yayılmacılık sürecinde Fransa’nın Osmanlı İmparatorluğu ile geliştirdiği ekonomik ilişkiler ve bunların belirleyicisi olan bölgedeki ekonomik çıkarları, Fransa’nın özellikle Kurtuluş Savaşı dönemindeki Ermeni politikasının anlaşılması açısından irdelenmesi gereken önemli bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır.   İlk kez 1535’te Fransa’ya verilen kapitülasyonlarla başlayan Türk-Fransız ekonomik ilişkileri, 1838’de imzalanan Osmanlı-Fransız Ticaret Sözleşmesi ile yeni bir boyut kazanmış ve böylece Osmanlı ekonomisini korumak amacıyla konulan ticaret yasakları, yüksek ihracat gümrükleri, iç gümrük uygulamaları gibi bazı kısıtlamalar Fransa lehine kaldırılmıştı. Bunun en önemli sonucu ise, doğal olarak Osmanlı-Fransız ticaretinin artması olmuştu. Şöyle ki Türkiye ile Fransa arasındaki ticaret hacmi, 1836–1840 yıllarında 27 milyon frank civarında iken 1849–1853 döneminde 59 milyon franka çıkmıştı[14]. Bu gelişmelerin yanı sıra 1854 yılında Kırım Savaşı’nı finanse etmek amacıyla başlatılan borçlanma hareketi, diğer Avrupalı sermayedarları olduğu gibi Fransız yatırımcıları da cesaretlendirmişti ve beraberinde hızlı bir sermaye hareketini getirmişti. Yabancı sermaye transferi, dış borçlanmalar ve yatırımlar kanalıyla gerçekleşmiştir. Bankalar aracılığıyla gerçekleştirilen borçlanmaların doğal sonucu olarak da ilk sermaye akımları bankacılık sektöründe başlamış, daha sonra demiryolları, su, gaz, telefon, madencilik, ticaret gibi alanlara kaymıştır.

İşte bu tabloda yani I. Dünya Savaşı öncesi Osmanlı İmparatorluğu’nda Fransız sermayesi, Avrupa’dan gelen toplam sermayenin en önemli kısmını oluşturmuştu.  Savaş’tan önce Fransız sermayesi % 59,28 oranında bir payla birinci sırada yer alırken, Alman sermaye yatırımları   %26,04,    İngiliz sermaye yatırımları ise  %14,68 oranında bir payla onu izliyorlardı. Fransız şirketlerinin sektörler itibariyle sermaye yatırımları incelendiğinde ise en fazla sermaye yatırımının demiryollarına yapıldığı, bunu bankacılık, liman ve rıhtımlar, madencilik gibi alanlardaki yatırımların izlediği, özellikle madencilik sektöründe egemen oldukları gözlenmektedir. Ayrıca demiryollarında %46,90, bankacılık alanında ise %37,77 oranında bir payla Fransız sermayesinin Almanya ve İngiltere’den önce geldiğini de belirtmek gerekir. Fransa, dış borçlanmalar yoluyla gelen yabancı sermaye içinde de yine başı çekiyordu.  I. Dünya Savaşı’ndan önce, Osmanlı dış borçlarında Fransa’nın payı % 60,31 iken, Almanya %21,31, İngiltere ise %14,19’luk payla onu izliyorlardı [15].

Osmanlı İmparatorluğu, Fransa açısından hem iyi bir pazar hem de zengin bir hammadde kaynağıydı. Madencilik alanına önemli yatırımlar yapmış olan Fransız sermayesi, örneğin Selanik vilayetinin Kösendire kazasında manganez, simli kurşun, antimuan ve diğer karmaşık madenleri işletmek üzere kurulmuş olan Kösendire Şirketi’nde, Edremit’in Koca Gümüş ve Karaaydın mevkilerinde bulunan kömür madenini işletmek üzere kurulmuş Balya-Karaaydın Şirketi’nde ve İzmit sancağının Karasu köyünde simli kurşun, çinko ve bu madenlerle karışık madenlerin işletilmesi için kurulan Karasu Madenleri Anonim Osmanlı Şirketi’nde sermayedardı[16]. Elazığ bölgesindeki Ergani madenlerine ilgi duyan, Ereğli madenlerinde de en büyük hissedar olan Fransa’nın madenlerin yanı sıra Anadolu’da ilgi duyduğu bir başka hammadde pamuktu. Fransa, özellikle I. Dünya Savaşı’ndan sonra büyük önem kazanan dokuma endüstrisinin ihtiyacı olan pamuk hammaddesini uygun fiyatlarla temin edebileceği yeni kaynaklar arayışına girmişti.  Zira 1919–1920 yıllarında dünya pamuk talebinde büyük artış olmasına karşın özellikle 1913’den itibaren dünya pamuk üretiminde önemli düşüşler yaşanmıştı. Çukurova bölgesi ise pamuk üretimi için son derece elverişliydi ve Fransa’nın bir yıllık pamuk ihtiyacını karşılayacak kapasitede verimli topraklara sahipti[17]. Fransızların Kilikya olarak adlandırdıkları bu bölgede pamuğun yanı sıra tahıl, pirinç, tütün tarımı da yapılıyordu[18].

Ancak Fransa’nın büyük ümitlerle bağlandığı bu verimli Anadolu topraklarında bir an önce barışın sağlanması gerekiyordu. Zira I. Dünya Savaşı sonrası imzalanan 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Ateşkes Anlaşması’nın yürürlüğe girmesiyle birlikte İtilaf Devletleri yıllardır bekledikleri fırsata kavuşmuş ve hiç zaman kaybetmeden işgal eylemlerini başlatmışlardı. Mütarekeyi izleyen günlerde, İngilizler 8 Kasım 1918’de Musul ve 9 Kasım 1918’de İskenderun’u işgal etmişlerdi. 11 Aralık 1918’de ise Fransız subayları yönetiminde 400 kişilik yerli Ermeniden Kurulu bir Fransız taburu Dörtyol’a, 17 Aralık 1918’de ise Yarbay Romieu komutasında yine çoğu Ermeni olmak üzere 1500 Fransız askeri Mersin’e girmiştir. Bu kuvvetten ayrılan müfrezeler Tarsus’u ve Adana’yı da işgal etmişler; 19 Aralık 1918’de ise Fransız işgal komutanı General Hamlin Mersin’e çıkarak Adana’ya girmiş ve buradan da Toros tünellerinin işgalini düzenlemek üzere Pozantı’ya geçmişti. Böylece Fransızlar Mersin, Tarsus, Yenice, Adana, Pozantı, Ceyhan, Toprakkale, Bahçe ve İslahiye’ye yerleşmiş oldular. İngilizler ise daha sonra Antep (1 Ocak 1919), Maraş (22 Şubat 1919) ve Urfa’yı (24 Mart 1919) işgalleri altına almışlardı[19]. Ancak İngilizlerin bu hareketleri Fransızlarla aralarında sorun yaratmıştır. Zira 1916 yılında İngiltere, Fransa ve Rusya arasında imzalanan gizli Sykes-Picot Anlaşması’na göre Antep, Urfa, Maraş bölgesi Fransa’ya aitti, Musul ise Fransız nüfuz bölgesi içinde kalıyordu[20]. Sorun 15 Eylül 1919’da Fransa ile İngiltere arasında imzalanan gizli sözleşmede çözülebilmiş ve İngilizler Sykes-Picot ile Fransa’ya verilmiş olan Kilis, Antep, Urfa ve Maraş’ın yanı sıra Adana, Mersin, Kozan (Sis) ve Cebel-i Bereket (Osmaniye) sancaklarını kapsayan Kilikya’dan ve Suriye’den çekilmişler, karşılığında ise Musul’a sahip olmuşlardı[21].

Esasen Fransızlar, Mondros sonrası Anadolu tüm bu gelişmelere sahne olurken Türkiye’deki maddi ve manevi çıkarlarının korunması konusunda hiç de boş durmamışlar, hatta daha ateşkes anlaşması imzalanmadan önce girişimlerini başlatmışlardı. Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Fransız sermayeli şirketlerle “hissedar ve kontrolör” olarak ilişki içinde bulunan Osmanlı Bankası’nda 11 Ekim 1918 tarihinde yapılan toplantıda, Fransa’nın Osmanlı İmparatorluğu’nda faaliyet gösteren çeşitli mali ve sınai kuruluşlarının temsilcileri, ‘Groupement Des Intérêts Français Dans L’Empire Ottoman’ (Osmanlı İmparatorluğu’nda Fransız Çıkarları Topluluğu) adlı bir topluluğun kurulması yolunda karar almışlardı. Topluluk, gerek mütareke döneminde gerekse barış döneminde Türkiye ile aralarında çıkabilecek sorunları incelemek için ‘mali işler’, ‘demiryolları-liman-fenerler’ ve ‘sanayi’ olmak üzere üç seksiyon halinde çalışacaktı. Topluluğun kuruluş amacı ise, İtilaf Devletleri’nin işgali altındaki bölgelerde bulunan Fransız şirketlerinin çıkarlarının korunması ve faaliyetlerinin devam etmesi için bu bölgelere söz konusu şirket temsilcilerinin rahatça gidip gelmelerinin Fransız hükümeti tarafından sağlanması idi[22].

Fransız Dışişleri Bakanı’nın onayı ve desteği[23] ile faaliyetlerini sürdürmeye başlayan bu topluluğun yanı sıra Fransız Bakanlar Kurulu, 14 Kasım 1918’de yaptığı toplantıda, Mondros Mütarekesi sonrası İngiltere ve İtalya’nın Osmanlı İmparatorluğu’nda nüfuzlarını artırma çabaları karşısında alınacak önlemleri inceleyerek Fransız çıkarlarının korunması ve bu amaçla Türkiye’ye gerekli elemanların gönderilmesi yönünde karar alacaktı. Bakanlar Kurulu Türkiye’deki Fransız çıkarlarını üç gruba ayırmıştı: 1. Türkiye’deki Fransız kolonisinin (3.000 Fransız vatandaşının) ve kongregasyonlarının  (tarikat kardeşi papazların) çıkarları 2. Osmanlı Devleti’nden alacağı bulunan Fransız vatandaşlarının (Osmanlı İmparatorluğu’nun yaklaşık 2 milyar frank borcu vardı) çıkarları 3. Osmanlı İmparatorluğu’nda faaliyet gösteren Fransız şirketlerinin çıkarları. İşte Fransız Bakanlar Kurulu, bu toplantıda, Türkiye’ye, Fransız kolonisinin ve din adamlarının çıkarlarının korunması amacıyla İstanbul, İzmir, Mersin ve Trabzon gibi önemli noktalara iyi seçilmiş konsolosluk görevlilerinin gönderilmesi, özellikle Trabzon’da Ermenilerin konsolosluk görevlisi olarak görevlendirilmesi yolunda karar almıştı.[24]

Fransa’nın Ermeni Politikası

Fransa’nın Osmanlı İmparatorluğu’ndaki çıkarları  I. Dünya Savaşı sonrası izleyeceği politikaların belirleyicisi olmuştur. Örneğin, I. Dünya Savaşı sonrası savaşı kaybeden ülkelerle yapılacak barış antlaşmalarının koşullarını saptamak üzere Paris’te Ocak 1919’da toplanan Paris Barış Konferansı’nda Fransa’yı (İngiltere de dahil) ilgilendiren konu, barışın nasıl oluşturulacağından çok barış düzeninde kendi  çıkarlarını en iyi şekilde nasıl koruyacağı idi. Fransa’nın bu konferansta izlediği politikaları Fransız Dışişleri Bakanlığı (Quai d’Orsay) belgelerinden izleyecek olursak, 23 Mayıs 1919 tarihli bir memorandumda, Fransa’nın Doğu’daki üstünlüğünün, ekonomik çıkarlarının yanı sıra manevi çıkarlarının ancak imparatorluğun toprak bütünlüğünün sağlanmasıyla korunacağı vurgulanmaktadır. Osmanlı topraklarının bağımsız bölgelere bölünmesi halinde ise bu bölgelerdeki Fransız çıkarları tehlikeye girecek, dolayısıyla mandater ülkelerin çıkarları ön plana çıkacaktır. Bu parçalanmadan Fransız üstünlüğünün araçları olan Osmanlı Bankası, demiryolu ve madencilik şirketleri gibi Fransız kuruluşları ve Düyun-u Umumiye İdaresi zarar görecektir[25]. İşte Osmanlı İmparatorluğu’nun İtilaf Devletleri arasında mandaterliklere paylaştırılması sorunu, Paris Barış Konferansı’nı gerçekten meşgul etmiştir. Esasen sorun 30 Ocak 1919’da karara bağlanmış ve Suriye,  Irak, Filistin ve Arap Yarımadası’nın Osmanlı

İmparatorluğu’ndan ayrılarak kurulması düşünülen Ermenistan ile birlikte mandater bir rejimle yönetilmesi yolunda bir prensip kararı alınmıştı[26]. Ancak 31 Ocak 1919’da Emir Faysal’ın Suriye, Irak, Cezire, Hicaz, Yemen’in de dahil olacağı Arap toprakları için bağımsızlık istemesi, 26 Şubat’ta Ermenilerin Kilikya, Maraş, Erzurum, Bitlis, Van, Diyarbakır, Harput, Sivas, Trabzon’un kıyı şeridi gibi toprakların Türkiye’den ayrılarak İtilaf Devletleri’nin himayesi altında 20 yıllık bir manda ile yönetilmesini istemeleri, Kürtlerin ise Diyarbakır,  Harput,  Bitlis,  Musul ve Urfa sancaklarını içine alan bir Kürdistan talep etmeleri sonucu büyük devletlerin çıkarlarının çatışması söz konusu olmuştur. Ve sonuçta, 20 Mart 1919’da Paris barış görüşmelerine Ermeni, Kürt ve Arap istekleri yüzünden ara verilmiştir. Gerek Arap gerekse Ermeni ve Kürt istekleri, özellikle Emir Faysal’ın Suriye’deki Fransız çıkarlarını tehdit eden bağımsızlık talebi Fransa’nın hoşuna gitmemiştir. Zira I. Dünya Savaşı sırasında imzalanan Sykes-Picot gizli paylaşım anlaşmasında kendisine verilen toprakların geleceği tehlikeye girmektedir. Bunun yanı sıra Fransa, Paris barış görüşmelerinde, Arap, Ermeni ve Kürt isteklerinin arkasında İngiliz emellerinin bulunduğunun farkındadır ve bundan büyük rahatsızlık duymaktadır[27].

Fransa’nın Paris Barış Konferansı’nda ekonomik çıkarları nedeniyle Büyük Ermenistan projesine dahil edilmesine karşı çıktığı Çukurova bölgesi (Kilikya) ise[28], tüm bu tartışmaların yaşandığı dönemde önemli gelişmelere sahne oluyordu. Çukurova bölgesinin Aralık 1918’den itibaren Fransız işgali altına girmesiyle birlikte özellikle Ermeni lejyonlarının kötü davranışlarından ötürü İskenderun, Belen, Dörtyol bölgesinde çarpışmalar başlamış ve bu olaylar karşısında Kırıkhan-Kilis bölgesi de dahil olmak üzere Türkler çete savaşına girişmişlerdi.  Bunun üzerine başkomutan General Allenby, Fransız işgalinde bulunan yerleri ikiye ayırarak mülki yönetimi Fransızlara, askeri kontrolü ise İngilizlere bırakmıştı. Böylece Çukurova, Ocak 1919’dan 15 Eylül 1919 İngiliz-Fransız gizli sözleşmesine kadar geçen sürede bir “ortak işgal dönemi” geçirmişti. Ancak Adana’da Kuzey Bölgesi Genel Valisi Albay Brémond’un Ermeni yanlısı politikalarından cesaret alan Ermeni lejyonları Fransızları hiçe sayarak onlara kafa tutuyorlar, diğer yandan Fransız yöneticileri Ermeni komitecilerine alet oluyorlardı. Her ne kadar Şubat 1919’da toplanan Harp Komitesi Ermeni lejyonlarının bir kısmının dağıtılmasına karar vermiş olsa bile, Hatay ve Kilikya’da Jandarma Komutanı Haşim Bey tarafından bir isyan çıkarılacağı söylentisi nedeniyle Mart 1919’da Jandarma Komutanlığı’na Fransız Yüzbaşısı Luppé’nin atanmasıyla birlikte Türk jandarmalarının yerini Ermeniler almış ve bundan cesaret alan Ermeni göçmenleri bölgedeki Müslümanlara zulme başlamıştı. Ancak bölgeye İngiliz askerlerinin gelişi ve Müslüman mahallelerinde Hintli Müslüman askerlerin devriye gezmeleri Türkleri biraz rahatlatmıştı[29].

Fransızların işgal ettiği bu bölgede tüm bu gelişmeler yaşanırken Fransızlar, gerek işgal politikalarının gerekse Ermeni yanlısı tutumlarının Mustafa Kemal ve Türk halkı tarafından hiç de iyi karşılanmadığının farkındadırlar. Kilikya’nın yanı sıra 15 Eylül 1919 sözleşmesi uyarınca İngilizler tarafından boşaltılan Antep, Urfa, Maraş’ın da 1919 Kasımı’nın başlarında Fransızlar tarafından işgal edilmesi karşısında kızgınlıkları daha da artan Türk milliyetçilerinin gittikçe kendilerinden uzaklaştıklarını görmektedirler. Hatta Türk-Fransız ilişkilerinde önemli bir şahsiyet olan Afyonkarahisar’daki Tabur Komutanı Binbaşı Labonne, Fransız Harp Bakanlığı’na gönderdiği 7 Kasım 1919 tarihli gizli raporda, bu konudaki gözlemlerini aktarmakla kalmayıp Fransa’nın Türkiye’de izlediği politikaları da eleştiriyordu. Gerek Kilikya’nın gerekse Antep, Urfa, Maraş’ın Fransızlarca işgal edilmesinin Türklerin pek de hoşuna gitmediğini itiraf eden Labonne, Kilikya’da belli şehir ve bölgelere Müslüman halka eziyet edebilecek sivil ve asker yöneticiler atadıkları için Türklerin kendilerine kızgın olduklarını belirterek, ‘Seyhan kıyılarında fazla Ermeni yanlısı bir politika izliyoruz ve Müslüman halk gerek sivil gerek asker Ermenilerin kötü hareketlerini şikâyet etmekte tamamen haksız değil...’  yolundaki sözleriyle önemli bir özeleştiri yapıyordu. Labonne aynı raporda, ‘... Antep’e şehri işgal etmesi için bir Ermeni lejyonu göndermekle hata ettik’ diyerek bu kez yeni işgal ettikleri Güneydoğu’da izledikleri yanlış politika konusunda günah çıkarıyordu[30].

Ancak, Labonne, yalnızca yerel Fransız yöneticilerinin Ermeni yanlısı politikalarını eleştirmekle yetinmiyor, aynı zamanda bunun olumsuz sonuçlarına da dikkat çekerek Ermenilerin bölgede yaptıkları taşkınlıkların Fransız Hükümeti’nin işini zorlaştırdığını açıkça söylüyordu. Labonne, 16 Kasım 1919 tarihli raporunda, Ermenilerin Kilikya’da Fransız hakimiyeti istediklerini ve cezalandırılmayacaklarından emin olarak Fransız ordusunun kanatları altında Türklerden intikam almaya çalıştıklarını, bu durumun ise Müslümanların şikâyetlerine neden olduğunu bildiriyor ve Fransız Hükümeti’nin Doğu’daki Gayri Müslimlerin koruyucusu olmak istemeyen ABD’yi örnek alarak Türkiye’deki Gayri Müslimlere karşı tavır alması gerektiğine işaret ediyordu[31].

Fransa’nın Türkiye’deki bir başka önemli görevlisi, Osmanlı Hükümeti nezdinde İrtibat Şefi Yarbay Mougin de,  tıpkı Labonne gibi Güneydoğu Anadolu’da İngiliz birliklerinin yerini Fransız birliklerinin almasıyla başlayan rahatsızlığın farkındaydı ve görüşlerini 8 Aralık 1919 tarihli memorandumunda şöyle aktarıyordu: ‘...Antep, Urfa ve Maraş’ın işgali milliyetçi çevrelerde büyük heyecan yaratmıştır. Bütün hareketlerimiz, özellikle Ermeni yardımcılarımızın ilerleme sırasında yapabilecekleri kötü ve yanlış hareketler hakkında şimdiden çeşitli fikirler öne sürülüyor...’[32]

Yukarıdaki örnekler, Türkiye’de önemli görevlerde bulunan ve Fransız dış politikasını etkileyen kişilerin değerlendirmelerini içermesi açısından son derece önemlidir. Ancak bu yetkililerin Fransa’nın bu yörede izlemesi gereken politikalar konusunda da önemli görüşleri ve çözüm önerileri bulunmaktadır. Yarbay Mougin’e göre ideal çözüm, Türk olan bütün topraklarda olduğu gibi Kilikya’da da padişahın hükümranlığını tanımak ve bölgede Fransa’ya tam bir ekonomik etkinlik ve gerçek bir kontrol sağlayabilecek yolların bulunmasıdır[33]. İstanbul’da görev yapan Fransız Yüksek Komiseri Defrance’ın da, Mougin’in Kilikya konusundaki çözümüne benzer görüşleri vardı. Şöyle ki, Defrance, Türkiye’nin toprak bütünlüğünün korunmasından yanaydı ve Suriye ile ekonomik benzerlikleri olan Kilikya’nın Suriye’ye ve Araplara değil Türklere ait olduğunu, dolayısıyla bu bölgeyi Türklerden ayırmanın ‘Türkiye Türklerindir’ prensibine aykırı olacağını savunuyordu. Ancak Defrance, bu bölgede bulunan Ermeni azınlığın himaye edilme hakkına sahip olduğunu, bu nedenle Kilikya’nın, Türkiye Türklerindir prensibine halel getirmeden, Müslüman ve Hıristiyan unsurların güvenliğini sağlayacak özel bir rejime (yönetime) tabi tutulması gerektiğini düşünüyordu. Defrance, Yarbay Mougin gibi bu vilayetin Osmanlı padişahının hükümranlığı altında ileride belirlenecek koşullarla Fransa tarafından yönetilmesini öneriyor ve böyle bir rejimin, Fransa’ya, Kilikya’nın Suriye’ye dahil edilmesiyle elde edeceği avantajlara eşit yararlar ve üstünlükler sağlayacağını iddia ediyordu[34].

Görüldüğü gibi Fransızların Kilikya’da, yani Adana, Mersin, Kozan ve Cebel-i Bereket bölgesinde amaçladıkları, ekonomik ayrıcalıklar elde etmektir ve bu arzularını da açıkça dile getirmektedirler. Şöyle ki Afyonkarahisar’daki Tabur Komutanı Binbaşı Labonne, 7 Kasım 1919 tarihli raporunda, ‘...Türklere Kilikya’daki amacımızın tamamen ekonomik nitelikli olduğunu kabul ettirmek gittikçe güçleşiyor’ diyerek Kilikya’da bulunuş nedenlerinin tamamen ekonomik içerikli olduğunu büyük bir açık sözlülükle açıklamıştı[35]. Gouraud’dan önce Suriye’de Fransız Yüksek Komiseri olarak görev yapan G. Picot ise, 7 Aralık 1919’da Mustafa Kemal’le Sivas’ta yaptığı görüşmede, O’na Adana bölgesinde kendilerine sağlanacak ekonomik ayrıcalıklara karşılık Urfa, Antep, Maraş ve Kilikya’yı boşaltacaklarını açıkça söylemişti[36].

I. Dünya Savaşı’ndan sonra Doğu’daki üstünlüğünün Osmanlı topraklarındaki politik, ekonomik, dinsel ve kültürel çıkarlarının korunmasına ve sürdürülmesine bağlı olduğunun bilincinde olan Fransa’nın, Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu’daki çıkarları doğrultusunda izlemiş olduğu politikalarda Ermenilerin gerçek yeri neydi ve Fransız-Ermeni ilişkileri hangi temeller üzerine kurulmuştu?

Fransızlar, Adana bölgesini işgal eder etmez beraberlerinde getirdikleri Ermeni alayından başka bölgede bulunan ve I. Dünya Savaşı’nda göç edip sonradan geri dönen Ermenileri de silahlandırarak Türklere karşı kullanmışlardır[37]. Yarbay Romieu komutasında Mersin’den karaya çıkan 1500 kişiden oluşan Fransız birliğinde yalnız 150 Fransız eri vardı. Diğerleri ise Ermeni lejyonlarıydı ve bunlar Fransızlar tarafından daha önce Mısır’da kurulmuş olan Doğu Lejyonu (Légion d’Orient)’na bağlıydılar. Bunun yanı sıra silahlandırılmış Kamavorlar (Ermeni Fedaileri) ve sivil Ermeniler de Adana’ya akın etmişlerdi[38].

Antep, Urfa ve Maraş’ın Kasım 1919’da İngiliz işgalinden Fransız işgaline geçmesiyle birlikte yine Ermenileri Fransızların yanında görüyoruz. Fransızlar Antep’i Ermenilerle birlikte işgal ederken[39], Maraş’ta 21 Ocak 1920’de başlayan çarpışmalarda önceden silahlandırılmış Ermeniler Fransızlarla birlikte Türklere karşı savaşmışlar[40], Urfa’da ise 15 Şubat 1920’de Ermeni ve Süryanilerden oluşan 1200 kişi bölgede başlayan çarpışmalara Fransızlar tarafında katılmışlardı[41].

Fransız Hükümeti, Fransız bayrağı altında ve Fransız üniformaları ile çarpışan Ermeni gönüllülerinin yanı sıra Kilikya’nın idari işlerinde de, polis, demiryolları, posta gibi önemli hizmetlerde Ermeni memurlar kullanıyordu. Bunun da ötesinde Suriye ve Kilikya için ‘Suriye ve Ermenistan Yüksek Komiseri’ unvanıyla Georges Picot idareci olarak atanmış, Albay Brémond ise ‘Ermenistan Baş Yöneticisi’ unvanıyla Kilikya’ya gönderilmişti. Kilikya’daki Fransız idari makamları ise “Ermenistan Fransız İdarecileri” olarak adlandırılmışlardı[42].

Fransız-Ermeni ilişkileri tamamen çıkar ilişkileri üzerine kurulmuştu. Ermeniler Fransa’yı Türklerden ‘intikam almak’ için araç olarak kullanırken, Fransızlar da Sykes-Picot gizli paylaşım anlaşmasında Anadolu’da kendisine verilen bölgedeki siyasal, ekonomik, kültürel çıkarlarını sürdürebilmek amacıyla onların koruyuculuğu rolünü üstlenmiştir. Bununla birlikte gerek Paris Barış Konferansı’nda Ermeni istekleri karşısında gösterdiği tepkiden gerekse Fransız resmi belgelerinden anlaşılacağı gibi Fransa, Ermenilerin Kilikya’da bağımsız bir güç oluşturmalarını istememektedir. Şöyle ki Fransız Kara Kuvvetleri Arşivi’nde yer alan 1 Kasım 1919 tarihli bir raporda, Ermenilerin Kilikya’da huzur içinde yaşadıkları, ancak bu yörede kurulacak bir Ermenistan’ın uzun ömürlü olmayacağı, çünkü Ermenilerin de Türkler gibi içgüdüleriyle hareket ettikleri ve bu çerçevede Fransa’ya düşen görevin Türklerle Ermeniler arasında uzlaşma sağlamak olduğu vurgulanıyordu[43]. Fransız Yüksek Komiseri Defrance’ın Fransızların Maraş’ı boşaltmalarından iki gün öncesinin tarihini taşıyan 9 Şubat 1920 tarihli telgrafı ise, Ermenilerin Fransa’nın işgal politikasındaki yerini göstermesi açısından son derece ilginç bir belge özelliğini taşımaktadır. Bu telgraf, Defrance’ın Kilikya’da durumun vahimleşmesi üzerine Fransa’nın bu yörede izleyebileceği politikalara yönelik görüş ve önerilerini içermektedir. Defrance’ın düşünceleri şöyleydi:

‘Anadolu’nun paylaşılmasını kabul ettiğimiz takdirde, yani Yunanlıların İzmir’de, İtalyanların Antalya’da, bizim (Fransızların) ise Kilikya, Maraş gibi işgal ettiğimiz topraklardaki mevcut durumumuzu koruduğumuz takdirde ve padişahın İstanbul’dan atılması durumunda, sadece aşırı ve ılımlı Türk milliyetçilerinin değil,  daha ileride tüm Müslümanları arkasına alabilecek diğer çevrelerin de zorlu direnişiyle karşı karşıya kalabiliriz. Bu durumda Türklerin Asya, Afrika ve Avrupa’da İtilaf Devletleri’ne ve özellikle Fransa ve İngiltere’ye karşı olan çevrelerle uzlaşarak eylem birliğine girmesi söz konusu olacaktır... Dolayısıyla başarılı olmak için mevcut durumumuzu korumak ve kararlarımızı kuvvet kullanarak kabul ettirmeliyiz. Bunun da ötesinde Türklere karşı vereceğimiz amansız mücadelenin başarıya ulaşabilmesi için -Hıristiyan ve özellikle Ermeni alay ve taburlarının kurulması ve silahlandırılması pahasına bile olsa- bütün araçları kullanmamız gerekir.’[44]

Defrance, bunun yerine Fransız çıkarlarına daha uygun, ellerindeki kısıtlı güç ve araçlarla daha uyumlu ve daha akılcı bir politikanın izlenmesinden yanadır. O da Türk topraklarını Türklere bırakarak Fransız çıkar bölgelerinde ciddi bir idari kontrol kurmaya ve ekonomik avantajlar sağlamaya yönelik bir politikadır ve İstanbul’daki Fransız Yüksek Komiseri’ne göre böyle bir politikanın sonucunda, Fransız kıtalarının ulusal güçlerle çatışma halinde olduğu bölgelerde bazı Türklerin de yardımıyla çarpışmalar sona erecek ve durum normale dönecektir[45].

Yukarıdaki telgraftan da anlaşılacağı üzere, her ne kadar Defrance ikinci politikayı daha akılcı bulsa bile, yine de Fransızların başları sıkıştığı zaman başvurabilecekleri güç Ermeniler oluyordu. Ne var ki, Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu’da işgal ettiği topraklarda mevcut durumunu korumak, hatta sağlamlaştırmak konusunda Ermenilere güvenen, bir başka deyişle onları kullanan Fransa, Ermenilerin sürekli sorun çıkarmasından da son derece rahatsızdı. Örneğin, Fransa’nın Türkiye’de izleyebileceği politikalar konusunda Defrance gibi çözüm önerileri getiren Binbaşı Labonne, “Fransa’nın Türkiye’yi direkt olarak sömürgeleştirme riskini göze alamayacağını, buna karşın iki seçenekle karşı karşıya bulunduğunu, bunların ‘ekonomik el koyma’ ya da ‘sıkı bir idari denetim’ olduğunu” bildirdiği raporunda, Ermenilerin her yerde Fransızların bölgede (Kilikya’da) kalıcı oldukları yönünde söylenti çıkararak halkı kışkırttıklarını, hatta Ermeni gazetesi “Renaissance”ın Fransa Başbakanı Clémenceau’nun Fransız işgalinin geçici olduğu yolunda yaptığı açıklamayı yazmaktan kaçındığını ve tüm bunların kendilerini güç duruma soktuğunu söylemeden geçemiyordu[46].

İşgal ettikleri bölgelerde Türk halkını sindirmek amacıyla Ermenileri silahlandıran Fransızlar, Antep, Urfa, Maraş ve Adana’da Türk halkına yönelik saldırı, katliam, tecavüz eylemlerinde onlara destek olmuştu. Ne var ki gittikçe Ermenileri kontrol altına almakta güçlük çeken, dolayısıyla giderek güveni azalan Fransa, Güney ve Güneydoğu Anadolu’daki işgal politikalarından ve Ermeni yanlısı tutumlarından ötürü Mustafa Kemal’in kendilerinden uzaklaşmaya başlamasından ve Türk halkının tepkilerinden büyük rahatsızlık duyuyordu. Bunun yanı sıra 1919 yılının sonlarında, Mustafa Kemal’in siyasi ve askeri gücünden oldukça endişelenen Fransızlar, Anadolu hareketinin gittikçe güçlenerek İslam dünyasını harekete geçirme tehlikesi ve Mustafa Kemal’in Suriye’de kendilerine başkaldıran Araplar üzerindeki etkinliği karşısında oldukça tedirgin oluyorlardı. Ve sonuçta çözümü O’na yaklaşmakta buluyorlardı. Böylece 7 Aralık 1919’da gerçekleşen Mustafa Kemal-Picot görüşmesiyle -yarı resmi düzeyde bile olsa- başlayan Türk-Fransız ilişkileri çerçevesinde Fransa’nın izlediği politikalarda bölgedeki çıkarları belirleyici oluyordu. Şöyle ki Kilikya’daki bulunuş nedenlerinin tamamen ekonomik nitelikte olduğunu resmi belgelerinde açıklamaktan çekinmeyen Fransızlar, çözümü bu gerçeği açıkça Mustafa Kemal’e anlatmakta bulacaklardı. Örneğin Picot-Mustafa Kemal görüşmesinde Adana’da kendilerine sağlanacak ekonomik ayrıcalıklara karşılık işgal ettikleri tüm yöreleri boşaltabileceklerini açıkça söyleyen, bu görüşmeden sonuç alınamamasına karşın daha sonra 1920 Şubat ve Nisanı’nda Maraş ve Urfa’dan çekilmek zorunda kalan, buna ilaveten Güney cephesinde süregelen çatışmalardan ötürü morali iyice bozulan Fransa, TBMM Hükümeti ile 23 Mayıs 1920’de imzaladığı geçici ateşkes anlaşmasında ise Antep, Sis ve Pozantı’yı boşaltmayı ve Türk ulusal hareketini desteklemeyi taahhüt ediyor, buna karşılık bölgede Fransız iş adamlarına ve yönetimine ayrıcalık tanınmasını talep ediyordu. Bu ateşkesin bozulmasından yaklaşık 2 ay sonra, yani 10 Ağustos 1920’de imzalanan Sèvres Antlaşması’yla birlikte yürürlüğe giren Üçlü Sözleşme (Accord Tripartite)’de Kilikya da dahil olmak üzere Sivas’tan Bitlis’e ve Dicle’nin Suriye sınırı ile birleştiği yere kadar uzanan üçgende ekonomik nüfuz bölgesi’ sahibi olan Fransa, Sèvres Antlaşması yürürlüğe girmemesine karşın Londra Konferansı sonunda 11 Mart 1921’de imzalanan Bekir Sami-Briand Anlaşması’nda ‘ekonomik işbirliği’ adı altında bu nüfuz bölgesinin onaylanmasını sağlıyordu. Ancak bu anlaşma ne Mustafa Kemal ne de TBMM tarafından onaylanmayacaktı. Buna karşın, işgal ettikleri bölgelerde Kemalistler tarafından iyice zorlanan ve bunun sonucunda gerek asker sayısını gerekse harcamalarını artırmak durumunda kalan, ayrıca Anadolu’da gittikçe artan Bolşevik etkinliğinden, Mustafa Kemal’in Batılı emperyalist güçlere karşı verdiği savaşla Müslüman dünyasının sempati ve desteğini kazanmış olmasından ve bölgedeki panislamist faaliyetlerden, üstüne üstlük Yunanlıların Anadolu’da giriştikleri ikinci saldırıda da (2. İnönü Savaşı) başarı elde edememelerinden rahatsız olan Fransa’nın başvurusu üzerine başlayan ilişkiler sonunda 20 Ekim 1921 tarihli Ankara Anlaşması ortaya çıkacaktı. Adana bölgesi ile Güneydoğu’da Türk-Fransız savaşını sona erdiren, dolayısıyla Fransa tarafından işgal edilen yerlerin boşaltılmasını beraberinde getiren, Türkiye-Suriye sınırını belirleyen ve Lozan’da da teyid edilen bu anlaşmayla Türkiye’nin kazandığı en büyük zafer ise, uzun mücadelelerden sonra Fransa’ya kabul ettirebildiği ve Türkiye’yi ekonomik nüfuz bölgelerine bölen bir maddenin bu anlaşmada yer almamasıydı[47].

Kurtuluş Savaşı’nda 1919 sonralarında başlayan ilk yarı resmi görüşmelerde ve daha sonraki resmi ilişkilerde esas olarak ekonomik ayrıcalık peşinde koşan Fransızlar hakkında kanımızca en gerçekçi değerlendirmeyi Mustafa Kemal Atatürk yapmıştır. Ulu Önder, 10 Kasım 1919’da Bursa 56. Fırka Komutanı Bekir Sami Bey’e gönderdiği telgrafta, Türkiye’den olabildiğince yararlanmayı düşünen, haksız yere Adana, Urfa, Maraş, Antep’i işgal eden ve Ermenileri başımıza musallat eden Fransa’nın dostumuz olamayacağını söylemiş ve sözlerini ‘... Bugün dostumuz yoktur.’ şeklinde bitirmişti[48]. İşte tüm bu sözler, bize sadece O’nun  ileri görüşlülüğünü kanıtlamakla kalmıyor, aynı zamanda O’nun yol göstererek de güncelliğini koruduğunu bir kez daha  hatırlatıyor.

 



[1] Ünsal Yavuz, ‘Fransız Dışişleri Bakanlığı Belgelerinde Ermeni Kırımları Sorunu’, D.T.C.F. Atatürk’ün 100. Doğum Yılına Armağan Dergisi, Ankara, A.Ü. DTCF Yayınları, 1981, ss. 655-658. Bu makalede, I. Dünya Savaşı sırasında İtilaf Devletleri’nin azınlıklara yönelik politikaları ve özellikle onlardan yararlanma yöntemleri ile ilgili olarak Fransız Dışişleri Bakanlığı Arşivi’nde oldukça önemli belgelerin bulunduğu belirtilmektedir.
[2] Yuluğ Tekin Kurat, ‘Doğu Anadolu’da Ermeni Sorunu (1900-1920)’, Tarih Boyunca Türklerin Ermeni Toplumu ile İlişkileri Sempozyumu, (Ankara: Kurtuluş Ofset Basımevi, 1985), s.233.
[3] 26 Nisan, 9 Mayıs ve 15 Mayıs 1916’da teati edilen belgeler sonunda ortaya çıkan Sykes-Picot Anlaşması’na göre Fransa, Suriye kıyıları ve hinterlandından başka Çukurova (Kilikya), Sivas, Elazığ, Maraş, Antep ve Mardin’i elde ediyor, Halep-Şam-Musul üçgeni ise Fransız nüfuz bölgesi içinde kalıyordu. İngiltere ise Basra’dan Bağdat’a kadar tüm Mezopotamya’yı, Akka ve Hayfa limanlarını ele geçiriyor, bunun dışındaki yerlerde nüfuz bölgesi kuruyordu. Bu anlaşma uyarınca ilerde tek bir Arap devleti veya Arap konfederasyonunun kurulması tasarlanırken, Filistin’in uluslararası bir statüye kavuşturulması düşünülmüştü. Rusya, İngiltere ve Fransa’nın bu isteklerini ancak Erzurum, Trabzon, Bitlis, Muş, Siirt ve Türk-İran sınırını içine alan bölgenin kendisine verilmesi karşılığında kabul etmişti. Yuluğ Tekin Kurat, Osmanlı İmparatorluğu’nun Paylaşılması, 2.B., Ankara, Turhan Kitabevi, 1986, ss. 19–20; André Nouchi, Luttes Pétrolières Au Proche-Orient (Paris: Ed. Flammarion, 1970), ss. 95–97.
[4] Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, Cilt: VI, 3. Bölüm, (Ankara: TTK, 1983), s.18.
[5] Ayastafanos ve Berlin Antlaşmaları’nda Ermeniler lehine maddelerin yer almasıyla aralarında Fransa’nın da bulunduğu büyük devletler, Ermenilerin oturdukları yerlerde ıslahat yapılması görevini Bâb-ı Âli’ye verecek ve bunun yerine getirilmesinde denetleme sorumluluğunu kendileri üstleneceklerdir. Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, C.VIII, 3.B., (Ankara: TTK, 1988), ss. 129–133.
[6] Dündar Aydın, ‘Ermeni Meselesinin Ortaya Çıkmasında Fransa’nın Rolü’, Tarih Boyunca Türklerin Ermeni Toplumu ile İlişkileri Sempozyumu, (Ankara: Kurtuluş Ofset Basımevi, 1985), ss. 286–290.
[7] Ministère des Affaires Etrangères (Fransız Dışişleri Bakanlığı, MAE), Série E Levant Turquie, Vol. 169, 23 Mayıs 1919 tarihli gizli memorandum, ss. 66–67.
[8] Comte R. de Gontaut-Biron et L. Le Révérend, D’Angora à Lausanne, (Paris: Librairie Plon, 1924), ss. 130–133. İlknur Polat’ın Osmanlı arşiv belgelerine ve salnamelerine dayalı araştırmasında, 1902–1925 yılları arasında Türkiye’de 72 Fransız okulunun bulunduğu ve bu okullarda 1905–1925 yıllarında 1048 öğrencinin öğrenim gördüğü, sadece İstanbul’da 1583–1910 yılları arasında 35 Katolik Fransız öğretim kurumunun açıldığı, bunların 29’unun XIX. yüzyılda, ikisinin ise XX. yüzyıl başlarında kurulduğu belirtilmektedir. İlknur Polat, Osmanlı İmparatorluğu’nda Yabancı Okullar, (Ankara: Kültür Bakanlığı, 1990), ss. 96, 102, 113.
[9] Polat, Osmanlı..., s.16.
[10] Polat, Osmanlı..., ss. 199–201.
[11] Polat, Osmanlı..., ss. 192–196.
[12] Durmuş Yılmaz, Fransa’nın Türkiye Ermenilerini Katolikleştirme Siyaseti, (Konya: S.Ü. Vakfı Yayınları, 2001), ss. 42–60.
[13] Edgar Pech, Les Alliés et la Turquie, (Paris: PUF, 1925), s.214.
[14] Sungur Kançal, ‘La Conquéte Du Marché Interne Ottoman Par Le Capitalisme Industriel Concurrentiel (1838–1881)’, Economie et Sociétés Dans L’Empire Ottoman (Fin Du XVIIIe-Début Du XXe siècle), (Paris: Éditions du CNRS, 1983), s.373.
[15] MAE, Série E Levant Turquie, Cilt: 69, M. Boissière’den Fransız Dışişleri Bakanı’na ‘Importance Respective Des Capitaux Français, Anglais Et Allemands Engagés En Turquie’ başlıklı ve 30 Mayıs 1919 tarihli memorandum, ss. 92 – 94.
[16] MAE, Série E Levant Turquie, Cilt: 30 Mayıs 1919 tarihli memorandum, s. 99; Gündüz Ökçün, ‘XX. Yüzyıl Başlarında Osmanlı Maden Üretiminde Türk, Azınlık ve Yabancı Payları’,  Prof. Dr.Yavuz Abadan’a Armağan, (Ankara: A.Ü. SBF Yayınları, 1969), ss. 811–815.
[17] Fransa’nın yıllık pamuk ihtiyacı 700.000–800.000 balya civarında iken 1917–1920 yılları arasında Anadolu ve Mezopotamya’daki toplam pamuk üretimi yılda 105.000–150.000 balya civarında idi. MAE, Série Relations Commerciales 1919–1940, B.46, Vol. I, Textiles-Coton 1920–1921, Liverpool’daki Fransız Konsolosu’nun Fransız Dışişleri Bakanı’na gönderdiği 20.1.1921 tarihli pamuk raporu, ss. 22, 44. Fransa’nın Lübnan ve Suriye Yüksek Komiseri General Gouraud, Suriye ve Kilikya’da pamuk tarımının geliştirilmesi için Fransız Sömürgeler Bakanlığı’ndan 1920 yazında sübvansiyon isteğinde bulunuyor ve yeterli iş gücünün bulunduğunu belirttiği bu bölgede, Amik Ovası’nı da içine alan yaklaşık 600.000 hektarlık bir alanda pamuk tarımının yapılabileceğini bildiriyordu. MAE, Série Relations Commerciales 1919–1940, B.46, Vol. I, Textiles-Coton 1920–1921, Gouraud’nun 26 Temmuz 1920 tarihli sübvansiyon isteği ile ilgili raporu.
[18] Pierre Redan, La Cilicie et le Problème Ottoman, (Paris: Gauthiers-Villars, 1921), ss. 114, 117.
[19] Genelkurmay Başkanlığı, Türk İstiklâl Harbi, IV. Cilt, Güney Cephesi, (Ankara: Genelkurmay Basımevi, 1966), ss. 5, 49–53.
[20] Kurat, Osmanlı..., ss. 19–20.
[21] Laurence Evans, United States Policy and the Partition of Turkey, 1914–1924, (Baltimore: The Johns Hopkins Press, 1965), ss. 216–219.
[22] MAE, Série E Levant Turquie, Cilt: 383, Osmanlı Bankası’ndan Fransız Dışişleri Bakanı Pichon’a Paris, 15 Ekim 1918 tarihli yazı, s.121–122. Osmanlı İmparatorluğu’nda Fransız Çıkarları Topluluğu’nun 18 Ekim 1918’de Osmanlı Bankası’nda yapılan toplantısına Osmanlı Bankası’nın yanı sıra Osmanlı İmparatorluğu’nda faaliyet gösteren 26 Fransız şirketinin temsilcisi katılmıştı. MAE, Série E Levant Turquie, Cilt: 383, Osmanlı Bankası’ndan Fransız Dışişleri Bakanı’na 19 Ekim 1918 tarihli yazı, ss. 198–199.
[23] MAE, Série E Levant Turquie, Cilt: 384, Fransız Dışişleri Bakanı’ndan Osmanlı Bankası Müdürü’ne 2 Kasım 1918 tarihli yazı, s. 5.
[24] MAE, Série E Levant Turquie, Cilt: 384, s.36.
[25] MAE, Série E Levant Turquie, Cilt: 169, 23 Mayıs 1919 tarihli memorandum, ss. 67–69.
[26] Kurat, Osmanlı..., ss. 52–53.
[27] Howard, ss. 221–227.
[28] Howard, ss. 227.
[29] Kasım Ener, Çukurova Kurtuluş Savaşında Adana Cephesi, (Ankara: Türkiye Kuvayı Milliye Mücahit ve Gazileri Cemiyeti Yayınları, 1970), ss. 30–35.
[30] Château de Vincennes (Fransız Kara Kuvvetleri Arşivi, SHAT), 7 N 3210, D.1, 7.11.1919 tarihli gizli Labonne raporu. Labonne’un bu eleştirilerine paralel olarak Fransız basını, Suriye ve Kilikya’da Fransız yetkililerinin tam anlamıyla resmi Fransız politikasını uygulamadıkları görüşündeydi. Ekim 1919’da Suriye ve Kilikya Yüksek Komiserliği’ne atanan General Gouraud’ya göre de Fransa 1919’da Kilikya’da “Ermeni politikası” izlemiştir. Yahya Akyüz, Türk Kurtuluş Savaşı ve Fransız Kamuouyu 1919–1922, (Ankara: TTK, 1988), s. 180.
[31] Château de Vincennes, 7 N 3210, D.1, Labonne’un 16 Kasım 1919 tarihli raporunun 7 Aralık 1919 tarihli özeti.
[32] Château de Vincennes, 7 N 3210, D.1, Mougin’in 8 Aralık 1919 tarihli memorandumu.
[33] Aynı memorandum.
[34] MAE, Série E Levant Turquie, Cilt: 169, Defrance’ın İstanbul, 12 Ekim 1919 tarihli gizli telgrafı, ss. 141–142.
[35] Château de Vincennes, 7 N 3210, D.1, Labonne’un 7.11.1919 tarihli gizli raporu.
[36] Kâzım Karabekir, İstiklâl Harbimiz, (İstanbul: Türkiye Yayınevi, 1965), s. 381.
[37] Tevfik Bıyıklıoğlu, Mondros Mütarekesi ve Tatbikatı, (Ankara: Genelkurmay Başkanlığı Yay., 1962), s. 63-64. T.C. Genelkurmay Başkanlığı, Türk İstiklâl Harbi, IV. Cilt Güney Cephesi, (Ankara: Genelkurmay Basımevi, 1966), ss. 45–46.
[38] Ener, ss. 8-29. Ünsal Yavuz’un ‘Fransız Dışişleri Bakanlığı Belgelerinde Ermeni Kırımları Sorunu’ başlıklı araştırmasında, Fransız arşiv belgelerine dayanılarak, büyük devletlerin göç eden Ermenilerden Kıbrıs’ta bir ‘Légion d’Orient’ kurulmasını planladıkları ve Fransız Savaş Bakanlığı’nın 15 Kasım 1916’da bir Légion d’Orient kurulmasına karar verdiği, İngilizlerle birlikte düzenlenen bu birliğin Fransız subayları yönetiminde, savaş süresince Türkiye’ye karşı kullanılmak üzere eğitildiği belirtilmektedir. Yavuz, DTCF Atatürk’ün 100. Doğum Yılına Armağan Dergisi, ss. 660–661. Türklerin ‘Ermeni İntikam Alayı’ olarak adlandırdıkları bu alay, dünyanın dört bir köşesinden gelen 5–6 bin Ermeni gönüllüsünden oluşuyordu. Akyüz, Türk..., s.180.
[39] Türk İstiklâl Harbi, IV. Cilt Güney Cephesi, s.61–62.
[40] Türk..., ss. 87–91.
[41] Türk..., s.107.
[42] Akyüz, Türk..., s.181.
[43] Château de Vincennes, 7 N 3210, D.1, 1.11.1919 tarihli imzasız rapor, s. 5.
[44] Château de Vincennes, 7 N 3210, D.7-8, Defrance’ın 9 Şubat 1920 tarihli telgrafı.
[45] Aynı telgraf.
[46] Château de Vincennes, 7 N 3210, D.1, Labonne’un 16 Kasım 1919 tarihli raporunun 7 Aralık 1919 tarihli özeti.
[47] Türk-Fransız ilişkilerinin başlangıcı, gelişimi ve Ankara Anlaşması’nın hazırlık aşamaları konusunda: Bige Yavuz, Kurtuluş Savaşı Döneminde Türk-Fransız İlişkileri: Fransız Arşiv Belgeleri Açısından 1919-1922, (Ankara: TTK, 1994).
[48] Atatürk’ün Milli Dış Politikası, Cilt: 1, (Ankara: Kültür Bakanlığı, 1981), ss. 109–110.
 ----------------------
* A.Ü. Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Öğretim Üyesi -
- ERMENİ ARAŞTIRMALARI, Sayı 9, Bahar 2003
            Tavsiye Et

   «  Geri
Yorumlar