Anasayfaİletişim
  
English

Diaspora Ararat'ı Ararken: Ermeni Kimliği ve Soykırım İddiaları

Yrd. Doç. Dr. Haluk ÖZDEMİR*
ERMENİ ARAŞTIRMALARI, Sayı 14-15, Yaz - Sonbahar 2004

 
Title: Diaspora’s Search for Ararat: Armenian Identity and Claims of Genocide

Abstract: Academic studies in Turkey concerning Armenian claims of genocide present scattered information with no theoretical framework. On the other hand, Armenian support for selected academic research has helped establish theoretical bases for the genocide claims. The lack of overarching coherence has negative effects on the credibility of the defensive arguments. The need for a theoretical approach in understanding the drives behind the Armenian claims is being felt today more strongly than in the past. The main hypothesis of this study is that the Armenian accusations of genocide are employed to create a common identity among the Diaspora, which is scattered in different countries. The main goal of this study is to contribute to the establishment of a theoretical framework by revealing the psychological dynamics behind these claims. In order to do this, I first discuss the relationship between Vamık Volkan’s concept of ‘chosen trauma’ and the diasporic need for a common identity. Then, I argue that the Diaspora created a ‘genocide mythology’ as the foundation of the needed identity. The Armenian Diaspora adopted certain incidents, which were claimed to be a systematic policy of genocide as their chosen trauma on which they could build a single unifying identity. From the Diaspora’s point of view, the main concern about the incidents adopted, as a chosen trauma is not their reality but the mythological functions that they perform for the common identity.

Keywords: Genocide, Diaspora, Cultural Identity, Chosen Trauma, Assimilation.

Kimlik çatışmalarını ön plana çıkaran kültürel ilişkilerin uluslararası politika gündemindeki payı her geçen gün artmaktadır. Güç çekişmeleriyle tanımlanan klasik uluslararası ilişkilerin kapsamı, artık kimlik politikalarını da içine alarak genişlemeye başlamıştır. Bunun en somut göstergesi, etnik kimlik sorunlarının uluslararası gündemi geçmişe oranla daha fazla meşgul etmesidir. Aktörlerin sahip oldukları kimlikleri anlamak, güncel uluslararası gelişmelerin yorumlanmasında en az güç dengelerini anlamak kadar önemlidir. Çünkü aktörlerin, tehditleri, niyetleri, dost ve düşmanları algılayışı ve bu doğrultuda izleyecekleri politikalar hep sahip oldukları kimlikler tarafından şekillendirilmektedir. Bu nedenle, uluslararası ilişkilerin yapısı ve ortamı artık kültürel kimlikler merceğinden bakarak algılanmaktadır. Huntington’un medeniyetler çatışması tezi de aslında kültürel kimlikler temelinde küresel olarak yaşanması beklenen geniş kapsamlı bir çatışmayı tanımlamaktadır. Bugün uluslararası bir konu haline gelen Ermeni soykırım iddialarının da kültürel kimlikler merceğinden bakılarak değerlendirilmesi, sorunun kökenlerine inmemizi ve iddiaların ardında yatan toplumsal ve psikolojik dinamikleri daha iyi anlamamızı sağlayabilir.

Ermeni diasporasının yürüttüğü kimlik politikalarının Türk-Amerikan ve Türk-Fransız ilişkilerinde zaman zaman gerginliklere neden olması veya Ermeni lobisinin Türkiye’ye yapılacak askeri ve ekonomik yardımları engellemeye çalışması, kültürel kimliklerin dış politika üzerindeki etkilerine verilebilecek örneklerdir. Aslında bu durum, devlet-dışı aktörlerin dış politika üzerinde artmaya başlayan etkileri ile de yakından ilgilidir. Devlet-dışı uluslararası aktörlerden olan organize diaspora toplumları, artık yalnızca yaşadıkları ülkelerin değil, kültürel ve duygusal bağlarını devam ettirdikleri anavatanlarının dış politikalarını da etkilemeye başlamıştır.[1]

Bu çalışmanın amacı, Ermeni iddialarına karşılık vermek veya sorunun çözümü için taraflar arasında gerekli olan iletişimi sağlamak değil, iddiaların arkasında yatan güdüleri ortaya koyarak iletişimi olanaksız kılan dinamiklerin anlaşılmasına katkıda bulunmaktır. Özellikle sosyal psikoloji alanındaki araştırmalar, tarihsel gerçeklerin dışında iletişimi engelleyen bazı psikolojik faktörler olabileceğini göstermektedir. Sorunun disiplinlerarası bir yaklaşımla ele alınarak daha geniş bir perspektiften değerlendirilmesini sağlayacak kuramsal bir altyapı gereksinimi geçmişe oranla bugün daha şiddetli bir biçimde hissedilmektedir.

Bu gereksinimin giderilmesine yönelik bir adım olarak burada Ermeni sorununa teorik ve analitik bir çerçeve sunmayı amaçlıyoruz. Böyle bir çabanın tek bir makalede başarılması şüphesiz olanaksızdır. Ancak bu çalışmanın Ermeni iddialarını daha iyi anlamamıza yardımcı olacak kuramsal bir yapıya katkıda bulunması ümit edilmektedir. Tarihsel bilgilerin anlaşılması ancak onların sistematikleştirilmesi ve bir bütün içerisindeki anlamlarının değerlendirilmesiyle mümkün olabilir. Aksi takdirde bu bilgileri anlamaya çalışan kişiler, yoğun bir siste ilerlerken yolu ve nereye gittiğini anlayamayan ve yalnızca cisimler önüne çıkmadan çok kısa bir süre önce onları görebilen insanlar gibi bütünü algılamakta zorluk çekeceklerdir. Teoriler olayları yorumlamamıza yardımcı olarak eğilimleri saptamamızı sağlarlar. Eğer olaylar bir bulmacanın parçalarıysa, teoriler bu parçaların nereye ait olduğu ve bütün açısından ne anlama geldiğini bize gösteren araçlardır.

Bu çalışmada, Ermenilerin hiç acı çekmedikleri veya hayali olaylar üzerine kimlik inşa ettiklerini ileri sürülmemektedir. Ancak, geçmişte acılar çekmiş ve insanlarını kaybetmiş gruplardan birinin sanki bütün acıları yalnızca kendisi çekmişçesine karşı tarafı suçlayarak bu acılardan sorumlu tutması ve yaşanan olayları bir soykırım politikası olarak adlandırmasının ardında yalnızca yaşanan acılar değil siyasal bazı güdülerin yattığı iddia edilmektedir. Geçmişte çekilen acılar, hiçkimseye diğer tarafın acılarına karşı duyarsızlaşma hakkı vermez. Türk ulusu da Ermeni milleti gibi zor günler geçirmiş ve insanlarını kaybetmiştir. Bu çalışmada, soykırım işlendiği iddia edilen bir iç savaş ortamında yaşanmış olayların Türk karşıtı bir kimlik oluşturmak amacıyla Ermeni diasporası tarafından nasıl kullanıldığı ele alınmaktadır.

Çalışmamızın ilk bölümünde konu hakkındaki temel varsayımlar özetlenerek sorun kuramsal bir çerçeveye oturtulmakta, daha sonra soykırım iddialarının psikolojik temellerinin anlaşılmasında yararlı olacağını düşündüğümüz ve Vamık Volkan tarafından literatüre kazandırılan ‘seçilmiş travma’ kavramı ele alınmaktadır. Ardından, seçilmiş travma, soykırım iddiaları ve diaspora kimliği arasındaki ilişki irdelenerek diasporanın kültürel asimilasyona ilişkin kaygıları tartışılmaktadır. Son olarak iddialarını dayandırdıkları dogmatik fikirler çerçevesinde Ermenilerin nasıl bir soykırım mitolojisi yarattıkları ele alınmakta ve tüm bunların soykırım iddiaları açısından ne anlama geldiği değerlendirilmektedir.

Ermeni Soykırım İddiaları ve Kuramsal Yaklaşım Gereksinimi

Ermenilerin soykırım suçlamalarından duyulan rahatsızlığa rağmen bu iddiaları doğuran güdüler hakkında Türkiye’de yeterince analiz yapılmamıştır. Tarihsel nitelikli araştırmalar, sorunun daha kolay algılanmasını sağlayacak ve bulgulara anlamsal bir bütünlük kazandıracak kavramsal bir çerçeveye oturtulamamıştır. Sorunun temelinde Ermenilerin tarihsel gerçekleri anlayamaması ya da çarpıtmasının yattığı yönündeki inanç, Türk tarihçilerini bilgi ve belgeler sunarak soykırım iddialarını yanıtlamaya itmiş, tarihçiler dışındaki Türk akademisyenler ise son zamanlara kadar konuya yeterince ilgi göstermemişlerdir. Türk ve Ermeni iddiaları arasındaki kopukluğu gidermeye yönelik çabalar, farklı dilleri konuşan iki tarafın bir tartışma yürütmeye çalışması gibi iletişim kurulmasını sağlayamamış ve bunun sonucunda taraflar, karşı iddialar ve suçlamalar yoluyla iletişimsizliğe dayalı bir diyalog içerisine girmiştir.

Türkiye dışında ve özellikle Batı üniversitelerinde Ermenilerin de katkılarıyla konuya ilişkin geniş bir teorik taban oluşturulurken Türkiye’deki tartışmaların çoğu bu kuramsal çerçeveden yoksun tarihsel bilgiler olarak karşımıza çıkmaktadır. Ermeni soykırım iddiaları ve buna karşı Türk tarihçilerinin öne sürdükleri tarihsel bilgi ve belgeler ancak kuramsal bir yaklaşımla incelenirse anlam ifade edecektir. Bu yaklaşım, yalnızca sorunun dinamiklerini anlamamıza yardımcı olmakla kalmaz, aynı zamanda bu dinamikler bağlamında üretilebilecek çözüm önerileri ve belirlenecek stratejiler konusunda da rehberlik yapabilir. Ancak konuya girmeden önce tartışmalarımıza temel aldığımız başlıca varsayımları sıralamakta yarar var.

Çalışmamızın temel varsayımına göre, Türkiye’yi dönem dönem rahatsız eden Ermeni soykırım iddiaları, temel olarak Ermeniler tarafından izlenen bir kültürel kimlik politikasının yansımalarıdır. ‘Kimlik politikası’ kavramı ile iki süreçli bir stratejiyi anlatmak istiyoruz: Birinci süreç kimlik edinimi olarak adlandırılabilecek ve ortak kimlik yaratılmasını ilgilendiren bir süreçtir. İkincisi ise edinilen kimliğin daha sonra asimilasyona karşı korunma stratejilerini içeren kimlik direnci sürecidir. Ünlü sosyal psikolog Vamık Volkan’ın kavramsallaştırdığı ‘seçilmiş travma,’ bu stratejinin tanımlanmasında merkezi bir rol oynamaktadır. Kimlik oluşumunda çeşitli unsurlar üzerinde vurgu yapılabilir (dil, kültür, din, kan bağı, ortak diğer değerler gibi). Ancak Ermeniler, soykırım iddiaları temelinde bir kimlik edinme ve bu kimliği pekiştirme yolunu seçmiştir.

Soykırıma dayalı kimlik politikasının en şiddetli savunucusu, Ermenistan dışında yaşayan Ermeni diasporasıdır. Soykırıma dayalı kimlik politikaları bağlamında Ermenistan diaspora tarafından yönlendirilmektedir. Bunun temel nedeni, diasporayı birarada tutan coğrafi bir temelin olmayışı ve bu nedenle aralarındaki bağlantıyı sağlayacak kültürel ve tarihsel bir değerler bütününün yaratılması gereksinimidir. Bunun yanısıra, diaspora, yaşadıkları ülkelerde kültürel anlamda asimile olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunmaktadır. Bu nedenlerle coğrafi temelden yoksun olan diaspora, varlığını sürdürebilmek amacıyla kimliğine temel olarak soykırımı seçmiştir.

Diaspora toplumlarının anavatanlarıyla aralarındaki duygusal bağ, kimliklerini koruyabilmeleri için son derece önemlidir ve Ermeni diasporası için soykırım psikolojik bir anavatan işlevi görmektedir. Özellikle uzun süre Sovyet egemenliği altında kalarak bağımsızlığını yitirdiği için Ermenistan diaspora için bir anavatan işlevi yerine getirememiş, sosyal, ekonomik ve kültürel açıdan diasporanın çok gerisinde kalmıştır. Bağımsızlığını kazandıktan sonra da diaspora Ermenilerinin örnek alabileceği ya da gidip yerleşmeyi isteyebilecekleri bir ülke olamamıştır. Yaşamını Fransa’da sürdüren Profesör Krikor Beledian, Ermenistan’ın diasporaya yararlı olabilecek katkılarda bulunamadığını belirterek, hatta okullarda okutulacak ders kitaplarını yazacak kişilerin bile diaspora Ermenilerinden daha cahil ve eğitimsiz olduğundan yakınmaktadır.[2] Ancak tüm bunlar Ermenistan’ın tamamen bir kenara itildiği anlamına gelmiyor. Diaspora’nın Ermenistan’ı istediği türden bir anavatan olarak görmeyi arzuladığı, 1999 ve 2002 yıllarında gerçekleştirilen Ermenistan Diaspora Konferansları’nın sonuç bildirilerinde belirtilmişti. Sonuç olarak diasporanın kafasında ikili bir anavatan kavramı yattığını söyleyebiliriz: Bir tarafta coğrafi bir anavatan olarak Ermenistan ve diğer tarafta duygusal bir anavatan olarak soykırım.

Azınlıkların kimliklerini koruma ve asimilasyona direnme arzuları genellikle kültürel kimlik çatışmalarına neden olmaktadır.[3] Çoğunluğun kimliğiyle çatışmaksızın asimilasyona direnebilmek, o toplumun dışından bir referans noktasına dayanarak kimliği tanımlamakla mümkün olabilir. İçerisinde yaşadıkları toplumlarla çatışmak istemeyen Ermeniler, soykırım iddialarını kullanarak asimilasyona direnmektedirler. Bu nedenlerle Ermeni diasporası, geçmişte yaşandığına inanılan bir soykırım iddiasına sıkı sıkıya sarılmıştır. Bu yolla hem yaşadıkları ülkelerde toplumun sempatisini kazanmakta, hem de çoğunluğun tepkisini çekmeden asimilasyona karşı savunma ve direnme mekanizması geliştirmektedirler.

Diaspora açısından, asimilasyon riskine ilişkin bir başka önemli konu da kimliğin yeni nesillere aktarılmasıdır. Soykırım iddiaları, Ermenileri yalnızca ortak bir dava etrafında birleştirerek onlara bir kimlik vermekle kalmaz, aynı zamanda bu davanın takip edilmesi için sonraki nesillere görevler yükleyerek, yaratılan soykırım temeline dayalı kimliği nesilden nesile aktarma ve yaşatma olanağı verir. Bir başka deyişle soykırım iddiaları, Ermeni ulusal kimliğinin diğer ülkelerde de varlığı ve daha da önemlisi, devamlılığının bir sigortası olma işlevi taşımaktadır. Toplumlar çoğunlukla gelenekleri üzerine vurgu yaparak kültürlerini yeni nesillere aktarma yoluna giderler. Ancak 1960’lardan itibaren Ermeni diasporası, kimliğini ve varlığını koruyabilmek amacıyla yeni nesillere geleneklerden daha kolay aktarılabilen bazı değerler yaratılması gerektiğini farketti. Çünkü geleneklerin yeni nesillere aktarılması, değişen zaman ve koşullara göre güçlüklerle karşılaşabilir ve bu aktarma sırasında değişim geçiren gelenekler yeni kuşakları asimilasyon tehlikesine karşı koruyamayabilirdi. Örneğin Laçiner ve Bal, Ermeni inançlarına göre 6 ocakta kutlanması gereken Noelin İngiltere’deki diaspora gençleri tarafından İngilizler gibi 25 aralıkta kutlanmasından yaşlı neslin rahatsız olduğunu ve bunu bir kimlik erozyonu olarak yorumladığını belirtiyor.[4] 1965 yılının, sözde soykırımın 50. yıldönümü olması bahanesiyle soykırım propagandasına hız kazandırılmasının ardındaki neden yıldönümü değil, Ermenistan’a dönmeyeceklerini ve bulundukları ülkelerde kalıcı olduklarını farkeden Ermenilerin asimilasyona karşı direnmek zorunda olduklarını hissetmeleridir. Bunun sonucu olarak Ermeni diasporası, kimliğini ‘soykırım değerleri’ olarak da adlandırabileceğimiz bir temele oturtmuş ve soykırımdan kurtulanların anılarını taze tutarak yeni nesillerin bu değerleri sahiplenmesini sağlamıştır.

Seçilmiş Travma

Vamık Volkan’a göre[5] seçilmiş travma, bir grubun geçmişte başka bir grupla ilişkileri sırasında yaşamış olduğu bir çatışmanın neden olduğu aşağılanmışlık duygusu, acılar, kayıplar ve çaresizliklerin zihinsel temsilidir. Toplumların, tarih boyunca karşılaştıkları travmatik olayların hepsi seçilmiş travma haline gelmez. Yaşanan travmatik olayların yası tutulamamış ve zihinlerde kesin bir sonuca bağlanamamışsa bazen grup, yarım kalan bu psikolojik sürecin sonraki nesiller tarafından tamamlanmasını isteyebilir. Örneğin Ermeni Soykırım Enstitüsü ve Müzesi Müdürü Lavrenti Barseghian, ‘Ermeni halkı üçüncü milenyuma mirasının ‘ağır tarihi yük’ünü yani soykırımı mahkum ettirme sorununu sırtında taşıyarak giriyor’[6] derken, aslında Birinci Dünya Savaşı sırasında yaşananların Ermeniler açısından seçilmiş bir travma olduğunu dile getirmektedir. İşte Vamık Volkan tarafından önerilen ‘seçilmiş travma’ kavramı, toplumun yaşamında derin izler bırakan bu tür olayların nesiller boyunca vurgulanarak bir grubun kimliğine temel oluşturacak şekilde kullanılmasını ifade etmektedir.

Grup kimliklerinin oluşumunda yalnızca travmalar değil, zaferler ve başarılar da kullanılabilir. Ancak psikolojik bulgular, kimlik oluşumu sürecinde seçilmiş travmaların seçilmiş zaferlere göre daha etkili olduğunu göstermektedir.[7] Nesilden nesile aktarılan travmanın yaşatılması ve hatırlanması görevi zamanla ideolojik bir yapıya bürünerek kimliğin dayandırılabileceği milliyetçi bir saplantının temelini oluşturabilmektedir.[8] Tarihin ideolojik amaçlarla yorumu ise, gerçeklerin bir adım geri çekilerek bilinçli manipülasyonlara yol vermesi anlamına geliyor. Türklerin soykırım yaptığına ilişkin kanıtlar içeren Andonian belgelerinin sahte olduğunun kanıtlanması da bu açıdan düşündürücü bir örnektir.

Grup kimliğinin pekiştirilmesinde önemli bir rol oynayan travmatik olay, geçmişteki acıların zihinsel bir izdüşümü ve duygusal bir yorumu olarak grup üyelerinin kalplerinde yaşamaya devam etmektedir. İnsanlar kendilerini birleştiren bir coğrafyaya dahi ihtiyaç duymadan bu olayla birbirlerine bağlanmaktadır. Volkan, yeni nesillerin travmatik olaydan bağımsız kendi kişilikleri olmasına rağmen, ailelerinin hafızalarında kaldığı şekliyle tasarlanan olaya onu yaşamışçasına bağlandıklarını ve travmatik olayın düşünsel düzeyde canlı tutularak sonraki nesillere aktarıldığını belirtiyor.[9] Laçiner ve Bal,[10] İngiltere’de yaşayan Ermeni asıllı Susan Pattie’nin 1915 olaylarını kendisi yaşamışçasına 2001 yılında gazetecilere anlatmasını soykırım söyleminin nesilden nesile aktarılmasına örnek olarak veriyor. Pattie 50 yaşında olmasına ve o yıllarda henüz dünyaya gelmemiş olmasına rağmen bu ayrıntılı bilgilere sahip olmasını, ‘bizler tehcir hakkında anlatılanlarla büyüdük. Bu bizim Ermeniliğimizin bir parçasıydı’ diyerek açıklıyor. Olay ve bireyler arasındaki bu duygusal bağ, bazen intikam duygularıyla da beslenebilmekte ve yeni nesillere, acı çekmiş nesil adına intikam alınması da dahil pek çok görev yükleyebilmektedir.[11]

Her yeni neslin öncekilerden devraldığı ve taşımakla yükümlü olduğu travma hafızası, grup kimliğinin güçlendirilmiş bir şekilde ve travmatik olaya bir tepki olarak sürdürülmesini sağlar. Volkan, seçilmiş travmanın fonksiyonlarının burada da bitmediğini, grubun yeni bir düşmanla karşılaştığında travmatik olayın hafızasını yeniden canlandırarak tehdit altındaki kimliğini korumaya çalıştığını belirtiyor.[12] Bu bağlamda asimilasyon tehdidi ile karşılaşan Ermeni diasporasının 1960’lardan itibaren kendi seçilmiş travmasına yeniden ve daha sıkı sarılması şaşırtıcı olmamalıdır.

Burada dikkat edilmesi gereken bir başka nokta da seçilmiş travma haline gelen bir olayın gerçekten yaşanmış olup olmamasının o toplum açısından fazla bir önem taşımamasıdır. Bu olayı kendi kimliğinin temeli olarak seçmiş olan grup açısından travmanın gerçekliği değil, fonksiyonu daha önemlidir. Seçilmiş olay, grup üyelerini birarada tutma ve aralarında duygusal bir bağ oluşturma işlevini yerine getirdiği sürece benimsenecek ve doğruluk veya yanlışlığı sorgulanmayacaktır.[13] Bu yüzden, dünyanın çeşitli ülkelerinde dağınık olarak yaşayan Ermenileri birarada tutan travmatik bir soykırımın gerçekliği tartışma konusu bile yapılmayacaktır. Nitekim ünlü Ermeni profesör Richard Hovanissian Türklerle aynı masada oturup konunun tartışılmasını kesinlikle reddetmiş, buna gerekçe olarak da Türklerin soykırımı inkar edeceklerine olan inancını göstermiştir. Ermeni iddialarının ‘tarihsel gerçekler’ yaklaşımıyla yanıtlanmaya çalışılması bu nedenle etkili olmamıştır.

Ermeni diasporasının kimliğini tanımlamak amacıyla üç kilit unsur belirlenebilir: Ermeni kilisesi, Ermenistan (anavatan olarak) ve soykırım. Buradaki amacımız bu kimliğin her yönüyle tartışılması ve bütün unsurlarının asimilasyon tehdidine karşı nasıl kullanıldığını açıklamak değildir. Asıl amacımız, soykırım iddialarının Ermeni kimliği açısından gördüğü işlevi ve bu iddiaların arkasındaki dinamikleri açıklamakla sınırlı olduğu için diğer unsurlara ancak konumuzla ilgili oldukları ölçüde değinilecektir. Bir başka deyişle, bu araştırmada tartışmalarımızın merkezine Ermeni kimliğini oluşturan unsurlardan biri olan soykırım iddiaları koyulmakta ve bu iddiaların Ermeni kimliği açısından oynadığı rol ele alınmaktadır. Ermeni kimliğinin bütün yönleriyle irdelenmesi ise daha geniş kapsamlı bir araştırma konusu olabilir.

Diaspora Kimliği

Diaspora kavramı, zorla veya kendi isteğiyle ülkelerini terk ederek başka yerlerde yaşamak zorunda kalan grupları ve  anavatanlarından uzakta yaşatılan kültürel değerleri ifade etmektedir. Diaspora toplumlarının, yaşadıkları ülke ile bütünleşerek orada kalıcı olduğunu, bu nedenle de anavatanla aralarındaki bağın genellikle duygusal olduğunu söyleyebiliriz. Diaspora toplumu, içerisinde yaşadığı toplumdan farklı olan kimliğini korurken, iki farklı kültürel kimliği (bulunulan ülke ve anavatan) aynı anda taşımaktadır. Ancak bu kimliklerden biri, yabancı bir kültürel ortamla çevrelendiği için asimile olma riski ile karşı karşıyadır. Tüm diaspora toplumlarında olduğu gibi Ermeni diasporasında da asimile olma kaygısı belirgindir.[14]

Soykırım iddialarının neden bir kimlik temeli olarak benimsendiğini anlamak için Ermeni diaspora toplumunun gelişimine bakmak ve onun kimlik konusundaki gereksinimlerini anlamak gerekir. Farklı ülkelere göç eden Ermeniler, başlangıçta bu göçü geçici bir çözüm olarak algıladıkları için, kimliklerini korumak amacıyla geleneksel değerlerini korumaya çalışmışlardı. Göçün kalıcı olduğu ve geriye dönülmeyeceği anlaşılınca, etnik kimliğin korunması ve asimile olmaması için geleneklerin yeterli olmayacağı, yeni stratejiler geliştirilmesi gerektiği görüldü.[15] İşte soykırıma dayalı kimlik politikalarının izlenmeye başlanması da bu yıllara denk gelmektedir.

Özellikle 1960’lı yılların ortalarından itibaren Ermeniler arasında soykırıma ilişkin bütünleştirici bir bilincin yerleşmeye başladığını görüyoruz.[16] Ermeni terör örgütlerinin intikam iddialarıyla Türk diplomatlarına yönelik suikast ve terör eylemlerine,[17] 1970’li yıllarda yeniden başlamaları da bir tesadüf değildir. Bu eylemler, 1960’lardan itibaren izlenen ve soykırım iddialarıyla beslenen bir kimlik direnci politikasının bir sonucudur. 1920’lerdeki Ermeni terörünün kurbanı olan Türkler, soykırımla doğrudan ilişkisi olduğu düşünülen kişilerdi ve amaç bu kişileri ortadan kaldırarak intikam almaktı. Oysa 1960 ve 70’li yıllardan itibaren başlayan Ermeni terörü masum insanları yalnızca Türk oldukları için hedef alıyordu. Çünkü o tarihlerde soykırımdan sorumlu tutulabilecek yaşayan hiç kimse kalmamıştı. Terörün bu dönemdeki amacı, tarihsel kin ve intikam duygularını yeniden harekete geçirerek durağanlaşmaya başlayan Ermenilik bilincini uyandırmaktı. Gerçekten de soykırım olduğu iddia edilen olayları doğrudan doğruya yaşamış olan Ermeniler bile şimdiki Ermeni diasporası kadar öfkeli, radikal ve kin dolu değildi.[18]

Soykırıma dayalı bir kimlik oluşturma çabalarında diasporanın anavatan Ermenilerine göre daha radikal olmasının ve bir lokomotif görevi üstlenmesinin çeşitli nedenleri vardır. Bunların başında, diasporanın yabancı bir kültürel ortamda yaşıyor olmasından kaynaklanan ve kimliğin korunması sırasında karşılaştığı güçlükler gelir. Yani diasporayı Ermenistan’da yaşayan Ermeniler gibi birleştiren ortak bir coğrafya, bir ülke yoktur. İkincisi, diaspora toplumları kendi ülkelerinde yaşamadığı için, yabancı bir ortamda kültürel asimilasyon tehdidi ile karşı karşıyadır. Kısacası, ulusal kimliğin korunması konusunda diasporanın karşılaştığı sorunların niteliği Ermenistan Ermenilerinin karşılaştıklarından çok farklıdır. Soykırım iddiaları, tüm bu güçlüklere rağmen asimilasyona direnme konusunda diasporaya ilham kaynağı olmakta, enerji vermekte, derin farklılıklara rağmen farklı ülkelerdeki diaspora toplumları arasındaki iletişimi sağlamakta ve onu canlı tutmaktadır. Ermeniler radyo, televizyon, dergi ve dernekler yoluyla aralarında iletişim kanalları kurmuşlardır. Ancak bu kanallar, içeriği doldurulmadıkça anlamsız ve boş mekanizmalardır. Soykırım, işte bu iletişim kanallarının ve oluşturulan tartışma platformlarının içeriğini doldurup Ermeniler arasındaki bağı güçlendirerek ortak kimliğe can veren bir yaşam kaynağı işlevi görmektedir.

Farklı ülkelere dağılmış olmaktan kaynaklanan kültürel farklılıklar ortak değerleri tehdit ettiği için diasporanın temel kaygısı, bu değerlerin iletişim yoluyla korunmasıdır.[19] Zamanla bu dağılmışlık, bulunulan ülkeye göre farklılık gösteren farklı Ermeni kimlikleri yaratarak grubun bütünlüğünü bozacağı için onu asimilasyona daha açık hale getirebilir. Horowitz’e göre,farklılaşma tehdidi ile karşılaşan gruplar, kendi içlerindeki çeşitlenmeyi azaltmak amacıyla yüzlerini geçmişlerine dönerler, asimilasyon tehdidi ile karşılaşan gruplar da farklı kimliklerini vurgulamak amacıyla yine tarihe başvururlar... Kültürel uyanış hareketleri de grup kimliğinin yok olmaya yüz tutması tehlikesi karşısında ortaya çıkan bir bilincin ürünüdür.[20]

Tarihten bulunup çıkarılacak malzemelerin yeniden yorumlanmasıyla hem ortak kimlik vurgulanacak, hem de çeşitli ülkelerde yaşayan Ermeniler arasında bir iletişim kurulacaktır. Gerçekten de bugün Fransa, Arjantin, Hollanda, İngiltere, ABD’de gibi dünyanın çeşitli köşelerindeki Ermeniler arasında bir düşünce birliği oluşturulmasında soykırım iddiaları merkezi bir rol oynamaktadır.

Soykırım temelli kimlik politikalarında Ermeni devletinden ziyade diasporanın önplana çıkmasının ekonomik ve stratejik nedenleri de vardır. Öncelikle, jeopolitik konumu Ermenistan’ın kimlik politikalarını kısıtlamaktadır. Denizlere çıkış ve dış dünya ile bağ kurma konusunda çok sayıda alternatifi olmayan bir Ermenistan’ın Türkiye ile iyi geçinmek zorunda olduğu bir gerçektir. Ermenistan açısından ulusal kimliğin soykırıma değil de kültürel temellere dayandırılması daha akıllıca bir politika olur.
1999 ve 2002 yıllarında Ermenistan’da gerçekleştirilen Ermenistan-Diaspora konferanslarından birincisinde, diasporanın farklı ülkelerde dağınık bir şekilde yaşıyor olmasına özel bir vurgu yapılarak bunun tutarlı ve bütüncül bir kimlik oluşumunu engelleyen kültürel bir tehdit olduğu belirtilmiş ve bu konuda hayati önem taşıyan üç unsur ileri sürülmüştü: ortak dil, soykırım ve Karabağ sorunu. Yine aynı toplantıda bazı Ermenilerin Ermenice bile konuşmadıklarına dikkat çekilerek yokolma tehlikesine karşı Ermeni kimliğinin yaşatılmasının ‘soykırım konusunun ayrılmaz bir parçası’ olduğu belirtilmiş, ulusal kimliğe yönelik bu tehditlere verilebilecek en iyi yanıtın ona sahip çıkarak korumak olduğu dile getirilmişti.[21] Ermenistan Cumhurbaşkanı Kocharian, 2002 yılında gerçekleştirilen toplantıdaki konuşmasında, soykırımın tanınması için yürütülen çalışmaların başarılı olduğunu ve bunun Ermenilerin birliğine katkıda bulunacağını belirtmişti.

Bir tartışma sırasında Profesör Tölölyan, ‘ben Ermeniyim’ diyen bir kişinin, ‘biz Ermeniyiz’ diyene kadar gerçekten Ermeni olamayacağını, çünkü Ermeni kimliğinden söz edebilmek için toplumsal etkinliklere katılmak gerektiğini söylemişti. Bu etkinliklere örnek olarak da soykırımın yarattığı travma konusunda tartışmalar yürütülmesini vermişti.[22] Nitekim Ermeniler, soykırımın ulusal kimliklerinin kilit unsurlarından biri olduğunu açıkça belirtmektedirler.[23] Tüm bunlar, dağınık diasporanın 1915 olaylarını birlik sağlamak amacıyla, seçilmiş bir travma olarak benimsediğini gösteriyor.

Diaspora kimliği açısından anavatan kavramı son derece önemlidir. Esman, bu anavatan kavramının mutlaka bir ülke olmak zorunda olmadığını, ve en az coğrafi anlamda bir anavatan kadar önemli olan ideolojik bir fikir ve inançlar bütününün de diaspora açısından bir anavatan işlevi görebileceğini vurguluyor.[24] Diaspora açısından soykırım iddialarının oluşturduğu soykırım ideolojisi de psikolojik bir anavatan işlevi görmektedir. Bu anavatan, Ermenilerin bir etnik grup olarak ortaya çıkmalarını sağlayan bir çıkış noktasını temsil etmektedir. Diasporanın yerleşilen ülkede kalıcı olması, diaspora kültürü ve kimliğini asimilasyon tehdidi ile karşı karşıya bırakmakta, asimile olmadan kültürün korunması konusundaki kararlılığı ise bu amaçla bazı mekanizmaların geliştirilmesini gerektirmektedir. İşte bu mekanizmalar açısından diaspora ile ‘anavatan’ arasındaki bağın anlamı da budur: asimilasyona direnebilmek amacıyla içerisinde yaşadıkları toplumlardan kültürel açıdan farklı olduklarını vurgulayan bir duygusal referans noktası.

Diaspora toplumları için, ‘bir ülke olarak anavatan’ kavramının taşıdığı anlam, onun asimilasyona karşı sağladığı duygusal bir güç kaynağı olması ile ilgilidir, mutlaka geriye dönülmeye çalışılan bir coğrafya olması ile değil. Laçiner, Ermenistan bağımsızlığını kazandığında bir kısım Ermeni’nin ülkeye geri dönmesi beklenirken bugün Ermenistan’ın hala dışarıya göç veren bir ülke konumunda olduğunu belirtiyor.[25] Gerçekten de Ermenilerin yaşadıkları ülkelerden çok daha geri ve fakir olan Ermenistan’a dönme niyetleri bazı istisnalar dışında bulunmamaktadır.

Soykırım olgusu, duyguları harekete geçiren ve günlük yaşama da entegre edilebilen bir kavram olduğu için ülke anlamında bir anavatandan daha güçlü bir birleştiriciliğe sahiptir. İnsanların hiç gitmedikleri bir anavatan özlemiyle bir araya gelmeleri beklenemez, ama kendi varlıklarını da tehdit etmiş bir soykırım fikri etrafında birleşmek ve ortak hareket etmek daha kolaydır. Bunun yanısıra ulusal kimlik yaratılması ve yaratılan bu kimliğin korunması amacıyla soykırım gibi toplumların hafızalarında derin izler bırakan bir deneyimin seçilmesi şaşırtıcı olmamalıdır. Nitekim soykırım, tanımı gereği kimliğe yönelik bir saldırı olmasının yanısıra, bir grubun fiziksel varlığının da ortadan kaldırılması politikasıdır. Ermeni yazar William Saroyan’ın aşağıdaki sözleri soykırım iddiaları ile Ermeni diaspora kimliği arasındaki bağlantıyı ve soykırım iddialarının diaspora arasında birlik sağlamak amacıyla duyguları nasıl harekete geçirdiğini net bir şekilde ifade etmektedir:
Haydi Ermenistan’ı mahvet. Görelim yapabilecek misin? Onları (Ermeniler) ekmeksiz ve susuz çöllere gönder. Evlerini ve kiliselerini yak. Sonra bak bakalım tekrar gülmeyecekler mi, şarkılar söyleyip dualar etmeyecekler mi? Ve dünyanın herhangi bir yerinde ikisi bir araya geldiğinde bak bakalım yeni bir Ermenistan yaratmayacaklar mı?[26]

Asimilasyona direnirken ve ortak kimliği vurgularken izlenen strateji, tamamen aynı kültüre sahip, küresel ve tek tip bir Ermeni toplumu yaratmak değildir. Soykırım fikrinin Ermeni düşünce yapısında inşa ettiği diktatörlüğün izin verdiği ölçüde farklı yaklaşımlar ve farklı düşünceler de kabul edilebilmektedir. Bir başka deyişle herkesin kabul etmek zorunda olduğu tek fikir Türklerin Ermenilere karşı bir soykırım işlediğidir. Bunun dışında soykırım propagandasına katkı sağladığı sürece diaspora içerisinde genel olarak farklılıkları kabullenen bir düşünce ve hareket özgürlüğüne izin verildiği söylenebilir. Ermenilerin soykırıma yaklaşımı dogmatiktir.

Ermeniler aralarındaki farklılıkları, soykırımın kabul ettirilmesi yönündeki ortak amaç için kullanmaktadır. Yaşadıkları ülkelerde toplumla tam olarak entegre olan farklı Ermeni diasporaları, onları birbirlerine bağlayan ortak değerleri vurgulamak için soykırım iddialarıyla ilgili etkinliklerden yararlanmaktadır. Bu da bulundukları ülkelerin kültürleri ile karşı karşıya gelmeden o ülkelerde lobicilik etkinliklerinde bulunmalarını kolaylaştırmaktadır. Ermeni tarih profesörü Dennis Papazian, Ermeni soykırımını anmak amacıyla 21 Nisan 2000 tarihinde Kaliforniya eyaletinin Pasadena şehrinde yaptığı konuşmada, ‘Amerika’yı seviyorum ve onun, gerçeğin, adaletin ve doğruluğun sembolü olmasını istiyorum. Ancak bugün bir Amerikan vatandaşı olarak, ... Türklerin, Ermeni soykırımına tanıklık eden kişileri, ... soykırıma şahitlik eden Hristiyan misyonerleri, ... Amerikan başkanı Woodrow Wilson’u ve Amerikan halkını, Amerikan misyonerlerini, kendilerinden önce çalışmış meslektaşları olan Amerikan büyükelçilerini ve Amerikan konsolosluk yetkililerini yalancı olarak nitelemesine Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nın göz yummasından utanç duyuyorum. Eğer Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nda çalışıyor olsaydım Türklerin tüm bir Amerikan neslini yalancılıkla suçlamasına izin vermezdim’ demişti.[27] Bu konuşmadan da anlaşılacağı gibi Ermeniler, yaşadıkları ülkelerin vatandaşlığını kendi propagandaları için kullanmakta ve ülkelerine olan sadakatlerini her fırsatta dile getirmektedir. Bu da onların çalışmalarını kolaylaştırmaktadır.

Soykırım Mitolojisi

Ulusal kimliklerin temelinde yatan unsurlardan biri de ulusal mitolojilerdir. Genellikle bir ulusun ortaya çıkışı ve onun tarihi hakkında önemli olayları anlatan mitolojik öyküler, doğruluğu sorgulanmaksızın nesilden nesile aktarılırken ortak bir bilincin ortaya çıkmasına katkıda bulunurlar. Ermeni diaspora kimliği, soykırım mitolojisi olarak adlandırabileceğimiz ve gerçekliği sorgulanamaz bir takım dogmatik olaylara dayandırılmıştır. Burada soykırım mitolojisi kavramıyla, geçmişteki bir olayın seçilmiş travma haline gelerek ideolojik bir tabuya dönüşmesini kastediyoruz. Mitolojik olaylar genellikle ulusların ortaya çıkışı ile ilgilidir (Ergenekon Destanında olduğu gibi). Soykırım olduğu iddia edilen olaylar da ortak bilincin ortaya çıkmasını sağlayacak şekilde yorumlanarak Ermenilerin Ergenekon’u olmuştur. Soykırım iddialarının Ermeniler için psikolojik bir anavatan işlevi görmesi aynı zamanda onun mitolojik bir yeniden doğuşu temsil etmesinden kaynaklanmaktadır. Anlam olarak bir etnik grubun yok olması ile ilişkili olan soykırım kavramı, Ermeni diasporası tarafından ironik bir şekilde yeniden doğuşu simgeleyecek şekilde kullanılmaktadır.

Diasporalar açısından mitolojiler, ortak bir kimlik yaratılması için sahip olunan sınırlı sayıdaki alternatif arasında belki de en etkili olanıdır. Zlatko Skrbis’in aşağıdaki sözleri bu durumu net bir şekilde ortaya koymaktadır:
Diaspora temelli milliyetçi söylemi anlamamıza yardımcı olacak bir çerçeve oluşturmak için etno-milliyetçi mitler, basit abartmalar, kendini övme, icat edilmiş etno-milliyetçi özdeşleşme ... ve sembolik ifadelerin gücünün vurgulanması gerekir.[28]

Ulusal mitolojiler geçmişe bakışımızı şekillendirdiği için yeni mitler yaratılması tarihin yeniden yorumlanması anlamına gelir. Yaratılan soykırım mitolojisi yoluyla bugün tarihin yeniden yazılmasına ve Ermenilerin 20. yüzyılın ilk soykırımına maruz kaldığı söylemiyle de yeniden yazılan bu dünya tarihi içerisinde Ermenilere özel bir yer verilmeye çalışılmaktadır. Bu açıdan bakıldığında Ermenilerin yaşadığı acılara bütün dünyanın ders alması gereken tarihsel bir önem atfedilirken Türklerin yaşadığı acılar tamamen yok sayılmaktadır. Tartışma konusu 1915 olayları ile ilgili tüm yetkililer ve şahitler yaşarken soykırım iddiası ispatlanamadığı halde, bundan 90 yıl sonra ve ilgili kişilerin çoğunun artık hayatta olmadığı bir dönemde soykırımı dünyaya benimsetmeye çalışmak, tarihin siyasal amaçlarla yeniden yazılması demektir. Bunun arkasında yatan neden de adalet istemi ya da tarihsel gerçeklerin ortaya çıkarılması değil, Ermeni diasporasının soykırım mitolojisi yoluyla siyasal kimlik yaratma amacıdır. İsrailli yazar Boas Evron’a göre ‘soykırım bilinci, aslında resmi ve propaganda amaçlı bir endoktrinasyon, bir dizi sloganın dile getirilmesi ve yanlış bir dünya görüşüdür. Gerçek amacı da kesinlikle geçmişin anlaşılması değil, bugünün manipülasyonudur.’[29]

Psikoloji dalındaki araştırmalar, kimliğini seçilmiş travmatik bir olaya dayandıran grubun, karşı tarafın yaşadığı acılara karşı bazen duyarsızlaştığı ve herkesin yalnızca kendi yaşadıklarına sempati göstermesi gerektiğine dayalı bir düşünce geliştirdiğini gösteriyor. John E. Mack bu durumu mazlum veya mağdur olmanın bencilliği (‘egoism of victimization’) olarak adlandırıyor.[30] Buna göre bu gruplar, yalnızca kendi acıları ve kayıpları üzerinde yoğunlaşırlar ve kendi davranışlarının karşı tarafa verdiği zararlar konusunda sorumluluk almaktan kaçınırlar. Çünkü uğradıkları kayıpların bu konuda kendilerine, tarihin kendi istedikleri şekilde yeniden yazılması ve yorumlanmasını da içine alan sınırsız haklar verdiğini düşünmeye başlarlar.

Soykırım mitolojisinin yaratılmasında müze ve anıtlar önemli roller oynar. Erivan’da 1965 yılında inşa edilmiş olan Dzidzernakabert sözde soykırım anıtı, bugün Ermenilerin buluşma noktası olarak işlev görmektedir. Sonraki yıllarda, diaspora tarafından aralarında ABD, Fransa, Hollanda ve Kanada’nın da bulunduğu pek çok ülkede sözde soykırım anıtları dikilerek soykırım fikrinin taşlaştırıldığını görüyoruz. Burada ‘taşlaştırma’ kavramı ile hem bir fikrin taştan anıtlar haline getirilmesini hem de iddia edilen ve gerçekliği kanıtlanmamış tarihsel olayların sorgulanmayan katı gerçeklikler olarak dünya kamuoyuna empoze edilmesini kastediyoruz. Örneğin Kaliforniya’da 1968 yılında inşa edilen Ermeni Şehitleri Anıtı’nda, bu anıtın 1915-1921 yılları arasında Tük hükümeti tarafından işlenen soykırımın kurbanı olan 1,5 milyon Ermeni anısına dikildiği belirtiliyor.[31] Oysa ünlü tarihçi Justin McCarthy’e göre[32] Anadolu’da yaşayan toplam Ermeni nüfusu 1911-1912 yıllarında 1.493.276 iken, Esat Uras’a göre[33] 1914 yılında 1.300.000 civarındadır. Görüldüğü gibi, Türklerin tüm Ermeni nüfusundan daha fazla Ermeni’yi katlettiği gibi tarihsel verilerle çelişen bir iddia anıtlaştırılarak Amerikan kamuoyuna empoze edilmiş bulunmaktadır.
Soykırım müzelerinin açılması ve anıtlar dikilmesi yönündeki girişimler, Ermeni diasporasının etkinlikleri arasında önemli bir yer tutmaktadır. Müzeler gibi anıtlar da gelecek nesillere sürekli soykırımı hatırlatarak ve aksi takdirde biraraya gelmeyecek kişiler için birer buluşma noktası işlevi görerek diaspora kimliğinin korunmasına ve vurgulanmasına somut katkılarda bulunmaktadır. Bu anıtlar, insanların duygularına ve varlık nedenlerine göndermeler yaptıkları için kültürel amaçlarla dikilen anıtlardan çok daha farklı bir öneme sahiptirler ve daha etkili olmaktadırlar.[34]

Burada Ermeni diasporasının bir anlamda ölüler üzerinden bir kimlik politikası yürüttüğünü söyleyebiliriz. Benedict Anderson, özellikle Fransız İhtilali’ni örnek göstererek ölen insanlar üzerinden yürütülen politikalara dünya tarihinde sık rastlandığını belirtmektedir.[35] Anderson, ölümlere neden olan olayların (savaş, devrim, etnik çatışmalar vs.) ardından, sonraki nesillerin bu olaylara sahip olduklarından çok daha fazla anlam yükleyerek ulusal tarihlerini yazdıklarını ifade ediyor, ve ‘bundan sonra ölülerin sessizliği, onların en derin arzularını ortaya çıkarma konusunda artık bir engel oluşturmuyordu’ diyor. Çünkü gelecek nesiller, acı çeken nesillerin ne istedikleri veya ne hissettiklerini kendilerine göre yorumlayarak serbestçe ve kendi siyasal amaçlarına hizmet edecek şekilde tarih yazabilirler. Bu nedenle Ermeni ulusal kimliğinin güvence altına alınabilmesi için tarih yeniden yazılmaya çalışılmakta ve yaşamlarını kaybeden insanların yaşadıkları olaylara, amaca uygun yeni anlamlar yüklenmeye çalışılmaktadır. Soykırım mitolojisinin birleştirici bir rol oynamaya devam edebilmesi için yalnızca Ermenilerce değil tüm dünya kamuoyu tarafından benimsenmesi ve tartışmasız kabul edilmesi gerekmektedir. Bugün Türkiye’deki yeni nesiller nasıl soykırımın gerçek olabileceği konusunda şüpheye düşmüşse, dünya kamuoyu tarafından da benimsenmediği sürece soykırımın sorgulanma ve değiştirilme riski vardır. Ermeniler açısından soykırımın gerçekliğinin dünya kamuoyu tarafından kabul edilmesi, konunun sorgulanma riskini en aza indireceği ve kimliğin dayandırıldığı temelleri güvence altına alacağı için gereklidir.

Soykırımın gerçekliğinin tartışılması, kimliğin dayandırıldığı mitolojinin yeniden değerlendirilmesi ve sorgulanması anlamına geleceği için diaspora açısından kesinlikle kabul edilemez. Diasporanın bu konudaki savlarımızı destekleyen tutumlarına en güzel örneklerden biri de, 2001 yılında toplanan Türk-Ermeni Uzlaştırma Komisyonu’nun çalışmaları karşısında sergilenen tutumdur.[36] Altı Türk ve dört Ermeni’nin oluşturduğu ve gayri-resmi diplomasi yöntemleri kullanarak tartışmalar yürüten Uzlaşma Komisyonu, öncelikle Türklerin ağırlıkta olması nedeniyle eleştirilmiştir. Ancak Ermenilerin kendileri bile bu sayısal dengesizliğin nedeninin, katılım konusunda istekli ve aranan niteliklere sahip yeterli sayıda Ermeni bulunamaması olabileceğini dile getirmişlerdi.[37] Ermeni diasporası bu girişimi, Türkler ve Türkiye’nin stratejik önemi nedeniyle onlarla birlikte hareket eden Amerikalılar tarafından diasporayı bölerek soykırımın kabul edilmesine yönelik çabaların sekteye uğratılması amacıyla planlanmış bir komplo olarak değerlendirdi. Hatta Albert Peltekian, Armenian Weekly’de yayınlanan 15 Eylül 2001 tarihli ‘Dialogue Among Citizens Will Only Promote the Interests of Turkey’ (‘Vatandaşlar Arasında Diyalog Yalnızca Türkiye’nin Çıkarlarına Katkıda Bulunacak’) başlıklı yazısında diyaloğun yalnızca Türklere çıkar sağlayacağını ve Ermeni soykırımının tanınmasına ilişkin çabalara zarar vereceği görüşünü kaleme almıştı.
Diyalogdan korkulmasının temel nedeni, diaspora kimliğinin dayandırıldığı bazı inançların tartışma konusu yapılması ve gerçekliğinin sorgulanması riskidir. Avrupa Ermeni Dernekleri Forum’u, Rus Ermenileri ve Kanada’daki Toronto Ermenileri gibi pek çok diaspora kuruluşunun Uzlaştırma girişimini kınayarak Komisyon’un dağılmasını talep etmesinin ardında bu yöndeki endişeler yatar.[38] Rubina Peroomian, Ermeni internet sitesi Asbarez’deki yazısında Uzlaştırma Komisyonu’nu ‘Ermeni cephesine sokulan zehirli bir çivi’ olarak niteledikten sonra, bu girişime karşı çıkma nedenini soykırımın bütün dünya tarafından tanınması çabalarına verilecek zarar ve Ermeniler arasındaki birliğin bozulması ile açıklamıştı.[39] Bu tepkilerde dikkat çeken nokta, kültürel kimliğin dayandırıldığı olayların iddia edildiği kadar dramatik olmayabileceğinin farkedilmesi ve kimliğin dayandırıldığı Türk düşmanlığının ortadan kalkma olasılığı konusundaki tedirginliktir. Böyle bir durum, Ermeni kimliği ve soykırım politikaları açısından kimliğe temel olarak seçilmiş travmatik olayların (soykırım mitolojisinin) sahip olduğu işlevin zarar görmesi anlamına gelecektir. Zaten Komisyon, diasporanın tepkileri ve baskısı karşısında çalışmalarına son vererek dağılmak zorunda kalmıştır.

Soykırım iddialarını ve mitolojisini reddeden ve sorgulayan Bernard Lewis, Stanford Shaw ve Justin McCarthy gibi akademisyenlerin maruz kaldığı baskı ve tehditler ancak bu psikoloji anlaşıldıktan sonra bir anlam ifade edebilir. Akademik alanda, özellikle Amerikan üniversitelerinde Ermeniler tarafından yaratılan entellektüel terör ve tarihin Ermeni versiyonunun kabul edilmesi yönündeki baskı ayrı bir araştırma konusu olabilir.[40] Soykırımın gerçek olmama olasılığına karşı özellikle ABD’deki Ermeniler ve onlarla yakın ilişki içerisindeki çevreler, soykırımın tartışılamaz bir gerçek olduğunu garanti altına alacak argümanlar geliştirmektedirler. Örneğin soykırımın inkar edilmesi, soykırım suçunun son aşaması olarak tanımlanmaktadır. Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti’nin soykırımı kabul etmeyerek bu suçu işlediği iddia edilmektedir. Bu mantığa göre soykırımla suçlanmış olanlar ya bu suçu kabul edecek (yani suçlu konumuna düşecek) ya da inkar edecektir (suçu devam ettirerek yine suçlu duruma düşecektir). Soykırımla suçlananlara yalnızca bunu kabul etme seçeneği sunan ve masumiyetin ispatlanma girişimine bile izin vermeyen bu mantık, kimliğini ancak böylesi travmatik bir olayın gerçekliğine dayandıran bir etnik grubun birlikteliği için sağlam bir güvence oluşturur.

Sonuç:

Türkler tarafından ‘sorun’ olarak nitelendirilen soykırım iddiaları, Ermeniler açısından sorun değil, aksine diasporanın varlığı ve farklı kimliğini devam ettirebilmesi için gerekli mitolojik unsurları taşıyan kullanışlı bir söylemdir. Soykırımın gündemde tutulması, Ermeni kimliğinin Ermenistan dışında da varlığını devam ettirebilmesinin bir garantisidir. Diaspora kimliğinin pekiştirilmesi için soykırımın gerçekten işlenmiş olması gerekmiyor. Nitekim bir olayın gerçekliğine insanlar kendilerini inandırmışlarsa, toplumsal bir düş ürünü bile olsa o olayın yaratacağı etkiler gerçek olacaktır. Yani sözde soykırımın hem Ermeniler hem de Türkler üzerinde yaratacağı siyasal, kültürel ve sosyal etkiler sözde kalmayacak yaşamlarımızı etkileyecek kadar gerçek siyasal sonuçlar doğuracaktır. Bunu en iyi bilenler, hem Ermeni terörünün katlettiği Türk diplomatlarının aile ve yakınları, hem onların ölüm haberlerini evlerinde çaresiz bir şekilde izleyen Türk vatandaşları ve hem de Ermeni terörünün zirvede olduğu dönemlerde diplomat olma hayali ile yaşayan ancak bunu başarabilirlerse ASALA tarafından öldürülme tehdidi ile karşılaşacaklarını bilen Türk gençleridir. O dönemlerde ne öldürenlerin ne de ölenlerin soykırım suçu ile ilgileri vardı. Ermeni teröristler kendi kimliklerini garanti altına almak adına masum insanları öldürmüşler ve ne yazık ki bu insanlık-dışı cinayetleri işleyen teröristler bazı Ermenilerce kahraman ilan edilmişlerdi.

Soykırım mitolojisinin kimlik politikaları açısından işlevini kaybetmemesi, yaratılan mitlerle beslenen etkinliklerin sürekli olarak dinamik tutulmasına bağlıdır. Soykırımın kabul ettirilmesi yönündeki etkinliklerin dinamizm ve enerjisini kaybetmesi demek, diasporanın dinginleşerek asimilasyon tehlikesine daha açık hale gelmesi demektir. Bu da ileri sürülen taleplerin, elde edilen her başarı ile birlikte nitelik ve nicelik olarak artacağı anlamına geliyor.[41] Soykırım iddialarını siyasal amaçlar için kullananlar, izledikleri politikaların mantığı çerçevesinde ihtiyaç duydukları dinamizmi koruyabilmek amacıyla sürekli talepler ileriye sürmek zorundadır. Soykırımı dayatma politikasının durağanlaşması, diasporanın farklı kesimleri arasındaki bağları zayıflatacağı için ortak kimlik bilincinin de erozyona uğramasına yol açabilir.

Tarihsel bilgi birikimimizin, soykırım iddialarının dinamikleri hakkında kuramsal bir çerçeveye oturtulması, Ermeni iddia ve taleplerinin anlaşılmasında bize yol gösterecektir. Ermeni diasporasının, akademik çevrelerle yakın ilişkiler kurarak kendi tarihsel gerçeklerini teorik bir bütünlük arzedecek şekilde sunabilmesine rağmen Türk akademisyenlerin bu konuda aynı derecede başarılı olamadıklarını bir özeleştiri olarak vurgulamak gerekiyor. Bir başka deyişle Ermeniler artık olayların ‘ne olduğu’ aşamasını geçerek ‘kavramsal olarak ne anlama geldiği’ne ilişkin tartışmalar ortaya koymaktadır. Örneğin bugün Batıda soykırım kavramı ile ilgili teorik araştırmalara en fazla malzeme sağlayan çalışmalar Ermeniler tarafından yapılmış veya teşvik edilmiş değerlendirmelerdir. Soruna kuramsal yaklaşmak hem iddialara aynı düzeyde cevap verebilme olanağı yaratacak hem de aynı zamanda karşılaştığımız bilgi ve belgelerin ait oldukları bağlama yerleştirilmesini ve daha kolay anlaşılıp yorumlanmasını sağlayacaktır.

Türklerin soykırım suçunu kabul etmesi diasporayı tatmin etmez. Çünkü bu, bugüne kadar büyük zorluklarla harekete geçirilmiş olan diaspora dinamiklerinin de kimlik direnci mekanizmalarının da sonu olur. Sorunun gündemde kalabilmesi için çeşitli etkinliklerle ve yeni taleplerle canlı tutulması gerekecektir. Bu talepler, diasporanın geriye dönme niyeti olmadığı halde toprak taleplerine kadar devam edecektir. Soykırım konusu, diasporanın varlığı ve kimliğinin korunması ile o kadar içiçe geçmiştir ki, bu konunun gündemde ve canlı tutulması sağlanacaktır. Şimdi Türkiye’den istenen, soykırımı kabul etmesi ve özür dilemesidir. Türkiye’nin ‘tarihiyle yüzleşmesi’ ve ‘geçmiş suçlarını kabul etmesi’ gerektiği yönündeki fikirler, bu dinamikleri anlayamamış, Ermeni stratejisini destekleyen veya sorunun verdiği sürekli rahatsızlıktan bıkmış ve sorunun çözüme kavuşmasını ümit eden kişilerden gelmektedir.

Sorunun basite indirgenmesi, soykırım suçunun anlam ve ciddiyetinin gözardı edilmesiyle yakından ilgilidir. Soykırım, kitlesel cinayetlerin ötesinde, bir etnik grubun, ırkın veya ulusun tamamıyla ortadan kaldırılması amacıyla izlenen sistematik bir politika ve zaman aşımına uğramayan bir insanlık suçudur. Kitlesel cinayetleri ifade eden katliam (‘massacre’) kavramı ile sistematik yok etme politikalarını ifade eden ve çok daha ciddi bir suç olan soykırım (‘genocide’) arasında anlamlı bir ayrım yapılması gerekir.[42] Bu iki kavram arasındaki farklılıkların politik nedenlerle zaman zaman gözardı edildiği görülmektedir. Ermeniler, Türkler ve Kürtler soykırım işlendiği iddia edilen savaş yıllarında karşılıklı olarak katliamlar yapmış olabilirler, ancak o yıllarda soykırım olarak adlandırılabilecek sistematik bir yok etme politikası izlendiğine ilişkin ikna edici bir kanıt bulunmamaktadır.

Ermeni propagandasının pekçok ülkede başarılı olmasının nedeni, özellikle demokratik Batı ülkelerinin kamuoyunda yaygın olan Türk düşmanlığı değil, soykırım gibi bir insanlık suçunu bilinçli bir şekilde önlemek amacıyla konuya verilen önem ve duyarsızlaşma korkusudur. Bu tür suçlara karşı yapılabilecek en büyük hata duyarsız olmak ve tepki göstermemektir. Yapılması gereken ise konu hakkındaki duyarlılığın her zeminde dile getirilerek soykırım suçunun gelecekte de işlenmesinin önlenmesidir. Bu düşünce yapısının farkında olan Ermeni propagandacıları soykırım iddialarını öncelikle bu bağlama oturttuktan sonra propagandalarına başlamaktadırlar. Batıdaki duyarsızlaşma korkusu ise, ortaya atılan iddiaların sorgulanmasını engellemekte ve oldukları gibi kabul edilmelerine neden olmaktadır.


[1] ‘A World of Exiles,’ The Economist, Special Report on Diasporas, 4-10 Ocak 2003, ss.  25-27.
[2] Vincent Lima, ‘Fresh Perspectives on Armenia-Diaspora Relations. Khachig Tölölyan and Krikor Beledian Speak With Haratch,’ Armenian Forum, Cilt 1, Autumn 1998. http://www.gomidas.org/forum/af3c.htm (Erişim tarihi: 13 Ocak 2003).
[3] İçinde bulunulan toplumun kimliğiyle çatışan bir savunma mekanizması genellikle azınlığa karşı bir asimilasyon ve ayrımcılık varsa veya belirli politikaların ayrımcılık olarak algılandığı durumlarda gözlemleniyor. Bakınız Hiromi Ono, ‘Assimilation, Ethnic Competition and Ethnic Identities of US-Born Persons of Mexican Origin,’ International Migration Review, Cilt 36, Fall 2002, ss. 726-745.
[4] Sedat Laçiner ve İhsan Bal, ‘İngiltere Ermenileri, Lobicilik ve Ermeni Sorunu,’ Ermeni Araştırmaları, Cilt 2, No 7, Sonbahar 2002, s. 90.
[5] Vamık Volkan, ‘A Psychopolitical Approach for the Reduction of Ethnic or Other Large-Group Regression,’ Center for Development Research (ZEF Bonn): Facing Conflicts, (14-16 Aralık 2000).
[6] Aynı yazıda Barseghian, ‘soykırımdan hayatta kalan herkesin, soykırım kurbanı bütün ailelerin çocuklarının, kendilerine bu zulmü reva gören faillerin ve bu faillerin resmi mirasçılarının soykırımı tanıyıp kabul etmeleri sonucunun sağlanmasını istemeye yerden göğe kadar hakkı vardır’ demektedir. Lavrenti Barseghian, ‘XXI. Yüzyıl: Hafıza Kaybı mı, Yoksa Anının Savunulması mı?’ Edam, 17 Haziran 2000.
[7] Vamık Volkan, ‘A Psychopolitical Approach…’ s. 10.
[8] Vamık Volkan, Politik Psikoloji, (Ankara: Ankara Üniversitesi Rektörlüğü Yayınları, 1993), s. 71.
[9] İngiliz The Independent gazetesinin 24 Nisan 2000 tarihinde yayınladığı ‘Silent Children of Genocide are Denied a Home’ başlıklı yazısı, ileri sürülen soykırım olaylarını hiç yaşamamış bir Ermeninin hafızasında bunları nasıl yaşattığına ilişkin güzel bir örnektir.
[10] Laçiner ve Bal, ‘İngiltere Ermenileri…’ s. 110.
[11] Vamık Volkan,  ‘Traumatized Societies and Psychological Care: Expanding the Concept of Preventive Medicine,’ the Dutch Adolescent Psychotherapy Organization tarafından Amsterdam’da düzenlenen ‘Crossing the Border’ başlıklı konferansta 18 Mayıs 2000 tarihinde sunulan makale. http://www.healthsystem.virginia.edu/internet/csmhi/volkan/cfm (Erişim tarihi: 25 Mayıs 2001).
[12] Ibid.
[13] Vamık Volkan, Politik Psikoloji, s. 70.
[14] amim Akgönül, ‘Fransa Ermeni Toplumu ve Türkiye: Propaganda ve Lobicilik,’ Ermeni Araştırmaları, Cilt 2, Sayı 5, Bahar 2002, ss, 227, 230–233.
[15] Khachig Tölölyan, ‘Elites and Institutions in the Armenian Transnation,’ Diaspora, Cilt 9, Spring 2000, s. 121.
[16] Esat Uras, Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi, (İstanbul: Belge Yayınları, 1987), s. CXXIX.
[17] Ermeni terör hareketinin gelişimi için bakınız, Uras, Tarihte Ermeniler.., ss. CXXXI-CCXLVI ve Bilal Şimşir, Şehit Diplomatlarımız (1973–1994), (Ankara: Bilgi Yayınevi), 2000.
[18] Erol Göka, ‘Ermeni Sorununun (Gözden Kaçan) Psikolojik Boyutu,’ Ermeni Araştırmaları, Cilt 1, Sayı 1, Mart-Nisan-Mayıs 2001, ss. 128–136.
[19] ‘Culture, Identity and Relations Between Armenia and the Dispersion.’ Ermenistan Diaspora Konferansı’nın, 22–23 Eylül 1999 tarihlerinde gerçekleştirilen toplantılarında hazırlanan belge. http://www.armeniandiaspora.com/htms/culture.html (Erişim tarihi 14 Haziran 2001).
[20] Donald Horowitz, Ethnic Groups in Conflict, (Berkeley: University of California Press, 1985), s. 72.
[21] ‘Culture, Identity and Relations Between Armenia and the Dispersion.’
[22] Vincent Lima, ‘Fresh Perspectives on Armenia-Diaspora Relations. Khachig Tölölyan and Krikor Beledian Speak With Haratch,’ Armenian Forum, Cilt 1, Autumn 1998. http://www.gomidas.org/forum/af3c.htm (Erişim tarihi: 13 Ocak 2003).
[23]  ‘The Turkish-Armenian Reconciliation Commission: A Commentary by the Zoryan Institute,’ http://www.zoryaninstitute.org/Table_Of_Contents/dialogue_tarc.html (Erişim tarihi: 5 Ocak 2003). Bu yazıda, Türk Ermeni Uzlaştırma Komisyonu’nun alacağı kararların, ‘Ermeni kollektif kimliğinin kilit unsuru olan soykırım’dan taviz anlamına geldiği takdirde diaspora tarafından kabul edilemeyeceği belirtiliyordu. Benzer şekilde Peroomian, ‘diaspora-Ermeni kimliğinin kökenleri soykırıma dayanmıyor mu?’ diye retorik bir soru soruyor. Rubina Peroomian ‘On the Turkish-Armenian Reconciliation Commission’ http://www.asbarez.com/TARC/Peroomian.html (Erişim tarihi: 27 Aralık 2002).
[24] Milton J. Esman, ‘Diasporas and International Relations,’ içinde John Hutchinson and Anthony Smith (eds.), Ethnicity, (New York: Oxford University Press, 1996), s. 318.
[25] Sedat Laçiner, ‘Ermenistan Dış Politikası ve Belirleyici Temel Faktörler 1991-2002,’ Ermeni Araştırmaları, Cilt 2, Sayı 5, Bahar 2002, s. 189.
[26] ‘Looking Toward the Future,’ Lucine Kasbarian’ın Armenia a Rugged Land, an Enduring People adlı eserinden alıntı.  http://www.student.virginia.edu/~armenia/ACS/armenia/arm-9.htm (Erişim tarihi 27 Aralık 2002).
[27] Dennis Papazian, ‘They Know and We Know Recognition is a Political Act,’ http://groong.usc.edu/news/msg16512.html (Erişim Tarihi: 28 Nisan 2000)
[28] Zlatko Skrbis, Long-distance Nationalism. Diaspora, Homelands and Identities, (London: Ashgate, 1999), ss. 112–113.
[29] Norman Finkelstein, Soykırım Endüstrisi. Yahudi Acılarının İstismarı, (İstanbul: Söylem Yayınları, 2001), s. 43.
[30] John E. Mack, ‘The Psychodynamics of Victimization among National Groups in Conflict,’ içinde Vamık D. Volkan, Demetrios A. Julius, Joseph V. Montville (eds.), The Psychodynamics of International Relationships, (Lexington Books, 1990), s. 125.
[31] Sözkonusu yıllarda öldürülen Ermenilerin sayılarının yıllar geçtikçe bir propaganda stratejisi olarak nasıl artırıldığı konusunda bakınız, Uras, Tarihte Ermeniler…, ss. CLXIV-CLXX.
[32] Justin McCarthy, Osmanlı Anadolu Topraklarındaki Müslüman ve Azınlık Nüfus (Osmanlı Anadolusu’nun Son Dönemi), (Ankara: Genel Kurmay Basımevi, 1995), s. 102.
[33] Uras, Tarihte Ermeniler…, s. CLXVIII.
[34] Bu anıtlarda kullanılan sembolizm de ayrı bir araştırma konusu olabilir. Örneğin Ottawa’daki ‘Ölümsüz Ermenistan Anıtı’nda soykırımı simgelemek amacıyla aç çocuğunu emziren halsiz bir anne resmedilmiştir. Yine aynı anıtta ortadan yarılmış ve taneleri etrafa saçılmış bir nar dünyanın dört bir yanına dağılmış olan diasporayı ve bu narın üzerinde iyileşmemiş bir yara da sözde soykırımı temsil etmektedir.
[35] Benedict Anderson, Imagined Communities. Reflections on the Origin and Spread of Nationalism, (New York: Verso, 1991), s. 198.
[36] Uzlaştırma Komisyonu hakkında daha geniş bilgi için bakınız, Kamer Kasım, ‘Türk-Ermeni Barıştırma Komisyonu: Kısa Süren Bir Diyalog Girişimi,’ Stratejik Analiz, Cilt 2, Sayı 22, Şubat 2002, ss. 30–36.
[37] Örneğin Harut Sassounian, 19 Temmuz 2001 tarihinde California Courier’de yayınlanan ‘Effort to Reconcile With Turks Causes Discord Among Armenians,’ (‘Türklerle Uzlaşma Çabaları Ermeniler Arasında Anlaşmazlıklara Neden Oluyor’) başlıklı yazısında bu görüşü açıkça dile getirmişti.
[38] Bu tür tepkilere örnek olarak bakılabilecek belgeler, ‘Forum of Armenian Associations in Europe Calls on Armenian TARC Members to Resign’ http://www.asbarez.com/TARC/110501-FAAE.htm (Erişim tarihi: 12 Ocak 2003); ‘Russian-Armenians Condemn TARC’ http://www.asbarez.com/TARC/091801-Russian.htm (Erişim tarihi: 12 Ocak 2003); ‘Toronto Armenians Unite Against TARC. Youth Lead the Way in Opposing Anti Armenian Activities of the Armenian Assembly of America.’ Armenian Revolutionary Federation Youth Organization of Canada, Press Release.
[39] Rubina Peroomian ‘On the Turkish-Armenian Reconciliation Commission’ http://www.asbarez.com/TARC/Peroomian.html (Erişim tarihi: 27 Aralık 2002).
[40] ABD’deki doktora çalışmaları sırasında bu makalenin yazarı da tezinde Ermeni soykırımından söz etmediği için çeşitli baskılara maruz kalmıştır.
[41] Türkiye’ye yönelik taleplerin giderek artarak sonunda tazminat ve toprak taleplerine varacağı fikri yalnızca zihinsel çıkarımlara dayanan bir tahmin değildir. Örneğin Ermeni Devrimci Federasyonu (the Armenian Revolutionary Federation –ARF), 1998 yılında kabul ettiği programında Ermenilere Sevres Anlaşması ile verilen toprakların geri alınması amacını benimsemiştir. Ermeni diaspora mensuplarının ve örgütlerinin kaleme aldığı pekçok belgede de Doğu Anadolu Bölgesi’nden ‘Batı Ermenistan’ olarak söz edilmektedir.
[42] Bu kavramlar arasındaki farklılıklar hakkındaki tartışmalar için bakınız Cengiz Başak, ‘Ermeni Soykırım İddiaları ve Uluslararası Kriterler,’ içinde İdris Bal, Mustafa Çufalı, (ed.), Dünden Bugüne Türk Ermeni İlişkileri, (Ankara: Nobel Yayınevi, 2003), ss. 469–480 ve M. Çağatay Okutan, ‘1915 Ermeni Tehciri’ne Kavramsal Bir Yaklaşım,’ İstanbul Üniversitesi Siyasal BilgilerFakültesi Dergisi, Sayı 29, Ekim 2003, ss. 79–90.




 ----------------------
* Kırıkkale Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi -
- ERMENİ ARAŞTIRMALARI, Sayı 14-15, Yaz - Sonbahar 2004
            Tavsiye Et

   «  Geri
Yorumlar