AnasayfaÝletiþim
  
English



E-B�lten �yeli�i

G�nl�k b�ltenimize �ye olmak i�in a�a�daki alanlar� doldurunuz.
Ad:
Soyad:
Eposta:


DERG� SAYILARI

Son Dönemde Ermeni Meselesi Konusunda Yazılmış Kitapların Karşılaştırmalı Bir Analizi

M. Serdar PALABIYIK*
ERMENÝ ARAÞTIRMALARI, Sayý 22, Yaz 2006

 

Öz: Bu makale Ermeni meselesi konusunda son dönemde Batı literatüründe göze çarpan bazı eserleri inceleyerek Batı akademik toplumunda ortaya çıkan bazı eğilimleri tespit etmek ve bunun sonucunda Batı kamuoyuna Ermeni meselesinin nasıl yansıtıldığını gözler önüne sermek amacıyla kaleme alınmıştır. Bu çerçevede bilimsel olmayan taraflı yazın, kısmen bilimsel taraflı yazın ve bilimsel tarafsız yazın olmak üzere üç temel eğilim tespit edilmiş ve bu eğilimleri temsil eden yazarların eserleri karşılaştırmalı ve eleştirel bir analize tabi tutularak Ermeni meselesinin Batı’daki algılanışı yorumlanmıştır.

 

Anahtar Kelimeler: Ermeni meselesi, Ermeni soykırımı iddiaları, Robert Fisk, G. J. Meyer, Donald Bloxham, Simon Payaslıyan, Merrill Peterson, Guenter Lewy, Edward Erickson

 

Abstract: This article is written to explore how the Armenian question is being projected towards Western public opinion through several trends which has recently emerged in the Western literature on the Armenian genocide allegations. Within this framework, three trends are identified: non-scientific subjective discourse, partially-scientific subjective discourse and scientific objective discourse. In the article, the works of main representatives of these trends are exposed to a comparative and critical analysis in order to comment on the perception of the Armenian question in the West.

 

Key Words: Armenian question, Armenian genocide allegations, Robert Fisk, G. J. Meyer, Donald Bloxham, Simon Payaslıyan, Merrill Peterson, Guenter Lewy, Edward Erickson

 

GİRİŞ

 

Son günlerde Fransız Meclisi’nin sözde Ermeni soykırımının inkârını cezalandıran bir yasa tasarısını kabulüyle yeniden gündeme oturan Ermeni meselesi, yıllardır Türk dış politikasının en temel sorunlarından biri olma vasfını sürdürmektedir. Bu konuda gerek Türkiye’de gerekse Batı’da her geçen gün artan sayıda yeni yayınlar üretilmektedir. Bu yayınlardan bazıları tamamen hamasetten oluşmuş bilimsel niteliklerden yoksun ve kamuoyunun belli bir kesimini etkilemeye yönelik yayınlardır. Ancak bu taraflı ve bilgi yoksunu yayınların arasında son zamanlarda giderek daha fazla sayıda akademik yayın sıyrılmaya başlamıştır. Diğer bir deyişle yayınların yalnızca sayısı değil akademik değeri de artmaktadır; dolayısıyla literatürde nitel gelişmeyi nicel gelişme takip etmektedir.

 

Bu çerçevede son dönemde Batı literatüründe Ermeni meselesi hakkında yayımlanan kitaplar arasında üç temel eğilim göze çarpmaktadır. Bunlardan birincisi bilimsel olmayan ve taraflı bir üslubu barındıran kitaplardan oluşmaktadır. Genellikle geçmişte yayımlanan kitapların büyük bir çoğunluğunda görülen duygusal, bilimsel değerlerden yoksun ve taraflı yazın biçimi bu literatürü şekillendirmeye devam etmektedir. Bu makalenin birinci bölümünde de bu eğilimin iki önemli temsilcisi Fisk ve Meyer incelenecektir.

 

Özellikle son beş yıldır Ermeni meselesi hakkında Batı’da yazılan eserlerin üslubunda bilimselliğin arttığı ancak taraflılığın sürdüğü yeni bir eğilim ortaya çıkmıştır. Giderek daha fazla sayıda akademisyen konuyu bilimsel bir analize tabi tutmuş, bu çerçevede arşiv belgelerinden ve birincil kaynaklardan faydalanarak eserlerinde bu kaynaklara atıflar yapmış, böylelikle eserlerinin akademik güvenilirliğini arttırmışlardır. Ancak yine de özellikle tek taraflı arşiv belgelerinin yaygın kullanımı ve arşiv belgeleri arasında belli bir tarafın tezlerini savunan belgelerin ayıklanıp diğer belgelerin görmezden gelinmesi ile bu literatüre de son derece taraflı bir hava hâkim olmuştur. Makalenin ikinci bölümünde bu yeni eğilimin temsilcilerinden Peterson, Payaslıyan ve Bloxham’ın eserleri karşılaştırmalı bir analize tabi tutulacaktır.

 

Sayıları az olsa da Batı literatüründe yeni ve kayda değer bir eğilimin etkilediği eserlerin daha fazla göze çarptığını söylemek mümkündür. Bu eğilim, Ermeni meselesi konusunda “soykırım var mıdır, yok mudur” gibi kısır bir tartışma yerine, 1915-16 yıllarında Doğu Anadolu’da gerçekte neler olduğunu ortaya koymayı amaçlayan, bunu yaparken de hem bilimsellikten hem de tarafsızlıktan taviz vermeyen bir üslubu yansıtmaktadır. Makalenin son bölümünde bu üslubun iki önemli temsilcisi Lewy ve Erickson’un eserleri incelenecektir.

 

Sonuç olarak, karşılaştırmalı bir literatür analizi Ermeni meselesinin Batı akademik toplumu tarafından nasıl algılandığı konusunda okuyucuya önemli ipuçları sağlayacaktır. Bu çerçevede bu meselenin Batı kamuoyuna nasıl yansıtıldığı da daha iyi anlaşılacaktır. Ermeni meselesinin neden Batı kamuoyunun gündeminde tutulduğu ve neden daha fazla sayıda Batılı ülke parlamentosunun sözde Ermeni soykırımını tanıyan kararlar çıkardığı sorularının yanıtları da aslında Ermeni meselesi konusunda yazılan literatürde gizlidir.

 

A. BİRİNCİ EĞİLİM: BİLİMSEL OLMAYAN TARAFLI YAZIN

 

Son yıllarda Batı literatüründe Ermeni meselesi hakkında görülen eğilimlerin ilki, aslında bu literatürün büyük kısmını oluşturan eserlerin ortak yönünün bir devamı niteliğindedir. Buna göre soykırım iddiaları tamamen demagojik bir yaklaşımla, okuyucunun duygularına hitap edecek şekilde bir şekilde sunulmaktadır. Önemli olan gerçeklerin açığa çıkarılması değil, adeta romanvari bir yaklaşımla gerçekle ilgisi olmayan yepyeni bir kurgu yaratılmasıdır. Bu eğilimin temel özellikleri arasında kullanılan üslubun acımasızlığı, bilimsel yöntemlerin kesinlikle yer verilmemesi ve önyargılı, taraflı anlatım tarzı sayılabilir.

 

Bilimselliğin göz ardı edildiği, taraflılığın ise ön plana çıkarıldığı bu yazın türünün en önemli örneklerinden ikisi aşağıda karşılaştırmalı bir biçimde analiz edilecektir. Bunlardan birincisi G. J. Meyer’in A World Undone: The Story of the Great War, 1914 to 1918 (Bozulan Bir Dünya: Büyük Savaşın Hikayesi, 1914’ten 1918’e) adlı kitabında yer alan ‘The Ground Shifts’ (Zemin Değişiyor) başlıklı on yedinci bölüme zeyl niteliğindeki ‘Genocide’ (Soykırım) başlıklı bölümdür.[1] İkincisi ise Robert Fisk’in The Great War for Civilisation: The Conquest of the Middle East (Uygarlık İçin Büyük Savaş: Ortadoğunun Fethi) adlı kitabının onuncu bölümü olan ‘The First Holocaust’ (İlk Holokost) başlıklı bölümdür.[2]

 

Bu bölümlerin analizine geçmeden önce yazarları hakkında fikir sahibi olmak faydalı olacaktır. Amerikalı yazar G. J. Meyer, ne bir tarihçi ne de bir akademisyendir. Kendisini ‘profesyonel yazar’ olarak tanımlayan Meyer, New York Times, Los Angeles Times, Boston Globe ve Harper’s Magazine gibi ABD’nin önde gelen yazılı basın kuruluşlarında köşe yazarlığı yapmıştır. Birinci Dünya Savaşı gibi dünya tarihini değiştiren bir olayı konu edinen kitabında yalnızca ikincil kaynaklar kullanmış olması ve akademik arka planının olmaması Meyer’in bilimselliği konusunda ciddi şüpheler uyandırmaktadır. Zaten kitabında kullanılan üslup ve özellikle incelediğimiz zeylinde açıkça göze çarpan tarihsel hatalar bu şüphelerin sebepsiz olmadığının bir göstergesidir.

 

1946 doğumlu İngiliz gazeteci Robert Fisk’e gelince, Fisk yaklaşık otuz yıl boyunca İngiltere’nin önde gelen gazetelerinden Times ve Independent’ın Ortadoğu temsilcisi olarak görev yapmıştır. Meyer’in aksine Dublin Trinity College’da siyaset bilimi doktorası yapmış olan Fisk, 1979 İran Devrimi, 1980-88 İran-Irak Savaşı ve 1991 Körfez Savaşı sırasında Ortadoğu’da görev yapan az sayıda Batılı gazeteciden biri olmuştur.[3] Bu durum Fisk’in Ortadoğu konusunda en tecrübeli isimlerden biri olarak anılmasını sağlamıştır. Ortadoğu konusundaki bilgi ve tecrübelerini çeşitli kitaplarında[4] sergileyen Fisk, aynı zamanda son yıllarda Ermeni soykırım iddialarının savunucularından biri olarak dikkat çekmektedir. Özellikle birkaç ay önce bu konuda Türkiye’nin Londra Büyükelçisi Akın Alptuna ile girdiği polemik dikkat çekicidir.[5] Fisk Independent gazetesindeki köşesinde Akın Alptuna’nın sözde soykırım iddiaları konusunda verdiği demeçleri eleştirirken son derece alaycı ve iğneleyici bir üslup kullanmış ve tartışmanın seyrini akademik bir boyuttan çıkarıp, magazinel bir boyuta dökmüştür.

 

1. Kitaplarda Kullanılan Üslup

 

Her şeyden önce adı geçen bölümlerin, içinde bulundukları kitapların ana fikrini yansıtmadıklarını, bu nedenle de kitaptan bağımsız bölümler olarak görüldüklerini, hatta kitabın bütünlüğünü bozduklarını söylemek mümkündür. Meyer’in kitabı temel olarak Birinci Dünya Savaşı ile ilgilidir. Elbette Ermeni olayları bu dönemde yaşanmıştır, ancak soykırım iddialarını yansıtan kısım Avrupa’daki cephelerin durumunu anlatan bölümün ardına zeyl olarak konmuştur. Yazar soykırım iddialarını içeren bölümü yalnızca kronolojik sırayı gözettiği için bu kısma koymuş, bu da kitabın bütünlüğünü bozmuştur. Aynı durum Fisk’in kitabı için de geçerlidir. Temelde Ortadoğu’da yaşanan çatışmaların anlatıldığı kitapta birdenbire Ermeni soykırım iddialarına yer verilmesi çok şaşırtıcı olduğu gibi kitabın ana konusundan sapmaya yol açmıştır. Kısacası her iki yazar da bu bölümleri kitaplarının tarihsel çerçevesi gereği değil, kişisel tercihleri doğrultusunda kitaplarına yerleştirmişlerdir.

 

Kitaplarda kullanılan üsluba gelince, üslubun son derece sade, sıradan halkın anlayabileceği tarzda olduğu söylenebilir. Burada amaç kitabın mümkün olan en fazla sayıda okuyucuyla buluşmasını sağlamak, özellikle de konu ile ilgili fazla bilgisi olmayan okuyucuları anlatılanların doğruluğuna inandırmaktır. Bu nedenle son derece çarpıcı, hatta zaman zaman kanlı ve vahşi bir dil kullanılmış, birtakım kanlı sahneler okuyucuların gözlerinin önünde canlandırılmaya çalışılmıştır. Ermeni sorununun iki temel tarafından, yani Ermeni ve Türk halklarından birincisinin tamamen mazlum, ikincisinin de tamamen suçlu gösterilmeye çalışıldığı bu üslup zaman zaman kitabın okunmasını zorlaştıracak biçimde sertleştirilmiştir.

 

Burada kitaplardan üslubu yansıtan örnekler vermek, bu kitaplarda yapılan bu büyük hatayı tekrarlamak anlamına geleceğinden sadece birkaç kelime ile yetinilecektir. Örneğin Meyer Türklerin gayrimüslim nüfusu yönetmesini ‘vahşi’ (brutish) kelimesi ile nitelendirmiştir.[6] Yine 1909’da Adana’daki Ermeni isyanının bastırılmasını Meyer ‘barbarlık’ (savagery) ve ‘katliam’ (slaughter) kelimelerini kullanarak anlatmış, böylelikle isyandan hiçbir şekilde bahsetmezken, isyanın bastırılmasını tek taraflı bir kırım olarak yansıtmıştır.[7] Fisk’in üslubu da farklı değildir. Deyr-i Zor’daki sözde toplu mezarları orada bulunan cesetlerin durumunu ve kemikleri en ince detaylarına kadar anlatmış, daha önce Kamboçya’daki Pol Pot rejiminin katliamları için kullanılan ‘ölüm tarlaları’ (killing fields) tabirini Ermeniler için kullanmıştır.[8]

 

Yukarıda da ifade edildiği gibi, bu üslubun kullanılmasındaki temel amaç, sıradan okuyucuyu hızla etki altına alarak kitapta yazılanların doğruluğuna sarsılmaz bir inançla bağlamak, konu hakkında biraz bilgisi olanların da dikkatini konunun ‘vehametine’ çekmektir. Büyük bir ihtimalle her iki yazar da ne kadar kanlı ve vahşi bir anlatım kullanırlarsa, kitaplarının o kadar etkileyici olacağını düşünmüşlerdir. Ancak bu anlatımın şiddeti zaman zaman öyle bir boyuta varmaktadır ki, okuyucunun ilgisi ve dikkati tamamen dağılmakta, kitabın takip edilmesi zorlaşmaktadır.

 

2. Kitapların Bilimselliğinin Sorgulanması

 

Kitapların üslubunun ‘iddialı’ olması maalesef kitapların soykırım iddiaları ile ilgili bölümlerinin bilimselliğine yansımamıştır. Her iki kitapta da bilimsel yöntemin izlerini görmek mümkün değildir. Kitapların ilgili bölümlerinde kullanılan bilgilerin kaynakları hiçbir şekilde yansıtılmadığı gibi, kullanılan bilgilerin birçoğunun yanlış olduğu daha ilk okunuşta bile göze çarpmaktadır. Bunun yanı sıra her iki kitap da çelişkili anlatımlarla doludur. Hem Meyer hem de Fisk hiçbir biçimde dipnot kullanmamışlardır. Son derece sert ve keskin iddiaları bu nedenle havada kalmakta, okuyucuyu üslup dışında ikna edebilecek bir faktör bulunmamaktadır. Meyer’in yaklaşık yedi yüz sayfa hacimli kitabında neredeyse her sayfaya bir dipnot düşerken, Ermeni iddialarının yer aldığı bölümde tek bir dipnota rastlanmamaktadır. Fisk’in makalesinde de bir çok bilgiye ve alıntıya yer verilmiş, ancak alıntılar için dahi dipnot kullanılmamıştır. Bu nedenle kitapların Ermeni iddialarını yansıtan bölümleri her türlü bilimsellikten uzaktır.

 

Meyer’in zeylinden birkaç alıntı yaparak bu iddiayı örneklendirmek mümkündür. Kitabının 289’uncu sayfasında Meyer şunları söylemektedir:

 

Savaştan bir nesil öncesinden itibaren, milliyetçi Türkler ve aşırı İslamcılar, Osmanlı İmparatorluğu’nun, varlığını devam ettirmek için öncelikle saflaşmak ve tüm gayrimüslim unsurlardan temizlenmek zorunda olduğunu söylüyorlardı.[9]

 

Yine bir sonraki sayfada Meyer şu iddiayı ileri sürmektedir:

 

Balkan Savaşları yerlerinden edilmiş Müslümanlardan oluşan bir seli Türkiye’ye gönderdiğinde, bunların çoğu (Hıristiyanların hiçbir hukuki hakkının bulunmadığı ve Kürt aşiret reislerinin ayaklarının altında yaşadıkları) Ermenistan’a, istedikleri her şeyi almalarına ve işlerine karışan herkesi öldürmelerine müsaade edilerek gönderildiler.[10]

Elbette, her Ermeni soykırım iddialarını dile getiren kitapta olduğu gibi bu kitapta da hiçbir bilimsel dayanağı olmayan ‘bir buçuk milyon Ermeni’nin soykırıma tabi tutulduğu iddiası’ dile getirilmektedir.

 

Meyer’in yukarıda alıntılanan iddiaları hiçbir kaynakla desteklenememektedir. Dolayısıyla bu iddialar ya kulaktan dolma bilgilerle yazılmış, ya da daha vahimi yazar tarafından bizzat üretilmiştir. 

 

Fisk’in kitabında ise daha vahim bilimsel hatalar yapılmakta ve bazı alıntılar için bile dipnot kullanılmamaktadır. Bu alıntıların hangi arşiv belgesinden ya da kitaptan yapıldığı belli değildir. Bir örnek vermek gerekirse yazar dönemin Osmanlı İmparatorluğu’nun İçişleri Bakanı olan Talat Paşa’nın Halep Valisi’ne gönderdiği bir telgraftan bahsetmektedir. Bu telgrafta, Talat Paşa şu emri vermektedir:

 

Hükümetin Türkiye’de yaşayan ilgili kişilerin tamamen yok edilmesini kararlaştırdığı konusunda bilgilendirildiniz. Ne kadar trajik önlemler alınırsa alınsın, yaş ve cinsiyet gözetilmeksizin, hiçbir vicdani mülahaza dikkate alınmadan bu kişilerin varlığı tamamen yok edilmelidir.[11]

 

Her ne kadar belirtilmese de büyük bir ihtimalle Fisk bu alıntıyı Aram Andonyan’ın Talat Paşa’nın telgrafları içerdiği söylenen kitabından yapmıştır.[12] Oysa bu telgrafların sahte olduğu Türk bilim adamlarınca tespit edilmiştir[13]; nitekim artık Batılı pek çok tarihçi de bu telgrafların sahte olduğu konusunda birleşmiştir.

 

Meyer ve Fisk’in kitaplarının Ermeni soykırımı iddialarını yansıttıkları bölümleri yalnızca kaynak göstermedikleri için değil, pek çok hatalı bilgiye yer verdikleri için de bilimsellikten son derece uzaktır. Bu yazılardaki tüm hataları yansıtmak bu makalenin amacı değildir; ancak birkaç örnekle ne tür hatalar yapıldığını göstermek faydalı olacaktır.

 

Meyer, Ermenilerin antik çağlarda Roma İmparatorluğu’nun doğu sınırındaki en güçlü bağımsız kırallık olduğunu ileri sürmektedir[14]; oysa Ermenistan Büyük Tigran’ın MÖ. 95-55 yıllarındaki yönetimi dışında hiçbir zaman bağımsız bir devlet olarak ortaya çıkmamıştır. Tigran’ın yönetiminden sonra Ermenistan’ın tam bağımsız bir devlet olarak ilk ortaya çıkışı 1919-1920 yıllarında kurulan Ermenistan Cumhuriyeti ile olmuştur. Meyer’in tarihsel olarak hatalı olan bir diğer iddiası da Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermenilerin ağır vergilerle ezilen bir zümre olduğu ve Türkler ve Kürtlerin Ermenilerin aleyhine zenginleştikleri iddiasıdır.[15] İngiliz arşiv belgeleri bu iddianın tam aksinin doğru olduğunu bizlere kanıtlamaktadır.[16] Buna göre Ermeniler Türkler’in aleyhine olacak şekilde zenginleşmişler ve yaşadıkları bölgelerde ekonomik gücü büyük ölçüde ellerinde bulundurmuşlardır. Son bir örnek de Ermeni tehcirinden sonra hiçbir Türk yetkilinin cezalandırılmadığı iddiasıdır ki[17], bu iddiayı ileri sürmek Birinci Dünya Savaşı’nın ardından kurulan Divan-ı Harpleri, bu mahkemelerin yargılamalarını ve verdikleri cezaları ya bilmemek, ya da görmezden gelmek demektir.[18]

 

Robert Fisk’in kitabında da benzer hatalı bilgilere rastlanmaktadır. Fisk yazısının bir yerinde ABD’deki ‘güçlü Türk lobisinin’ Ermeni soykırımının ‘gerçek’ olduğunu söyleyen her akademisyen ve gazeteciye ‘saldırdığını’ ifade etmektedir.[19] Bu iddia yanlış olmaktan çok komik bir iddiadır. Zira ABD’deki Türk lobisinin güçlü olduğunu söylemek maalesef mümkün değildir; hatta Ermeni lobisinin gücü ve saldırganlığı yanında Türk lobisinin etkisi çok hafif kalmaktadır. Ayrıca, Fisk’in iddiasının tam tersinin geçerli olduğu geçtiğimiz aylarda iki emekli Büyükelçimizin, Gündüz Aktan ile Ömer Engin Lütem’in ABD seyahatinde ortaya çıkmıştır.[20] Büyükelçilerimizin Los Angeles kentindeki Güney Kaliforniya Üniversitesi’nde Ermeni meselesi üzerine verecekleri konferans, Ermeni lobisinin baskısı üzerine üniversite yönetimi tarafından iptal edilmiştir. Kısacası Ermeni soykırım iddialarını dile getirmek ABD’de son derece kolay hatta istenen ve beklenen bir tavır iken, bunun aksini söylemek baskı ile sindirilmeye yol açan bir durum yaratmaktadır.

 

Fisk’in hataları bununla da kalmamaktadır. Yazısında İskenderun’u bir Ermeni şehri olarak nitelendirmektedir ki, bu iddia tamamen yanlıştır[21]. Elbette o dönemde İskenderun’da yaşayan bir Ermeni nüfusu vardır; ancak Ermenilerin, ondokuzuncu yüzyılın hiç bir döneminde en yoğun nüfusa sahip oldukları Doğu Anadolu’daki altı vilayette bile nüfusun çoğunluğunu teşkil edememişken İskenderun’un bir Ermeni kenti olduğunu iddia etmek her türlü insaf ölçüsünün dışında kalmaktadır.

 

Yine makalesinin bir yerinde Fisk 24 Nisan 2001 tarihinde ABD Başkanı George W. Bush’un ‘artık soykırım kelimesini kullanmadığını’ onun yerine ‘trajedi’ kelimesini kullandığını dile getirmektedir.[22] Bu ifadeye göre Bush’un 2001’den önceki konuşmalarında ‘soykırım’ kelimesini kullandığı gibi bir anlam çıkmaktadır. Bu da tamamen yanlıştır.

 

Sonuç olarak her iki kitap da gerek orijinal kaynaklara atıfta bulunmadıkları, gerekse hatalı ve birbiriyle çelişen bilgiler içerdikleri için bilimsel olmaktan son derece uzaktır. Sıradan bir yüksek lisans öğrencisi tarafından yazılsaydı akademik hırsızlık (plagiarism) suçu ile damgalanması neredeyse kesin olan bu bölümlerin dünya kamuoyunun dikkatine sunulması son derece dikkat çekicidir.

 

3. Kitaplardaki Önyargılı Tavır

 

Meyer ve Fisk’in yazdıklarında dikkat çeken bir diğer husus da yazarlarının önyargılı ve tarafsızlıktan son derece uzak tavırlarıdır. Aslında bu önyargı gerek bu yazarların üslubunda, gerekse tarihi bilgileri çarptırarak tarihsel gerçekliği yeniden kurgulamalarında yoğun bir biçimde hissedilmektedir. Buna göre Türkler ‘vahşi ve kana susamış’ bir millet olarak yansıtılırken, Ermeniler ‘mutlak mazlum’ ve ‘günahsız kurbanlar’dır. Bu çarpık zihniyet öylesine vurgulanmaktadır ki, Ermenilerin Türkleri katletmesi dahi mazur gösterilmiştir. Örneğin, Meyer 1914 Aralığında Ruslar tarafından yönetilen bir Ermeni bölüğünün sınırı geçip yaklaşık 120.000 Türk’ü katlettiğini yazmaktadır.[23] Ancak bu katliam hakkında tek bir yorum dahi yapmamaktadır. Oysa 24 Nisan 1915 tarihinde İstanbul’da devrimci Ermeni Komitelerinin ileri gelenlerinin tutuklanmalarını, ‘İstanbul’da kurulan ölüm timlerinin Ermenileri katletmesi olarak yansıtmaktan çekinmemektedir.[24]

 

Robert Fisk ise önyargısını Ermeni tehcirini İkinci Dünya Savaşı’nda yaşanan Yahudi Soykırımı ile bir tutarak göstermektedir. Bu çok sık başvurulan aldatmaca, Batı literatüründe Ermeni soykırım iddiaları hakkında yazılan hemen her kitapta yer almaktadır. Fisk’in kitabı da bu aldatmacaya başvurarak özellikle Batı kamuoyunu Türkiye aleyhine kışkırtmak yolunu seçmiştir. Yahudi soykırımının gerçekliği ve acımasızlığı Batı toplumunda öylesine derin bir yer edinmiştir ki, buna benzer bir soykırımın varlığı o soykırımı organize eden toplumun derhal uluslararası toplum tarafından dışlanması sonucunu doğuracaktır. Bunun bilincinde olan Fisk ısrarla Ermeni tehcirini Yahudi soykırımına benzetmektedir. Fisk’in kitabının ilgili bölümünden birkaç alıntı yaparak bu iddiasını örneklendirmek yerinde olacaktır.

 

Fisk Türkler’in bir grup Ermeni’yi Suriye’deki bir mağaraya doldurup, mağaranın girişinde bir ateş yakarak Ermenilerin içeride boğularak ölmesine yol açtığını iddia etmektedir. Yazısının genelinde olduğu gibi bu iddiasını destekleyen tek bir arşiv belgesi yoktur. Ancak Fisk bu kurgu hikayeyi ‘yirminci yüzyılın ilk gaz odası’ olarak yansıtmaktan çekinmemektedir.[25] Fisk’e göre iki ‘soykırım’ arasındaki paralellikler bununla da sınırlı kalmamaktadır: Ermeniler, Yahudiler gibi belirli mahallelerde (pogrom) oturmaya zorlanmış, Ermeni kiliseleri Yahudi sinagogları gibi ateşe verilmiş, Ermeniler tıpkı Yahudiler gibi yük katarları ile ölüme gönderilmiştir. Zaten Teşkilat-ı Mahsusa da Hitler’in özel birliği Einsatzgruppen’in bir öncülü niteliğindedir.[26] Bütün bu iddialar da diğerleri gibi ortaya atılmakla kalmış, tek bir arşiv belgesiyle desteklenememiştir. Bütün bu benzetmeleri neden yaptığını yazısının bir yerinde Fisk şöyle ağzından kaçırmaktadır:

 

Türkiye kendi geçmişinden bu kadar korkmakta mıdır ki, Almanların Yahudiler için yaptıklarını -  kendini vicdan azabı, suçunu kabul, tazminat ve iyi niyet ile temize çıkarmak – yapamamaktadır?[27]

 

Kısacası Fisk’in bu hatalı kurgulamayı yapmasının nedeni Türkiye’nin bir şekilde sözde soykırım iddialarını kabul ederek Ermenilere tazminat ödemeyi kabul etmesidir. Bunu yaparken aslında büyük bir pot kırarak Almanların tazminat ödeyerek ve yaptıklarını kabul ederek ‘temize çıktıklarını’ (to purge itself) söylemektedir. Oysa soykırım suçu hiçbir biçimde temizlenemeyecek kadar ağır bir suçtur. Para ile bu suçun yıkıcılığının tazmin edilmesi mümkün değildir. Dolayısıyla Fisk, işin manevi boyutunu tamamen göz ardı ettiğini ve maddi boyutuna yoğunlaştığını itiraf etmekten çekinmemektedir.

 

Sonuç olarak, Meyer ve Fisk’in üslubu daha önce özellikle Richard Hovanissian ve Vahakn Dadrian gibi önde gelen Ermeni kökenli Ermeni soykırımı savunuclarının üslubuna benzemektedir. Bu iki yazarı uluslararası toplum nezdinde daha güvenilir kılan etmen ise her ikisinin de Ermeni kökenli olmayışıdır. Batılı iki yazarın Ermeni soykırımı iddialarını bahsi geçen Ermeni yazarlardan bile daha ateşli bir şekilde savunmaları Batı kamuoyunda soykırım iddialarının doğruluğunun bir kanıtı olarak algılanmaktadır. Yine de bu makalenin üçüncü bölümünde de gösterileceği üzere, Ermeni iddialarını bilimsel bir eleştiriye tabi tutan bir başka eğilim Batı kamuoyunda yeni yeni gelişmeye başlamıştır.

 

B. İKİNCİ EĞİLİM: KISMEN BİLİMSEL ANCAK TARAFLI YAZIN

 

Son yıllarda Ermeni meselesi konusunda en fazla dikkat çeken ancak belki de en az fark edilen olgulardan birisi Ermeni tezlerinin Batı akademik toplumu tarafından daha fazla kabul edilmesidir. Bu çerçevede Ermeni tezlerinin meşrulaştırılması ve tarihsel bir ‘gerçek’ olarak yeniden kurgulanması için çok daha fazla sayıda akademisyen ve araştırmacı, çok daha fazla sayıda akademik yayına imza atmaktadırlar. Batıdaki bu yeni eğilim özellikle dikkat çekmektedir. Yukarıda da belirtildiği üzere Ermeni meselesi konusundaki literatür genellikle duygusal bir üslupla yazılmış bilimsellikten son derece uzak metinlerden oluşmaktayken, son yıllarda yayınlanan eserler dikkatli ve titiz araştırmaların ürünü olarak görülebilir. Artık daha fazla Batılı akademisyen arşivlere yönelmekte, bu arşivlerde bulunan materyalleri titizlikle tasnif etmekte ve eserlerinde atıfta bulunmaktadırlar. Bu da eserlerinin güvenilirliğini arttıran bir etmendir.

 

Batı’da Ermeni meselesi konusunda yayınlanan son eserlerin bir diğer özelliği de bu yayınların artık Ermeniler tarafından finanse edilen yayınevlerinden ziyade, Palgrave, Macmillan ve Oxford gibi bugüne kadar yayınladıkları akademik yayınlar göz önüne alındığında son derece ciddi ve büyük yayınevleri tarafından basılmaya başlanmış olmasıdır.

 

Bu durumun iki önemli etkisi vardır: Birincisi bu yayınevlerinde basılan akademik eserler diğer yayınevlerine nazaran çok daha fazla sayıda basılır ve satılır. Bu da Ermeni tezlerini destekleyen, hatta desteklemekle kalmayıp ‘tarihsel gerçek’ olarak sunan eserlerin daha geniş bir akademik çevreye ulaşmasına neden olur. Zincirleme bir reaksiyonu andıran bu süreç sonucunda çok daha fazla akademisyen bu yayınlara ulaşır ve çalışmalarında kullanır. Bu da Ermeni tezlerinin daha kolay savunulmasını sağlar.

 

Büyük ve çok satan yayınevlerinin Ermeni tezlerini destekleyen kitaplar yayınlamasının ikinci etkisi ise daha soyuttur ve akademik güvene dayalıdır. Genellikle bu tür yayınevlerinin yayım koşulları çok sıkıdır; akademik kıstaslara uymayan eserler yayımlamaları neredeyse imkânsızdır. Bu yayınevlerine gönderilen taslaklar birçok editör tarafından incelenir; dolayısıyla yayımlandıklarında akademik toplumun güvenini kazanmaya aday yayınlar olmuşlardır. Bu da daha fazla eserde bu yayınlara atıf yapılmasına ve Ermeni tezlerinin uluslararası akademik ve entelektüel ağlar arasında son derece hızlı yayılması sonucunu doğurur.

 

Bu genel değerlendirmeden sonra makalenin bu bölümünde temel olarak üç kitap incelenecek ve bu ikinci eğilimin bu üç kitapta nasıl içselleştirildiği analiz edilecektir. Bu kitaplardan biri bizzat bir Ermeni yazar tarafından, diğer ikisi de Amerikalı akademisyenler tarafından kaleme alınmıştır. Kitapların detaylı analizine geçmeden önce yazarlar ve eserleri hakkında kısa bir fikir vermek faydalı olacaktır.

 

İnceleyeceğimiz kitapların ilki Simon Payaslıyan’ın United States Policy Toward the Armenian Question and the Armenian Genocide (Birleşik Devletler’in Ermeni Meselesi ve Ermeni Soykırımına Yönelik Siyaseti) adlı kitabıdır[28]. Kitap 2005 yılında ünlü İngiliz yayınevi Palgrave-Macmillan tarafından basılmıştır. Son derece köklü bir geçmişi olan bu yayınevinin kuruluş tarihi on dokuzuncu yüzyılın ortalarına kadar gitmektedir. Yayınevinin kurucularından olan Francis Turner Palgrave, bir dönem İngiltere Başbakanı olarak görev yapan ve Osmanlı karşıtı politikaları ile tanınan William Gladstone’un özel sekreter yardımcısı olarak görev yapmıştır. Önceleri dilbilim ve sözlükler üzerine çalışan yayınevi, özellikle 2000 yılında ABD merkezli St. Martin’s Press ile birleşmesinin ardından sosyal bilimlerin siyaset bilimi, tarih ve uluslararası ilişkiler gibi branşlarında yayın yapmaya başlamış ve akademik toplum nezdinde kısa süre içerisinde oldukça saygın bir konuma ulaşmıştır.

 

Payaslıyan’a gelince, yazar ABD’de Clark Üniversitesi’nde Ermeni Soykırımı Çalışmaları ve Modern Ermeni Tarihi kürsüsünün başkanı olarak görev yapan yardımcı doçent unvanlı bir akademisyendir.[29] 1992 yılında Wayne State Üniversitesi’nden aldığı doktora derecesinin ardından sözde Ermeni soykırımına ilişkin pek çok yayın yapmıştır. Bu yayınların arasında özellikle Amerikan eğitim müfredatına Ermeni soykırımı iddialarını dahil etme çabasının bir ürünü olarak görülebilecek The Armenian Genocide, 1915-1923: A Handbook for Students and Teachers (Ermeni Soykırımı, 1915-1923: Öğretmenler ve Öğrenciler için Bir El Kitabı) dikkat çekicidir.[30]

 

Kitaplarını inceleyeceğimiz diğer iki yazar ise Donald Bloxham ve Merrill Peterson olacaktır. İngiliz akademisyen Donald Bloxham yüksek lisansını Keele, doktorasını ise Southampton Üniversitesi’nden aldıktan sonra Edinburgh Üniversitesi’ne geçmiştir ve halihazırda bu üniversitenin Tarih bölümünde öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır. Bloxham’ın uzmanlık alanı soykırım çalışmalarıdır ve Holocoust Educational Trust adı verilen bir sivil toplum örgütünün akademik çalışmalardan sorumlu direktörüğünü yapmaktadır. Yayınları arasında özellikle İkinci Dünya Savaşı ve Yahudi Soykırımını anlatan Tony Kushner ile birlikte yazdığı The Holocaust: Critical Historical Approaches (Holokost: Eleştirel Tarihsel Yaklaşımlar)[31] ve Ben Flanagan ile birlikte yazdığı Remembering Belsen: Eye-Witnesses Record the Liberation (Belsen’i Hatırlamak: Görgü Tanıkları Özgürlüğü Kaydediyor)[32] dikkat çekicidir.

 

Yazarın, bu makalede incelenecek olan son kitabı The Great Game of Genocide: Imperialism, Nationalism and the Destruction of the Ottoman Armenians (Büyük Soykırım Oyunu: Emperyalizm, Ulusçuluk ve Osmanlı Ermenilerinin Yok Edilmesi)[33] başlığını taşımaktadır. Kitap 2005 yılında akademik toplumun en saygın yayınevlerinden biri olarak kabul edilen Oxford Üniversitesi yayınlarından çıkmıştır. 1096 yılında kurulduğu kabul edilen ve Avrupa’nın en eski ve köklü üniversitelerinden biri olan Oxford Üniversitesi’nde ilk kitap 1478 yılında basılmıştır. Ancak düzenli olarak kitap basan bir yayınevi ilk olarak 1668 yılında kurulmuştur.[34] Günümüzde yıllık yaklaşık 4500 akademik kitap basma kapasitesi ile dünyanın en büyük üniversite yayınevidir. Elbette bu denli büyük ve köklü bir yayınevinin dağıtım ağı da muazzamdır. Yayınevinde basılan eserler akademik yoplum arasında büyük bir hızla yayılmaktadır. Dolayısıyla bu yayınevinden Ermeni soykırım iddialarını destekleyen bir yayın çıkmış olması büyük bir talihsizlik olarak görülebilir.

 

İnceleyeceğimiz son kitap ise Merrill Peterson’un Starving Armenians: and the Armenian Genocide, 1915-1930 and After (Kıtlıktaki Ermeniler: Amerika ve Ermeni Soykırımı, 1915-1930 ve Sonrası) adlı kitabıdır.[35] Merrill Peterson aslında soykırım veya insanlığa karşı suçlar gibi konular üzerinde çalışmış bir akademisyen değildir. Uzmanlık alanı Amerikan tarihidir ve Thomas Jefferson’un yazılarının derlendiği muaazam bir külliyatın editörlüğünü yapmıştır.

 

Yazarın Ermeni meselesine ilgisi ise 1997 yılında Peace Corps adlı bir sivil toplum kuruluşunun düzenlediği geziye katılarak Ermenistan’a gitmesiyle oluşmuş ve bu seyahatinden etkilenerek bu kitabı yazmıştır. Halihazırda da Virginia Üniversitesi Tarih bölümünde profesör olarak görev yapan Peterson’un kitabı da bu üniversitenin yayınevi olan Virginia University Press tarafından basılmıştır. 1963 yılında kurulan yayınevi akademik kitapların yanısıra aralarında the Papers of George Washington, the Papers of James Madison, Studies in Early Modern German History ve Studies in Religion and Culture gibi saygın dergilerin de bulunduğu akademik yayınlarıyla da dikkat çekicidir.

 

Bu üç yazarı, eserlerini ve yayınevlerini kısaca tanıttıktan sonra, makalenin bu bölümünde eserleri detaylı bir incelemeye tabi tutarak aralarındaki ortak yönleri ve farklılıkları karşılaştıracak, böylelikle, Batı literatüründe yükselen bu yeni eğilimin temel noktalarını ortaya koymaya çalışacağız. Bunu yaparken ilk bölümde yapıldığı gibi yazarların üsluplarını, ele aldıkları konuları ve bu konuları nasıl işledikler gibi konular üzerinde durarak eleştirel bir bakış açısıyla eserleri analiz edeceğiz.

 

1. Eserlerin Üslubunun Karşılaştırılması

 

İnceleyeceğimiz dört kitabın üslup açısından bazı ortak yönleri vardır. İlk olarak kitaplarda verilen bilgilerin taraflılığı ve tek yanlılığı bir tarafa bırakılacak olursa, Fisk ve Meyer’de rastlamadığımız bir bilimsellik görülmektedir. Kitaplarda yazılan her bilgi için titizlikle bir dipnot konulmuş ve kaynağı belirtilmiştir. Böylelikle kitaplar konu ile ilgili detaylı bilgiye sahip olmayan okuyucular için ‘güvenilir’ bilimsel kaynaklar gibi görünmektedirler.

 

Kitapların ‘güvenilirliğine’ katkıda bulunan ikinci bir özellikleri de yazarların birtakım arşiv belgelerine yer vermeleridir. Özellikle Payaslıyan ve Peterson Amerikan arşivlerinden büyük ölçüde yararlanmışlardır. Bloxham da benzer biçimde Alman ve İngiliz arşivlerinden faydalanmıştır. Arşiv belgelerinin incelemeye tabi tutulması da dipnotlar gibi kitapların bilimselliğini arttıran bir unsur olmuştur.

 

Kitaplar şeklen bilimsel ve akademik eserler olarak görülmekle beraber objektif bir üsluptan yoksundur. Her şeyden önce kitapların bibliyografyası incelendiğinde Türk tezlerini içeren kitaplara ya hiç yer verilmediği ya da bir iki kitaba yapılan yetersiz atıflarla geçiştirildiği görülmektedir. Peter Balakian, Richard Hovanissian, Vahakn Dadrian, Yves Ternon gibi Ermeni tezlerini savunan Ermeni ve Batılı yazarların yanı sıra Taner Akçam gibi Ermeni tezlerinin savunucusu Türk yazarların kitaplarına sıklıkla atıf yapılırken, Türk tezlerinin anlatıldığı eserler görmezden gelinmektedir.

 

Benzer bir biçimde, Osmanlı arşivleri de bu yazarların kitaplarında göz ardı edilmektedir. Bunun nedenleri arasında yazarların Osmanlıca metinleri okuyamadıkları da sayılabilir; ancak özellikle Türk Tarih Kurumunun konu ile ilgili Osmanlıca belgeleri İngilizce’ye çevirmesinin ardından bu belgelerden faydalanmamak taraflı bir yaklaşımın göstergesidir. Bütün Batı arşivleri incelenirken ve kendi tezlerini savunmak için gereken belgeler titizlikle ayıklanırken, aynı özenin Osmanlı arşivleri için gösterilmemiş olması bilimsellik açısından kolay kolay mazur görülemez.

 

Bu taraflı yaklaşımın ikinci bir göstergesi de kitaplarda Anadolu’da yüzyıllardır Türk kentleri olan bazı şehirlerin kasten Ermenice isimlerinin kullanılmasıdır. Örneğin Harput yerine Harpert, Merzifon yerine Marzopan gibi isimler kullanılmış, böylelikle bu bölgelerin Ermeni toprağı olduğu, Türklerin ise istilacı bir toplum olduğu vurgulanmaya çalışılmıştır.

 

Üçüncüsü, kitaplarda sıklıkla Mavi Kitap[36], Büyükelçi Morgenthau’nun Anıları[37] ve Talat Paşa’ya atfedilen telgraflar[38] gibi bilimsel geçerlilikleri olmadığı akademisyenler tarafından kanıtlanmış propaganda malzemelerinin muteber kitaplar olarak kabul edilirken General Harbord ve Amiral Bristol’ün Birinci Dünya Savaşı’nın ardından hazırladıkları ve soykırımı reddeden raporları görmezden gelinmekte veya taraflı olmakla eleştirilmektedir. Bu çelişkili tutum bu kitapların güvenilirliğini büyük ölçüde sarsmaktadır.

 

Kitapların yazımlarında kullanılan üsluba gelince duygusallık oldukça alt seviyededir. Fisk ve Meyer’in kitaplarında kullanılan kanlı ve vahşi dil bu kitaplarda görülmezken bunun yerine daha gerçekçi, sade ve akıcı bir dil hakimdir. Kitapların takip edilmesini son derece kolaylaştıran bu üslup akademik eserlerde aranan bir üsluptur.

 

2. Kitaplardaki Taraflı ve Hatalı Bölümler

 

İncelenen kitaplar her ne kadar bilimsel kriterlere uygun kitaplar olarak kabul edilse de, gerek tek yanlı arşiv belgelerinin kullanılması gerekse kullanılan ikincil kaynakların tarafsızlıktan uzak kaynaklar olması nedeniyle kitaplarda pek çok hata ve taraflı yazımlar göze çarpmaktadır. Makalenin bu bölümünde bu hatalar ve taraflı yazımlar örnekleriyle incelenecektir.

 

Payaslıyan’ın kitabı ile başlayacak olursak, kitabının hemen başlarında 1909 yılında İkinci Abdülhamid’in devrilmesinin hemen ardından Adana bölgesinde yaklaşık 20.000 Ermeni’nin katledildiği bilgisi verilmektedir.[39] Bu bilginin kaynağı olarak da herhangi bir arşiv belgesi değil iki tane ikincil kaynak gösterilmektedir. Oysa bu bilginin verildiği sayfalarda 1909 yılında Ermeniler ve Türkler arasındaki ilişkinin en iyi zamanını yaşadığı ve en radikal Ermeni partilerinden bir olan Taşnaksutyun’un yeni yönetimle siyasi bir ittifaka gittiği yazılmaktadır.[40] Bu oldukça ciddi bir çelişkidir. Mart 1909’da Ermeniler ve Türkler arasındaki ilişkiler en yüksek seviyededir, Nisan 1909’da 20.000 Ermeni yeni yönetim tarafından katledilmektedir, Ağustos 1909’da Taşnaksutyun ve İttihat ve Terakki Cemiyeti siyasi bir ittifakın içine girmektedirler. Eğer bu derece büyük bir Ermeni katliamı yaşandıysa ilişkiler nasıl en üst seviyededir ve Taşnaksutyun nasıl ‘katliamın’ sorumlusu olan yönetimle işbirliği içindedir? Kitap bu büyük çelişkiyi açıklayamamaktadır; dolayısıyla bu iddia en hafif tabiriyle komik bir iddia olarak kalmaktadır.

 

Kitaptaki diğer bir çelişkili söylem ise Haziran 1915’te Zeytun ve civarında yaşayan Ermenilerin silahlarını devlete teslim etmeleri konusunda verilen emir üzerinedir. Yazara göre Ermeniler bu emre uymamışlardır ve uymamaları için ‘haklı’ bir nedenleri vardır. Payaslıyan eğer Müslümanlar için de silah bırakma emri çıkarılmış olsaydı, Ermeniler de silahlarını bırakırlardı demektedir.[41] Bu son derece çelişkili bir ifadedir; zira Zeytun Ermenileri isyan etmişlerdir ve devletin güvenlik güçleri isyanın kansız bir biçimde bastırılması için Zeytun Ermenilerinden silahlarını devlete teslim etmelerini istemiştir. Müslümanlar için neden silah bırakma emri çıkarılmadığı sorusu ise son derece anlamsız bir soru olarak kitaptaki yerini almaktadır.

 

Ermeni tezlerini destekleyen hemen hemen bütün kitaplarda yapılan diğer bir tarihsel hata ise Ermenilerin Doğu Anadolu’daki altı vilayette (Vilayet-i Sitte) nüfusun çoğunluğunu oluşturdukları için bu toprakların çeşitli vesilelerle bazı Büyük Güçler tarafından Ermenilere vaat edildiği iddiasıdır. Payaslıyan da bu hatayı tekrarlamaktadır.[42] Oysa Osmanlı tarihinin hiçbir döneminde Ermeniler bu bölgede nüfus çoğunluğuna sahip olamamışlardır.[43]

 

Yine bu tür kitaplarda kasten yapılan bir diğer tarihsel hata da yaklaşık 1,5 milyon Ermeninin soykırıma tabi tutulduğu iddiasıdır. Bu rakamın nasıl ortaya çıktığı ve hangi bilimsel kaynağa dayandığı tartışmalıdır. Ancak bu rakam bir kez telaffuz edildiğinde birdenbire kabul görmüş ve sözde Ermeni soykırımının bir simgesi halini almıştır. Oysa, yapılan nüfus istatistik çalışmaları 1,5 milyon rakamının son derece abartılı bir rakam olduğunu ortaya koymaktadır. Bu konu makalenin üçüncü bölümünde daha detaylı bir biçimde incelenecektir.

 

Bu noktada Payaslıyan ilginç bir detay vermektedir. 1926 yılında Ermeni mültecilerin durumuna ilişkin ABD’de hazırlanan bir raporda Ortadoğu’da ‘yüz binlerce Ermeninin’ varlığından söz edilmektedir.[44] Eğer bu rapor güvenilir bir raporsa ve bu kadar çok sayıda Ermeni Ortadoğu’da yaşamlarını sürdürüyorlarsa, Deyr-i Zor’da yapıldığı söylenen katliamlar ve kitle kıyımları iddiaları geçerliliğini yitirmektedir. Aynı zamanda 1,5 milyon Ermeninin soykırıma tabi tutulduğu iddiası da son derece tartışmalı bir hale gelmektedir.

 

Bloxham’ın kitabı ise başlı başına bir çelişkinin üzerine bina edilmiştir. Bloxham kitabının yazılış amacını ifade ederken, Ermeni sorununun analizinde uzun süredir ihmal edilen uluslararası ilişkiler boyutunun bu sorunun tam anlamıyla anlaşılması için ne kadar önemli olduğundan bahsetmektedir:

 

Bu kitabı ortaya çıkaran proje ilk olarak Türklerin Ermeni soykırımını inkarı ve bu inkarın Batı tarafından kabul edilmesi üzerinde odaklanmayı amaçlamaktaydı. Fakat kısa süre içerisinde, dış dünyanın Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı sırası ve sonrasındaki eylemlerine gösterdiği tepkinin bilgisi olmaksızın bu inkarın ve onun kabulünün doğru düzgün anlaşılamayacağı ortaya çıkmıştır. Anladım ki, bu ilişki modelini tam anlamıyla açıklamak, soykırıma kadar ve soykırım sonrasında Osmanlı devleti ile ‘Büyük Güçler’in arasındaki ‘Ermeni meselesi’ konusundaki etkileşime atıf yapılmaksızın mümkün değildir. [45]

 

Uluslararası boyuta bu kadar önem atfeden yazar kitabının daha başlarında soykırım konusunun uluslararası boyutta ele alınmasının, bu suçun Osmanlı devleti tarafından işlendiği ‘gerçeğinin’ görmezden gelinmesine neden olduğunu söylemektedir.[46] Daha kitabının önsöz bölümünde uluslararası boyut anlaşılmadan Ermeni meselesinin anlaşılamayacağını belirtmesine rağmen daha sonra bu yöntemin ‘sakıncalarını’ belirtmesi kitabın bir çelişki yumağı olduğunun en önemli göstergesidir.

 

Bloxham’ın kitabındaki tek çelişki bu değildir. Kitapta çizilen Ermeni imajında da büyük bir ikilem görülmektedir. Bloxham Ermenileri Osmanlı Devleti’nin ‘zulmü’ altında inleyen ‘mazlum kurbanlar’ olarak mı, yoksa Devlete karşı ‘başarıyla’ mücadele eden ‘devrimci kahramanlar’ olarak mı sunacağına bir türlü karar verememiş, kitabında her iki kullanıma da yer vermiş, böylelikle ortaya birbirini tutmayan ifadeler çıkmıştır. Bu arada da Ermenilerin Osmanlı İmparatorluğu’na karşı ayaklandıklarını, Ruslarla ve diğer Batılı devletlerle işbirliğine gittiğini, Müttefiklerin Ermeni meselesini propaganda malzemesi olarak kullandığını, hatta hatta Ermenilerin Türkleri katlettiklerini bile ağzından kaçırmıştır. Aşağıdaki alıntılar son derece dikkat çekicidir:

 

ARF’nin [Ermeni Devrimci Federasyonu – Armenian Revolutionary Federation] ilk açılımları “anavatanın kurtarılması için kanlarının son damlasına kadar savaşma” niyetini ilan etmekteydi. Üçüncü açılım ise ARF’nin kendisini “Türkiye Ermenistanı’nda toplu bir ayaklanma için hazırlamasını” ortaya koymaktaydı.[47]

...

[1895 Kumkapı olaylarına katılanlan] göstericilerin çoğu silahlıydı ve bir bela çıkarmak için bekliyorlardı. [48]

...

[Balkan Savaşlarının ardından] İmparatorluk sınırları içinde ve dışında yaşayan Ermeniler kendilerini Büyük Güçlere yaklaşma konusunda özgür hissettiler ve Rusya Osmanlı toprakları üzerinde emperyal etkisini yeniden tesis etmek için bir fırsat ortaya çıktığından çok mutluydu.[49]

...

Uluslararası etmenler, özellikle de Rusya ve Ermeni milliyetçileri arasındaki ilişkiler Birinci Dünya Savaşı sırasında İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin politikalarını etkilemekte önemli olmayı sürdürmüştür.[50]

...

Vorontsov-Dashkov’un [Rusların Kafkasya Valisi ve Kafkasya Orduları Başkomutanı] “Türkiye Ermenileri arasında bir isyan çıkarma planı” ... Rus ordusu ve [Rusya’nın] Hoy Konsolosluğu’nun idaresi altında silahlı Ermeni çeteleri oluşturmayı öngörüyordu...Sonuç olarak Rus ordusunun yanında Tiflis’teki ARF’lilerin etkili olduğu Ermeni Ulusal Bürosu’nun desteğiyle beş gönüllü alay – daha sonra iki tane daha eklendi – oluşturuldu.[51]

...

İngiliz kaynaklarında da itiraf edildiği üzere, 1916 yılı başlarında Rusların Doğu Anadolu’daki ilerleyişleri boyunca intikam dolu Ermeni güçleri...pek çok Müslümanı katletmişlerdir.[52]

...

Müttefiklerin söyleminde Ermenilerin öldürülmesi Yakın Doğu haritasının yeniden çizilmesi için birtakım özel mülahazaların oluşmasına zemin hazırlamıştır. Gerçekte ise bu [ölümler] İtilaf devletleri için savaş sırasında faydali bir propaganda malzemesi olarak kullanılmıştır.[53]

 

Bütün bu alıntılar Ermenilerin hiç de kitapta vurgulandığı gibi ‘masum kurbanlar’ olmadığını kanıtlamaktadır. Kısacası Ermeniler Osmanlı Devleti’nden bağımsız bir devlet kurabilmek için isyan etmişler, Birinci Dünya Savaşı sırasında bu isyanlarını Rusya’yı desteklemeye dönüştürmüşler, Osmanlı Devleti de bu ihaneti önlemek ve savaş sırasında düzeni sağlamak için Doğu Anadolu’daki Ermeni nüfusunu tehcire tabi tutmuştur. Bu basit gerçek o kadar yalın ve doğrudur ki, en taraflı kitaplara bile sızmaktadır.

 

Bloxham’ın ‘mazlum kurban’ söylemi o kadar abartılı boyutlara çıkarılmaktadır ki, Ermenilerin yaptıkları katliamlar ya göz ardı edilmekte veya abartıldıkları ileri sürülmektedir.[54] Bununla beraber Fransız Doğu Lejyonu’nun Çukurova bölgesinde yaptıkları katliamlar[55], hatta hatta 1970’lerde ASALA’nın Türk diplomatlarını öldürmesi bile mazur gösterilmeye çalışılmaktadır.[56]

 

Bloxham’ın hatalı bir diğer iddiası da 1877-78 Osmanlı-Rus savaşının ardından Kafkaslar ve Balkanlar’dan gelen göçmenlerin kasten Doğu Anadolu’ya yerleştirilerek Ermenilerin can ve mal güvenliğini tehdit edecek bir önlem almış olunduğu iddiasıdır.[57] Bu iddiayı da Ermeni yazar Astourian’ın kitabına dayandırmaktadır. Buradaki amaç, ‘soykırım’ın 1915 yılında kararlaştırılmış bir düzenleme olmadığını, bir Ermeni ‘soykırımının’ aslında on dokuzuncu yüzyılın sonlarından itibaren planlandığını ortaya koymaya çalışmaktır. Yazar bu iddiasını destekleyebilecek herhangi bir otantik doküman ortaya koyamadığı için iddiayı yansıtıp geçiştirmekle yetinmiştir.

 

Peterson’un kitabına gelince, Peterson’un Ermeni meselesi konusunda uzman olmadığı ve Ermenistan seyahatinin ardından bu konuyu incelemeye başladığı gerçeği kitabında son derece amatörce hatalar yapılmasına neden olmuştur. Bunların başında da Peterson’un ‘tarihi Ermenistan’ı tarifi gelmektedir. Bu tarife göre neredeyse bugünkü Türkiye’nin yarısı Ermenilerin tarihsel toprakları olarak tarif edilmektedir.[58] Bununla beraber II. Abdülhamid’in annesinin Ermeni kökenli olduğu, padişahın da bunu öğrendikten sonra kendisine ‘yarı Ermeni’ sıfatını yakıştıramadığı için Ermenilere düşman kesildiği gibi iddialar kitabın bilimsel ciddiyetinin sorgulanmasını gerektirmektedir.[59]

 

Kitaptaki diğer bir çelişkili anlatım da 1909 Zeytun isyanının bastırılması ile ilgilidir. Kitapta Ermeni isyanlarından hiçbir şekilde bahsedilmediği için bu isyanların bastırılması sırasında öldürülen Ermeni isyancılar durup dururken katliama tabi tutulmuş masumlar olarak gösterilmektedir. Ancak yazarın kendisi bile Ermeni ölümlerini açıklayamamış olacak ki, ‘Hiç kimse bu katliamı tam olarak kimlerin veya neyin başlattığını açıklayamamaktadır’ diyerek bu konudaki çelişkili tavrını ortaya koymaktadır.[60]

 

Kısacası, her ne kadar bilimsel eserler olarak görülse de bu bölümde incelenen üç kitap bilimselliğin en önemli gereklerinden biri olan tarafsızlık ilkesine uymadıkları için sorgulanmalıdırlar. Kitaplardaki taraflı ifadeler büyük çelişkilere ve hatalara yol açmakta bu da kitapların güvenilirliğini ciddi ölçüde sarsmaktadır.

 

3. Amerikan Misyonerlerin Faaliyetleri

 

Batı literatüründe Ermeni meselesi ile ilgili yazılan kitaplarda son yıllarda görülen en önemli eğilimlerden bir tanesi Amerikan misyonerlerin faaliyetlerinin yeniden değerlendirilmesidir. Bilindiği üzere on dokuzuncu yüzyılın başlarından itibaren Amerikalı Protestan misyonerler özellikle Doğu Anadolu bölgesinde ciddi bir misyonerlik faaliyetine girişmişler, bölge Ermenilerini hızla Protestanlaştırma amacı ile yoğun bir çalışma yürütmüşlerdir. Ermeni meselesine ilişkin Türk literatüründe bu misyonerlik faaliyetleri genel olarak Ermenilerin ayaklanmalarını teşvik eden faaliyetler olarak değerlendirilmiştir. Ermeni soykırım iddialarını destekleyenler ise bu misyonerlerin son derece taraflı yazılmış raporlarını sözde soykırımın kanıtları olarak sıkça kullanmışlardır. Bunun en önemli örneklerinden biri de 1913-1916 yılları arasında İstanbul’da Amerika Birleşik Devletleri büyükelçisi olarak görev yapan Henry Morgenthau’nun anılarıdır. Sözde soykırımdan kurtulanların tanıklıklarını içerdiği söylenen bu kitaptaki hatalar ve taraflı üslup daha sonra Heath Lowry’nin çalışmaları ile eleştirilmiştir.[61] Sonuç olarak, gerek Ermeni yazarlar, gerekse Ermeni iddialarını savunan Batılı yazarlar tarafından misyoner faaliyetleri Ermeni soykırımı iddialarını desteklemek için sonuna kadar kullanılmıştır.

 

Ancak son yıllardaki literatürü incelediğimizde, Amerikalı misyonerlere yöneltilen ciddi eleştiriler göze çarpmaktadır. Amerikalı misyonerlerin faaliyetlerinin Ermeni sorununun kronik bir sorun haline gelmesindeki rolü soykırım iddialarını destekleyen eserlerde bile dile getirilmektedir. Örneğin Peterson kitabında uzun yıllar Türkiye’de yaşamış hukukçu ve gazeteci Sir Edwin Pears’ın anılarına[62] atfen misyonerlerin Doğu Anadolu’da Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde ‘siyasi ajitasyonu körükleyen’ faaliyetler yürüttüğünü açıkça dile getirmektedir.[63]

 

Payaslıyan ise Protestan misyonerlerin dini görevlerinde ziyade ABD tarafından ‘ekonomik ajanlar’ olarak kullanıldıklarını yazmaktadır:

 

Ermeni Protestan misyoner topluluğu Amerikan ticari çıkarlarının genişlemesinde de önemli rol oynamışlardır. On dokuzuncu yüzyılın başlarından itibaren İsa’nın öğretilerini yaymak konusunda aktif olan misyonerlik çalışanları Amerikan tüccarlar ve Amerikan donanması ile birlikte seyahat ettiler ve bölgede ‘ticari istihbarat’ toplamak ve Birleşik Devletlerin gözü ve kulağı olarak hizmet vermek üzere araştırmalara giriştiler. [64]

 

Kısacası Protestan misyonerlerin asıl amaçlarının bölgede Protestanlığı yaymak olmadığı ve bu görevlilerin dini kimliklerini siyasi ve ekonomik istihbarat faaliyetlerini gizlemek için bir paravan olarak kullandıkları bu satırlarda açıkça ifade edilmektedir.

 

Payaslıyan ayrıca misyonerlik faaliyetlerinin yerel ve küçük hareketler olmadığını, sadece Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Amerikan Protestan misyonerlik faaliyetlerinin tüm dünyadaki misyonerlik faaliyetlerinin yüzde 25’ine tekabül ettiğini belirtmektedir. Bu karmaşık misyoner ağı 12 istasyon, 270 irtibat bürosu, 145 misyoner, 811 yerel çalışan, yaklaşık 48.000 kişiye ulaşan cemaatleriyle toplam 114 kilise ve hepsinden önemlisi yaklaşık 60.000 öğrenciye eğitim veren 1266 okuldan müteşekkildir.[65]  Osmanlı İmparatorluğu’nda böylesi bir karmaşık ağın oluşumuna nasıl izin verildiği ise ayrı bir araştırma konusudur.

 

Protestan misyonerlere yöneltilen bir diğer eleştiri de misyonerlerin Ermenilere tam bir kolonici zihniyeti ile yaklaştığı gerçeğidir. Diğer bir deyişle, kendilerini Batı medeniyetinin temsilcisi ve medeni insanlar olarak gören misyonerler, Ermenileri ise geri kalmış, medeniyetten nasibini almamış, barbar bir ırk olarak tanımlamaktan çekinmemişlerdir. Payaslıyan bu kolonici zihniyeti şu satırlarla dile getirmektedir:

 

On dokuzuncu yüzyılın büyük bir bölümünde Amerikan misyonerler Ermenilere çok az saygı göstermişler ve onların ‘acınacak bir cehalet ve alçaklık durumunda’ bulunan ‘sözde Hıristyanlar’ olduklarına... inanmışlardır. [66]

 

Yine Payaslıyan’a göre Kars’tan Erivan’a giden bir Protestan misyoner Ermenileri ayyaş papazlar tarafından yönetilen, düşük karakterli, dürüst olmayan, şehvet düşkünü, cahil, paraya tamah eden bir ırk olarak değerlendirmiştir.[67]

 

Elbette kendilerine bu şekilde yaklaşan misyonerlere karşı Ermenilerin büyük bir çoğunluğu tepki göstermiş ve misyonerleri kendi varlıklarına tehdit olarak algılamışlardır. Misyonerlerin asıl amacının Ermeni Kilisesi’nin otoritesini gasp etmek olarak değerlendiren bu Ermenilere göre misyonerlerin gerçek hedefi ‘böl ve yönet’ politikasını hayata geçirmektir.[68]

 

Bu arada Peterson misyoner okulları ile ilgili son derece ilginç bir detay vermektedir. Peterson’a göre misyoner okulları aslında dini baskı ve taassubun en üst seviyede yaşandığı okullardır. Buna bir örnek de Amerikan misyoner okullarına kabul edilen Müslüman öğrencilere uygulanan dini baskıdır. Örneğin 1917 yılında İzmir Uluslararası Koleji’nde kolej müdürü Alexander MacLachan Müslüman öğrencilere ya kolejin şapeline düzenli olarak devam etmelerini ya da okulu terk etmelerini emretmiş, bu emre itaat etmeyen öğrenciler ile okul yönetimi arasında ciddi bir çatışma yaşandığını dile getirmiştir.[69] Ermeni meselesi ile ilgili bir kitapta böyle bir detayın varlığı da Protestan misyonerlerin nasıl eleştirildiği konusunda bir fikir vermektedir.

 

Kısacası, son dönemde Batı literatüründe Ermeni meselesine dair yazılmış kitaplarda misyonerlik faaliyetlerinin sert bir biçimde eleştirildiği görülmektedir. Misyonerler önceleri, Ermeni toplumunu Osmanlı İmparatorluğu’nun baskısından kurtaran kahramanlar olarak gösterilirken, özellikle arşiv belgelerine dayanan ve post-kolonyal yaklaşımdan etkilendiği gözlemlenebilen bu yeni literatürde misyonerlerin kendilerini medeniyetin temsilcisi olarak görüp, Ermenileri medeni olmayan bir toplum olarak nitelendirmeleri ciddi bir eleştiri konusu olmuştur.

 

4. Amerika’nın Ermeni Meselesindeki Rolünün Eleştirilmesi

 

Misyoner faaliyetlerinin eleştirilmesine bağlı olarak Amerika Birleşik Devletleri’nin ve onun İstanbul Büyükelçisi Henry Morgenthau’nun faaliyetlerinin eleştirilmesi bir diğer genel eğilimdir. İncelediğimiz yazarlar Birinci Dünya Savaşı sırasında ABD’nin Ermeni katliamlarına kayıtsız kaldığını, Büyükelçi Morgenthau’nun çabalarının ise samimi olmadığın dile getirmektedirler.

 

Payaslıyan özellikle 1915 yılında Ermeni tehciri yapıldığı sırada Amerika’nın müdahale etmemesini şiddetle eleştirmektedir. Yazara göre, 1915 yılının ortalarında ABD’de misyoner raporlarının da etkisi ile Ermeni taraftarı bir hava oluşmuş ve tehcirin durdurulması için ABD’nin etkin rol oynaması hususunda bir kamuoyu baskısı ortaya çıkmıştır. Ancak Dışişleri Bakanı Robert Lansing Ermeni meselesi için Osmanlı Hükümeti nezdinde girişimde  bulunmaya karşı çıkmıştır. Payaslıyan Lansing’in bu tutumunun iki nedeni olduğundan bahsetmektedir. Birincisi, Lansing, Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan Amerikan vatandaşları ve bunların mal varlıkları tehdit altında olmadığı sürece bir müdahaleye karşıdır. İkincisi, ABD’nin ulusal çıkarları ve güvenliği için böyle bir müdahale faydadan çok zarar getirecektir.[70] Payaslıyan’a göre ABD’nin bu tutumu kendi siyasi ve ekonomik çıkarları için Ermenilerin hayatını tehlikeye atmaktan başka bir anlam ifade etmemektedir.

 

ABD’nin eleştirilmesi ister istemez İstanbul’daki ABD Büyükelçisi Henry Morgenthau’nun eleştirisi ile devam etmektedir. Hem Peterson, hem de Payaslıyan Morgenthau’nun faaliyetlerini samimi bulmadıklarını kitaplarının başından beri dile getirmektedirler. Her iki yazara göre Morgenthau aslında ABD Başkanı Woodrow Wilson’un yakın çalışma arkadaşlarından biri olduğu için Başkanlık seçimleri sırasında Amerika’da başkanın yanında olarak kurulacak kabinelerde önemli görevlere getirilmeyi ummaktadır. Zaten bu nedenle İstanbul Büyükelçiliği gibi onu ABD’den uzaklaştıracak bir görevi önce reddetmiş, sonra araya giren hatırlı kişiler vasıtasıyla kabul etmiştir.[71]

 

Peterson’a göre ABD Büyükelçiliği’nin en önemli görevi Osmanlı İmparatorluğu’nda görev yapan ABD vatandaşı misyonerlerin desteklenmesi ve korunmasıdır. Ancak Büyükelçilik, ABD ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki ekonomik ilişkilerin gelişmesine paralel olarak özellikle Birinci Dünya Savaşı sırasında demiryolu ve petrol imtiyazlarının korunması ve geliştirilmesine daha fazla ağırlık vermiş, bu nedenle Osmanlı İmparatorluğu ile arasında bir sorun olan misyoner faaliyetlerinin desteklenmesini yeri geldiğinde ikinci plana itebilmiştir.[72]

 

Peterson, Büyükelçi Morgenthau’nun da böylesi bir ikiyüzlü politika yürüttüğünü dile getirmektedir. Nitekim 1916 yılında Başkanlık seçimleri yaklaştığında Morgenthau apar topar istifa etmiş, İstanbul’dan ayrılarak Amerika’ya dönmüştür. Peterson bu gelişmeyi şu sözlerle açıklamaktadır: “[Morgenthau] Başkan Wilson’un yeniden seçilmesi için çalışmak istiyordu. Uluslararası politikada hiçbir şeyin bundan daha önemli olamayacağına inanmıştı.”[73] Kısacası Morgenthau’nun Wilson’un yeniden seçilmesinin ardından alacağı bir paye onun için Ermenilerin kaderinden ve geleceğinden çok daha önemlidir.

 

Payaslıyan da Morgenthau’nun önceliğinin Ermeniler değil ABD’nin ekonomik çıkarları olduğunu dile getirmektedir. Morgenthau’nun Talat Paşa ile 22 Aralık 1913’te yaptığı görüşmeyi de bunun bir kanıtı olarak sunmaktadır. Buna göre Talat Paşa Morgenthau’ya Osmanlı İmparatorluğu’nu gezerek Amerikalı yatırımcıları ülkeye nasıl çekebileceği konusunda tavsiyelerde bulunmaya davet etmiş, bu iştah açıcı teklifin ertesi günü Morgenthau Standard Oil şirketinin Osmanlı İmparatorluğu’na 500.000 Osmanlı liralık bir kredi vermesi konusunda teşvik edilmesi için Dışişleri Bakanı Bryan’a bir telgraf yollamıştır.[74] Görülmektedir ki, ortada tehcir kararı yokken bile Ermeni katliamları konusunda sorumlu tutulan Osmanlı İmparatorluğu’nun İçişleri Bakanı, çekici bir ekonomik teklif karşısında Büyükelçi Morgenthau’nun takdirini kazanabilmektedir.

 

Payaslıyan Morgenthau’nun bir taraftan ABD’nin ekonomik çıkarları için Osmanlı Hükümeti’ne yakınlaşmasının, diğer taraftan Hıristiyan misyonerlerin ‘medenileştirici’ faaliyetlerinin sürdürelmesi için Osmanlı Hükümeti ile çatışmasının büyük bir ikilem olduğunu dile getirmektedir.[75] Nitekim Morgenthau bile kendi çelişkili tavrının farkındadır ve günlüklerinde bunun iki yüzlülük olduğunu dile getirmektedir: “Bu toplumda rol oynayan başarılı bir ikiyüzlüyüm. Bunu ne kadar devam ettirebilirim bilmiyorum.”[76]

 

Yine de burada bir parantez açıp Payaslıyan ve Peterson’un Amerikan siyasetçiler ve sivil toplum kuruluşları arasında bir ayrım yaptıklarını belirtmek gerekir. Her iki yazar da Amerikan siyasetçilerin ikiyüzlü tavırlarını eleştirirken özellikle Amerikan Yakın Doğu Yardım Kuruluşu’nun (Near East Releif) Ermeniler için yaptıkları faaliyetleri takdir ettiği gözlemlenmektedir.

 

Sonuç olarak, Ermeni meselesi ile ilgili literatürde misyonerlik faaliyetlerinin eleştirilmesinin yanı sıra ABD karşıtı bir hava da giderek gözle görülür hale gelmektedir. Özellikle ABD’nin sözde soykırımı tanımamasının bu eleştirilerin artmasında rolü olduğu iddia edilebilir. Ermeni meselesini savunan yazarlar sözde Ermeni soykırımı konusunda ABD’nin de bir sorumluluğu olduğu imasını daha fazla vurgulamaktadırlar.

 

5. Yahudi Soykırımı ile Ermeni Soykırımının Karşılaştırılması:

 

Tıpkı Fisk ve Meyer de olduğu gibi ancak çok daha düzeyli bir üslupla bu kitaplarda Ermeni tehciri İkinci Dünya Savaşı’nda Nazilerin Yahudilere karşı uyguladığı soykırımla karşılaştırılarak bu suçun yalnızca Almanlarla sınırlı kalmaması ve Türkler için de uygulanabilir olması için çaba harcanmaktadır. Özellikle Bloxham’ın kitabı bu tür benzerlikler arama çabası ile doludur.

 

Kitabının 79. sayfasında Bloxham Bahaeddin Şakir ile Heinrich Himmler’i karşılaştırmaktadır. Bahaettin Şakir’in Ermenilerle mücadele etmek için gönüllü toplamasını Himmler’in 1941-42 yıllarında Rusya sınırında yaptığı faaliyetlere benzetmekte, böylelikle satır aralarında Osmanlı idarecilerinin de Nazi yöneticilerine benzer faaliyetlerde bulunduğunu ileri sürerek Ermeni tehcirini Yahudi soykırımı ile eşleştirmeye çalışmaktadır.[77] Zaten kitabının ilerleyen bölümlerinde de açıkça bu karşılaştırmanın doğru bir karşılaştırma olduğunu dile getirmektedir:

 

Holokost ve Ermeni soykırımının popüler karşılaştırılmasına gelince, bu karşılaştırma tarihsel zeminde son derece kabul edilebilir bir tartışmadır. Her iki olay da birçok önemli benzerliklere ve aynı derecede önemli farklılıklara sahiptir. Etik açıdan da böyle bir karşılaştırma tamamen uygundur.

 

Kısacası bu çok yapılan hataya Bloxham da düşmüş ve Ermeni tehciri ile Yahudi soykırımını aynı kefeye koymuştur. [78] Oysa bu iki konu gerek uluslararası sistemde konumlandırılışları, gerekse yöntemleri ve süreçleri açısından en ufak bir karşılaştırmaya mahal vermeyecek kadar ayrı konulardır.

 

6. Nasturi, Süryani, Keldani Soykırımı İddiaları ve Atatürk’ün Ermeni Soykırımına Devam Ettiği İddiası

 

Makalenin bu bölümünde incelediğimiz kitapların bir ortak özelliği de Ermeni soykırım iddialarının yanı sıra Türklerin Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan diğer Hıristiyan halklara da soykırım uyguladığı iddiasını sıklıkla dile getirmeleridir. Bunun en önemli nedeni Türklerde bir ‘soykırım kültürü’ olduğu tezini işlemek, böylelikle sözde Ermeni soykırımının bu konudaki tek örnek olmadığını vurgulamaktır. Bu yazarların bir diğer vurguladığı husus ise bu halkların ‘soykırımının’ bizzat Kemalist rejim tarafından yapıldığını ileri sürerek Mustafa Kemal ve yeni Türkiye Cumhuriyetini de ‘soykırım’ ile suçlamaktır.

 

Örneğin Peterson kitabında Mustafa Kemal’in emrettiği bir Pontus soykırımından bahsederek yaklaşık 360.000 Rumun öldürüldüğünü ifade etmektedir; bunun yanı sıra Süryani ve Nesturilerin de nüfuslarının üçte ikisinin soykırıma uğradığını yazmaktadır.[79] Peterson ayrıca Mustafa Kemal’in İttihat ve Terakki Cemiyeti içerisinde yükselen bir subay olduğundan bahsederek, yeni rejimin İttihat ve Terakki zihniyetini, diğer bir deyişle ‘soykırım kültürünü’ sürdürdüğü izlenimini vermektedir.[80]

 

Peterson’un Mustafa Kemal’i soykırım suçu işlemekle suçlamak için kullandığı bir diğer yöntem de Türk ordularının İzmir’e girmesinin ardından başlayan İzmir Yangını’nın bizzat Türkler tarafından tasarlanan bir soykırım olduğu iddiasını ileri sürmesidir. Peterson’a göre bizzat Türk ordusu tarafından çıkarılan bu yangın neticesinde yaklaşık 100.000 Rum ölmüş veya öldürülmüştür.[81]

 

Bloxham da benzer bir şekilde yeni rejimin Rumları ve Kürtleri soykırıma tabi tuttuğundan bahsetmektedir.[82] Peterson gibi Bloxham da Türk ordularının İzmir’e varışlarının ardından büyük bir Rum kıyımı gerçekleştirdiklerini ileri sürmektedir. [83]

 

Elbette bu iddialar ciddiye alınmayacak kadar hatalı, taraflı ve komik iddialardır. Yine de birkaç cümleyle ne kadar anlamsız iddialar olduğunu dile getirmek faydalı olacaktır. Her şeyden önce soykırımı iddiası Birinci Dünya Savaşı sırasında isyan eden ve Karadeniz bölgesindeki Türk nüfusu katletmeye başlayan Pontus Rumları’nın isyanının bastırılmasından başka bir şey değildir. Türklerin Batı Anadolu Rumlarına soykırım yaptığı iddiası ise mantıksız olmaktan öte yazarların ne kadar cahil olduklarını ortaya koymaktadır. Zira sıradan bir tarih öğrencisi bile Yunanlıların Batı Anadolu’yu işgalini ve bunu takip eden savaşlar sonucunda geri çekilen Yunan ordusunun Batı Anadolu’daki Türk nüfusu büyük bir katliama maruz bıraktığını, İzmir Yangını’nın ise bizzat İtilaf Devletleri’nin müdahalesini sağlamak isteyen Rumlar tarafından çıkarıldığını bilir.

 

Rum nüfusun Türk topraklarından kovulduğu iddiası da aynı derecede hatalıdır. Zira Türkiye’de yaşayan Rum nüfus ve Yunanistan’da yaşayan Türk nüfus Lozan Antlaşması uyarıca Türkiye ve Yunanistan arasında yapılan bir nüfus mübadelesi ile yer değiştirmişlerdir. Bu olay belki de tarih boyunca yapılan en düzenli nüfus mübadelelerinden biridir. Kısacası ortada ne Rumların kovulması ne de soykırıma tabi tutulması vardır.

 

Sonuç olarak bu üç kitap için başta yaptığımız vurguyu yineleyerek belli bir ölçüde bilimsellik unsuru taşımalarına rağmen özellikle yoğun tarafgirane üslup nedeniyle okuyucunun kafasında ciddi boşluklar ve soru işaretleri bırakan, çelişkilere ve tarihsel hatalara düşen kitaplar olduğunu söylemek gerekir.

 

C. ÜÇÜNCÜ EĞİLİM: BİLİMSEL VE TARAFSIZ YAZIN

 

Son yıllarda Batı literatüründe Ermeni meselesi konusunda yazılan eserler arasında yeni yeni görülmeye başlayan son eğilim hem bilimsel kriterlere uygun, hem de oldukça tarafsız bir üsluba sahip olan bir yazın biçimidir. Bu yazın biçimi Ermeni soykırım iddialarını bilimsel bir analize tabi tutarak doğruluğunu araştırmaya ve gerçeği ortaya çıkarmaya çalışmaktadır. Bunun için de iddialar eleştirel bir gözle incelenmekte ve arşiv belgelerinin ışığında değerlendirilerek tarihsel gerçeklik yeniden formüle edilmektedir. Son dönemde bu yeni eğilimin en önemli iki temsilcisi olan Prof. Dr. Guenter Lewy ve Edward Erickson’un eserleri bu bölümün inceleme konusu olacaktır.

 

Yine, önce yazarlardan başlamak gerekirse, 1923 yılında Almanya’da doğan Prof. Dr. Guenter Lewy henüz on yaşındayken Nazi rejimi iktidara gelmiş ve büyük bir baskı ve şiddet dönemi Almanya’yı kasıp kavurmaya başlamıştır.  Prof. Lewy, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde, 1939 yılında, önce Filistin’e oradan da Amerika Birleşik Devletleri’ne göç etmiş, ancak akrabalarının bir kısmını da Nazi rejiminin gerçekleştirdiği soykırımda kaybetmiştir. Prof Lewy’nin çocukluk ve ilk gençlik döneminde yaşadığı acı deneyimler akademik hayatının nirengi noktasını oluşturması açısından son derece önemlidir.

 

Üniversite eğitimine Amerika’da City College of New York’da başlamış, daha sonra Columbia Üniversitesi’nden yüksek lisans ve doktora derecelerini almıştır. 1953 yılında Columbia Üniversitesinde başladığı akademik kariyerini 1964’ten bu yana University of Massachusetts/Amherst’de sürdürmektedir. Uzmanlık alanı soykırım ve diğer insanlığa karşı suçlar konularıdır.

 

Prof. Lewy’nin eserlerine gelince, insanlığa karşı işlenen suçlarla ilgili eserlerinin en önemlileri arasında yer alan ve The Nazi Persecution of the Gypsies[84] (Nazilerin Çingene Kıyımı) başlığını taşıyan kitabında, Lewy Nazi rejiminin Çingenelere karşı uyguladığı mezalimi anlatmaktadır.  Eserde, Almanya’da Yahudi toplumu ile karşılaştırıldığında hemen hemen hiçbir ekonomik ve entelektüel güce sahip olmadıkları halde Çingenelerin Nazi rejimi tarafından nefret edilen bir azınlığa neden ve nasıl dönüştürüldüğü incelenmektedir. Catholic Church and Nazi Germany[85] (Katolik Kilisesi ve Nazi Almanyası) başlığını taşıyan ve Avrupa ile Amerika’da büyük ilgi uyandıran kitabında ise Prof. Lewy, Katolik Kilisesinin Nazi soykırımındaki rolünü incelemiştir. Bu bağlamda eserde, kendisini sevgi dini olarak tanımlayan veya en azından söylemsel olarak öyle olduğu varsayılan Hıristiyanlığın nasıl ‘ötekileştirme’ ideolojisine destek verdiği açıklanmaktadır. Kitapta Alman Katolik rahiplerinin Hitler’in ideolojisini ve ‘Ari ırk’ düşüncesini nasıl destekledikleri çarpıcı alıntılar ve örneklerle dile getirilmektedir.

 

Guenter Lewy’nin bu makalede incelenecek olan kitabı ise The Armenian Massacres in Ottoman Turkey: A Disputed Genocide[86] (Osmanlı Türkiye’sinde Ermeni Katliamları: Tartışmalı Bir Soykırım) başlığını taşımaktadır. Bu kitabında Lewy birçok Ermeni soykırım iddiasını sorgulamakta ve arşiv belgeleri ışığında doğruları ortaya çıkarmayı amaçlamaktadır. 

 

Makalenin bu bölümünde inceleyeceğimiz diğer bir yazar da Edward J. Erickson’dur. International Research Associates adlı bir Amerikan düşünce kuruluşunun üyesi olan Erickson emekli bir Amerikan ordusu subayıdır. Özellikle Osmanlı askeri tarihi üzerinde uzmanlaşmış olan Erickson’un eserleri arasında Balkan Savaşları’nda Osmanlı ordusunun yenilgilerini incelediği Defeat in Detail: The Ottoman Army in the Balkans, 1912-1913[87] (Yenilginin Detayları: Balkanlarda Osmanlı Ordusu, 1912-1913) ile Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı ordusunun savaşlarını incelediği Ordered to Die: A History of the Ottoman Army in the First World War[88] (Ölmeleri Emredildi: Birinci Dünya Savaşında Osmanlı Ordusunun Tarihi) adlı eserleri sayılabilir. Erickson’un bu makalede inceleyeceğimiz eseri ise Middle East Quarterly dergisinde yayımlanan ‘Armenian Massacres: New Records Undercut Old Blame, Reexamining History’[89] (Ermeni Katliamları: Yeni Kayıtlar Eski Suçu Baltalıyor, Tarihi Yeniden İncelemek) adlı makalesidir.

 

Bu bölümde inceleyeceğimiz her iki eser de gerek metodolojileri gerekse arşiv belgelerine atıfları ile değerlendirdiklerinde önceki bölümde incelenen kitaplar gibi bilimsel eserler olarak kabul edilebilir. Ancak bu eserlerin bilimselliği yalnızca metodolojilerinden değil, tarafsızlıklarından kaynaklanmaktadır. Önceki bölümde incelenen kitaplar neredeyse yalnızca Ermeni soykırım iddialarını destekleyen kitap ve arşiv belgelerine atıfta bulunmaktayken, Lewy ve Erickson, Batılı arşivler ile Osmanlı arşivlerini, Ermeni iddialarını destekleyen kaynaklar ile Türk karşı-iddialarını destekleyen kaynakları aynı anda kullanmışlardır. Bu nedenle oldukça tarafsız yayınlar meydana getirmişlerdir. Üslup açısından değerlendirildiğinde de bu tarafsızlık derhal göze çarpmaktadır. Kısacası bu iki eserde hem Türk hem de Ermeni iddiaları eleştirel bir bakış açısıyla incelenmiş, ‘soykırım var mıdır, yok mudur’ tartışması gibi kısır bir çekişme yerine, 1915-16 yıllarında gerçekten ne olduğu ortaya konmaya çalışılmıştır.

 

Lewy, kitabında temel olarak Türk ve Ermeni tezlerini ayrı ayrı analiz etmiş, sonra da bu tezlerde hatalı veya taraflı bulduğu kısımları incelediği arşiv belgeleri ışığında eleştirmiştir. Lewy’nin temel iddiası Ermeni meselesinin tarihsel perspektiften hızla uzaklaştırılarak siyasi bir mesele halini aldığı, bunun da bu meselenin iki temel tarafının, yani Ermenilerin ve Türklerin tezlerini radikalleştirdiğidir.

 

Lewy, Türk tezini eleştirirken, Ermeni katliamlarının hafife alındığını belirtmekte ve bu büyük trajedinin farklı boyutlarının görmezden gelindiğini ileri sürmektedir. Ermeni tezlerini eleştirirken ise Ermenilerin yaşananları çok fazla abarttıklarını, kendilerini masum kurbanlar olarak göstermeye çalıştıklarını ve pek çok Ermeni iddiasının tarihsel olarak doğru olmadığını vurgulamaktadır. Bu çerçevede eleştirel bir analize tabi tuttuğu bazı iddialar şunlardır:

 

1. Ermenilerin Doğu Anadolu’da, özellikle de Altı Vilayette nüfusun çoğunluğunu oluşturduğu iddiası: Lewy, arşiv belgeleri ışığında bu iddianın doğru olmadığını, Ermeni nüfusunun en yoğun olduğu dönemde bile Anadolu’nun hiç bir bölgesinde çoğunluk oluşturmadıklarını kanıtlamıştır. Bu çerçevede Ermenilerin ‘Tarihi Ermenistan’ iddialarının tutarsızlığına vurgu yapmıştır.[90]

2. İkinci Abdülhamid’in Ermenilere başından beri düşmanlık beslediği ve 1895-96 Ermeni ‘katliamlarının’ emrini verdiği iddiası: Lewy bizzat Ermeni dostu olarak bilinen ve Ermeni tezlerinin büyük ölçüde dayandığı Mavi Kitap’ın yazarlarından biri olan James Bryce’tan bir alıntı yaparak Berlin Antlaşması’ndan önce II. Abdülhamid’in Ermenilere karşı hiç bir düşmanlığı olmadığını ortaya koymaktadır.[91] Ancak, Berlin Antlaşması’ndan sonra hız kazanan ayrılıkçı Ermeni faaliyetlerinin bastırılması için padişah bazı önlemler almak zorunda kalmıştır. Yine de, II. Abdülhamid’in bir Ermeni kırımını emrettiğine dair herhangi bir belge bugüne kadar bulunamamıştır.[92]

3. Yirminci yüzyılın başından itibaren gelişen Türk milliyetçiliğinin Ermeni soykırımında etkili olduğu iddiası: Ermeni tezlerini destekleyen bir çok yazar Ziya Gökalp, Yusuf Akçura vb. yazarlar tarafından geliştirilen Türk milliyetçiliğinin etnik temizliğe yol açtığı görüşündedir. Lewy, bu görüşün bilimsel temellere dayanmayan zorlama bir yorum sonucunda ortaya çıkarılmış abartılı bir görüş olduğunu ileri sürmektedir.[93]

4. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin yayınladığı ‘On Emir’ iddiası: Lewy, özellikle Vahakn Dadrian gibi Ermeni tezinin en başta gelen savunucularından birinin yayınlarında yer alan ve İttihat ve Terakki Cemiyet’nin taşradaki temsilcilerine Ermeni milletinin kırımını emrettiği ileri sürülen bu belgenin otantik bir belge olmadığını İngiliz arşiv belgeleri ışığında ortaya koymaktadır.[94]

5. Mevlanzade Rıfat’ın Türk İnkılabının İç Yüzü adlı kitabında İttihat ve Terakki’nin bir Ermeni soykırımı planladığı iddiası: Yine Ermeni tezini savunan yazarlar tarafından sıklıkla atıfta bulunulan bir diğer kaynak da İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin gizli bir toplantısına katılan Mevlanzade Rıfat’ın bu toplantıda Ermeni soykırımının önceden tasarlandığını ileri sürdüğü kitabıdır. Lewy, çeşitli bilimsel araştırmaları değerlendirerek Mevlanzade Rıfat’ın hiç bir zaman İttihat ve Terakki merkez komitelerinde bulunmadığını, dolayısıyla gizli toplantılara iştirak edemeyeceğini; zaten 1909’dan itibaren İttihat ve Terakki karşıtı bir tavır içerisine girdiğini, dolayısıyla da yazdıklarının muteber olmadığını vurgulamaktadır.[95]

6. Naim-Andonyan Belgelerinin ve Mavi Kitabın muteber kaynaklar olduğu iddiası: Tehcir döneminin İçişleri Bakanı Talat Paşa’ya atfedilen ve Paşa’nın Ermenilerin öldürülmesini emrettiği ileri sürülen telgrafları içeren Naim-Andonyan belgeleri ve soykırım tanıklarının ifadelerine yer verdiği iddia edilen Mavi Kitabın muteber kaynaklar olmadığı yine arşiv belgeleri ışığında ortaya konmaktadır.[96]

7. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından kurulan Divan-Harplerde İttihat ve Terakki mensuplarının soykırımı kabul ettikleri iddiası: Lewy bu mahkemelerin hukuki değil siyasi mülahazalarla hareket ettiğini, dolayısıyla yapılan yargılamaların sağlıklı yargılamalar olmadığını bizzat Naim-Andonyan belgelerini hazırlayan Aram Andonyan’ın da ifadelerine dayanarak dile getirmektedir.[97]

8. Teşkilat-ı Mahsusa’nın sözde Ermeni soykırımındaki rolü üzerindeki iddialar: Lewy’ye göre Birinci Dünya Savaşı sırasında bazı gizli görevler üstlenmiş bulunan bu örgüt hakkındaki mevcut bilgiler Ermenileri ortadan kaldırmak amacıyla kurulmamış olduğunu göstermektedir.[98] Lewy bunun aksi yönündeki iddiaların arşiv belgelerine veya diğer bilimsel kaynaklara dayanmayan basit dedikodular olduğuna atıf yapmaktadır.[99]

9. 1,5 milyon Ermeni’nin soykırıma tabi tutulduğu iddiası: Lewy bu iddianın da tarihsel gerçeklere ve arşiv belgelerine uymadığını bilimsel metotlarla ispat etmektedir. Mavi Kitap’ın yazarlarından biri olan Toynbee bile 600.000 rakamını vermektedir. Bu rakam yıllar içerisinde kasten arttırılmıştır. Lewy’nin arşiv belgelerine dayalı kayıp sayısı ise 642.000’de kalmaktadır. Bu rakama hastalık ve açlık gibi doğal nedenlerle ölen Ermeniler de dahildir.[100]

 

Lewy eserinde yalnızca bu iddiaları çürütmekle yetinmemiş, aynı zamanda Ermeni meselesi konusundaki orijinal belgelerin de eleştirel bir bakış açısıyla incelenmesi gerektiğini savunmuştur. Bu çerçevede özellikle misyoner raporlarının ve sözde soykırımdan kurtulanların ifadelerinin dikkatle değerlendirilmesinin doğru bir yaklaşım olduğunu vurgulamıştır. Örnekleriyle bu raporların ve ifadelerin nasıl abartılı bir üslupla kaleme alındığı ve önyargı ile dolu olduğunu, hatta kimi zaman hiç gerçekleşmemiş olayların bile gerçekleşmiş gibi yazıldığını ortaya koymuştur.[101]

 

Bütün bu verilerin ışığında Lewy, arşivlerde soykırım yapıldığına dair kesin kanıtlar ortaya koyan bir belge bulunmadığı sürece 1915-16 yıllarında yaşananların soykırım olarak değerlendirilemeyeceğini, Osmanlı Devleti’nin savaş sırasında aldığı tehcir kararının başlı başına önceden tasarlanmış bir soykırım olmadığını, yalnızca tehcirin uygulanmasının, savaş koşulları ve Osmanlı yönetiminin yetersiz ve beceriksiz siyaseti nedeniyle doğru düzgün uygulanamadığını, bu nedenle de trajik Ermeni kayıplarının yaşandığını ileri sürmektedir.

 

Edward Erickson’a gelince, Erickson incelediğimiz makalesinde 1915’te yaşanan olayların soykırım olduğunu iddia edenlerin en fazla üzerinde durdukları konulardan biri olan Teşkilat-ı Mahsusa’nın Ermeni meselesindeki rolü üzerinde durmaktadır.

 

Ermeni diasporasının önde gelen tarihçileri ve yazarları Teşkilat-ı Mahsusa’nın sözde Ermeni soykırımında kilit rol üstlenmiş bir paramiliter kuruluş olduğunu iddia ederek Osmanlı Hükümeti ile Ermeni ölümleri arasında bir bağ kurmaya çalışmaktadırlar. Örneğin Ermeni tarihçi Vahakn Dadrian, Osmanlı ordusunda görev yapan bir Alman topçu subayı olan Yüzbaşı Stange’in bizzat Ermeni katliamlarını organize ettiğini ileri sürerek Osmanlı Devleti’nin Ermeni katliamlarından doğrudan doğruya sorumlu olduğunu ima etmektedir. İşte Erickson’un makalesi de bu iddianın tarihsel gerçeklere uymadığını,  hatta arşiv belgelerinin tam aksini kanıtladığını dile getirmektedir.

 

Erickson’un makalesi Birinci Dünya Savaşı’nda Doğu Anadolu’daki Osmanlı askeri teşkilatının yapısını değerlendirdiği bir giriş bölümünün ardından Yüzbaşı Stange’in birliğinin Osmanlı-Rus muharebelerindeki rolü üzerinde duran uzunca bir bölümle devam etmektedir. Yazara göre Teşkilat-ı Mahsusa’nın amacı Ermenileri katletmek değil, Rus ordularının ilerleyişini durduracak faaliyetler düzenlemektir. Bu çerçevede Rus ordusunun geri hatlarında kargaşa çıkarmak, Rusya’daki Müslümanları teşkilatlandırarak ayaklanmalar örgütlemek, lojistik hatlarını etkisiz hale getirmek gibi görevler yerine getiren bu örgütün Ermeni ölümleriyle doğrudan ilgisi olduğunu gösterecek herhangi bir otantik kayıt tespit edilememiştir. Makale, tarihi konuların tartışılmasında detayların önemli olduğunu, detayların da ancak arşiv belgelerinin araştırılmasıyla gün ışığına çıkarılabileceğini belirten bir sonuç bölümüyle noktalanmaktadır.

 

Sonuç olarak Edward Erickson’un makalesi Ermeni meselesinin tartışmalı bir konusuna ışık tuttuğu için son derece önemlidir. Yazar bu iddialarını birçok Ermeni yazarın yaptığının aksine arşiv belgelerine dayandırarak dile getirdiği için makalesi son derece tutarlı ve ikna edicidir. Makalede yer alan tablolar da Doğu Anadolu’daki Osmanlı askeri teşkilatının yapısını gözler önüne sererek tarihçilere kaynak sağlamaktadır. Kısacası Erickson’un makalesi özellikle Batıdaki Ermeni meselesi literatüründe sık yapılan bir hatayı düzeltmekle kalmayıp önemli bir eksikliği de tamamladığı için literatüre ciddi bir katkı olarak kabul edilebilir.

 

SONUÇ

 

Bu makale Ermeni meselesi konusunda son dönemde Batı literatüründe göze çarpan bazı eserleri karşılaştırmalı bir analize tabi tutarak Batı akademik toplumunda ortaya çıkan eğilimleri incelemek ve bunun sonucunda Batı kamuoyuna Ermeni meselesinin nasıl yansıtıldığını gözler önüne sermek amacıyla kaleme alınmıştır. Bu çerçevede bilimsel olmayan taraflı yazın, kısmen bilimsel taraflı yazın ve bilimsel tarafsız yazın olarak üç eğilim çerçevesinde özetlenebilecek bu literatürde bazı ilginç hususlar göze çarpmaktadır.

 

Her şeyden önce, Batı akademik toplumu ve Ermeni diasporası Ermeni meselesinin modası geçmiş duygusal ve bilimsel niteliklerden yoksun bir üslupla incelenmesinin artık Ermeni tezlerine taraftar toplayamadığının farkındadır. Bu nedenle diaspora bu konu hakkında belirli bir bilimsel üslubun kullanıldığı ancak Ermeni tezlerinden de taviz vermeyecek bir literatürün oluşturulması için çaba harcamaktadır. Bu çerçevede arşivler daha fazla kullanılmaya başlanmış, ancak bu yapılırken belgeler bir ayrıma tabi tutulmuş ve Ermeni tezlerini destekleyenlere yoğun bir biçimde atıf yapılırken, bu tezin aksi görüşleri savunan belgeler göz ardı edilmiştir. Bu da son derece taraflı, hatta bu nedenle zaman zaman tarihsel hatalara düşen veya çelişkili bir anlatım barındıran eserlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur.

 

Ermeni tezlerine akademik güven kazandırmanın bir diğer yöntemi de bu konuda yazılan eserlerin Batı akademik toplumunun en saygın yayınevleri tarafından basılmasıdır. Böylelikle bu eserler yayınevlerinin geniş dağıtım ağları nedeniyle hem daha fazla sayıda insana ulaşmakta, hem de Batı kamuoyu tarafından daha güvenilir eserler olarak algılanmaktadırlar.

 

Ermeni tezlerini savunan literatürdeki bu nicel ve nitel gelişmenin aksine bu konuda Türkiye’de yazılan eserlerde bir gerileme söz konusudur. Türk tezlerini savunan literatürün sayısı giderek artmakla beraber kalitenin azaldığını söylemek mümkündür. Ermeni meselesinin gözden kaçan yanları araştırılmamakta, bunun yerine yıllardır tekrarlanan hususlar yeniden dile getirilmektedir. Bu konuda yayımlanan az sayıdaki akademik eser dışında kayda değer eserler maalesef üretilememektedir.

 

Ancak bundan daha vahimi Türkiye’de yayımlanan ve Türk tezlerini savunan akademik eserlerin Batı’da hemen hemen hiç bilinmemesidir. Batı literatürünün genellikle ihmal ettiği Osmanlı arşivlerini kullanan bu akademik eserler ya İngilizce’ye hiç çevrilmemekte, ya da çevrilse bile Batı kamuoyuna ulaştırılamamaktadır. Bunun çözümü ise Ermeni tezlerini savunan yazarların yaptığı gibi bu eserlerin Avrupa’daki saygın yayınevleri tarafından basılmasını sağlamaktır. Böylelikle Batı kamuoyunun daha büyük bir kesimi bu eserlere ulaşabilecek ve Ermeni meselesi konusunda daha dengeli bir literatür gelişimi sağlanabilecektir.

 


 

[1] G. J. Meyer, A World Undone: The Story of the Great War, 1914 to 1918, New York: Delacorte Press, 2006.

[2] Robert Fisk, The Great War for Civilisation: The Conquest of the Middle East, London: Knopf, 2005.

[3] Robert Fisk hakkında detaylı bilgi için kişisel web sitesine bakınız, URL: http://www.robert-fisk.com/

[4] Robert Fisk’in Ortadoğu ile ilgili kitaplarının arasında Pity the Nation: The Abduction of Lebanon, New York: Nation Books, 2002 ve In Time of War: , and the Price of Neutrality, 1939-45, Dublin: Gill & MacMillan, 1996 sayılabilir.

[5] Robert Fisk, ‘You Are Talking Nonsense Mr. Ambassador’, Independent, 20 Mayıs 2006.

[6] G. J. Meyer, A World Undone…, s. 290.

[7] G. J. Meyer, A World Undone…, s.290.

[8] Robert Fisk, The Great War…, ss. 316, 318.

[9] G. J. Meyer, A. World Undone…, s. 289.

[10] G. J. Meyer, A. World Undone…, s. 290.

[11] Rober Fisk, The Great War…, s. 318.

[12] Andonian, The Memoirs of Naim Bey, London: Hodder & Stoughton, 1920.

[13] Şinasi Orel ve Süreyya Yuca, Ermenilerce Talat Paşaya Atfedilen Telgrafların Gerçek Yüzü, Ankara: Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1983.

[14] G. J. Meyer, A World Undone…, s. 289.

[15] G. J. Meyer, A World Undone…, s. 290.

[16] İzmir ve Halep’teki İngiliz Konsoloslarının 19. yüzyılın ortalarında Osmanlı İmparatorluğu’ndaki gayrimüslim nüfus hakkında yazdıkları raporlarla ilgili olarak bkz. M. Serdar Palabıyık, ‘Threatened or Threatening?: Two British Consular Reports Regarding the Condition of Non-Muslim Communities in Izmir and Aleppo’ Review of Armenian Studies, Cilt 3, Sayı 9, 2005.

[17] G. J. Meyer, A World Undone…, s. 291.

[18] Nitekim, Divan-ı Harplerde yapılan yargılamalar sonucunda toplam 1397 kişi idam da dahil olmak üzere çeşitli cezalara çarptırılmışlardır. Bu konuda detaylı bilgi için bkz. Kamuran Gürün, Ermeni Dosyası, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1985, s. 221.

[19] Robert Fisk, The Great War…, s. 340.

[20] Detaylı bilgi için bkz, Ömer Engin Lütem, ‘Ermeni Sorunu ve İfade Özgürlüğü’, http://www.iksaren.org/index.php?Page=Makaleler&MakaleNo=233; bu konunun Ermeni basınındaki yansımalarına bir örnek için bkz. http://www.panarmenian.net/news/eng/?nid=17061

[21] Robert Fisk, The Great War…, s. 335.

[22] Robert Fisk, The Great War…, s. 349.

[23] G. J. Meyer, A World Undone…, ss. 290-291.

[24] G. J. Meyer, A World Undone…, s. 291.

[25] Rober Fisk, The Great War…, s. 324.

[26] Rober Fisk, The Great War…, s. 324.

[27] Rober Fisk, The Great War…, s. 339

[28] Simon Payaslian, Policy Toward the Armenian Question and the Armenian Genocide, London: Palgrave Macmillan, 2005.

[29] Detaylı bilgi için bkz. http://www.clarku.edu/departments/government/facultybio.cfm?id=449&progid=16&

[30] Simon Payaslian, The Armenian Genocide, 1915-1923: A Handbook for Students and Teachers, Glendale: Armenian Cultural Foundation, 2001.

[31] Donald Bloxham ve Tony Kushner, The Holocaust: Critical Historical Approaches, Manchester: Manchester University Press, 2005.

[32] Donald Bloxham ve Ben Flanagan, Remembering Belsen: Eye-Witnesses Record the Liberation, London: Vallentine Mitchell and Co., 2005.

[33] Donald Bloxham, The Great Game of Genocide: Imperialism, Nationalism and the Destruction of the Ottoman Armenians, Oxford: Oxford University Press, 2005.

[34] Detaylı bilgi için bkz. http://www.oup.com/about/

[35] Merrill Peterson, Starving Armenians: and the Armenian Genocide, 1915-1930 and After, Charlottsville: Virginia University Press, 2004.

[36] Mavi Kitap olarak bilinen bu kitabın asıl künyesi şu şekildedir. James Bryce ve Arnold Toynbee, Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermenilere Yönelik Muamele, 1915-1916, Çev. Ahmet Güner, İstanbul: Pencere Yayınları, 2005.

[37] Henry Morgenthau, Büyükelçi Morgenthau’nun Öyküsü,çev. Atilla Tuygan, İstanbul: Belge Yayınları, 2005.

[38] Andonian, The Memoirs of Naim Bey, London: Hodder & Stoughton, 1920.

[39] Simon Payaslıyan, Policy…, s.  20.

[40] Simon Payaslıyan, Policy…, ss. 19-21.

[41] Simon Payaslıyan, Policy…, s. 71.

[42] Simon Payaslıyan, Policy…, s. 68.

[43] Justin McCarthy, ‘The Population of the Ottoman Armenians’, The Armenians in the Late Ottoman Period içinde, Ankara: The Turkish Historical Society for the Council Of Culture, Arts and Publicatıons of the Grand  National Assembly of Turkey, 2001.

[44] Justin McCarthy, ‘The Population of…’, s. 187.

[45] Donald Bloxham, The Great Game...., s. 7.

[46] Donald Bloxham, The Great Game...,  ss. 18-19.

[47] Donald Bloxham, The Great Game...,  s. 50.

[48] Donald Bloxham, The Great Game..., s. 52.

[49] Donald Bloxham, The Great Game..., s. 64.

[50] Donald Bloxham, The Great Game..., s. 67.

[51] Donald Bloxham, The Great Game..., s. 73.

[52] Donald Bloxham, The Great Game...,  s. 100.

[53] Donald Bloxham, The Great Game..., s. 134.

[54] Donald Bloxham, The Great Game..., s. 117.

[55] Donald Bloxham, The Great Game...,  s. 141.

[56] Donald Bloxham, The Great Game..., s. 219.

[57] Donald Bloxham, The Great Game..., s. 47.

[58] Merrill Peterson, Starving Armenians..., s. 17.

[59] Merrill Peterson, Starving Armenians..., ss. 22-23.

[60] Merrill Peterson, Starving Armenians...,  s. 28

[61] Heath Lowry, The Story Behind Ambassador Morgenthau’s Story, İstanbul: The Isis Press, 1990.

[62] Sir Edwin Pears, Forty Years in Constantinople: The Recollections of Sir Edwin Pears, 1873-1915, London : H. Jenkins, 1916.

[63] Merrill Peterson, Starving Armenians..., s. 20.[64] Simon Payaslıyan, Policy..., s. 10.

[65] Simon Payaslıyan, Policy…, s. 11.[66] Simon Payaslıyan, Policy…,  s. 13.

[67] Simon Payaslıyan, Policy…,  s. 13.

[68] Simon Payaslıyan, Policy…,  s. 13. ss. 13-14.

[69] Merrill Peterson, Starving Armenians...,s. 56.

[70] Simon Payaslıyan, Policy...,  s. 77.

[71] Simon Payaslıyan, Policy…, s. 36; Peterson, Starving Armenians..., s. 1.

[72] Merrill Peterson, Starving Armenians..., s. 2.

[73] Merrill Peterson, Starving Armenians…, s. 11.

[74] Simon Payaslıyan, Policy...,s. 38

[75] Simon Payaslıyan, Policy..., s. 42.

[76] Simon Payaslıyan, Policy..., s. 45.

[77] Donald Bloxham, The Great Game..., s. 79.

[78] Donald Bloxhom, The Great Game..., s. 230.

[79] Merrill Peterson, Starving Armenians..., s. 124.

[80] Merrill Peterson, Starving Armenians..., s. 121.

[81] Merrill Peterson, Starving Armenians..., s. 130.

[82] Donald Bloxham,  The Great Game..., s. 97.

[83] Donald Bloxham,  The Great Game..., s. 165.

[84] Guenter Lewy, The Nazi Persecution of the Gypsies, Oxford: Oxford University Press, 2000.

[85] Guenter Lewy, Catholic Church and Nazi , Cambridge: De Capo Press, 2000.

[86] Guenter Lewy, The Armenian Massacres in Ottoman : A Disputed Genocide, Salt Lake City: University of Utah Press, 2005.

[87] Edward J. Erickson, Defeat in Detail: The Ottoman Army in the Balkans, 1912-1913, Westport: Greenwood Publishers, 2003.

[88] Edward J. Erickson, Ordered to Die: A History of the Ottoman Army in the First World War, London: Praeger Publishers, 2000.

[89] Edward J. Erickson, ‘Armenian Massacres: New Records Undercut Old Blame, Reexamining History’, Middle East Quarterly, Cilt 13, Sayı 3, Yaz 2006.

[90] Guenter Lewy, The Armenian Massacres..., ss. 3-4.

[91] Guenter Lewy, The Armenian Massacres..., s. 9.

[92] Guenter Lewy, The Armenian Massacres..., s. 33.

[93] Guenter Lewy, The Armenian Massacres...,  s. 46.

[94] Guenter Lewy, The Armenian Massacres..., s. 50.

[95] Guenter Lewy, The Armenian Massacres..., ss. 52-53.

[96] Guenter Lewy, The Armenian Massacres...,  ss. 67, 137-139.

[97] Guenter Lewy, The Armenian Massacres..., s. 77.

[98] Guenter Lewy, The Armenian Massacres..., ss. 82-89.

[99] Guenter Lewy, The Armenian Massacres..., s. 88.

[100] Guenter Lewy, The Armenian Massacres..., ss. 240-241.

[101] Guenter Lewy, The Armenian Massacres..., ss. 142-149.

 

 ----------------------
* ODTÜ Uluslararasý Ýliþkiler, Araþtýrma Görevlisi - spalabiyik@gmail.com
- ERMENÝ ARAÞTIRMALARI, Sayý 22, Yaz 2006
    ��eri�e Yorum Yaz    Yazd�r    Tavsiye Et

   «  Geri
Yorumlar

Hen�z Yorum bulunmamaktad�r.


 
 
ERAREN - Ermeni Ara�t�rmalar� Enstit�s�

Bu site en iyi 1024 x 768 �z�n�rl�kte g�r�nt�lenir.