Güncel Belge 3: T.B.M.M.'nin 17 Ekim 2006 Tarihli Oturumda Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün Konuşması
ERMENİ ARAŞTIRMALARI, Sayı 22, Yaz 2006
Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; Yüce Meclise bugün, Ermeni vatandaşlarımız da dahil bütün milletimizi derinden üzen bir gelişme nedeniyle bilgi vermek istiyorum. Bu gelişme, bildiğiniz gibi, Fransız Ulusal Meclisi tarafından kabul edilen, sözde Ermeni soykırımını inkâr edenlere bir yıla kadar hapis cezası ve 45 bin euroya kadar para cezası öngören yasa önerisidir.
Her ne kadar yasanın yürürlüğe girebilmesi Senatonun kabulüne ve Fransa Cumhurbaşkanlığının onayına bağlıysa da, bu yöndeki bir merhaleyi tamamlamış olan önerinin bu haliyle yasalaşması halinde, artık, Fransa sınırları içinde Ermeni iddialarına karşı çıkmak, 1915 olaylarının, Birinci Dünya Savaşı şartlarında, Ermeniler ve Türkler arasında karşılıklı çatışmalardan ibaret olduğunu ve Osmanlı idaresinin, Ermenileri, yok etmek amacıyla değil, güvenlik gerekçesiyle savaş dışı bölgelere sevk ettiğini söylemek, tarihçilerin ve konunun uzmanlarının ulaştıkları yeni belgelere dayanarak, olayları, Ermenilerin öne sürdüklerinden farklı bir şekilde kamu önüne çıkarak anlatmak ve bu yönde fikirlerini yürütmek imkânsız hale gelecektir. Bir başka deyişle, Ermenilerin asılsız iddiaları gerçekmiş gibi dayatılacak, cezai yaptırımlar marifetiyle düşünce ve ifade özgürlüğüne kısıtlamalar getirilecek, en temel özgürlük tamamen yok edilecektir.
Değerli arkadaşlar, bildiğiniz gibi, sözde Ermeni soykırımının doksanıncı yılı olduğu gerekçesiyle, Türkiye aleyhine yürütülen faaliyetlerde geçen yıldan bu yana büyük bir artış gözlemlemekteyiz. Bu faaliyetler, çeşitli ülkelerin parlamentolarına sunulan karar ya da bildiri tasarıları, sözde soykırım kurbanları anısına dikilen anıtlar, kamuoyuna mal olmuş önemli şahsiyetler aleyhine çeşitli sebepler öne sürülerek açılan davalar, Türk asıllı milletvekili adaylarının seçim listelerinden çıkarılması, Fransa örneğinde olduğu gibi, gerçeklerin üstünü örtmeye ve bizi kendi iddialarını kabule zorlayan yasalar çıkarmaya çalışmak şeklinde tezahür etmektedir.
Ermeni soykırım iddialarının belirli amaçlara hizmet ettiği gözden kaçmamaktadır. Bunlardan ilki, özellikle diasporada yaşayan Ermenilerin ulusal kimliklerinin muhafazası ve güçlendirilmesidir. Nitekim, bu iddiaların 1965 yılından sonra diaspora merkezli olarak gündeme getirilmeye başlanması bunun bir göstergesidir.
İkincisi ise, Ermenilerin 1920'lerde ve daha sonra 1970'ler ve 1980'lerdeki terör eylemlerine sözde "Ermeni katliamı olmuştur" diyerek meşruiyet kazandırmaya çalışmasıdır. Bir diğeri ise, bu iddiaların, bazı çevrelerce, ülkemize karşı zaman zaman bir baskı aracı olarak kullanılmak istenilmesidir.
Sayın milletvekilleri, Türk tarihine kendi tarihî perspektifinden bakanlar Türkiye'deki tarihî ve güncel siyasi olayları anlamaktan uzaktadırlar. Bazı milletlerin tarihinde yoğun olarak yaşanan ırkçılık, beyaz olmayan hakların baskı altında tutulması ve sömürülmesi ve kendinden olmayanlara tahammülsüzlük olgusu Türk toplumunda hiçbir zaman yaşanmamıştır.
Bizim millî kültürümüzün temelini hoşgörü oluşturmaktadır. İnsan hakları ve hoşgörü açısından, kuşkusuz, bazı ülkelerin, Türkiye'ye öğreteceği değil, bizden öğreneceği hususlar vardır. Dört yüz, beş yüz yıl hâkimiyetimiz altında kalan topraklarda bile asimilasyon uygulanmamış, böylelikle, farklı dinî ve etnik grupların hayatlarını bugüne kadar devam ettirmeleri sağlanmıştır. Bu bir gerçektir ki, atalarımız vaktiyle eğer asimilasyonu uygulamış olsalardı, bugün çağdaş geçinen, medeni geçinen, bize ders vermek isteyen bazı ülkelerin daha çok yakın tarihlerde yaptıklarını o zaman yapmış olsalardı, bugün, birçok ırk, birçok mezhep, birçok dil bugünlere erişmemiş olacaktı.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkler ve Ermeniler, Anadolu topraklarında, yaklaşık bin yıldır, barış, huzur ve karşılıklı hoşgörü içinde yaşamışlardır. Ticaret ve zanaat alanlarında başarılı olan Ermeni vatandaşlarımız, aynı zamanda bakan ve bürokrat olarak Osmanlı Devletine hizmet etmişlerdir. Öyle ki, Ermeniler, büyük Osmanlı Devletinde dışişleri bakanlığı, şûrayı devlet, hazineyi hassa, içişleri bakanlığı gibi devletin çok çeşitli kurumlarında, bakanlık dahil, en üst görevlerde yer aldığı hususu gözden uzak tutulmamalıdır. Bu dönemde, yine, çok sayıda Ermeni büyükelçimiz, başkonsolosumuz, şûrayı devlet, yani Danıştay üyemiz ve valilerimiz çok önemli görevler yapmışlardır.
Şimdi, bütün bu postları, bu önemli mevkileri bir taraftan Ermeni vatandaşlarımız tutup devletine hizmet ederken, diğer taraftan ülkenin bazı topraklarında, bazı sıkıntılar olduysa, bunu soykırım diye izah etmek asla mümkün değildir. Bunun ne hukuki dayanağı vardır ne bilimsel dayanağı vardır ne de dünyada, tarihte görülmüş bir uygulaması vardır.
O açıdan, bugünkü karşı karşıya kaldığımız durum, tamamen bir abartıdır ve tamamen diasporanın, kendi kimliğini muhafaza etmek için, kendi aralarında kenetlenme aracı olarak kullandıkları bir araçtan başka bir şey değildir.
Değerli arkadaşlar, demin söylediğim, barış ve huzur ortamı devam ederken, 19'uncu Yüzyılın sonlarında bazı devletlerin kışkırtmaları ve ideolojik akımlardan etkilenen bazı Ermeni grupların bağımsız bir Ermenistan yurdu kurma hedefiyle silahlı ayaklanmalara ve terörist eylemlere girişmeleri sıkıntıları da o zaman başlatmıştır. Yüzyıllardır beraber huzur içerisinde yaşayan bu insanlar, ne yazık ki, kışkırtmaların, provokasyonların ve yanlış hedeflerin kurbanı olmuşlardır.
Burada hemen hatırlatmak gerekir ki, Ermeni sorununun ortaya çıkmasında Fransa'nın önemli etkisi olmuştur. Anadolu'daki azınlıklara, özellikle de Ermenilere karşı 16'ncı Yüzyıldan itibaren ilgi duyan Fransa, doğudaki çıkarları için kendisine müttefik oluşturmak maksadıyla Ermeniler üzerinde yıllarca mesai harcamıştır. Birinci Dünya Savaşı öncesinde, savaş sırasında ve Kurtuluş Savaşımız süresinde, Fransa'nın Ermenileri kışkırtma faaliyetleri devam etmiştir.
Kasım 1918'de Güneydoğu Anadolu'nun bir bölümü ile Çukurova bölgesini işgal eden Fransa, "bölgede bir Ermenistan devleti kurma" vaadiyle Ermenileri kandırmıştır ve onların ayaklanmasına teşvikçi olmuştur. Önce, Ermeni gönüllü taburları, daha sonra da Fransız yabancı lejyonuna bağlı Ermeni lejyonunu kurmuştur. Fransa komutasındaki bu Ermeni birlikleri, 1921 yılına kadar bölgede katliamlar yapmışlardır, ne zaman ki tamamen mağlup olana kadar.
Yine ne yazık ki, o zaman kışkırttıkları insanları ortada bırakmışlar ve onları terk etmişler ve bu da dünya tarih sahnesine geçmiştir. Bir taraftan kışkırttıkları insanları daha sonra da ortada bırakma hünerini de o zaman göstermişlerdir.
Aynı Fransa'nın, bugün, Türk katliamlarından dolayı Türkiye'den özür dilemek yerine, o zaman sebep oldukları katliamlardan dolayı bizden özür dilemek yerine, gerçekleri tamamen tahrif ederek, Türk milletini soykırım yapmakla suçlaması, kabul edilmesi mümkün olmayan bir durumdur.
Fransa bu Yasa'yı, ülkemizin geçmişiyle barışmasına ve hafıza tazelemesine yardım etmek amacıyla yaptığını iddia etmektedir. Oysa, bizim hafızalarımızda, Fransa'nın Birinci Dünya Savaşı öncesinde ve sonrasında Osmanlı içindeki Ermenileri kendi çıkarları için nasıl kışkırttığı gayet tazedir ve ne acıdır ki, aynı kışkırtmayı, bugün yine küçük emelleri için yapmaktadırlar.
Bugün yaptıkları şey, küçük siyasi çıkarlar peşinde yaptıkları şey, yine Ermenilere yük olmaktadır, yine Ermenileri huzursuz etmektedir ve faturası, sonunda yine Ermenilere kesilmektedir. Nasıl Birinci Dünya Harbi'nde, bunları düşünmeden hesapsız ve kitapsız bir şekilde o zamanki vatandaşlarımızı kışkırtmışlar ve onları çok tehlikeli mecralara sürüklemişlerse bugün Fransa'da yaptıklarının da o günkünden hiçbir farkı yoktur aslında.
Burada yapılan, Türkiye'yi haksız iddialarla suçlamaktan, kendi geçmişindeki günahları örtbas etmeye ve iç politika hesaplarıyla ülkesindeki Ermenilerin oylarını kazanmaya çalışmaktan başka bir amaca da hizmet etmemektedir, dolayısıyla, o gün yaptıkları hatayı bugün tekrarlamaktadırlar.
Burada Türkiye'nin bir hatası varsa değerli arkadaşlar, o da, bu katliamları kendi halkına ve dünya kamuoyuna yeterli şekilde anlatmamış olmasıdır. Yalnız, burada da yine insaflı ve bir iyi niyeti görmemiz gerekir. Cumhuriyeti kuranlar, devletimizi, yeni devletimizi kin ve nefret üzerine kurmak istememişlerdir. Yoksa, o taze fikirler, o taze acıların üstüne kurulabilirdi devlet, ama, geleceğe bakmışlardır, yeni nesilleri düşmanlıkla yetiştirmek istememişlerdir, yeni nesillere düşmanlık tohumlarını atmak istememişlerdir ve onun için, o katliamları yeni nesillere o zamanlar aktarmamışlardır. Ne yazık ki, o günün bu iyi niyetli düşünceler ve görüşleri bugün karşımıza bir zafiyet olarak çıkmaktadır ama, altında yine bir iyi niyet vardır. Ne yazık ki, bu bile anlaşılmamaktadır. Geçmişte yaşanmış bu trajik olayların mütemadiyen gündeme getirilmesinin ne Türk-Fransız ikili ilişkilerine ne de Türk-Ermeni ilişkilerinin normalleştirilmesi çabalarına hizmet etmediği de gayet açıktır.
İç politika hesaplarıyla alınacak kararların dış politika da çok ciddi tezahürlerinin olacağı şüphesizdir, dolayısıyla, söz konusu yasa teklifinin Ulusal Meclisçe kabulünün, kökleri tarihe dayanan Türk-Fransız ilişkilerine zarar vermesi kaçınılmazdır ve Türk-Fransız ilişkilerinde çok derin yaralar açmıştır. Bu derin yaralar, siyasi ilişkilerimizde, güvenlik alanında, ekonomik ilişkilerde tabii ki ortaya çıkacaktır. Bu derin yaraları sadece hükümetten hükümete ilişkilerde görmemek gerekir, çok daha bu yaraların derin olması halkımızda bıraktığı derin izlerden doğacaktır.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; şunu da ifade etmek isterim ki, bir ulusun soykırım suçu işlemiş olduğunu öne sürmek çok ciddi bir ithamdır, geçiştirilecek bir şey değildir. Soykırım, insanlığa karşı işlenebilecek en ağır suçtur. Bu tür bir eylem, suçlama, tarihî gerçeklerle ve uluslararası meşrulukla ispat edilme ve dayanak bulma temel yükümlülüğünü de beraberinde getirmektedir. Tamamen Ermeni iddialarına dayanan suçlamaların gerekli esaslardan yoksun olduğu gayet açıktır. Hukuki ve tarihî olarak somut delilere dayanmayan Ermeni iddiaları, Türkiye'ye karşı duyulan husumet hislerinin subjektif bir şekilde yansımasından ibarettir.
Uluslararası Hukuk'a göre, sadece yetkili mahkeme soykırım suçunun işlenip işlenmediğine karar verebilir. Bu mahkeme, topraklarında soykırım yapıldığı iddia edilen devletin mahkemesi veya anlaşma taraflarının yetkisini kabul ettikleri bir uluslararası ceza mahkemesi olabilir. Bu tür yetkili bir mahkemenin kararının olmaması durumunda, soykırım suçunun hukuki olarak varlığı kabul edilemez ve soykırım iddiası yasal zeminde savunulamaz ve ileri sürülemez. Bu bağlamda, hakkında böyle bir uluslararası mahkeme kararı bulunmayan Ermeni soykırımı asılsız bir iddiadan ibarettir ve tamamen propagandadır ve tamamen Ermenistan dışındaki Ermeni azınlığın, diasporanın, kendi kimliğini muhafaza etme aletinden başka bir şey değildir.
Değerli arkadaşlar, hepinizin bildiği üzere, Türkiye, öteden beri geçmişteki tartışmalı olaylara ilişkin gerçeklerin ulusal, siyasi kurumlar yerine, tarihçiler tarafından değerlendirilmesi gerektiğini savunmaktadır. Geçen yıl Fransa'da sömürgeciliği aklayan bir yasayla ilgili tartışmalar sırasında, ondokuz önemli Fransız tarihçi de bu düşünceye yakın bir tutum izlemiş ve 12 Aralık 2005 tarihinde "Tarih yasalarla yazılamaz." şeklinde özetlenebilecek bir bildiri yayınlayarak, aralarında sömürgeciliği aklayan Şubat 2005 tarihli yasa ve sözde Ermeni soykırımını da tanıyan Ocak 2001 tarihli Yasa da olmak üzere, Fransız Parlamentosu tarafından alınmış bazı yasaların iptalini istemiştir. Aynı dönemde pek çok Fransız siyasetçi de "tarihin tarihçiler tarafından yazılması ve değerlendirilmesi gerektiği" görüşüne yakın açıklamalar yapmışlardır.
Fransız yetkililerin, bir yandan kendi tarihlerindeki tartışmalı olayların tarihçilerin değerlendirilmesine bırakılması gerektiğini söylerken, diğer taraftan, tarihsel dayanağı olmayan Ermeni iddialarının geçerliliğini sorgulamayı dahi suç haline getiren yasal düzenlemeler yapmaya çalışmaları açık bir çelişki oluşturmaktadır.
Osmanlı tarihi konusunda en ufak bir bilgisi olmayan meclislerin bu konuda yorum yapması ve daha kötüsü, bilmedikleri bir konu hakkında uzman olan tarihçi ve bilim adamlarının fikir özgürlüğünü kısıtlama yoluna gitmesi, demokratik bir ülkede var olması gereken temel prensiplerden düşünce ve ifade özgürlüğünün kısıtlanmasından başka bir şey değildir.
Bizler, bilimsel gelişmenin en büyük düşmanı olan zihinlerin tutsaklaştırılmasına karşıyız. O nedenle de, gerçeklerin ortaya çıkabilmesi amacıyla, bilimsel araştırmanın önündeki her engelin ortadan kaldırılması için devlet olarak titizlikle elimizden geleni yapmaktayız. Bu bağlamda, 1915 olaylarının da, Türk kamuoyunda, televizyon, gazete ve dergilerde, üniversitelerde serbestçe tartışıldığını bütün dünya görmektedir.
Bazıları şöyle algılamaktadır: Türkiye'de bu mevzular konuşulamıyor, bu mevzular tartışılamıyor. Ama, bütün dünya şahittir, bütün Türk halkı şahittir. Televizyonlar, kitaplar, konferanslar, bütün bunlar rahatlıkla bu memlekette konuşulabilmektedir. Çünkü, biz, geçmişinden emin olan bir ülkeyiz. Bunun için bütün arşivlerimizi yerli-yabancı herkese açtık. Bunun içindir ki, en gizli arşivlerimizi, askerî arşivlerimizi dahi herkese açmayı taahhüt ettik, bununla ilgili mektup yazdık. "Gelin, bütün arşivlerimizi sonuna kadar açıyoruz, siz de açın" dedik.
Değerli arkadaşlar, ayrıca, hatırlanacağı üzere geçen yıl, Türk ve Ermeni tarihçilerinden oluşacak ve 1915 olaylarına ait gelişme ve olayları etraflı bir biçimde, sadece iki ülke arşivinde değil üçüncü ülkelerin arşivlerinde de araştıracak bir ortak tarih komisyonunun kurulmasını önerdik. Yüce Meclisimiz de bu tarihî öneriyi oy birliğiyle desteklemişti. Bu çabalarımızdan da görüleceği üzere, Türkiye Cumhuriyeti'nin geçmişinde utanılacak hiçbir husus yoktur, alnımız aktır. Ancak, Fransa, ülkemizde Ermeni soykırımı iddialarıyla ilgili olarak hüküm süren bu özgürlük ortamını görmeyerek, gerçeklerin ortaya çıkması için sarf ettiğimiz çabaları göz ardı ederek, bir taraftan ifade hürriyetinin kısıtlandığı gerekçesiyle ülkemizi eleştirmekte, diğer taraftan da uzman tarihçilerin bile üzerinde mutabık olmadıkları bir konuda sözde Ermeni soykırımını inkâr edenlere cezai yaptırımlar getiren bir yasayı Ulusal Meclisinde kabul etmektedir. Bu durum, anlaşılabilir bir durum değildir. Türkiye'deki bireysel hak ve özgürlüklerin en geniş şekilde yerleşmesi için çaba harcadığımız ve ifade özgürlüğü alanında, bazı eksikliklerimizden dolayı, haklı veya haksız eleştirilere maruz kaldığımız bir sırada Avrupa Birliği'nin kurucusu ülkelerinden birinin bu ilkeyi açıkça ihlal etmekte olması, Avrupa Birliği değerlerini bütünüyle zedelemektedir.
Şunu özellikle vurgulamak gerekir ki, Fransız Parlamentosunda ileri sürüldüğünün tam tersine, bugün, Türkiye'de, Birinci Dünya Savaşı sırasında Anadolu'da vuku bulmuş olan trajik olaylar hakkında her türlü görüş özgürce ifade edilebilmektedir ve bunlar, kanunca da serbesttir.
Değerli Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; dünya siyasî tarihinde çok önemli bir yeri olan Fransız Devrimi'nin ve onun temel prensibi olan "özgürlük, eşitlik ve kardeşlik" fikrinin çıkmış olduğu bir ülkeden, tabiatıyla, düşünce ve ifade özgürlüğünün savunulması beklenirdi. Bütün dünya, uluslararası özgürlük fikrini yayan bir ulusun, aydınlanmanın beşiği olan bir ülkenin, bugün, temel insan hak ve hürriyetlerinin başında gelen düşünce ve ifade özgürlüğünü kısıtlamasını, zihinlerin cezai yaptırımlar yoluyla tutsak edilmesine neden olacak böyle bir yasa çıkarmaya çalışmasını ibret verici bulmaktadır. Bugün, Fransa, tarihî bir kavşakta bulunmaktadır. Ya Volterlerin, Montesquielerin Fransa'sı olacak ya da dünyanın değişik yerlerinde, sözde medenileştirme gerekçesiyle hüküm süren bir sömürgeci düşüncenin devamını sergileyecektir.
Türkiye'de geçmişte var olan Fransız kültürüne yönelik beğeni, ülkemize karşı yapılan saldırılar sebebiyle, gün geçtikçe de azalmaktadır. Demokratik bir rejimle bağdaştırılamayacak bir şekilde düşünce ve ifade özgürlüğünü rehin alan bu yasa tasarısı, Türk milletini ve -övünerek söylüyorum ki- Ermeni asıllı vatandaşlarımızı, derinden yaralamıştır. Yetmiş milyonluk Türk halkı, asılsız iddialara dayanarak düşünce ve ifade özgürlüğünün sınırlandırılmasını reddetmektedir. Fransa, Türk ulusu nezdinde yüzlerce yıllık ilişkilerin sonucu oluşan ayrıcalıklı yerini kaybetmiştir. Bunun sorumlusu da, Türkiye'nin uyarılarını dikkate almayan Fransız siyasetçilerdir.
Değerli arkadaşlar, ümit ediyoruz ki, bu yasa yarıda kalacaktır; ümit ediyoruz ki, Fransızlar kendilerine geleceklerdir; ümit ediyoruz ki, Fransa, sadece Türkiye'den değil bütün dünyadan gelen tepkileri ve eleştirileri dikkate alacaktır ve ümit ediyorum ki, Fransa, Avrupa Birliğinden gelen eleştirileri de dikkate alacaktır ve çok daha önemlisi, bu yasa tasarısı Fransa'da tartışılırken, Fransa'nın en önemli gazetelerinin seslerini dikkate alacaktır, Fransa'nın en önemli gazetelerinde çıkan başmakaleleri, tekrar, bir kez daha okuyacaklardır.
Bu, şunun için önemlidir: Demin söylediğim gibi, Fransa, özgürlüklerin öncüsü olmuştur, demokrasinin beşiği olmuştur, dünyaya eşitliği yayan ilk ülke olmuştur; Avrupa kültürünün temelidir, Avrupa değerlerinin temelinin beşiğidir. Fransa, böyle bir ülke olmaktan uzağa gitmemelidir. Düşüncelerini açıklayanlar, tarihî belgeleri açıklayanlar, fikirlerini ifade edenlerin hapse atıldığı bir ülke olarak Fransa'yı hiçbir zaman düşünemiyorum. O bakımdan, bu kanunun yarı yolda kalacağını ümit ediyorum. Ama, bütün bu uyarılara rağmen, bütün bu eleştirilere rağmen, bütün bu dikkat çekmelere rağmen, eğer bu kanun gerçekten gerçekleştirilirse, bu, Fransa için muhakkak ki çok büyük bir ayıp olacaktır, ama, bu, Fransa için sadece büyük bir ayıp olarak kalmayacaktır. 2001 yılında 4 Fransız Meclisi ve Meclisleri soykırımı kabul ettiler. Ondan sonra, ilişkilerimizde çok büyük problemler çıktı. Ama, bu sefer bu gerçekleşirse onun gibi olmayacaktır, açılan yaralar kesinlikle onarılamayacaktır. Bunu buradan açıkça bir kez daha Türk kamuoyuna, Fransız kamuoyuna ve dünya kamuoyuna seslendiriyorum. Şüphesiz ki, ilişkilerimiz, siyasi alanda, güvenlik alanlarında, ekonomik alanlarda onarılamaz yaralar alacaktır. O açıdan, hem Fransa kendi çıkarları için bu işi durdurması gerekir hem de attığı yanlış adımdan dönmesi gerekir.
Şüphesiz ki, biz Hükûmet olarak bu yasayı engellemek için her türlü çalışmayı yapıyoruz. Bunun yanında Türk kamuoyu, siyasi partilerimiz, aydınlarımız, herkes elinden geleni yapıyorlar, ama başka bir yol daha var ki, Hükûmetimiz o yolu da denemekten kaçınmayacaktır: Uluslararası hukukun sağladığı tüm imkânları, yargı yoluna başvurma da dahil olmak üzere, bütün bunları devreye sokacaktır. Bununla ilgili, şüphesiz ki çok titiz çalışmalar yapılmaktadır. Ama bunların zamanlaması, şüphesiz ki ayrı bir husustur, ama şundan hepiniz emin olmalısınız ki, gerek Bakanlığım gerek Hükûmetimiz gerek Adalet Bakanlığımız bu konuyla ilgili uzun bir süredir ciddi bir çalışma içerisindedir. Bu konuyla ilgili tecrübeli diplomatlarımızdan, hukukçularımızdan, Türkiye içindeki ve Türkiye dışındaki bütün uzmanlarımızdan da yararlanmaktayız. Ama, muhakkak ki, bunun zamanlaması ayrı bir konudur.
Değerli arkadaşlar, son olarak, size şunu söylemek istiyorum: Yine ümidim, Fransa'nın kendi kendisine bu darbeyi vurmamasıdır; bundan Türkiye'nin bir kaybı olmaz açıkçası; kaybeden Fransa olur, prestiji yerle bir olan Fransa olur. Fransa, bundan sonra, Avrupa Birliği'nin Kopenhag Kriterlerini değiştiren bir ülke olarak tarihe geçer ve öyle anılır. O bakımdan, bu yanlıştan döneceklerini ümit ediyorum.
---------------------- - ERMENİ ARAŞTIRMALARI, Sayı 22, Yaz 2006