Güncel Belge 6: T.B.M.M.'nin 17 Ekim 2006 Tarihli Oturumda CHP Ankara Milletvekili Ayşe Gülsün Bilgehan'in Konuşması
ERMENİ ARAŞTIRMALARI, Sayı 22, Yaz 2006
Değerli arkadaşlarım, Yüce Meclisi saygıyla selamlarım.
Geçtiğimiz hafta, Fransa Ulusal Meclisinde, sadece Türkiye Cumhuriyeti değil, Osmanlı İmparatorluğu da sanık sandalyesine oturtuldu ve birbuçuk saat boyunca eleştirildi. Söz alan milletvekilleri, derinine bilgi sahibi olmadıkları bir yabancı ülke hakkında diledikleri gibi konuştular. Biz, birkaç Türk milletvekili, öfke ve suskun kalmanın sıkıntısı içinde onları izlemekle yetindik. Hangi duygular içinde orada olduğumuzu bir biz biliriz.
Şimdi, vatanımızda, gurur duyduğumuz Meclisimizdeyiz. Otuz yıldır çözemediğimiz bir büyük sorunu, bugün birlikte tartışıyoruz. Otuz yıl diyorum. Çünkü, değerli arkadaşlarım, bakın, bizim, Osmanlı İmparatorluğu'yla ilgili bütün davalarımız Lozan'da halledilmiş ve sınırlarımız çizilmiştir. O dönemde, toprak ve tazminat talepleriyle İsmet Paşa'nın karşısına çıkanlar, gerekli cevabı almışlar, hatta elde ettikleri azınlık haklarından da şükran duyarak, teşekkür etmişlerdir. Bakın, bugün, burada, elimde bir belge var. Bir şükran plaketi. Şöyle diyor: "Bu tarihî şükran plaketi, Türkiye Cumhuriyeti'nin Dışişleri Bakanı Majeste İsmet Paşa'ya Türkiye Ermenilerinin şükran plaketi olarak verilmiştir." (CHP sıralarından alkışlar)
Değerli arkadaşlarım, Lozan Antlaşması'nın en büyük önemi, adalete ve eşitliğe dayanan bir barış antlaşması olması ve kimsenin hakkını yememesidir. Ermenilerin de hakları korunmuştur. Zaten, 1923'ten 1973'e kadar da önemli bir itirazları olmamıştır. Ancak, bu tarihlerden itibaren, dünyadaki Ermeni diasporası ASALA terörüyle adını ve varlığını siyaset sahnesinde duyurmaya başlamıştır. Anlaşılan, yeniden, bu defa değişik yöntemlerle atağa geçtiler. Neden şimdi?
Arkadaşlar, Türkiye, son zamanlarda, Ermeni iddiaları konusunda ilerleme kaydetmeye başlamıştı. Ermeni diasporasının güçlü olduğu ülkelerde bile, özellikle basında, artık Türk tezleri daha sık yer alıyordu. Bunca zamandır yanlı bilgilendirilmiş kamuoyu, Birinci Dünya Savaşı Dönemindeki olaylara farklı bir gözle bakmaya başlamıştı. En azından, iki görüş de konuşulur olmuştu. İşte, Ermeni diasporası, etki ve güç kaybettiğini gördü ve telaşa kapıldı ve bizim, geçen yıl önerdiğimiz, Başbakanın, Muhalefet Liderinin ve Meclisin önerisiyle, tarihçilerden kurulu bir komisyon kurulması da çok ulumlu bir etki yapmıştı. Bütün bunlar varken, en son, Lyon'daki bir anıt açılışı sırasında çıkan önemsiz olayları, bu yasayı gündeme getirmek için bahane ettiler.
Diğer taraftan, bütün zorluklara rağmen, Türkiye, Avrupalıların beklemedikleri bir şekilde Avrupa Birliği müzakerelerinde ilerliyor. Geçen hafta tarama süreci bitti. Başlık açılmasında siyasî güçlükler çıkarıyorlar -yani, demek istemiyorum ki, Avrupa Birliği yolumuz çok rahat ve kolay ve biz ilerliyoruz- ama, teknik konularda Türkiye ilerliyor. Bakın, yargı ve temel haklar başlığının ayrıntılı tarama toplantıları başarıyla sona erdi. Kopenhag kriterleri yerine getirildi. Türkiye'nin Avrupa Birliğinde önünü başka nedenlerle kesmek gerekiyordu. Bu yüzden, diğer ülkelere dayatılmayan maddeler icat etmeye başladılar. Türkiye'nin asla kabul etmeyeceği dayatmaların başında, şüphesiz, atalarının bir soykırım uyguladığını kabul etmesi gelecektir.
Tabiî, biz, geçenlerde bir muharebe kaybettik Fransa'da, ama savaş devam ediyor. Tasarının kabul edilmesi için uzun bir süreç gerekli, ancak hiç boş durmamalı, artık kendimize akıllı bir strateji bulmalıyız. Boykotu, tepkiyi, sade vatandaşın sırtına yüklemeyelim. Hükûmet sorumluluğu almalıdır. Bu iletişim çağında, Türkiye'nin kendini ve davalarını çok daha iyi anlatması gerekiyor. Birkaç iyi niyetli milletvekili, sivil toplumcu ya da iş adamının ya da sanatçının gayretiyle bu iş yürümez. Büyükelçiliklerimizi daha geniş imkânlarla donatmalı, sağlam, ciddi iletişim gruplarıyla çalışmalıyız. Hukuki süreci iyi incelemeliyiz. Soykırım çok ciddi bir suçlamadır. Bakın, bugün, biz şu soruyu sorabilmeliyiz: İkinci Dünya Savaşı sırasında, bir tek Yahudi, yani, Yahudi soykırımı sırasında bir tek Yahudi bir tek Alman'ı öldürmüş müdür? İşte bunu sorabilmeliyiz. Ve değerli arkadaşlarım, hepimiz, bütün siyasî partiler, yabancı siyasi partilerle, Avrupa'da bulunan siyasi partilerle daha sıkı ilişkiler kurmalıyız. Partilerin dış ilişkiler bölümlerini güçlendirmeliyiz.
Yadsınamayacak bir gerçek de karşımızda duruyor. Ne yazık ki, dünyada gittikçe aşırı milliyetçi, hatta ırkçı ve İslam karşıtı bir akım yükseliyor. Bu, kültürler ve dinler arası çatışmalara karşı Türkiye, Müslüman dünyadaki tek laik ülke olarak farkını daha fazla ortaya çıkarmalıdır. Biz, Atatürk Türkiye'si olarak Avrupa Birliğine girmek istiyoruz, kültürler arası çatışmanın bir parçası olarak değil. (CHP sıralarından alkışlar)
Ve değerli arkadaşlarım, Türkiye, özgürlükler ülkesi olduğunu da kanıtlamalıdır. Başka ülkelerde eleştirdiğimiz yanlışları kendi ülkemizde uygulamamalıyız. Bu konuda yargıya, kabul edilen yasaları yorumlamada ve uygulamada büyük görev düşmektedir. Sövgü ile eleştiri ayrılmalıdır. Biz, bu topraklarda bin yıldır farklılıklarımız ve ayrılıklarımızla birlikte yaşıyoruz ve bunu en iyi Ermeni vatandaşlarımız bilirler.
Bakın, biraz önceki konuşmacılar o 70 bin kaçak çalışan Ermeni'den bahsettiler. Ben bu konuya başka bir açıdan bakıyorum; bir anne olarak bakıyorum, bir Türk kadın anne olarak bakıyorum. Düşününüz ki, bu 70 bin işçinin büyük bir bölümü Türk ailelerinde, evlerde çocuklarımıza, yani, bizim için en değerli olan varlıklara bakmaktadırlar. Yani, Türkiye'nin ve Türklerin hoşgörüsünü bundan daha iyi anlatacak bir kanıt olabilir mi?
Bizim Ermenilerle bir sorunumuz yok ve Ermenistan'ın da bu durumu çok iyi değerlendirmesi ve bir kez daha Sayın Bakanın da belirttiği gibi, Fransızların oyununa gelmemek için dikkat etmesi gerekir. Birinci Dünya Savaşı sırasında başlarına gelenler, hiçbirimizin istemediği üzücü, acı olaylar, aslında hem bize hem de onlara ders olmalıdır.
Ve nihayet Fransa'ya geliyorum: Fransa'daki durum da, ne yazık ki, Degaoule'ün ve Mitterrand'ın Fransa'sını aratacak, o Fransa'ya yakışmayacak bir siyasi sahne ortaya çıkarmaktadır. Fransa'daki durum gerçekten içler acısıdır. Fransa'nın, Türkiye gibi büyük bir ülkeyi, bir dost ülkeyi iç siyaset malzemesi haline getirmesini büyük bir üzüntüyle izliyoruz ve gerek Cumhurbaşkanı Chirac'ın gerekse Sosyalist Parti Lideri Hollande'ın birbirini tutmayan sözlerini biraz da hayretle ve ibretle dinliyoruz.
Değerli arkadaşlarım, bence, eğer böyle devam ederse Senatodan da bu yasa geçer. Yani, biz kendimizi "İşte daha süreç tamamlanmadı, sürecek, bekleyelim" diye oyalamamalıyız.
Ben Değerli Dışişleri Bakanımızın açıkçası projesi nedir, anlayamadım. Yani, çok güzel, kibar bir konuşma yaptı; ama, bundan sonra ne yapacağız, onu söylemedi. Çünkü, önümüzdeki süreç aslında çok kısa bir süreç. Mayıs ayında Fransa'da seçim olacak ve şubat ayında parlamento tatile girecek. Ben zannediyorum ki şubat ayına kadar, başta sosyalistler olmak üzere, diğer partiler de, bu Yasa'nın Senatoya da gelmesi için çalışacaklardır. Yani, Değerli Bakanın dediği gibi "Kaybeden Fransa olur" demekle yetinmemeliyiz, bir an önce çalışmaya başlamalıyız.
Teşekkür ediyorum. (Alkışlar)
---------------------- - ERMENİ ARAŞTIRMALARI, Sayı 22, Yaz 2006