Anasayfaİletişim
  
English

Güncel Belge 7: T.B.M.M.'nin 17 Ekim 2006 Tarihli Oturumda Anavatan Partisi Afyonkarahisar Milletvekili Reyhan Balandı'nin Konuşması


ERMENİ ARAŞTIRMALARI, Sayı 22, Yaz 2006

 

Yüce Meclisin değerli üyeleri, burada huzurunuza, Fransız Ulusal Meclisinin, Fransa'nın imajına ters bir şekilde kendisini çağın gerisine taşıyan, küçük düşüren, sözde Ermeni soykırımını suç sayan Yasa tasarısı'nın kabulüyle ilgili Anavatan Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum; bu vesileyle Türkiye Büyük Millet Meclisinin değerli üyelerini ve Yüce Türk milletini saygıyla selamlıyorum.

 

Hemen konuşmamın başında belirtmek isterim ki: Sayın Dışişleri Bakanımızı, Türkiye'nin gerçeklerini ve Fransa'nın gerçekte yaptıklarını çarpıcı ve dikkate değer bir şekilde dile getirmesini beklerdim, özellikle de çözüme yönelik hangi çalışmaları yapacağını dile getirmesini beklerdim. Bunları, maalesef, burada göremediğimizi sözlerimin hemen başında dile getirmek istiyorum.

 

Sayın milletvekilleri, 17 Aralık 2004'te Avrupa Birliği zirvesinde Brüksel'de tarihe tanıklık etme fırsatı buldum. Kapalı kapılar arkasında, niyetlerin az da olsa gün yüzüne çıktığı, Türkiye'den pek çok kabul edilemez tavırların beklendiği belli idi ve bunun sonucunda da Avrupa Birliğinin, ucu açık, belirsizlikler ve dayatmalarla dolu gayri samimi pek çok isteklerine tanık olduk. Orada, bazı milletvekili arkadaşlarımızla birlikte, milli duruşumuz üzerine, özellikle de Kıbrıs konusunda Sayın Başbakana görüşlerimizi dile getirdik. Nihayet, Avrupa Birliğinin, Türkiye'ye, karmaşık bir şekilde ucu açık bir müzakere sürecini başlatması neticesinde düğün-bayram ilan edilerek Türkiye'ye dönüldü ve o günden sonra yaşadığımız ve geldiğimiz bu durum, zaten o günlerden sinyallerini veriyordu ve çok düşündürücü bir durumdu. Türkiye'nin tarihinde, daha önce iştirak etmek istemediği Avrupa Birliği, şimdi, "ne pahasına olursa olsun girmeliyiz" denilen bir yaklaşımı çok net olarak Avrupa Birliği fark ettiği için ilk günden başlayarak Türk milletini incitici, rencide edici ve yaptırım yaklaşımlarını Türk milleti üzerinde uygulamaya koyuldu.

 

Dünyada da önceden yazılmış senaryolar, bizim dış politikamızdaki yanlış tutum ve zafiyetlerimizle birlikte, Avrupa'da da Türk karşıtlığını, Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğine karşı duruşu bir şovenizm mantığıyla had safhaya ulaştırdı. Bu arada biz ne yapıyorduk? "Laik, anti laik, irtica var mı yok mu; alt kimlik, üst kimlik" gibi tartışmalarla birbirimizi yiyorduk.

 

Allah sağlık versin, bundan bir önceki Sayın Başkan, dış ülkelerde ezilip büzülerek konuştuğu zaman, oturduğu zaman, eleştirilirken, bu kez de, ayak ayak üstüne atmayı, elini cebine atarak konuşmayı ve karşıdaki liderin sempatik bakışlarından birtakım anlamlar çıkarmayı, biz, iki ülkenin ilişkilerinde gayet iyi ve çıkarları gözetilebilecek birtakım davranışlar gibi görmeye başladık.

 

Bugünlerde Türk basınında, Chirac'ın, Tayyip Erdoğan'ı aradığı, çok üzgün olduğunu belirttiği, birtakım manşetlerde çıkmakta. Sayın Başbakanın, "Dostum Chirac, dostum Chirac" dediği Chirac Ha, onun da ne söylediği ne söylemediği zaten Hayır Kesinlikle yalanlanıyor, doğru mudur değil midir onu biliyoruz; ama, madem Sayın Tayyip Erdoğan'ın dostuydu, "Dostum Berlusconi" deniyordu. Dostluk böyle mi olur? Yani, kişilerin, böyle yasalar çıktıktan sonra "Dostum Chirac, dostum Berlusconi, Dostum Tayyip Erdoğan" deyip de "Çok üzgünüm" demesiyle uluslararası ilişkiler, maalesef, yürümüyor değerli arkadaşlar.

 

Chirac'ın, Sarkozy'e gücünün yetip yetmediği, tabiî ki, bir merak konusu. Sarkozy, ileride başbakan olma ihtimali kuvvetli olan bir milletvekili, bir parti başkanı ve Sarkozy'nin kimliği, geçmişi Ermeni'dir ve Sarkozy'nin zaten soyadı Serkisyan'dır; bunu biliyor musunuz? Bilmiyorum. Deveciyan da, aynı şekilde, geleceğin, işte, biri devlet başkanı olacak, biri başbakan olacak gibi birtakım Burada gerçekleri konuşuyoruz arkadaşlar, yani, öyle hamasi söylemlere gerek yok; burada gerçekleri konuşuyoruz.

 

Şimdi, bu arkadaşlar ileride devlet başkanlığına, başbakanlığına aday olacaklar. Burada olan şudur: Fransa Parlamentosu, şimdi, bu arkadaşlar, ileride, devlet başkanlığına, başbakanlığına aday olacaklar. Burada olan şudur: Fransa, Fransa Parlamentosu, Chirac'ın "Üzgünüm, müzgünüm" laflarını sonradan söylemesine rağmen, 450 bin tane Ermeni var; bunlar, tabiî ki, kitleler halinde, bir birliktelik olarak oy kullanıyorlar. Orada Ermeni oyları için Yani, bu, o kadar basit ki, Fransa'nın kültürüne, geçmişine, geçmişindeki özgürlükçü yaklaşımlara hiç yakışmayacak şekilde on tane milletvekili fazla çıkartabilmek için, sırf Ermeni oyları sebebiyle çıkartıldığı söyleniyor. Bu, yazıktır, Fransa çok ayıp etmiştir. Fransa, Türkiye'nin dışında, pek çok Avrupa Birliği üyesi ülkelerinden de, dünyadan da bu konuda çok tepki almıştır zaten. Ama, nerede, peki, bizim Dışişlerimiz nerede? Bizim Hükûmetimiz nerede, biz ne yapıyoruz? Çünkü, orada, 450 bin Ermeni varsa, 400 bin tane de Türk var; nerede bizim lobicilik faaliyetlerimiz, neden Türkleri o şekilde bir araya kenetleyemiyoruz, neden örgütlemiyoruz? Bu, çok önemli bir konu. Merak etmeyin, şu ya da bu şekilde cumhurbaşkanı kim olursa olsun, Türk milletine yapılan bu ayıp karşısında, dünyanın gözlerini kapatmaya Fransa'nın elleri yetmeyecektir. Maalesef, bu süreçte dış politikada da birtakım yanlışlıklar yapıldı. Aslında verilen tavizler, ek protokollere atılan imzalar, masaya vurulan yumrukların şiddetinden de, sesimizin gürlüğünden de daha ağırdı zaten.

 

Peki, Avrupa Birliği neden Türkiye'yi incitici, suçlayıcı, bilinçli ve planlı bir organizasyon içine girmektedir? Bunun birkaç tane ana sebebi var. Bu sebeplerden bir tanesi: Avrupa Birliğinin hasta olmasıdır. Avrupa Birliğinin durumunda da pek iyiye bir gidiş yoktur. Kurumsal reformları raflarda tozlanmıştır. Bazı yeni üyeler baş ağrıtıyorlar, yeni üyelerin bazıları Avrupa Birliği ekonomisini sünger gibi emdiler; zaten euro takvimine uymuyorlar, Macaristan'ın, Polonya'nın bu takvime uymaya zaten niyetleri yok. Bu Maastricht kriterleri yeni baştan tartışılıyor. Böyle bir ortamda kafa yoranların aksine, Türkiye'nin Avrupa Birliği için olmazsa olmaz olduğunu bilenlerin aksine, düz bir mantıkla, Türkiye'nin büyük nüfusuyla, çözülmemiş sorunlarıyla Avrupa Birliğine altından kalkılamaz bir yük getireceğini düşünenler var. Esasen, bu düşüncelerin bilinçaltında da elbette başka şeyler var.

 

Aslında, sorumluluk bilinci taşıyan her Avrupa Birliği üyesinin ve Brüksel'in de bu ortamda en son isteyeceği şey Türkiye'yle kriz yaşamak olmalıdır.

 

Başka bir sebepse, Avrupa'nın, İslam'ı tanımak, İslam'la yüzleşmekten, Türkleri tanımak ve Türklerle yüzleşmekten sürekli kaçmalarıdır. Oysa, Avrupa, en az Türkler kadar uygar, kaliteli siyaset örneği göstererek, laik İslam cumhuriyetiyle, Türklerle tanışmak ve yüzleşmek ve onları anlamaya çalışmak durumundadır. Bu bulaşma zaten eninde sonunda olacaktır; küreselleşen bir dünyada kimse buna mani olamayacaktır.

 

Ezberlemişler bazı cümleleri: İslam şiddet içeriyor, imtiyazlı ortaklık, sınırları açın, kapıları kapatın, öksürmeyin, yürümeyin, 301'i değiştirin, kaldırın gibi Şimdi, orada şunu söylemek lazım: Ey Fransa, zaten sizin kamuoyunuz sizin bu çıkarttığınız yasadan hiçbir şekilde hoşnut değil. Teknolojik olarak, ekonomik olarak bazı birtakım üstünlükleriniz olmuş olabilir, ancak şunu bilmelisiniz ki: Türkiye, insanî faziletler açısından, insan hakları açısından, hoşgörü geleneği açısından kültürel anlamda sizden hiç ders alacak durumda değildir. İnanmazsanız, Fransız tarihçilerine, Fransız sosyologlarına sorarsınız. Zaten, halkınız da bunu bilmektedir.

 

Her milletin, tarihinde doğruları, yanlışları vardır. Dünya siyasetçileri, ilkelerinden, inançlarından ödün vermeden, yurt ve dünya gerçeklerini özümsemek ve görmek istediklerini, gözlerini kapatmadan, kompleksiz bir şekilde ülkelerini geleceğe hazırlamak zorundadırlar.

 

Hayatta her şeyi satın alabilirsiniz ama tecrübeyi asla. Onun için, bin yıllık tarihî geçmişi olan ve himayesindeki ülkelere şefkatli, özgürlükçü, hatta pozitif ayırımcı tutumuyla sakın Türkiye Cumhuriyeti'ne kimse masal okumaya kalkışmasın. Türkiye Cumhuriyeti'nin zaten geçmişten beri Fransa'yla yüzyıllardır süren çok iyi ilişkileri var: Edebiyatı edebiyatından etkilenmiştir. Bu iyi ilişkileri, böyle saçma sapan, gayriinsani, insan haklarına aykırı yasalarla zedelemeyelim.

 

Fransızlar bu yasayı parlamentolarına ilk getirdikleri zaman eğer gerekli müdahale yapılmış olsaydı, bu iş bu kadar çığırından çıkmayacaktı. O arada biz ne yapıyorduk: Ha bire terörle mücadelede vatan evlatlarını kaybederken, Kuzey Irak'ta Türkmenlerin katledilmesine seyirci kalıyorduk. Şüpheli bir helikopter görünce, Bandırma'dan hemen F-16'ları kaldırıp, aman acaba Apo'ya bir şey mi olur diye, böyle, bomba yüklü savaş uçaklarını kaldırıyorduk.

 

Bu arada Sayın Dışişleri Bakanımız buradalarken kendilerine bir soru yöneltmek istiyorum: Abdullah Öcalan'ın tansiyon ve kan değerleri neden her gün Avrupa Birliğine fakslanmaktadır? Ben bunu doğrusu çok merak ediyorum, bunun da cevabını istiyorum.

 

Kendi gerçeklerinizle yüzleşmedikten sonra problemleri çözemezsiniz arkadaşlar. (Anavatan Partisi sıralarından alkışlar) Ben sizin yanınızdaydım zaten, ben biliyorum sizi, çok iyi biliyorum, merak etmeyin. Beraberdik iki sene, beraberdik. (AK Parti sıralarından gürültüler)

 

Şimdi bakın, burada biz birbirimizi yemek için değil, Fransız parlamentosuna demokrasi dersi vermek için toplandık. Öyle, laf atmayla filan bir yere varamazsınız, lütfen, lütfen Dinleyin, cevabınızı verirsiniz.

 

Şimdi, bizim ülkemizde de bir acayiplikler, hukuksuzluklar elbette yaşanmıyor değil, ama her ülke kendi özüne dönmeli, kendi önce yanlışlarını düzeltmeli. Fransız düşünür Voltaire'in çocukları, hani, "düşüncenize katılmıyorum ama onları söyleme özgürlüğünüzü savunmak için ölebilirim" diyen Fransız filozof Jean-Jacques Rousseau'nun çocukları, "anlayış hatalar bahçesine ekilse bile yeşerebilir" sözlerinden ders almalılar Montesque'nin çocukları: Bakın, soykırım iddia ettiğiniz Osmanlı İmparatorluğu'nda devlet yönetiminde kaç tane Ermeni varmış? 22 tane bakan, 33 tane milletvekili, 7 tane büyükelçi, on bir tane konsolos, yirmi dokuz tane paşa, onbir tane profesör. Burada tarihî gerçekleri ortaya koyacağız.

 

Sayın milletvekilleri, yüce Türk milleti, Sayın Avrupa Birliği; Türkler ve Ermeniler aynı coğrafyada bin yıl huzur içinde birlikte yaşadılar. Zaten bizim derdimiz bizlerle birlikte olan, iç içe olan Ermeni vatandaşlarımızla değildir. Onlar zaten bizler gibi birinci sınıf vatandaşımızdır.

 

Şimdi, bu aynı kültürel değerleri benimsediğimiz Ermeniler, Celal Bayar'ın, Cumhurbaşkanı iken Amerika Birleşik Devletlerini ziyaretinde Amerika'daki Ermeniler Reisicumhurumuz geldi diye onu ağırlamakta bir yarış içine giriyorlar. Bunların belgeleri var.

 

Defalarca Bizanslılar tarafından oradan oraya sürülen, zulme uğrayan Ermeniler'e -biliyorsunuz diğer kiliseler tarafından da onlar horlanmışlardır, dışlanmışlardır- bizatihi Fatih Sultan Mehmet tarafından Patrikhane açılıp ve patriği atanmıştır. Bazı vergi muafiyetleri ve imtiyazlar dolayısıyla Osmanlı'da bazı Ermeniler bu Osmanlı halkından daha iyi evlerde oturmakta ve daha iyi ekonomik şartlarda yaşamaktaydılar. Maalesef Birinci Dünya Savaşı sırasında Yemen çöllerinden Galiçya'ya kadar savaş halinde olan, savaşta olan Osmanlı Devletine karşı emperyalist güçlerin piyonu oldu Ermeniler ve onlarla işbirliği yaptılar, toplu katliamlar gerçekleştirdiler. Elbette bu milletin de eli armut toplamıyordu. Müslüman komşularına zulmedenlerle mücadeleye girdiler ve ölümler de oldu, yanlışlar da oldu. Fransa zaten biliyor ama, hemen şurada Ermeni çeteleri tarafından katledilen Osmanlı vatandaşlarının, Osmanlı'nın fotoğraflarının iki tanesini göstermek istiyorum. Bu pek çok arşivde var. Zaten arşivlerimiz de açık.

 

Osmanlı Devleti bu işgal güçleriyle işbirliği içerisinde ve bu kalleşliğin karşısında da isyancı Ermenileri tehcir etme kararı alıyor. Nitekim, daha sonra, tehcir sonrasında da eğer vaktimiz yeterse neden soykırım olmadığını tek tek belgeleriyle de ifade edebiliriz, 350 binden fazla Ermeni vatandaşı da ülke topraklarına geri dönüyor. Benim, biraz evvel gösterdiğim fotoğraflar gibi, Türkiye Cumhuriyeti'nin arşivleri açık, her yer belge kaynıyor. Gerçekten merak edenler varsa, zaten gerçekleri bilirdi. Fransa'ya bunu söylüyorum.

 

Osmanlı himayesinde otuz kadar toplum varken, neden Ermeniler bu cüreti gösterdi? Ermenistan'ın oluşumundan sonra kendi parlamentolarını basarak, kendi milletvekillerini katleden Taşnaklar, Tiflis'te ve Anadolu'da neler yaptılar? Hınçaklar nasıl katliamlar yaptılar? 1905'te II. Abdülhamit'in arabasına bomba konularak katletmeye çalışanlar Ermeniler değil miydi? Talat Paşa'yı Nemesis Ermeni örgütü, Cemal Paşa'yı Taşnaklar öldürmedi mi? Avustralya'dan Amerika Birleşik Devletleri'ne kırkın üzerinde Türk diplomatı öldürülmedi mi? Şimdi aynı Ermenistan, 1915 olaylarını soykırım diye niteleyen, iddia eden Ermenistan, Karabağ'da daha birkaç yıl önce 1,5 milyon Azerî Türk'ünü topraklarından etmedi, mezalime uğratmadı mı, katletmedi mi? Bunları, çağdaş dünya maalesef seyretmedi mi? Hınçak yanlısı ASALA terör örgütünün kuruluş amacı, Doğu, Güneydoğu Anadolu'yu Türklerden almak, sözde Ermeni soykırımını kabul ettirmek değil miydi?

 

Şimdi, Fransa'nın ağız birliği yaptığı bu Ermenistan, böyle bir kara lekeyi üzerinde taşıyor, hâlâ çocuklarına Türk düşmanlığını aşılıyor, sözde soykırım anıtlarını ziyaret ettiriyor, ders kitaplarında dahi küçücük beyinleri zehirliyor.

 

Ermenilerin iddiası şudur: Uluslararası ilkelere, insafa, gereklere, gerçeklere sığmayacak şekilde doğduğu ve oluştuğu bölgeleri olarak gördüğü Kars, Erzurum, Van, Iğdır gibi illeri bize verin diyor. Eğer aklına esen her ülke yaşadığı toprakları eğer isteyecek olsa, orayı, burayı bize verin diyecek olsa, bu nasıl bir akılsızlıktır, bunun nasıl izanla bağdaşır bir yanı vardır, bunu anlamak mümkün değildir. Düşünebiliyor musunuz değerli arkadaşlar, dünyanın altı üstüne gelmez miydi? Şimdi, Fransa kalkmış, böyle bir toplumun avukatlığına soyunuyor.

 

Sadece Fransa mı, ? On sekiz tane ülke soykırımı parlamentolarında kabul etmiş. Bu ülkelerden Polonya, Arjantin, Almanya, Uruguay, Venezüella ve Litvanya parlamentoları bu kararları 2005 yılı içerisinde kabul etmiş. O zaman bu iktidar neredeydi? Bu iktidarın ilgisizliğinden istifade ederek bu kararlar alındı.

 

Bugün, Nobel ülkesi İsveç'te de başladılar, bizde de, sözde Ermeni soykırımını inkâr suç sayılsın diye. Hatta, pek çok ülke, Ermeni, Süryani, Asuri, Keldani, hatta, Çingeneler ve Pontus Rumlara yönelik -Osmanlı İmparatorluğu döneminde- soykırımı, Türkiye'nin, Avrupa Birliği sürecinde tanımasını istediler. İşte Jacques Chirac'ın da sonra "üzgünüm" dediği gibi, bir hafta önce de Erivan'da "Avrupa Birliğine, Türkiye, Ermeni soykırımını tanımadığı takdirde giremez" dediği gibi. İşte, fikir ve özgürlükler ülkesi addettiğimiz Fransa ve diğer ülkelerin yaptıkları şeyler bunlar.

 

Sadece Nobel ülkesi İsveç'te dedim Orhan Pamuk'la ilgili de birkaç şey söylemek istiyorum. Orhan Pamuk'u, görüşlerine katılmamakla birlikte, aldığı ödülden dolayı tebrik ediyorum. Fakat, kendisi adına üzgünüm. Kendisi adına bir şansızlık olduğunu düşünüyorum. Çünkü, Ermeni soykırımı gibi, sözde, kendi milletiyle çatışan birtakım görüşleri dolayısıyla Bu görüşler, sözde Ermeni soykırımı sözleri ve Türkiye'ye bulunduğu atıflar edebî yönünün önünü geçmiştir. Yani, kendisi adına üzgünüm ve kendisi için bunun bir şanssızlık olduğunu düşünüyorum; çünkü, her zaman bu böyle anılacak. Yalnız, tabii, kendisinin bir lafı var, diyor ki: "Bu ödül Türkiye'ye verilmiştir." Alacağı ödülün de, gelir vergisine mensup olsun, olmasın ya da veraset ve intikal vergisine dahil olsun, olmasın, vergisini Türkiye'ye vereceğine inandığımı belirtmek istiyorum.

 

Şimdi, biz, Montesque'den bahsettik, Jan Jack Russo'dan bahsettik, Voltaire'den bahsettik.

 

Fransız Hükümetine, Fransız Parlamentosuna, Fransız Ulusal Meclisine, Mösyö Sarkozy'e, Chirac'a bir şey söylemek istiyorum: Bizim tasavvufumuzda, bizim edebiyatımızda önder olmuş bir düşünürümüz var, Mevlânâ Celaleddini Rumi var, onun bir sözü var, diyor ki:

 

"Şefkat ü merhamette güneş gibi ol!

 

Başkalarının kusurunu örtmekte gece gibi ol!

Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol!" (Anavatan Partisi sıralarından alkışlar)

 

Biz de, Türkiye Büyük Millet Meclisi olarak Fransa'yı ya olduğu gibi görünmeye ya göründüğü gibi olmaya davet ediyoruz.

 

"Ermeni soykırımı yoktur" diyen tarihçileri, edebiyatçıları tehditten, yargılamaktan, ceza vermekten -ki, bunu yıllardır yapıyorsunuz- önce bundan vazgeçeceksiniz, sonra Fransa'da yaşayan, mesela, bir Türk tarihçi var, tarih profesörü Hasan Dilan. Fransa'da 2.500 tane belge ele geçirmiş ve kesinlikle, Türkiye'de yaşanan 1915 olaylarının bir Ermeni soykırımı olmadığını zaten belgeleriyle ortaya koyuyor. Ülkenizde yaşayan Fransız tarihçilerine, sosyologlarına, Türk tarihçilerine, Ermeni tarihçilerine önce soracaksınız, ondan sonra, bilip bilmediğiniz konularda Parlamentonuzda getirip, öyle, yasa çıkarmayacaksınız. Önce kendi geçmişinizle yüzleşeceksiniz.

 

Şimdi, elimde benim bir kanun teklifi var. O kanun teklifini göstereceğim. Şimdi, bu kanun teklifi, benim Türkiye Büyük Millet Meclisinde verdiğim, Fransa'nın Cezayir'de yaptığı soykırımı inkâr edenlerin suçlu olarak görülmesini sağlayacak bir kanun teklifi.

 

Şimdi, bunu yapmak çok kolay. Bunu çıkarmak 5 dakikalık bir iş. Şimdi, böyle bir kanun teklifi de var, ancak biz sizin kadar küçülmek istemiyoruz.

 

Şimdi, Fransızlar sömürgesi olan Cezayir'de neler yapmışlar, bu kanun teklifinin içeriğiyle ilgili biraz bilgi vermek istiyorum.

 

Yüz otuz yıl boyunca 1,5 milyon Cezayirlinin hayatını kaybetmesine sebep olan Fransızlar Hele Avrupa'nın ve Fransa'nın Nazi işgalinden kurtulduğu gün olan 8 Mayıs 1945'te 45 bin Cezayirli sokaklara dökülüyor. Bu arada, Cezayirliler, zaten Fransa'nın Alman işgalindeyken, Almanya'yla savaşında, Nazi işgalinde, savaşında Fransız askerleriyle birlikte Cezayir Halkı, Cezayir askerleri de onlarla birlikte aynı cephede savaşıyorlar. Bu Nazi işgalinden kurtulunduğu gün Tabii bu savaşmanın karşılığında da bağımsızlıkları kendilerine vaat ediliyor Fransız Hükûmeti tarafından. Onlar tabii bağımsızlıkları için mücadele ediyorlar ve istiyorlar. Sokağa dökülen Cezayirliler, acımasızca, iki ateş arasında, sokaklarda takır takır katlediliyor. Delillerle sabit, pek çok canlı şahidi bulunan, bizzat olaylarda yer alan askerlerin itiraflarında belirtilen, belgelere dayalı, yaptığınız soykırımı kabul etmek bir yana, sorumluluğunu dahi üstlenmiş değilsiniz. Fransız Generali Poul Tetjen, "Beni-Masus ve Paul-Ceases Kamplarında Cezayirlilere yapılan soykırımın sorumluluğunu daha fazla ben taşıyamam" diyerek bir yazı yazmış ve görevinden istifa etmiştir. General Palide Molardie aynı gerekçelerle de görevinden alınmasını istemiştir. Bütün bunların belgeleri vardır ve savaş sekreteri Maks Löjyon bunların hiçbirini inkar etmemiştir.

 

Kamyonlar dolusu Cezayirli toplama kamplarında katledilmiştir. Köyünde keçisiyle, lahanasıyla uğraşan ve tek suçu Cezayirli olmak olan sivil halk "Burayı yasak bölge ilan ediyoruz, yasak bölgeye girdiniz." dedikten hemen 1 dakika sonra katledilmişlerdir, işkence odalarına alınmışlardır.

 

Şimdi, bunu tarih biliyor. Bilinmeyen yönleri her ülkede ortaya çıksın, herkes arşivlerini açsın, herkes geçmişiyle yüzleşsin. Zaten sizin handikabınız da orada. Biz, "Ermeni soykırımı yoktur." diyoruz, arşivlerimizi her ülkeye açıyoruz; siz, "Cezayir soykırımıyla ilgili tarih yazmak tarihçilerin işidir." diyorsunuz.

 

Değerli arkadaşlar, bu kanun teklifi de, esasen bir misilleme değildir. Çünkü, olan bir şey ile olan bir şey misilleme olur. Cezayir soykırımı vardır, Ermeni soykırımı yoktur.

 

Siyasi soykırım, düşünce soykırımı yapmak Fransız Parlamentosunun işi haline geldi ve bütün Avrupa Birliğinin de şiddetini üzerine çekti. Fıscher, Olly Rehn, Krechner, Rasmussen, herkes birtakım açıklamalar yapıyor ve Fransa, elbette, burada, tarihinden, geçmişinden gelen, geleneklerinden gelen, milletine ve tarihine bir ihanet etti.

 

Şimdi, sayın milletvekilleri, Yüce Türk milleti; Fransa bu yaptıklarıyla köşeye sıkışmıştır. Tarihçiler de, demokrasiye inanan, doğruları savunan siyasiler de, Fransa'nın ayıbını hiç çekinmeden ortaya koydular. Bu planlı, siyasi saldırılar karşısında serinkanlı olmak ve etkili çözüm yolları ortaya koymak durumundayız. Elbette Fransız malları boykot edilebilir, elbette Türk soykırımı anıtları dikilebilir. Ama, esas olan, Türk milletine yakışır, sağduyulu yaklaşım, Türk hukukçularının girişimiyle, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine bu haksızlığın giderilmesi için çalışmak, gerekirse her gün Birleşmiş Milletlere müracaat etmek, her gün NATO'ya müracaat etmek, çok çalışmak, aydınlarımızla, tarihçilerimizle, edebiyatçılarımızla, kitap, resim, kültürel, sanatsal eserlerimizle, sanatçılarımızla, Avrupa'nın ve dünyanın at gözlüklerini bir an evvel çıkarıp, Türklerle, laik Türkiye Cumhuriyeti'yle, İslam'la yüzleşmelerini bir an önce sağlamamız lazım. Türk siyaseti de, yaptığı yanlışlardan bir an önce ders alarak, bir an evvel kendine gelmelidir, ayakları yere basan, akılcı, zafiyetten uzak politikalarla, gelecek nesillere çağdaş bir Türkiye bırakmalıdır.

 

Son sözlerim olarak, sizlere, çok önemli, gerçekleri gerçek manada halkın dilinden dile getiren bir mektubu göstermek istiyorum değerli arkadaşlar müsaadenizle. Bu mektup, Erzurum'un Ilıca ilçesi Alaca köyünden gelen bir mektup. Bu gülle birlikte, bizim Partideki bir arkadaşımızla birlikte, bunu, bana, bu konuyla ilgili konuşmamız için, savunmamız için, anlatmamız için göndermişler. Diyor ki:

 

"Sayın Milletvekilim,

 

Biz Alaca köyü halkı olarak bu Fransa'nın yaptıklarını kınıyoruz. Ermeniler bizim kadın ve çocuklarımızı, hiç suçu yokken, kendi köyümüzde katlettiler, kurşuna dizdiler. İhtiyarları ve kadınları ahıra doldurup ahırı tutuşturdular. Çok acılar çektik. Bu gülü Meclise gönderiyoruz. Bizim sesimizi duyurun.

 

Ben küçüktüm, köyün büyükleri savaştaydı. Ermenilerin yaptıklarını herkes biliyor. Canlı şahitleri çok ama biz kimseyle kötü olmak istemiyoruz.

 

Selamlar.

 

Ahmet Seydi Duran

 

Alaca köyü

 

Ilıca/Erzurum"

 

İşte, değerli arkadaşlar, sayın milletvekilleri; bu Erzurum'un Alaca köyünden gelen gül, orada katledilen, Ermeniler tarafından, Ermeni çeteleri tarafından katledilen Türk kadın ve çocuklarının kanından almıştır rengini. Biz, Türk milletinin göndermiş olduğu bu iyi niyet. İşte, Türk milleti bu kadar büyük, bu kadar büyük Bu iyi niyetli "Biz kimseyle kötü olmak istemiyoruz ama böyle şeyler yaşandı. Bu tarihî bir gerçektir. Ermeni soykırımı bir yalandır." diyor.

 

İşte, biz, rengini katledilen Türk kadın ve çocuklarının kanından almış olan, Erzurum'un Alaca köyünden gelen bu güle hak ettiği cevabı Avrupa Birliği'ne vererek ve gereklerini yerine getirerek, Türkiye'yi gerçek manada Ermeni soykırımının olmadığıyla ilgili de, Avrupa Birliği'ne uyum çerçevesinde, Avrupa Birliği'ne bizim ne kadar gerekli olduğumuzu, Avrupa Birliği için Türkiye'nin olmazsa olmaz olduğunu da anlatabilmek için, işte, bu köylümüzün yüreğinin, Türk milletinin büyüklüğünün farkında olmak, bilmek mecburiyetindeyiz, buna göre hareket etmek durumundayız.

 

Bu duygularla, hepinize saygılar sunuyor, teşekkür ediyorum. (CHP ve Anavatan Partisi sıralarından alkışlar)

 ----------------------
- ERMENİ ARAŞTIRMALARI, Sayı 22, Yaz 2006
            Tavsiye Et

   «  Geri
Yorumlar