Anasayfaİletişim
  
English

Yurt Dışına Kaçan Ermenilerin İkinci Meşrutiyet'in İlanı Üzerine Geri Dönme Çabaları

Yrd. Doç. Dr. Hasan BABACAN*
ERMENİ ARAŞTIRMALARI, Sayı 10, Yaz 2003

 

Title: Armenian Migration Abroad and Their Intentions for Coming Back to Turkey After the Declaration of the Second Constitutional Rule, Meşrutiyet.


Abstract: Beginning with the second half of the 19th century, because of the variety of the reasons, Ottoman Armenians began to migrate to the United States, Russia and other European countries. The Armenian Church and Western powers encouraged the Ottoman Armenians to take up the arms against the state to establish an Armenian state in densely Turkish populated areas.  Reign of Abdülhamit II empowered policies to topple separatist Armenian activities and due to success of these policies, the Armenians failed to achieve their objectives and many Armenians left the country. After the declaration of the Second Constitutional Rule, Meşrutiyet, runaway Armenians applied to the state for their return. Armenian applicants mostly argued that they escaped from Abdülhamit’s iron rule and they expected that the reign of the freedom would ensure their return and repossession of their assets in the Empire.


Keywords: Armenian Migration, Northern Anatolia, Kurd Clans, Abdülhamit II, Missionaries, Diaspora Armenians.    


Anahtar Kelimeler: Ermeni göçü, Kuzey Anadolu, Kürt Aşiretleri, II. Abdülhamit, Misyonerler, Diyaspora Ermenileri


GİRİŞ


Osmanlı vatandaşı olarak yüzyıllardır rahat ve huzur içerisinde yaşayan Ermenilerle Avrupa devletlerinin ilişkisi, 18. yüzyıldan itibaren Avrupa’da meydana gelen, siyasi sosyal ve ekonomik köklü değişim süreci ve buna bağlı olarak ortaya çıkan sömürgecilik düşüncesi sonucunda başlamıştır.


Dönemin büyük Avrupa Devletleri (Düvel-i Muazzama), Asya’nın kapısı olması sebebiyle daha çok, Osmanlı Doğu Anadolusu ve güney vilayetleriyle emperyalist politikaları sebebiyle ilgileniyorlardı. Bu ilgileri, bölgede yaşayan gayrimüslim unsurlardı. Bunlar da özellikle Ermeniler, Suriye Lübnan ve diğer bölgelerde yaşayan Hıristiyan unsurlardı. Özellikle Ermeniler, Anadolu’nun orta kesimlerinden doğuya doğru hatta Çukurova bölgesi gibi Akdeniz’e sınır, Ortadoğu’ya, körfezlere ve doğu ticaret yollarına hakim bölgelerde yaygın olarak yaşamaları sebebiyle daha çok ilgi çekiyordu.


İşte bu özel konumları sebebiyle Ermeniler ve Ermeni meselesi 18. yüzyıldan itibaren özellikle Rusya, Fransa ve İngiltere tarafından Şark Meselesi’nin bir parçası olarak, Hıristiyan Osmanlı vatandaşlarının haklarını korumak bahanesiyle sıkça gündeme getirilmeye başlanmıştır. 19. yüzyılın başlarından itibaren bu devletlere Amerika Birleşik Devletleri de eklenmiştir.


Ermenilerle ilgilenen batılı devletlerin ilginç olan ortak noktaları, her devletin Ermenilere kendi mezheplerini kabul ettirerek yanlarına çekme gayretleridir. Bu açıdan Osmanlı Ermenileriyle ilk ilgilenen, Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’de siyasi ve ekonomik çıkarlarını temin, hatta sürekli kılmak isteyen, Rusya ve İngiltere’nin bölgede bulunmasını veya onların güdümünde bir Ermenistan kurulmasını menfaatlerine aykırı bulan Fransa olmuştur. Bu amaçla Fransa, Ermeniler arasında Katolik mezhebinin yayılması için propagandalarına başlamıştır.


Ermeni meselesinin 93 Harbi’nden sonra uluslararası boyut kazanması üzerine Ermeniler, Doğu Anadolu’da bir devlet kurmak hayaliyle başta Fransa olmak üzere Avrupa devletleri ve Amerika ile daha sıkı ilişkiler kurmaya ve o ülkelerde siyasi faaliyetlere başlamışlardır. Katolik misyonerlerin 19. yüzyılın başlarından itibaren Anadolu’dan Paris’e gönderdikleri Ermeniler, özellikle maddi durumu iyi olmayan öğrenciler ve birkaç iş adamından oluşmaktaydı. Bu kimseler Fransa hükümetinin de desteğiyle çeşitli gazeteler çıkararak bir Ermeni Kamuoyu oluşturmaya ve bu yayınları Anadolu’ya göndererek Ermeni halkını bilinçlendirmeye çalışıyorlardı.


Ermeniler, Osmanlı sınırlarında çıkarılan eylemleri çarpıtarak, Türklerin kendilerini yok ettikleri asılsız propagandalarıyla batı kamuoyunu kendi yanlarına çekmeye çalışıyorlardı. Onların bu yöndeki propagandalarına inanan Fransız halkı, bazı devlet adamları ve bir kısım aydınlar, Ermeniler lehine faaliyetlerini artırmışlar, Batı kamuoyunda ‘Zavallı Ermeni’ ‘Katil Türk’ imajının yerleşmesinde önemli rol oynamışlardır.


Fransa’dan başka Osmanlı Ermenileriyle yakından ilgilenen ve onlara kapılarını bir diğer ülke de Rusya olmuştur. Çarlık Rusya’sı geleneksel sıcak denizlere inme politikasının önünde büyük bir engel olarak gördüğü Osmanlı Devletini yıkabilmek için Doğu Anadolu’daki Osmanlı Ermenilerini ve İran’daki Ermenileri kullanmaya başlamıştır.


Çar I. Petro, Doğu ticaretinden rahatça faydalanabilmek için daha 18. yüzyılda Ermenilerden istifade etmeyi düşünmüş ve onlara kendi ülkesine geldikleri takdirde dini siyasi her türlü imkânları tanıyacağı yönünde vaatlerde bulunarak, Ermenilerin Rusya’ya bağlanması ve ondan destek beklemesini sağlamıştır. Özellikle de Rusya’nın 20 Haziran 1804 tarihinde İran ile yaptığı savaşı kazanarak İran’ın bölgedeki otoritesini kırdıktan sonra, Ermenilerle aralarında mezhep ve ırk farkı olmasına rağmen Ruslara meyletmeye başladığı görülür.


Ermenilerin Kafkasya’da sempatisini kazanan Ruslar, yüzyıllardır Osmanlı-İran arasında ihtilaflara neden olsa da Türk nüfusunun çoğunlukta bulunduğu (% 73) Revan Hanlığı’nın Ermenistan Vilayeti şekline dönüştürülmesi politikasını uygulamaya başladılar. Bu politika çerçevesinde Rus İncil Cemiyeti, 1815’te Petersburg’da 15.000 Ermenice İncil bastırdı. Bu emellerini hemen hemen tamamı Türkçe konuşan Osmanlı Ermenilerine de ulaştırabilmek için 1822 yılında Türkçe İncil bastırıp Ermenilere dağıttı.


Bir taraftan dini propagandaya devam eden Rusya diğer yandan da Kafkaslardan güneye doğru yayılmasına devam ediyordu. Bu ilerlemesi sonucunda Ermenilerin kutsal şehri olan Eçmiyazin şehrinin de bulunduğu Revan bölgesini ele geçirdi. Rusya’nın bu yayılmasına karşı koyamayan İran ile Rusya arasında 5 Mart 1828 yılında imzalanan Türkmençay Antlaşması Ermeniler için de bir dönüm noktası olmuştur. Başlangıçta bağımsız bir Ermenistan olarak ilan edilen bölge, kısa süre sonra Rusya tarafından ilhak edilmiştir.


İran’la yapılan savaşta Ermeniler Ruslara öncülük ve kılavuzluk ettiler. Özellikle Türkmençay Anlaşmasının imzalanmasının ardından etrafta bulunan ve bölge sınırları dışında kalan Ermeniler gönüllü veya bazen zorla mal-mülklerini satarak Revan bölgesine göçürülmüşlerdir. Böylece Çar I. Nikola Revan Hanlığı’nı Ermenistan Vilayeti’ne çevirme yönünde önemli bir adım atmış oluyordu. Rusya, bu faaliyetleriyle Doğu ve Batı Türklüğünün irtibatını kesmiş oluyordu.


Rusya’da Ermeni diasporasının ortaya çıkması işte bu olaylar sonrası görülür. Yaşadıkları bölgede mezhep ırk ve inanç farkı olmasına rağmen tek Hıristiyan olan Rusya’dan başka yakınlaşacakları devlet olmayan Ermeniler, kiliselerinin de tesiriyle Rusya’ya çeşitli sebeplerle göç etme ve yerleşme haklarını elde ettiler. Ermeni gençlerinin bir çoğuna Rusya’daki üniversitelerde okuma hakkı tanındı. Bu üniversitelerde yetişen gençlerden bazıları da Rus devletinin idari ve askeri kadrolarına atandılar.


Ayrıca Ruslar saygın ilim kurumlarından olan Petersburg’daki İmparatorluk İlimler Akademisi’nde Ermeni tarihi ve edebiyatı üzerine metin ve tercümeler yayınlamaya başlayarak Ermeni aydın sınıfının da yetişmesine ve onların kültürel kimliklerini geliştirmelerine yardımcı oluyorlardı. Böylece Osmanlı Ermenilerine de ulaşarak Osmanlı Devletini içten vuracak bir güce kavuşmayı amaçlıyorlardı.


Ruslar bu amaçlarında da başarılı olduklarını 1828–29 Osmanlı-Rus Harbi’nde gördüler. Çünkü ordularındaki Ermeni subaylar ve idari kadrolar, bu savaşta Osmanlı Ermenileriyle karşı karşıya geldiler, onların Osmanlı Devletine karşı kışkırtılmalarında etkin görev aldılar. Üstelik savaşın sonunda imzalanan Edirne Antlaşmasına konulan bir madde ile -İran’da olduğu gibi- Rusya’ya göç etmek isteyen Ermeni ve diğer Hıristiyan unsurlara izin verilmesi yönünde şartlar ileri sürüldü. Bunun sonucunda da 1830 yılında Rusya’ya oldukça fazla sayıda Ermeni’nin göç ettiği görüldü.


Rus Çarı, ülkesinde yaşayan ve emrinde çalışan Ermeniler vasıtasıyla Osmanlı Devleti üzerindeki emellerini gerçekleştirmek için önemli bir faaliyet daha göstermişti ki bu da, 1877–78 Osmanlı Rus Harbi sırasında, bölgede yaşayan Rus yanlısı Ermenilere silah, araç, gereç sağlayarak Rus ordusunun bölgedeki faaliyetlerini kolaylaştırmış olacaktı. Kaldı ki 93 Harbi sonrası imzalanan Ayastefanos Antlaşması’nda Osmanlı Ermenileri ile ilgili bir maddenin bulunması, Ermeni meselesinin ilk kez uluslar arası bir antlaşmada yer almasını sağlamış oluyordu.


Ermenilerin din ve mezheplerine karışmıyormuş gibi görünen Rusya yavaş yavaş onları Ortodokslaştırma planı uyguluyordu. Yukarıda Fransızların politikalarında değindiğimiz gibi her devlet bölge ahalisine kendi mezhebini kabul ettirme peşinde idi. Ruslar aslında özellikle Osmanlı Ermenilerini kendi nüfuzuna alarak Doğu Anadolu’nun ardından Adana ve Çukurova’ya inmeyi planlıyorlardı. Ermeniler de Rusya’nın bu politikasına alet olarak kendilerine Çukurova’dan başlayıp bütün Doğu Anadolu’yu kapsayan bir devlet kuracağına inanıyordu.


Bu arada bazı Ermeni grupları Rusya hakimiyetindeki Kafkas topraklarına göç ediyorlardı. Doğu Anadolu bölgesi ile yakından ilgilenen ve Hamidiye alaylarının kurulmasından memnun olmayan Rusya, bölgedeki Ermenileri göçe teşvik ediyordu. Rusya’nın amacı, Osmanlı Devletinin aşiretleri silahlandırarak Ermenilere saldırmaları sonucu Ermeniler Rusya’ya iltica etmeye mecbur kalıyorlarmış gibi bir hava yaratarak Avrupa’nın dikkatini bölgenin üzerine çekmek idi. Rusların bu emel ve faaliyetlerini Ermeni gazeteleri de sürekli işleyerek Ermeniler arasında ve Avrupa kamuoyunda Rusların politikalarını destekler mahiyette propaganda yapıyorlardı.


Aslında bu şartlar altında Ermeniler Osmanlı idaresinden gerçekten memnun kalmamış olsalardı Rusya’ya göçenlerin sayısı oldukça fazla olması gerekirdi. Rusya da zaten Kafkasya’ya kitlesel bir Ermeni göçünü istemiyordu. Hatta bazı Ermeni gurupların bazen Rus yetkililer tarafından geri çevrildikleri de görülmüştü.


Ermeni diasporasının oluştuğu faaliyetlerini günümüze kadar sürdüğü bir diğer ülke de Amerika Birleşik Devletleri (ABD)dir. Ancak 19. yüzyılın ikince yarısına kadar Amerika’da bir Ermeni varlığı yoktu. Ermeniler 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yavaş yavaş Amerika’ya göç etmeye başladılar. Osmanlı Devletinden Amerika’ya yönelik Ermeni göçünü, Anadolu’ya 1820’li yıllarda gelen Amerikalı misyonerler başlattılar. 1830’dan itibaren İstanbul’u kendilerine merkez edinen Amerikan misyonerleri, Anadolu’nun en ücra köşelerine kadar gidip Ermeniler adına bir eğitim seferberliği başlattılar. Bu eğitim sonucu Ermeni gençlerinde Amerika’yı görme arzusu uyandı. İşte Amerika’ya göç eden Ermenilerin ilk grubunu, eğitimlerini sürdürmek amacıyla Amerika’ya giden bu öğrenciler teşkil etmekteydi. Eğitimini tamamlayanlardan bir kısmı Amerika’ya yerleşti. Amerikan pasaportu ile dönenlerden din eğitimi almış olanlar Protestan kilisesinde, hukuk, tıp ve eczacılık eğitimi görenler ise İstanbul’da serbest olarak çalışmaya başladılar.


Amerika’ya giden ikinci Ermeni grubunu küçük esnaf, sanatkar ve köylü sınıfı oluşturmaktaydı. Bunlar daha çok tarım ve sanayi alanındaki gelişmeler sonucu büyük miktarda iş gücüne ihtiyacı olan Amerika’nın isteklerine uygundu. Ancak bu göçmenlerin daha çok misyonerlerin yoğun olarak faaliyet gösterdikleri yerlerde ikamet edenlerdendi. Önce bekarlar gitmiş daha sonra yakınlarını götürmüşlerdir. Üçüncü grubu ise isyanlar sonucu Anadolu’yu terk edenler oluşturmaktaydı. 1890 yılından itibaren Anadolu’da meydana gelen başarısız isyan hareketleri sonucu Ermeni ahalisinin desteğini alamayan zengin şehirli tüccarlar ve ihtilalci dernek üyeleridir. Ayrıca bu grup İran, Mısır, Avrupa’daki diğer ülkelere de göç etmişlerdir.


Amerika’ya göçen Ermenilerin faaliyetleri sonucunda 1894 tarihinde ilk defa Amerika Senatosunda Ermeni sorunu gündeme gelmişti. Amerika, Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde açtığı okullar vasıtasıyla Anadolu’daki Ermenileri Protestan mezhebine çekmeye başlamıştı. Bunu daha ileri götürerek 1895 yılında Sivas ve Erzurum’da Amerikan konsolosluğu açıldı. Bu dönemde Ermeni Hınçak ve Taşnak komiteleri Anadolu’da kanlı eylemlere başladılar.


1896 yılından sonra özellikle Amerikan misyonerlerin faaliyetlerinin yoğun olduğu Harput Merzifon gibi önemli merkezlerde yaşayan Ermeni nüfusunun yarıdan fazlası Amerika’ya göç etti. Dikkat çekici olan nokta Osmanlı’dan göçen Ermenilerin bazılarının, Amerikan pasaportu alarak geri dönmeleri ve kanlı eylemlere karışmalarıdır. Osmanlı Devleti bu gibi kimseleri yakalayıp tutukladığı, cezalandırmak istediği zaman Amerikan makamları müdahale ederek kendi vatandaşı olduğu iddiasıyla bu Ermenileri resmen himaye etmişti.


Osmanlı topraklarında Amerika desteğiyle Ermenilerin karıştığı bu gelişmeler yaşanırken, 1880 tarihinden itibaren Amerika basınında sistematik biçimde Ermeni propagandası yapılıyordu. Türklerin Ermenilere baskı yaptığı ve katliamlar yaptığı iddiaları sürekli gündeme getirilerek Osmanlı Hükümeti devamlı suçlanıyordu.  


ERMENİLERİN II. ABDÜLHAMİT DÖNEMİNDE YURT DIŞINA KAÇIŞI


Ermenilerin Osmanlı topraklarından kaçarcasına ayrılmaya başladıkları dönem, yukarıdaki izahlardan anlaşılacağı üzere, özellikle 93 Harbi sonrasına bir diğer deyişle II. Abdülhamit dönemine rastlar. Çünkü bu dönemde, Tanzimat’tan beri Doğu Anadolu’da uygulanan reform hareketlerinin daha çok Ermeniler lehine gelişmesi üzerine Müslüman ahali arasında oluşan memnuniyetsizlik ve Müslüman-Ermeni çatışmalarının arttığı hatta katliamlara varan çatışmaların yaşandığı bir ortam ortaya çıkmıştı.


II. Abdülhamit, Doğu Anadolu’da yıkıcı ve bölücü faaliyetlerde bulunan misyonerlerin faaliyetlerini takip etmeye, izinsiz açılan yabancı okulları kapatmaya başlamıştı. Yeni açılacak okulları da hükümetin iznine tabi tutmuştu. Böylece bölgedeki Ermeni faaliyetlerini kontrol altına almak istiyordu. Fakat bu girişimlerinde de tam manasıyla başarılı olduğu söylenemez.  


Bunun üzerine Sultan Abdülhamit, kendi merkeziyetçi-İslamcı-dengeci-reformcu devlet anlayışına göre, her yönden çelişkiler içinde olan ve uluslar arası çıkarların çarpıştığı Doğu Anadolu’da yeni bir politika denemesine girmiştir. Bu politika Doğu Anadolu’nun sosyo-ekonomik yapısında bir değişiklik yapmamış fakat politik ve az çok kültürel durumda Müslüman halkın lehine bir durum meydana getirmiştir. Doğu Anadolu’da herhangi bir Ermeni devletinin kuruluşunu önlemek politikalarının temelini oluşturan II. Abdülhamit, bölgedeki aşiretlerle ilgilenmeye başladı.[1] 1877–78 Osmanlı Rus Harbinden sonra bölgede oluşan otorite boşluğundan istifade etmeye çalışan, İran yanlısı Kürt aşiretleri ve Ermenileri kontrol altına almak için diğer aşiret reislerini kendine bağlama yolunu seçti ve onlara hediyeler, silah askeri malzeme ve uzman subaylar gönderdi. 1884 tarihinden itibaren bölgedeki aşiretlere yumuşak davranarak, silahlar dağıtarak, onların devlete bağlılıklarını artırmaya çalışılıyordu. Böylece, Osmanlı Hükümeti bölgedeki aşiretleri az çok kontrolü altına almış iken, Ermenilere de ılımlı davranmaya özen göstermiştir.


1885–90 yılları arasında bölgedeki Ermenilerin önemli bir şikayetleri yoktur, sadece mahalli memur ve bazı aşiretlerin davranışlarından şikayetçi idiler. Fakat bu arada merkezleri yurt dışında bulunan Ermeni tedhiş ve terör örgütlerinin, Avrupa devletlerinden aldıkları destek ve teşviklerle Doğu Anadolu’da ve diğer bölgelerde devlet aleyhine faaliyetler göstermeye başlamaları II. Abdülhamit’i iyice korkutmuş, Doğu Anadolu’nun elden çıkabileceği düşüncesine sevk etmiştir. Bu sebeple II. Abdülhamit, Doğu Anadolu’da faaliyet gösteren Ermeni okullarını, gazetelerini ve diğer bölücü faaliyetleri kontrol altına almaya başladı. 1890 yılında yapılan bir aramada Ermeni kiliselerinden bol miktarda silah çıkması, Osmanlı Hükümetini bölgedeki Müslüman halka, özellikle de aşiretlere daha yakın davranmaya ve işbirliği yapmaya yöneltti. Çünkü tehlike büyüktü ve hem aşiretlerin hem de devletin bölgedeki otoritesinin geleceği tehlike altında idi. Bunun üzerine Sultan II. Abdülhamit; bölgede devlet otoritesini tesis etmek, Ermenilerle Müslüman ahali arasında bir güç dengesi kurmak, aşiretlerden bir güç olarak istifade etmek, Ermenilerin faaliyetlerine engel olmak ve Doğu Anadolu’yu yıkıcı Rus ve İngiliz politikalarından korumak için Hamidiye Süvari Alaylarını kurdu.[2]


Hamidiye Alayları’nın kurulması, 1890’lı yıllara kadar her türlü silahlı eylem ve belki de toplu isyan hareketi için hazırlıklarını tamamlayan Ermeni terör örgütlerinin planların bir anda bozdu. Çünkü II. Abdülhamit, bu alaylar sayesinde Müslüman ahaliyi örgütlendirerek Ermenilere karşı hazırlıklı tutmayı ve çıkabilecek bir iç isyanda kuvvet dengesini oluşturarak, bölgede ordunun gelişine kadar olayları kontrol altına alabilecek, hem caydırıcı hem de aktif mücadele yapabilecek bir güç oluşturmuştu. Bundan dolayıdır ki, 1891 tarihinden itibaren Ermeniler sürekli olarak hükümetten Hamidiye Alayları’nın dağıtılmasını istemişlerdir.


İşte II. Abdülhamit’in dolayısıyla Osmanlı Hükümeti’nin Doğu Anadolu’daki Ermenilere karşı uyguladığı tedbirli ve temkinli politikalar sonucunda bölgedeki Ermeni göçü başlamıştır. Bu göç, coğrafi olarak yakın olması nedeniyle büyük ölçüde Rusya’ya daha sonra da misyonerlerin yönlendirmeleri nedeniyle Amerika’ya yönelik olmuştur. Fransa ve İngiltere’ye olan göçler de önemli bir yer tutmaktadır.


Yurt dışına göçü aslında Osmanlı Devleti pek de istemiyordu. Çünkü, göç eden Ermenilerin daha sonra gittikleri ülke pasaportuyla geri dönerek bölücü eylemlerine devam edebilecekleri ve kapütülasyonlar sebebiyle devletin bunlara bir şey yapamayacağı endişesi vardı. Bu sebeplerden dolayı devlet göç yasağı bile koymuştur.


Göç yasağının olduğu dönemlerde resmi engelleri aşmak amacıyla gizli örgütler kurulduğu gibi Ermeni simsarları da türemişti. Bunların faaliyetleri sonucu göç yasağı delinmişti. Ermeni simsarları para karşılığında Harput, Sivas, Adana, Mamuretülaziz (Elazığ) ve Diyarbakır’da oturan Ermenileri Mersin iskelesinden gemilerle Amerika ve İngiltere’ye gönderiyordu. Ermeniler, Beyrut, İzmir, Mersin, Trabzon gibi limanlar üzerinden Rusya, Amerika ve diğer ülkelere göç ediyorlardı.[3]  


Yurt dışına kaçan Ermeniler, gittikleri devletlerin özellikle Rusya’nın kendilerin uyguladığı vize nedeniyle Osmanlı vatandaşlığını terk etmek, yani nüfus cüzdanlarını (Tezkire-i Osmanî) iade etmek veya yırtıp atmak mecburiyetinde kalmışlardır. Aynı zamanda geride bıraktıkları taşınmaz mallarını da ya komşularına ya da devlete satmış bunun karşılığında da kendilerine senet verilmiştir. Yine yurt dışına giden bu gibi Ermeni ahalisi, gittikleri ülkelerde kısa zamanda vatandaşlığa kabul ediliyorlar ve vatandaşı oldukları ülkenin pasaportunu almaya başlıyorlardı. Bir kısmı da aldıkları bu pasaportla hemen Osmanlı topraklarına dönmek istiyorlardı. Bunun gerekçesi ise, Ermenilerin kapütilasyonların, özellikle de 1830 tarihli Türk-Amerikan Ticaret Antlaşması’nın Amerikan vatandaşları Türk mahkemelinde muhakeme edilemez hükmünü vermiş olması sebebiyle bu ayrıcalıktan yararlanmak istekleridir. Zaten Osmanlı Devleti’nin göçleri engellemekteki temel amaçta bu tür gelişmeleri önlemek idi.


Osmanlı Devleti ilk tedbir olarak geri dönen Ermenilere vize uygulama gibi yöntemlere baş vurdu. Daha 1905 yılından itibaren yabancı ülke vatandaşlığına geçen Ermeniler, Marsilya, İskenderiye, Köstence konsolosluklarından vize alarak Türkiye’ye dönüyorlardı. Durumun fark edilmesi üzerine Bâb-ı Alî Tâbiiyet Kalemi çeşitli tedbirler almaya başladı ve özellikle Padişah tarafından dikkatli olunması konusunda uyarıldı. Alınan bu tedbirlere rağmen, Bâb-ı Alî’nin korktuğu başına geldi ve özellikle Amerika’ya göç eden Ermenilerin çoğu gerçek kimliklerini saklayarak Amerikalı sıfatıyla Anadolu’ya gelemeye çalıştı. Bu şekilde geri dönenlerin yine Osmanlı sınırları içerisinde bölücü ve yıkıcı faaliyetlerde bulunması da gözlerden kaçmıyordu.


II. Abdülhamit döneminde, özellikle de 1895 olayları sonrasında memleketlerini terk eden Ermenilerin yerlerine 93 Harbi sonrası Osmanlı Devleti’ne sığınan Kafkasyalı Müslümanlar, Bulgaristan, Bosna-Hersek ve Rusya’dan göç eden Müslüman ve Türkler yerleştirilmişlerdi. Ayrıca bir kısım arazilere de bölgede yaşayan Kürt Aşiretleri el koymuşlardı.[4]


MEŞRUTİYET’İN İLANI ÜZERİNE ERMENİLERİN GERİ DÖNME ÇABALARI VE BÖLGE HALKI İLE MÜCADELELERİ


II. Meşrutiyet’in ilanının ardından Osmanlı Devletinde meydana gelen siyasi değişiklikler ve olaylar, II. Abdülhamit’in de tahttan indirilmesinden sonra, özellikle İstanbul’daki Ermeni Patriğini ve Ermeniler üzerinde emelleri olan Ruslar ve diğer Avrupa Devletlerini ve Amerika’yı ümitlendirdi. Ülke dışındaki Ermeniler, Patrik ve yaşadıkları ülkelerin devlet ileri gelenleri tarafından yönlendirilerek Osmanlı topraklarına geri gönderilmeye başlanmıştır. Geri dönen Ermeniler, resmi makamlara verdikleri dilekçelerde, 93 Harbinden sonra istibdat devrinde hakarete uğradıkları, tehdit edildiklerini ve yaptıkları şikayetlerin sonuçsuz kaldığını belirterek bu nedenlerle evlerini barklarını terk etmek zorunda kaldıklarını ve arazi ve evlerinin de bölge ahalisi ve Kürt Beyleri tarafından gasp edildiğini söyleyerek, Meşrutiyetin ilanından sonra yeni kurulan rejimin kendileri ve şikayetleriyle ilgileneceği ümidinde olduklarını, hatta kaybettikleri Osmanlı vatandaşlığının kendilerine iade edilmesinin kanun gereği olduğunu söylüyorlardı.[5]


II. Abdülhamit devrinde Osmanlı topraklarından kaçan ve Meşrutiyetin ilanı üzerine geri dönmeye çalışan Ermenilerin Hükümet karşısındaki durumları şu şekilde idi: Birincisi, Bâbıâlî’ye senet vererek Osmanlı vatandaşlığını terk eden ve nüfus kayıtları silinenler, bunlara rızaî deniliyordu. İkincisi, herhangi bir resmi işlem yaptırmayıp kaçanlar ki, bunlara da firari deniyordu.[6]


Geri dönen Ermeni sayısı arttıkça bunların tabiiyetleri ve gayrimenkulları hakkında takip edilecek muamele hakkında Şura-yı Devlet tarafından bir kanun taslağı hazırlandı.[7] Bu arada Osmanlı topraklarına, özellikle de Doğu Anadolu’ya dönen Ermeniler, terk ettikleri arazi ve emlaklerinin kendilerine iade edilmesini veya kendilerine de göçmen sıfatıyla ücretsiz arazi verilmesini istediler.[8] Hatta bazı Ermeniler de mahalli yönetimlere baş vurarak kendilerine ait arazinin gasp edildiğini iddia ederek bunların iadesini istediler. Oysa istedikleri arazilerin bir kısmı, II. Abdülhamit döneminde kaçarlarken resmen tapuya bağlanmış, bir kısmı da boş iken bölgedeki Kürt Aşiretleri ve göçmenler tarafından ihya edilmiş, bir kısmı da taraflar arasında adi senet ile satılmış daha sonra bu araziyi alanlar tarafından tapusu kendi üzerlerine çıkarılmış, ve uzun zamandır da kullanılmaktaydı. Bu tür meseleler bölge vilayetlerinde mahkemeleri en çok meşgul eden davalar haline gelmişti.[9]


Bölge vilayetlerindeki mahkemelere ve kurulan gezici mahkemelerde görülen davalarda Ermenilerin iddiaları şöyle idi: Kendilerinin veya atalarında miras kalan arazilerin cebren veya çok ucuz bir surette Müslümanların eline geçtiğini iddia etmekteydiler ki, yukarıda da izah ettiğimiz üzere bu tür arazilerin büyük çoğunluğu kendi rızalarıyla sattıkları, ye resmi tapu veya adi senet karşılığında sattıkları arazilerdi. Ayrıca Yerli ahaliden bazıları imar ettikleri boş arazilerin tapusunu kendi üzerlerine çıkartmışlardı. Geri dönen Ermeniler, bu arazilerin de kendilerine ait olduğunu iddia etmekteydiler. Yine bazı Ermeniler, kanuni hakları olmadığı halde bir başkasının arazisi üzerine bina inşa etmek ve mahsulü kaldırmak suretiyle arazi sahibinin tasarruf hakkını ihlal etmekteydiler. Bu gibi Ermeniler söz konusu arazilerin kendi baba ve dedelerinin olduğu halde şimdi kullananların bu arazileri zorla ellerinden aldıklarını iddia etmekteydiler.


Bazı Ermenilerin mahalli Kürt beylerinin arazilerini zaptettikleri gibi geride kalan akrabalarını sürekli tehdit ederek mallarını gasp ettiklerini, bunlara karşı devletin tedbir alarak kendilerini ve arazilerin korumasını istiyorlardı.[10] İlginçtir ki, bu gibi şikayetler üzerine Osmanlı resmi makamlarının yaptığı araştırma ve incelemeler sonucunda söz konusu şikayetçilerin bahsettikleri köy ve kazalarda adlarına kayıtlı hiçbir emlak ve araziye rastlanmamıştır.[11]


Osmanlı Devleti’nin bölgedeki vali ve kaymakamları tarafından maksatları anlaşılan Ermenilere karşı sıkı tedbirler uygulanmaya başlanmıştır. Geri dönmüş gibi görünüp arazilerini isteyen bu Ermeniler hakkında sıkı takibat yapılıyor isteklerinin haklı olup olmadığı araştırılıyordu. Devletin bu konuda duyarlı davranan yetkilileri sayesinde bölgede bir çok Ermeni müracaatının asılsız olduğu ortaya çıkarılıyordu.


SONUÇ


II. Abdülhamit döneminde 1877–78 Osmanlı Rus Harbinin ardından özellikle 1895 tarihinde meydana gelen Ermeni olaylarından sonra Doğu Anadolu’da Ermenilere karşı uygulanan sıkı politikalar ve kurulan Hamidiye Alayları vasıtasıyla alınan sıkı tedbirler sonucunda bir kısım Ermeni ahali Rusya, Amerika ve bazı Avrupa ülkelerine göç etmişlerdir.  


Bu Ermeniler II. Meşrutiyetin ilanından sonra, yaşanan bir takım siyasi olaylar ve kendilerine destek olan devletlerin, misyonerlerin ve İstanbul Ermeni patrikliğinin teşvik ve yönlendirmeleri sayesinde sanki söz ve davranış birliği yapmışçasına geri dönmeye başlamışlardır. Kaçıp giderlerken Osmanlı vatandaşlığını reddetmelerine, arazi ve mallarını mevcut hukuk kuralları çerçevesinde ya şahıslara veya devlete resmen satarak gitmelerine rağmen, dönüşlerinde gittikleri ülkelerin pasaportunu taşıyarak, yine Osmanlı hukukunun kapütilasyonlardan kaynaklanan açıklarından istifade etmek suretiyle yeniden mal mülk edinme bir yana eski arazilerinin gasp edildiği iddiasıyla bölgedeki Türk, Kürt ve diğer Müslüman ahali aleyhine davalar açma cesaretinde bulunmuşlardır.


Özellikle Rusya ve Amerikalı misyonerlerin telkinleriyle geldikleri Doğu Anadolu’da istedikleri ve kendilerine ait olduğunu iddia ettikleri arazi ve malların ne şimdi ne de daha evvel kendilerine veya dedelerine ait olmadığı ortaya çıkmıştır. Fakat onları bu yola sevk eden destekçilerinin maksadı, Osmanlı Devletine baskı yaparak, hukukuna müdahale ederek asılsız belgeler ve iddialarla bölgeye yerleşmelerini sağlamak ve zaten taşıdıkları yabancı pasaportlarla daha rahat bir şekilde bölücü ve yıkıcı faaliyetlerde bulunmalarını temin etmekti.


Ermeniler, Daha Sultan Abdülhamit döneminden beri kaldırılmasını istedikleri Hamidiye Alayları’nı kötülemek ve devlet taraftarı Kürt Beylerini kötüleyerek, onları mesnetsiz iddialarla mahkemeye vererek devletle ihtilafa düşürme gayreti içinde olmuşlardır. Osmanlı Hükümeti de dış baskılara rağmen, bölgede görev yapan vali ve mutasarrıfların duyarlı ve gayretli çalışmaları sayesinde Ermenilerin bu oyunlarına gelmedikleri gibi sıkı takipleri sonucunda onların asılsız iddialarını ortaya çıkarmışlardır.



[1] Bayram Kodaman, Sultan II. Abdülhamid Devri Doğu Anadolu Politikası, (Ankara: 1987, s. 27.
[2] Bayram Kodaman, Sultan II Abdülhamid Devri, ss. 29–30.
[3] Nedim İpek, ‘Anadolu’dan Amerika’ya Ermeni Göçü’, Akademik Açı, (1996/2), ss. 109-110.
[4] Aslında Osmanlı kanunlarına göre yabancı devletlere göç etmek isteyenler, Patrikhane tarafından da tasdik olunmuş bir dilekçe ve dilekçe sahibinin bir daha Türk topraklarına dönemeyeceğini beyan eden bir taahhütname ile yetkili makamlara müracaat ederek göç izni alması gerekiyordu. Bu izni alarak göç edenlere verilen pasaportlara bir daha geri dönemeyeceklerine dair şerh düşülüyordu. Bu şekilde göç eden ve bir ecnebi devletin tabiiyetine geçenler Osmanlı Devleti tarafından ecnebi kabul ediliyor ve ecnebilere tanınan muafiyet ve imtiyazlardan yararlanıyorlardı. Tabiiyet değiştirerek gidenlerin gayri menkulleri ilgili kanun gereği ya göçmenlere veriliyor ya da boş arazi sayılarak satılıyordu. Doğu Anadolu’da bazı şehirlerde Ermenilerin terk ettikleri araziler mahalli idareler tarafından sened-i hakani ile göçmenlere verilmiştir. İpek, ‘Anadolu’dan Amerika’ya...’ , s. 113.
[5] BOA, Dahiliye Nezareti Siyasi Kısım (DH-SYS), Nr: 67/1-6/48: Ermeni Milleti Patrikliğinden Adliye ve Mezhepler Nezareti’ne yazılan ariza.
[6] BOA, DH-SYS, 67/1-6-67, Hariciye Nezareti’nden Dahiliye Nezaretine (13 Haziran 1911 tarihli) takrir.
[7] Bu kanuna göre, rızai veya firarilerden geri dönenlere arazi ve emlaki iade edilecekti. Tapu karşılığı bir başkasına devredilen veya göçmenlere verilen araziler de bu hükme tabi idi. Hatta firarilerin sattığı araziler de iade kapsamına alınmıştı. Ortaya çıkacak anlaşmazlıklar mahkemelerde çözülecekti. Ancak firariler ve rızailer, sahibi olduklarını iddia ettikleri araziler için tapu ibraz edemezler ve Defter-i Hakani’de isimleri kayıtlı değilse bu gibi arazi ve emlak halen üzerinde bulunanlara bırakılacaktı. Bunların tespiti ve halli için de seyyar mahkemeler kurulmuştu. Nedim İpek, Aynı makale, s. 114; BOA, DH-SYS, 67/1-6-45, Dahiliye Nezareti’nin Adliye ve Mezahip Şubesi tarafından 25 Mayıs 1911 tarihinde Hukuk Müşavirliğine verdiği tezkire ve Dahiliye Nezareti’nden Bitlis vilayetine gönderilen tezkire, BOA, DH-SYS, 67/1-6-43.
[8] BOA, DH-SYS, 67/1-6/47, Bitlis Vilayetinden (Vali Hasan imzalı) Dahiliye Nezareti’ne yazılan Takrir (3 Mayıs 1911).
[9] BOA, DH-SYS, 67/1-6-54, Erzurum Vilayetinden (Vali vekili Raif imzalı) Dahiliye Nezareti’ne yazılan 19 Ağustos 1911 tarihli takrir.
[10] BOA, DH-SYS, 67/1-6-27 ve 31, Erzincan Sancağı Mama Hatun Kazası Herati köyünden halen Romanya’nın Köstence şehrinde oturan Karabet Artinyan ve arkadaşlarının Sadarete ve Dahiliye Nezareti’ne yazdıkları 28 Ağustos 1910 tarihli ariza. Bu arizada, köylerinde Kürt Beylerinden kaza idare meclisi üyeliğinde bulunan Hasan’ın, bazı köylüleri korkuttuğu ve geri dönen bazı Ermenileri ‘Daha siz buralarda ne geziyorsunuz? Sizi köpek gibi öldürür leşinizi sererim’ gibi tehditlerle kaçırmış olduğu yönünde şikayetleri söz konusu idi.
[11] BOA, DH-SYS, 67/1-6-28/1, Dahiliye Nezareti Muhaberat-ı Umumiye Dairesinin 22 Kasım 1910 tarihinde Hariciye Nezareti sunduğu tezkire.


 ----------------------
* Süleyman Demirel Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü Öğretim Üyesi - babacan@fef.sdu.edu.tr
- ERMENİ ARAŞTIRMALARI, Sayı 10, Yaz 2003
            Tavsiye Et

   «  Geri
Yorumlar