Title: The Nagorno-Karabakh Problem and Azerbaijani Politics, 1988-1994.
Abstract:The Nagorno Karabakh problem is the longest-running conflict in the former Soviet Union. This problem deeply influenced Azerbaijanian and Armenian domestic policies. Armenian expansionist policies against Azerbaijan created one of the most touching human tragedies of the modern times. Because of the conflict in Karbakh, revival of Azerbaijanian nationalism gained a great momentum. This problem, however, had a negative impact on Azeri governments causing them to be coercive and corrupt. Although, there were great expectations that Azerbaijan would achieve serious successes for democracy and economic growth, in accordance with the country’s promising human and economic sources, but armed conflict with the Armenians and Armenian occupation of considerable part of the Azerbaijani territories prevented these expectations to be realized. This paper scrutinizes the Karabakh conflict in the context of Azerbaijan’s domestic policies.
Keywords: Karabakh, APF, Elchibey, ‘Black January’, CIS, Armenian Occupation, Armenian Atrocities, OSCE-Minsk Group, Bishkek Protocol.
Anahtar Kelimeler: Karabağ, APF, Elçibey, ‘Kara Ocak’, Bağımsız Devletler Topluluğu, Ermeni İşgali, Ermeni Katliamları, AGİT-Minsk Grubu, Bişkek Protokolü
GİRİŞ
Ermeniler, 19.yy. sonlarından itibaren tarihi Ermeni toprakları olarak adlandırdıkları Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu içine alan ve Kafkasların içlerine kadar sokulan bir coğrafyada Büyük Ermenistan’ı kurma hayallerinden hiçbir zaman vazgeçmediler. Ermeniler bu rüyayı kendi başlarına gerçeğe çeviremeyeceklerini anlayınca, dış güçlerden medet umdular. Çarlık Rusya’sı Ermenilerin iddia ettikleri tarihi topraklar üzerinde Ermeni devletini kurduracak büyük ağabey olarak ortaya çıktı. Birinci Dünya Savaşı’nın başlarında, Rus askerleri Doğu Anadolu’yu işgale başladıkları zaman, Ermeni milliyetçileri Ruslarla birlikte hareket ederek bu işgalde önemli bir yer almışlardır. Ruslar, Anadolu topraklarından çekilmeye zorlanınca, birçok Ermeni Ruslarla beraber Anadolu’dan çekilip bu günkü Ermenistan ve Azerbaycan topraklarına yerleşmişlerdir. Ermenilerin I. Dünya Savaşı’ndaki kayıpları gerek Ermenistan’daki Ermeniler ve gerekse Diaspora Ermenileri arasında nesiller boyu sürdürülen kemikleşmiş bir milli acı ve kine dönüşerek nefret duyguları canlı tutulmuştur. Sovyetler Birliği’nin dağılma arifesinde Ermeni nefretinin militan karakteri tekrardan su yüzüne çıkmıştır.
Rusya’da Bolşevik devriminin ortaya çıkması üzerine Azerbaycan’daki Ermeniler Azerilere karşı hareketlerine destek bulabilmek için Bolşevikleri desteklediler ve komünizm adına Azerileri katlettiler. Oysa ki Ermenistan’daki Ermeniler Bolşevikler yerine Menşevikleri desteklemişlerdi. Ermenilerin Bolşevik yanlısı bütün bu çabalarına rağmen Moskova, Ermenistan SSR’ını Sovyetler Birliği’nin toprak bakımından en küçük cumhuriyeti olarak kurdurmuş ve Ermeniler bir kez daha Ruslar tarafından hayal kırıklığına uğratılmışlardır. Bundan başka, Sovyetler kendi politik menfaatlerini gözeterek Ermenilerin üzerinde hak iddia ettikleri Dağlık Karabağ ve Nahcıvan’ı Azerbaycan SSR’ına bırakmıştır.
Sovyetler Birliği’ndeki Glastnost rüzgarları, etnik problemler ve toprak talepleri yüzünden Azerbaycan’da büyük bir fırtınaya dönüştü. Glastnost döneminin başlarında Azeriler kendilerini Dağlık Karabağ için Ermenilerle bir etnik çatışmanın içinde buldular. Kafkas politikalarında tarih her şeyin üzerindedir. Çözülemeyen ve her mücadelede daha da karmaşık bir hal alan etnik çatışmalar büyük problemler yaratmakta ve tarih bu bölgede sıklıkla tekerrür etmektedir. Geçerliliğini tarihten ve hissi milliyetçilikten alan tehlikeli ideolojiler bu coğrafyada yaşayan milletlere sanki her istediklerini yapabilme hakkını vermektedir. Bu anlayış içerisinde, Gorbachev’in Ermeni asıllı danışmanı Abel G. Aganbegian 1987 senesinde Karabağ ve Nahcıvan’ın Ermenistan’ın tarihi birer parçası olduğunu açıklayarak, bu toprakların Ermenistan’a iade edilmesi yönünde çağrıda bulunmuştur.[1] Aganbegian ve onun temsil ettiği kuvvetten güç alan Ermeniler, Şubat 1988’den itibaren Dağlık Karabağ’da ve Erivan’da gösteriler tertip ederek Dağlık Karabağ’ın Azerbaycan’dan ayrılmasını talep ettiler. 12 Haziran tarihinde ise Dağlık Karabağ Sovyet’i tek taraflı olarak Azerbaycan’dan ayrıldığını ilan etti. Moskova Ermenilerin bu hareketini onaylamadı ve Dağlık Karabağ’a daha gelişmiş bir otonom yapı sağlamak için özel bir yönetim komisyonu ihdas etti.
Ermenilerin toprak talepleri eşzamanlı olarak Azerbaycan’da büyük bir reaksiyon başlattı. Azeri aydınları propaganda kampanyası başlatarak Dağlık Karabağ’ın tarihi olarak Azerbaycan’ın bir parçası olduğunu ve bölgenin ekonomik olarak tamamen Azerbaycan’a bağımlı bulunduğu tezini savundular. Yükselen etnik problemler sebebiyle Dağlık Karabağ’da ve Ermenistan’da yaşayan Azeriler yaşadıkları toprakları terk etmeye başladılar. Azeri mülteciler genelde Bakü ve Sumgayıt gibi liman şehirlerine doluşmaya başladılar. Azeri mültecilerinin içinde bulunduğu müşkül durum etnik tansiyonu arttırdı ve nihayetinde Mart 1988’de Sumgayıt’ta 26 Ermeni’nin ve 6 Azeri’nin ölümüyle sonuçlanan bir ayaklanmaya dönüştü.
Sovyet ve Azeri otoriteleri etnik çatışmaları çözmekten çok uzaklardı. Bu sebeple, inisiyatifi ele alan Azeriler 17 Kasım 1988’de geniş halk kitlelerinin katıldığı Bakü protestolarını başlattı. Azerbaycan Türk’ü kendi kaderini ve ülkesinin geleceğini kendi avuçlarında tutmak için ülkenin toprak bütünlüğünün korunmasında sorumluluk bilinciyle hareket ederek Lenin meydanını gündüz-gece boş bırakmadı. Bu protestolar Azeri polis gücünün 4 Aralık tarihinde protestocuları dağıtana kadar hiçbir taşkınlık ve saldırı karakteri taşımadan devam etti.[2] Bu protestolar sırasında katılımcıların sayısı gün içerisinde yarım milyon, gece ise 20.000 civarındaydı.[3] Halk hareketini organize edecek herhangi bir politik organizasyonun olmaması sebebiyle gösteriler ferdi liderliklerle idare edildi. Halk hareketi halk kahramanını da yarattı ve Nemat Penakov ‘halk çocuğu’ lakabı ile protestolarda lider kişilik kazandı.[4] Nemat Penakov 26 yaşında Baku’de bir işçi idi ve Azerbaycan’ın Lech Walesa’sı olarak görülüyordu.[5]
Azeri Milliyetçiliğinin Canlanması
Ermenilerin Dağlık Karabağ üzerindeki hak iddiaları, geniş ve etkin bir Azeri milli hareketinin başlamasındaki en önemli sebep idi.[6] Milliyetçi yayınlar ve Azeri Türklerinin tarihlerine ilişkin yayınlar Glastnost döneminde önemli ölçüde artmıştır. Azeriler, Ermeni tezlerine karşı tezler üreterek Karabağ’da yaşayan Ermenilerin aslında buranın yerli halklarından olmadıklarını, bunların bu bölgeye özellikle I Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye ve İran’dan geldiklerini savunmuşlardır. Ayrıca, Stalin’in 100,000 civarında bir Azeri topluluğunu 1948 yılında Ermenistan’dan sürerek, demografik dengeyi Ermenilerin lehine bozduğunu vurgulamışlardır. Hatta Gorbachev bile Ermenilerin yayılmacı politikalarına karşın onları uyararak Bolşevik devrimi öncesi Azeri Türklerinin Erivan nüfusunun %43’ünü oluşturduğunu hatırlatmıştır.[7]
Tarihi yorumların yanı sıra, Azeri aydını, milli değerlerin toplumda etkin bir şekilde yer edinmesine çalıştı. İlk olarak, Türkçe, okullarda Rusça’nın yerini almaya başladı. Azerbaycan’ın önemli şairlerinden olan Bahtiyar Vahapzade teoride Türkçe’nin devletin resmi dili olmasına rağmen pratikte en az elli yıldır Türkçe’nin resmi işlerde kullanılmadığı gerçeğini dile getirmiştir. Vahapzade kendi milli dilini bilmeyenlere devletin iş vermemesi önerisini getirmiştir.[8] Vahapzade aynı zamanda Azerbaycan Halk Cephesi’nin kurulması sürecinde kamuoyunun desteğini sağlamak için etkin bir şekilde çalışmıştır.
1989 baharında hapisten yeni çıkmış olan ve protesto mitinglerinde aktif yer alan yedi kişi bir araya gelerek Azerbaycan Halk Cephesi’ni (AHC) kurdular. Ekim ayında hükümet tarafından resmen tanınana kadar, AHC bir yer altı örgütü olarak çalıştı. AHC’nin kurucularından Tevfik Gasımov, Halk Cephesi’nin ilk baştaki politik görüşünün Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Sovyetler Birliği içerisinde kalarak, ancak, ekonomik ve siyasi hükümranlığına kavuşması yönünde olduğunu izah etmiştir. Tıpkı 1917 Rus ihtilalinde, Rusya Türklerinin Rusya’nın demokratikleşeceği ve federal bir yapı alacağı varsayımından hareketle, Rusya içerisinde kalarak federasyonun bir parçası olmayı düşündükleri gibi, AHC kurucuları da Perestroika’nın Sovyetler Birliğini demokratik yaparak, SSCB’nin bağımsız devletlerden oluşan bir birlik halini alacağını düşünmüşlerdi. İşte bu düşünce Gasımov’a göre kendilerinin bön bir şekilde neden Sovyetler Birliği içerisinde kalmak istediklerinin temel bir açıklaması idi.[9]
Azerbaycan Halk Cephesi lideri, Ebulfeyz Elçibey, Cephe’nin hareketini demokratik ve milli karakteri olan bir halk hareketi olarak nitelendirmiştir. Elçibey’e göre Azerbaycan’da sınıf mücadelesi yoktu ancak Komünist Partisi ile Azeri halkı arasında ciddi bir mücadele mevcuttu. 1989 yazında AHC’nin parti programına göre, insan hakları, vatandaşlık hakları, serbest seçimler, Azerbaycan’ın politik ve ekonomik hükümranlığı, bütün milli unsurların eşitliği ve kültürel özgürlükler partinin genel siyasi görüşleri olarak öne sürülmüştür.[10]
1989’da ömürleri çok kısa olan Birlik, Diriliş, Kızılbaş, Sosyal Demokrat Organizasyonu ve Milli Kurtuluş Partisi gibi bazı politik organizasyonlar da kurulmuştur. AHC’den sonra en fazla etkin olan Birlik kuzey ve güney Azerbaycan’ı birleştirerek tek bir birlik olma yönünde programını geliştirdi. Diriliş ise İslamcı ve Türkçü eğilimleri bir araya getirerek bir Azeri kimliği oluşturmaya çalıştı.
AHC komünist entelektüel sınıfı içerisinden gelen bir grup aydın tarafından kurulmasına rağmen bu organizasyonun komünistlerle herhangi bir ortak paydası mevcut değildi. Tam tersine, AHC komünist idareyi tenkit ederek halkı komünistlere karşı protesto gösterilerine teşvik etti. Halk Cephesi’nin eylem faaliyetleri hızla gelişerek gösteriler ve grevler ülkenin bütününe yayıldı. Göstericiler Azerbaycan’ın Ermenistan ve Gürcistan ile olan demiryolu irtibatını kestiler. Halk Cephesi taraftarları devlet binalarına saldırılarda bulunarak İran sınırına yakın bir bölgede bulunan Celalabad ve Lenkoran şehirlerinin idarelerini ellerine geçirdiler.
AHC İran Azerbaycan’ı ile ilgili politikalara özel önem verdi ve politik önceliklerini daha ziyade güney Azerbaycan konusunda yoğunlaştırdı. AHC, Sovyet-İran sınırını Berlin Duvarı’na benzeterek, bu suni sınırın ortadan kaldırılmasını savundu. Halk Cephesi ülke çapında başlattığı miting ve kampanyalarda İran sınırını geçişteki kısıtlamaların yumuşatılması çağrısında bulundu. Binlerce Azeri Türk’ü sınırın kuzeyinde ve güneyinde bir aya yakın kamp kurarak yakınlarıyla kavuşmak için sınırın açılmasını beklediler. Sonuçta beklemekten iyice sıkılan ve öfkelenen kalabalık sınır bariyerlerini ve kontrol noktalarını yıkarak sınırın her iki tarafı birbiriyle kucaklaştı.[11] 1939 senesinden beri kapalı tutulan İran sınırı, Halk Cephesi’nin baskısı sonucu 1988’de Sovyet ve İran otoritelerinin anlaşmasıyla tekrardan açılmış oldu.[12]
Halk Cephesi eylemlerinde büyük başarılar gösterdi. Cephe ile baş edemeyeceğini anlayan Azeri hükümeti AHC ile pazarlıklara başladı. Hükümetle yapılan anlaşma sonucu, hükümetin AHC’yi tanıması karşılığında Halk Cephesi eylemlerini sona erdirecekti. Ayrıca, Azerbaycan hükümetinin Ermenistan’da yaşayan Azerilere, Dağlık Karabağ’da Ermenilerin sahip olduğu benzer haklar verilemesi yönünde çaba göstereceği sözünü vermesi üzerine demiryolu ulaşımını durdurma eylemi de sona erecekti.[13] Dağlık Karabağ’da Ermeniler, demiryolunun sabote edilmesi olaylarını organize ettikleri mitinglerle protesto etmişlerdi. Artan olaylar karşısında 15 Ocak 1990’da, Rusya, Dağlık Karabağ’da olağan üstü hal durumunu sürdürebilmek için 17.000 ilave asker gönderdi. Rus askerleri Dağlık Karabağ’ı fiili kontrolleri altına aldılar ve Dağlık Karabağ-Azerbaycan sınırında devriye görevi gördüler.[14]
Ermeniler, Karabağ’da yaşayan Azeri Türklerine karşı şiddet hareketlerini arttırdılar. Ermeni baskısı sonucu binlerce Azeri mülteci Azerbaycan’ın diğer şehirlerine akmaya başladılar. AHC, bu durumu protesto etmek için Bakü’de protesto gösterileri tertip etti. 13 Ocak 1990’da yüz binler meydanları doldurarak Azeri Komünist Partisi birinci sekreteri Abdurrahman Vezirov’un istifa etmesi ve Azerbaycan’ın Sovyetler Birliği’nden ayrılması için referandum yapılması taleplerinde bulundular.[15] Gorbachev, Bakü’de tansiyonu düşürmek için şehre Sovyet askerleri göndermeye karar verdi. Gorbachev’in Bakü’ye asker göndermesinde asıl hedef ise AHC’nin ülkedeki etkisini kırmak ve komünistleri güçlendirmek idi. 20 Ocak 1990’da, Rus askerleri Bakü’ye girdi ve çoğu sivil 160 dolayında Azeri Türkünü öldürdüler. Moskova’nın asker gönderme kararına Azeriler sert tepkiler gösterdiler ve Moskova’nın Bakü’yü işgalini ‘Kara Ocak’ diye adlandırdılar. Sovyet otoritelerinin şehirde sokağa çıkma yasağı koymuş olmasına rağmen hayatlarını tehlikeye atan binlerce Azeri sokaklara çıkarak Sovyet işgalini protesto ettiler. Tahminlere göre 380,000 Komünist Parti üyesi Azeri’den, 100,000 kadarı bu gösteriler sırasında parti üyelik kimliklerini yaktılar. Gorbachev’in planının tam aksine, Bakü, işgali milliyetçileri sindirmedi tersine ülkedeki milli duyguları daha da alevlendirdi.
Bakü işgalinden sonra, Moskova Komünist Partisi birinci sekreteri, Vezirov’u Ayaz Muttalibov ile değiştirdi. Bu süre içerisinde Sovyetler Birliği’nde hakim olan Glastnost ve Perestroika akımlarına rağmen Azeri idari eliti ve Azerbaycan politikaları 1980’lerin başlarında olduğu şekliyle değişmeden kaldı. Halk Cephesi’nin yönetim politikalarında çok sınırlı bir etkisi vardı. Politik olarak Azerbaycan, Trans-Kafkasya cumhuriyetleri içerisinde en muhafazakar ve en yavaş olanı idi. Ağustos darbesi sırasında İran’ı ziyaret etmekte olan Muttalibov, İran medyasına darbeyi desteklediği yönünde beyanatlarda bulundu, ancak darbe başarısız olup Rusya’da yenilikçiler kazanınca, Muttalibov ağız değiştirerek Yeltsin’e tebrik telgrafı gönderdi.[16]
Sovyet yönetimine karşı darbe girişiminden sonra bile Muttalibov muhafazakar bir komünist olarak kaldı ancak politika ajandasını bir parça değiştirdi. Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünün muhafazası Muttalibov’un en önemli politik amacı idi. Muttalibov, ilk olarak Azerbaycan’ın ekonomik serbestisini kazanması ve Sovyetler Birliğinden ayrılmanın imkanlarını araştırdı. Azeri halkının ve Komünist Partisinin ülkenin geleceği hakkında çok karışık duygulara sahip olduğu bir dönemde, Sovyetlerin kendi içinde çözülmesi sonucu 20 Ağustos 1991’de, Azerbaycan bağımsızlığını ilan etti. Azerbaycan’ın yolunu bulmaktaki kararsızlığı 1989’da yapılan bir ankette belirgin bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Azeri aydınları arasında yapılan bir ankete göre Azerbaycan bağımsızlığının ne zaman gerçekleşebileceği yolunda sorulan bir soru üzerine ankete katılanların bazıları Azerbaycan’ın en erken 2000 senesinde bağımsızlığına kavuşabileceği cevabını vermişlerdir. Oysa ki Azerbaycan iki yıl sonra bağımsızlığına kavuşacaktı.
Azerbaycan’ın istiklaline giden süreçte, Komünist Partisi ülkede mutlak gücü elinde tutuyordu ve muhalefetin parti yönetimine karşı önemli bir gücü de mevcut değildi. Etnik problemler ve Ermenilerin toprak talepleri karşısında halk, Komünist Partisinin ve Azeri hükümetinin bu sorunları çözmede hiçbir varlık gösteremeyeceğini doğru bir şekilde tespit ederek, kendi haklarını düzenledikleri protesto mitingleri ve grevler ile korumaya çalışmış ve yönetimi tedbir almaya zorlamıştır.
Azeri halkının ülkenin geleceği üzerindeki şuurlu ve sağduyulu hareketleri ülkenin haklarını savunmak için oluşturulan Azeri politikalarının en önemli ayağını oluşturmuştur. Halk gösterileri ve komünist idareye karşı muhalefet arayışları gerçek bir Halk hareketi olan Azerbaycan Halk Cephesi’nin oluşmasını sağlayan temel unsurlardı. Ancak AHC ile de bazı sorunlar mevcuttu. Cephe kendi politikalarını oluşturup uygulamada yetersiz kaldı ve daha ziyade reaksiyona dayalı bir politik yol takip etti. AHC kurmayları demokratik bir düzen içerisinde Azerbaycan’ın bağımsızlığını savunurken ve bu yolda en yetkili ve iddialı grup olarak kendilerini görmelerine rağmen, problemlerle nasıl baş edeceklerini bilemiyor ve yetersiz kalıyorlardı. Bu sorunlar sadece AHC’ye de özgü değildi. Sorunları çözmede karşılaşılan zorluklar sebebiyle Azerbaycan’daki bir çok politik organizasyon kısa ömürlü olmuştur.
Bağımsızlıktan Sonra Dağlık Karabağ Problemi’nin Tırmanışı ve Azeri Politikaları
Bağımsızlık ilanından sonra, Azerbaycan Komünist Partisi ve Azeri nomenklaturası- komünist bürokrasisi- değişik adlar altında ancak aynı kalarak ve etkin olarak varlığını sürdürdü. Görünüşte yapılan bazı demokratik değişiklikler ancak özde aynı kalan Azeri politik geleneği yeni bağımsız olan Azerbaycan’ın yönetiminde komünistlere büyük imkanlar tanıdı. Yönetimdeki komünist güç, demokrasiye ve muhalefete sadece bir parmak bal çalmakla yetindi. Fakat, Ermenilerle yaşanan çatışmanın hızla gelişmesi, süratle gerileyen ekonomik şartlar muhalefetin elini güçlendirdi ve muhalefeti daha fazlasını talep eden taraf konumuna getirdi.
Bağımsızlıktan sonra, Azerbaycan, yönetimde başkanlık sistemini kabul etti. Böylece Azerbaycan Komünist Partisi birinci sekreteri Azerbaycan Devlet Başkanı olarak yeniden ortaya çıktı. Komünist Parti kadroları ise başkanlık kadroları olarak iş başında kaldılar. Eylül 1990’da Azerbaycan Sovyet’i için parlamento seçimleri yapıldı. AHC, seçimleri olağan üstü hal uygulaması altında yapıldığı için protesto etti. 360 üye için yapılan parlamento seçimlerinde Komünist Partisi oyların %91’ini aldı.[17] Sürdürülen Sovyet politik gelenekleri çerçevesinde 360 kişilik Yüksek Azerbaycan Sovyet’i parlamenter yürütme organı, Bakanlar Kurulu ise kabine fonksiyonunu yürütmeye başladı.
Eylül 1991’de yapılan ve Muttalibov’un tek aday olarak katıldığı başkanlık seçimlerinde, Muttalibov oyların %98’ini alarak Azerbaycan’ın ilk başkanı oldu. Seçimlerde katılım oranı %70 civarında idi.[18] AHC, başkanlık seçimlerinin de geçerliliği hakkında şüphelerini dile getirdi. AHC’ye göre olağan üstü hal ortamında adil bir seçimin gerçekleştirilemeyeceği görüşündeydi. Muttalibov AHC’nin uyarılarını dikkate almadığı gibi Halk Cephesi’nin kuvvetle karşı çıkmasına rağmen Azerbaycan’ı Rusya’nın yönetimi altındaki Bağımsız Devletler Topluluğu’na dahil etti.
Aralık 1991’de Sovyetler Birliğinin resmi olarak sona ermesi sonucu Karabağ’daki Rus askerleri bölgeyi terk etmeye başladı ancak bu askerler silah ve teçhizatlarını Ermenilere bırakarak bölgeden çekildiler. Bu yüzden, 1992 yılı başlarında Azerilerle Ermeniler arasında yaşanan çatışmalar gerçek bir savaşa dönüştü. Ermeni tarafına hızla devam eden Rus silah akışı ve hatta Ermeni cephesinde savaşan Rus askerleri, Ermeni ordusuna büyük bir güç kattı ve bu güçle Ermeniler Azerilere karşı baskın çıktı.
Kasım 1991’de, halkın, hükümetten Karabağ problemine yönelik ciddi tedbirler alması yönünde yaptığı baskılar üzerine Azerbaycan parlamentosu Dağlık Karabağ’ın otonom oblast statüsünü kaldırdı. Azeri parlamentosunun bu hareketi karşısında Dağlık Karabağ parlamentosu Bakü’nün kararına bağımsızlık yönünde referandum düzenleme kararı alarak karşılık verdi. Yapılan referandumda Dağlık Karabağ Ermenileri bağımsızlık yönünde oy kullandı ve 6 Ocak 1992’de Dağlık Karabağ parlamentosu Azerbaycan’dan bağımsızlığını ilan ederek ayrı bir cumhuriyet olduğunu ilan etti.[19] Ancak, Dağlık Karabağ Ermenilerinin hükümran bir devlet içerisinde illegal olarak ilan ettikleri sözde bağımsızlık kararını kendileri dışında hiçbir devlet tanımadı ve tanıması da beklenemezdi.
Karabağ’da yaşanan askeri ve politik başarısızlık, Azerbaycan’da yeni bir muhalefet dalgası başlattı. Halktan gelen baskılar üzerine Muttalibov, 1992 başlarında parlamentoyu ilga etti ve komünistler ve AHC üyeleri arasında eşit olarak paylaştırılan elli kişilik bir Milli Konsey teşkil etti. Yine, Sovyet yönetimi geleneğine uygun olarak hükümetin yasama ve yürütme sorumlulukları karışık bir şekilde birbiri içine girdi. Aslında başkanlık bürokrasisi ve Bakanlar Kurulu bütün önemli kararları veren merciler idi. Milli Konsey ise bu atmosfer içerisinde sınırlı ve göstermelik bir işleve sahipti.[20] Bağımsızlıktan sonra, 1978 Azerbaycan Anayasası esas alınarak bağımsızlık ilanı gibi bazı küçük eklemelerle bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti’nin yeni anayasası ilan edildi. Sovyet versiyonlu Azerbaycan anayasası başkana parlamentonun üzerinde yüksek haklar verdi.
Azerbaycan’daki ciddi politik problemler bir şekilde muhalefeti yönetime dahil etmekle aşılamadı. Ermenilerle olan savaş Azeri yönetimini yine temelden sarstı. Mart 1992’de Ermeniler Hocalı’da 1.000 civarında Azeri Türkünü katledince, Azeri halkı olanlara büyük bir reaksiyon gösterdi. Halk Cephesi olaydan Muttalibov’u Ermeni saldırılarına karşı gerekli önlemleri alamadığı ve halkını koruyamadığı gerekçesiyle sorumlu tuttu. Yönetimle muhalefet arasında bu sorunlar yaşanırken, Rusya Azerbaycan’daki iç karışıklıktan faydalanarak BDT’nin Kolektif Savunma Anlaşması’nı Azerbaycan’a imzalatmak için baskısını arttırdı. Aslında Muttalibov bu anlaşmayı imzalamak niyetindeydi. Muttalibov anlaşma çerçevesinde bölgeye gönderilecek Rus askerlerinin Ermenistan’la olan sorunu çözeceğine inanıyordu. Muttalibov’un bu eğilimi AHC’nin liderliğini yaptığı yeni protesto hareketlerini başlattı. Hükümet karşıtı nümayişler sonucu 15 Mayıs 1992’de eylemciler parlamentoyu, devlet televizyonunu ve başkanlık sarayını ele geçirerek Muttalibov’u istifaya zorladılar.[21] Bu şiddetli protestolara karşı daha fazla direnemeyen Muttalibov başkanlığı bırakarak Moskova’ya kaçmak zorunda kaldı. Hükümet boşluğunu doldurmak için AHC öncülüğünde ve Milli Komite başkanı Etibar Memedov başkanlığında daha önce kararlaştırılmış olduğu gibi bir ay sonra yapılacak olan başkanlık seçimlerine kadar yönetimi sürdürecek geçici bir hükümet kuruldu.
7 Haziran 1992 tarihinde Azerbaycan tarihinde ilk demokratik başkanlık seçimleri gerçekleştirilmiş ve bu seçimlerde AHC lideri Ebulfeyz Elçibey oyların %60’ını alarak Azerbaycan devlet başkanlığına seçildi. Elçibey’in seçim programı altı ay içerisinde Karabağ’ın kurtarılması, ülkede gerçek demokrasinin kurulması, insan haklarının ve laikliğin sağlanması konularını içeriyordu. Elçibey Türkiye ve ABD ile savunma ortaklığı kurmayı programında ifade etti ve Azerbaycan’ı BDT’den çekme sözü verdi. Elçibey ayrıca seçildiği takdirde yeni parlamento ve bölgesel seçimlerin yapılacağı vaadinde bulundu.[22] Elçibey gerçek demokratik idarenin Azerbaycan’da kurulmasını yürekten istedi. Ancak onun ideallerinin gerçekleşmesi demokrasi geleneği bulunmayan ve kaos içerisindeki bir toplum içerisinde, Ermenilerle yapılan ve Azeriler aleyhine gelişen savaş ortamında, Rusya ve İran gibi AHC’nin başarısını istemeyen ülkelerin etkin politikaları ve yaptırımları arasında oldukça zordu.
Elçibey, söz verdiği üzere Azerbaycan’ı Ekim’de BDT’den çekti. Elçibey’in milliyetçi politikaları onun Rusya’yı ve İran’ı karşısına almasını sonuçlandırdı ve bu iki ülke Azerbaycan’dan aldıkları petrol hacmini oldukça azalttılar. Elçibey’in yönetimde yaptığı radikal değişiklikler ve kadrosunun politik, yönetim ve diplomatik tecrübelerinin zayıf olması, Elçibey yönetimini içerde ve dışarıda oldukça zor bir duruma düşürdü. Elçibey’in Türkiye’den ve batıdan umduğu desteği alamaması, Elçibey yönetiminin hayat kaynaklarını bütünüyle tüketmiştir. Bütün bunlara bir de Azerbaycan’ın Ermenilere karşı askeri başarısızlığı eklenince, Azerbaycan’da Elçibey dönemi kısa bir sürede kapanmış oldu.
Elçibey Karabağ’ı kurtarmak için verdiği sözü tutmak için Haziran 1992’de Ermenilere karşı Geranboy ve Dağlık Karabağ sınırları içerisinde bulunan Mardakert’te genel bir taarruz başlattı. Azeri güçleri Mardakert’in %80’lik bir kısmını almaya muvaffak oldu. Ancak, Ermenilerin, Şubat 1993’te başlattıkları saldırılar sonucu Azeriler ele geçirdikleri yerleri tekrardan Ermenilere kaptırdılar. Ermeni taarruzu kaybedilen toprakların geri alınmasıyla durmadı ve gelişerek diğer Azeri topraklarına yayıldı. Sonuçta, Ermeni kontra-saldırıları Ağdam ve Fizuli’nin Ermeniler eline geçmesiyle sonuçlandı. Bu askeri başarısızlık Azerbaycan’da korkunç bir şok etkisi yarattı.
Ermeni saldırıları Karabağ savaşında kanlı bir sayfa daha açtı. Ermenistan Ermenileri ve Rusların desteğindeki Karabağ Ermenileri 27 Mart 5 Nisan 1993 tarihleri arasında sürdürdükleri ‘süpürme’ hareki sonucu 60,000 nüfuslu Kelbecer’i ele geçirdiler. 29 Martta Ermeni güçleri teslim olması için şehri kuşatma altına aldılar. Ermeni Cumhuriyeti topraklarından ateşlenen yoğun top ve füze atışları şehri bir harabeye çevirdi. Azeri hükümeti büyük bir risk alarak kısıtlı sayıdaki helikopterlerle Kelbecer mağdurlarını havadan tahliye etmeye çalıştı. Ancak hem kurtarma hareketi ve hem de hareketten sonra Murov dağları üzerinde uçmak oldukça tehlikeliydi.
Kelbecer’deki Ermeni saldırı hareketi şehirde yaşayan bütün insanları istisnasız olarak ya kaçmak yada katliama tabi tutulmak seçenekleriyle yüz yüze bıraktı. Murov dağları Kelbecer’in Azerbaycan’la olan yegane bağıydı. Binlercesi Azerbaycan’a ulaşmak için zorlu bir yolculuğa kalkışarak dağları geçmeye çalıştılar. Bunların bir çoğu dağlarda Ermeni top atışları ve mermileri ile vuruldular. Sonuçta, Ermeniler buranın Türk halkını tamamen temizlediler ve şehri yağmalanmış ve yıkılmış olarak bıraktılar.[23] Azerbaycan’a ulaşamayan ve evlerine de geri dönemeyen çok sayıdaki Azeri, Murov dağlarına sığındı ve kötü şartlar altında hayatta kalma mücadelesi verdiler.[24]
Ermeniler, Fizuli, Kubatlı ve Zangelan gibi Azeri topraklarını ele geçirdiklerinde, burada yaşayan Azeri Türkleri de aynı akıbete maruz kaldılar. Tıpkı Kelbecer’de olduğu gibi, burada da köyler, kasabalar yıkıldı ve bölge halkı ya öldürüldü ya da kaçmaya zorlandı. Genel olarak Ermeni saldırılarının Azerbaycan’daki izleri korkunçtu. 1 Mayıs 1993’te, Azeri resmi kaynaklarına göre ülkede yerinden yurdundan edilmiş 546.000 kayıtlı mülteci bulunmaktaydı.[25]
AHC hükümeti, yaşanan askeri başarısızlıkta Azeri ordusuna komuta eden Albay Suret Hüseyinov’u sorumlu tuttu. Yönetim, amatörce savunma taktikleri uyguladığı ve Ermeni saldırılarına direnmeyerek orduyu geri çektiği için Hüseyinov’u ağır bir şekilde eleştirdi ve kumandanlık salahiyetini elinden aldı.[26] Bu suçlamalar karşısında, Haziran 1993’te, sabık kumandan ve yün tüccarı Hüseyinov serbest seçimlerle işbaşına gelmiş olan Elçibey’e karşı askeri ayaklanma başlattı.[27] Askeri üssü Gence’de bulunan Hüseyinov, Haziran ayı ortalarında Bakü’de kontrolü ele geçirdi ve Elçibey’i Nahcıvan’a kaçmaya zorladı. Böylece, Azerbaycan’da Elçibey dönemi ancak bir yıl kadar sürmüş oldu. Bakü’de yapılan darbe aslında milliyetçi Elçibey’e karşı yapılan bir komünist darbesi idi. Komünistler bu darbeyi organize edip yürüttüler ve Elçibey’e karşı kullanılan silahlar ise Rusların Bakü’yü işgal ettikleri sırada komünistlere dağıttıkları silahlar idi. Darbenin başarıya ulaşması üzerine, 30 Haziranda cunta yönetimi Nahcıvan’ın başkanlığını yürüten Haydar Aliev’i Bakü’ye davet ederek kendi yönetimini kurmasını teklif etti. Aliev’in Azerbaycan başkanlığına getirilmesi üzerine, Aliev minnet borcunu ödeyerek ihtilalci Hüseyinov’u başbakan, savunma ve milli güvenlik bakanı ile içişleri bakanı olarak atamıştır.
Elçibey hükümetinin kısa bir süre içerisindeki başarısızlığı birçok politik sebepten kaynaklanmaktadır. Elçibey örneğinde de kanıtlandığı gibi, her şeyden önce totaliter rejimlerin ardılı olarak demokratik kurumsallaşmayı başarmak oldukça zordur. Elçibey, devlet başkanlığı seçimlerinden üç ay önce ve daha henüz seçimlere adaylığını koymamışken, parlamentoda yaptığı bir konuşmada ‘sizin üç ay içerisinde seçeceğiniz bir başkan bir yıl içerisinde görevinden indirilebilir çünkü, bu gün içerisinde yaşadığımız ülke sadece güç ile ayakta kalabilecek bir başkanlığı hak etmektedir. Bizim görevimiz seçilecek bir başkanı bir diktatöre dönüştürmeyecek siyasi yapılandırmayı sağlamak olmalıdır. Eğer biz bu yapılandırmayı sağlayamazsak herkimi seçerseniz seçin ya kendi kendini yok edecek yahut en yakınındakiler tarafından yok edilecektir’[28] diyerek bu gerçeği veciz bir şekilde ortaya koymuştur.
Azeri halkı daha önce milli hakları için gıpta edilecek bir politik ve demokratik birlik içerisinde hareket etmişti. Komünist hükümetine karşı gelen halk, Azerbaycan Halk Cephesine destek vermiş ve komünist yönetimini görevden uzaklaştırarak Elçibey’i liderliğe getirmişlerdi. Ancak öyle görülüyor ki Azerbaycan halkı artık politikalardan yılmış ve politikacılardan bir gelecek beklemiyorlardı. Elçibey’i destekleyen halk, ona karşı yapılan darbeye önemli bir reaksiyonda bulunmamıştır. Otoriter rejimleri protesto için yüz binlerce Azeri sokakları doldurarak protesto eylemleri yapmışken, darbeye karşı sessiz kalmış ve hatta darbenin getirdiği Aliev yönetimine büyük bir destek vermiştir. Azerilerin bu hareket tarzında bağımsızlıktan sonraki yönetimlerin Azerbaycan’ın artan sorunlarına çare bulamamaları, Karabağ savaşındaki başarısızlık ve gittikçe kötüleşen hayat şartları Azerilerin demokrasiye ve politikaya karşı olan güvenlerini büyük ölçüde yitirmelerine sebep olmuştur. Hayatlarının paramparça olduğunu düşünen ve komünist dönemini özleyen Azerilerin sayısı az değildi. Azerbaycan’ın devasa problemlerinin ancak otoriter bir rejim altında çözüleceğine olan inanç halk arasında yaygınlık kazanmıştı. Yeni başkan Aliev toplum içerisinde çok prestijli bir konuma sahipti. Azerilere göre, Aliev, Ermenilerle olan savaşı sona erdirecek ve ülkenin ekonomik sorunlarına çare bulacak yegane liderdi. Aliev yönetiminin kurulmasıyla Azeri halkı aktif politikadan gittikçe uzaklaştı ancak yönetime karşı olan muhalefet hareketi güç kazandı.
Artan Savaş Temposu ve Uluslararası Toplum
Ermeni mezalimi ve Azeri topraklarının işgali bölgesel güçleri, Avrupa devletlerini ve ABD’yi rahatsız edecek boyutlara ulaşmıştı. Organizasyon bazında ilk olarak Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı ateşkes sağlamak üzere harekete geçti. Minsk Grubu toplantılarında ateşkesin sağlanacağına dair umutlar oldukça arttı. Rusya ve Türkiye barış görüşmelerinde arabuluculuk yaptılar. Sonuçta Azerbaycan ve Ermenistan AGİT-Minsk Grubu toplantılarına devam etme kararı aldılar. Ancak başlayan barış görüşmelerine rağmen önemli bir mesafe alınamadı ve Ermeni tedhiş ve yayılmacılığı devam etti. Türkiye’nin büyük çabaları sonucu nihayetinde Birleşmiş Milletler, Güvenlik Konseyi 822 numaralı karar ile savaşan taraflara acilen ateşkes ilanı ve Kelbecer’deki bütün işgalci güçlere işgal edilen topraklardan çekilme çağrısı yapıldı. Buna karşılık Azerbaycan’dan enerji ambargosunu kaldırması istendi. Ermenistan ve Azerbaycan BM kararını tanıyacaklarını ilan ettiler ancak daha sonra Karabağ Ermenileri bu kararı kabul etmediler. Dağlık Karabağ Savunma Komitesi lideri Robert Kocharian kararın hiçbir şekilde Karabağ Ermenilerinin lehine olmadığını açıkladı. Böyle bir ortam içerisinde, Azerbaycan tek taraflı olarak ateşkes ilan etti.[29]
Ter-Petrosyan’ın baskısı sonucu, Kocharian, Karabağ Ermenilerine kapsamlı haklar ve garantiler verilmesi sonucu işgal ettiği Azeri topraklarından çekilme yönünde bir karara varmışken, tekrardan fikir değiştirerek bu politikanın Ermeni menfaatlerine uymayacağı sonucuna varmıştır. Kocharian, BM ve AGİT’in karar ve çabalarına meydan okuyarak işgale son vermediği gibi yeni işgal hareketlerine de girişmiştir. Elçibey’e karşı yapılan darbe sonrası oldukça zayıf durumdaki Azerbaycan’ın mevcut durumundan faydalanmak isteyen Ermeniler, Ağdam’a karşı saldırı başlattılar.[30] Bir ay süren büyük bir çatışmadan sonra, Ermeniler 23 Temmuz 1993’te 50.000 Azeri’nin yaşadığı Ağdam’ı ele geçirdiler. Albay Hüseyinov’un Azeri ordularına bizzat kendisinin başkanlık yapıp, Ağdam’ı kurtaracağı yönündeki açıklama ve çabaları sonucu değiştirmedi. Alışıldığı üzere Ermeniler Ağdam’ı ve çevresindeki köyleri yakıp, yıkıp yağma ettiler.
29 Temmuz 1993’te BM Güvenlik Konseyi 853 nolu kararı geçirerek Ağdam’ın işgal edilmesini kınadı ve savaşan taraflara üçüncü taraflarca yapılan silah yardımının hemen durdurulmasını istedi. Ermenistan’ın ve Rusya’nın Karabağ Ermenilerine verdiği her türlü destek bu savaşın sürdürülmesinin yegane sebebi idi. Rus yardımı, Ermenilerin iyi teçhizatlanmasına ve bu kadar kendinden emin hareket etmelerine imkan tanıyordu. Kararda ayrıca Ermenistan’ın Dağlık Karabağ üzerindeki nüfuzunu kullanarak Dağlık Karabağ Ermenilerinin BM ve AGİT kararlarına uymaları yönünde baskı kurması istendi. Karar, bölgede her türlü enerji ambargosunun kaldırılmasını da içerdi.[31] Azerbaycan hemen BM kararına uyacağını açıkladı ancak Karabağ Ermenileri kararın Azeri tarafını tutan yanlı bir karar olduğunu açıkladılar. Karabağ otoritelerine göre AGİT-Minsk Grubu da Azeri hareketlerini görmezlikten gelerek ancak Ermenileri saldırgan ilan etme hevesinde olduğunu ileri sürdüler.[32] Sonuçta, Ermeniler son BM kararını tanımadılar ve işgallerine devam ettiler.
Ermeni işgal hareketleri sonucu 20 Ağustos’ta Fizuli Ermenilerin eline geçti. Fizuli’den sonra Ermeni Cumhuriyetine ait asker ve silah desteğiyle, Karabağ Ermenileri İran sınırına yirmi kilometre kadar olan bir mesafeye ulaştılar. Ermenilerin yürüyüşü bölgede yaşayan Azeriler için korkunç bir durum arz etmeye başladı. Karabağ hakkında 1994 senesinde yayınlanan Helsinki Raporuna göre, ‘Ağustos 1993 Ermeni taarruzunda yerlerinden edilen Azeriler güneyde Aras Irmağı (İran sınırı) ile batıda düşman Ermenistan ve Karabağ ve kuzeye doğru ilerleyen Ermeni ordusu arasında tam bir tuzağa düşürüldüler. Sadece Aras Irmağı boyunca doğuya doğru parmak kadar bir toprak parçası savaş bölgesinden kaçmak için müsaitti ancak Karabağ Ermenileri bu alanı zaman zaman top atışlarıyla dövüyorlardı. Hatta bazı top atışları İran tarafına düşmüştür.’[33]
Ağustos 1993’te ICRC raporuna göre 60.000 civarındaki Azeriler Fizuli ve Cebrail’den, çatışmaların olmadığı güvenli bölgelere doğru kaçışıyorlardı. Bir Christian Science Monitor muhabiri Azerilerin hicretini şu sözlerle tasvir etmiştir: ‘Taarruz başladığından beri daracık (kaçış) yol(u) hayvanlar ve mobilyalar yüklenmiş kamyon ve her türlü arabayla doldu taştı. Çatışmaların yaşandığı bölgeden sadece yirmi mil ötede yol kenarındaki araziler üzerine binlerce mülteci için taşınabilir evler kurulmuştu.’[34]
Son Ermeni saldırısı ile 60.000 kadar sığınmacı Azeri kasabası İmişli’ye doluştu. Toplumsal bir patlamadan korkan Azeri hükümeti bu sığınmacıların Bakü’ye gitmelerini engellemek için yollara barikatlar kurdu. Yoğunlaşan sığınmacı krizi üzerine, Türkiye insani yardım gönderdi, sığınmacılar için kamplar inşa etti. İran da 100.000 kişilik bir kamp kuracağını ilan etti ve Suudi hükümeti de insani yardımlara katkı sağladı.[35]
Ermeni saldırıları üzerine çevre ülkeleri ve uluslararası organizasyonlar tekrardan harekete geçtiler. BM Fizuli’ye olan Ermeni saldırılarını kınadı ve bütün saldırıların ve husumetin sona erdirilmesi yönünde çağrıda bulundu. Türkiye, bir yandan Ermeni sınırına asker yığarken diğer taraftan başbakan Tansu Çiller Türkiye’nin olanlara eli kolu bağlı olarak seyirci kalamayacağını söyleyerek Ermenileri uyarmıştır. Ermenistan’a yapılan yardımların ana geçiş yolu Türkiye idi. Türkiye, ABD ve Fransa ile yaptığı anlaşmalarla Ermenistan’a yapılan yardımların ulaştırılması için ülke topraklarının ve hava sahasının kullanılmasına izin vermişti. Gelen dış yardımlarla iyice güçlenen Ermeniler Nisan 1993’te Rusların da yardımıyla Kelbecer’i ele geçirip katliamlar yapmaları üzerine Türkiye, Ermenistan’a olan yardım yolunu kesti ve bu ülkeyle olan sınırını kapattı.
Bu sefer Ermenistan’la bölgede müttefik olan İran da Ermeni yayılmacılığına karşı ciddi eleştirilerde bulunmuştur. Tahran’da yayınlanan Kayhan International Ermeniler taarruzlarına devam ettikleri taktirde sınırlarını güvence altına almak için İran’ın Ermeni ilerleyişini durdurmak için gereken tedbirleri alacağı yorumunu yaptı. İran dışişleri ve İran askeri yetkilileri de açıkça Ermenileri uyardılar.
Ermenilerin sebep olduğu bölgesel karışıklığın ortasında Rusya yeni bir barış girişimi başlattı. Rusya, Ermenileri politik olarak destekleyip her türlü askeri yardımı yapmasına karşın, Elçibey rejiminin sona ermesi, Türkiye ve İran’ın çatışmada aktif hale gelmeleri üzerine kontrolü elden kaçırmamak için kabul edilebilir bir plan ortaya koyma gerekliliği hissetti. Her iki taraf üzerinde baskı gücünü de kullanan Rusya 13 Eylül 1993’te Moskova’da ikili görüşmeleri başlattı. Görüşmeler sırasında Azerbaycan ve Ermenistan ateşkes ilan etti ancak daha önce de olduğu gibi Ermeniler ateşkesi ihlal ettiler.[36]
Ermenilerin ateşkese uymamaları yeni çatışmaları başlattı. Ancak bu defa 21 Ekim’de Afgan ‘mücahidin’ gönüllüleri Cebrail’deki Ermeni askerlerine saldırdılar. Karşı saldırıya geçen Ermeni birlikleri Zangelan’ı ele geçirdiler. Böylece, Ermeniler Aras boyunca ince bir şerit halinde uzanan sığınmacıların kaçış yollarını da kestiler. Ermeniler İran sınırında stratejik bir coğrafi konuma sahip olan Horadiz kasabasını da ele geçirdiler. Ermeniler bu kasabada yaşayan hiçbir kişiye hayat hakkı tanımadılar. Burada yaşayan Azeriler ya İran’a kaçmayı başardılar yahut Ermenilerce öldürüldüler. Ermenilerin Aras üzerinde İran’la ulaşımı sağlayan köprüyü havaya uçurmaları üzerine kaçan Azeriler nehri geçmek zorundaydılar. Bunlardan birçoğu suda boğulurken, birçoğu da Ermenilerin nehri geçenler üzerine yaylım ateşi açması üzerine ırmakta öldürüldüler.[37] Sonuçta 60.000 civarında Azeri İran’a sığındı. Böylece Karabağ bölgesi dışındaki Azeri topraklarında yaşayan 500,000 kadar Azeri yerlerinden yurtlarından kopartılarak sığınmacı durumuna düştüler.[38]
Ermeniler sürdürdükleri askeri hareketler sonucu Azerbaycan topraklarının %20-25’lik bir bölümünü işgal ettiler. Elbette ki bu işgaller bu topraklarda yaşayan Azerbaycan Türk’ü kamilen ya göç ettirilerek ya da katliama tabi tutularak sonuçlandırılmıştır. 1994 İnsan Hakları Raporu’nda, ‘1993 senesi Karabağ Ermenilerinin Dağlık Karabağ çevresinde yaşayan Azerilere karşı ardı arkası kesilmeyen taarruzlarına şahitlik etmiş ve bu saldırı hareketlerinin direk sonucu olarak büyük insan hakları ihlalleri gerçekleşmiştir. İşgal topraklarında yaşayan bütün Azeri halkı göç ettirildiler, ilerleyen Karabağ Ermenileri güçleri karşılarına çıkan bir çok Azeri’yi rehin almış ve kaçmak isteyenleri ayrım yapmaksızın kurşuna tutarak öldürmüşlerdir. İşgalleri, Azerilere ait mülklere karşı geniş çaplı yağma ve yıkma hareketleri takip etmiştir. Örneğin 50.000 nüfuslu Ağdam Karabağ Ermenilerinin eline geçince Temmuz 1993’te burada gerçekleştirilen yağma ve katliamlar Dağlık Karabağ otoriteleri tarafından planlandı.’[39]
Aralık 1993 ortalarında, Azerbaycan, Ermeni işgallerine karşı genel bir taarruz başlattı. Haziran 1992 tarihinden beri ilk kez Azeriler Ermenileri geri çekilmeye zorladılar. Önemli bir başarı gösteren Azeri kuvvetleri Horadiz kasabasını, Ağdam ve Mardakert civarındaki bazı stratejik tepeleri ele geçirdiler. Azeri güçleri Ermenileri Murov dağlarının güneyine doğru püskürttüler.[40]
Yıllar sonra gelen Azerbaycan’ın askeri başarısı Karabağ ve Ermenistan’da panik yarattı. Mecburi askerlik yaşı Karabağ’da kırk üçten elliye çıkarıldı, Karabağ’da, Ermenistan’da ve Diasporada sık sık gönüllü toplamak için çağrılar yapıldı. Ermenistan gerek askeri gerek ekonomik olarak her türlü şekilde Karabağ Ermenilerine işgalde yardım etmişken, asker gönderip hatta mahkumları salıverip savaşa göndermişken Ermenistan topraklarından Azeri topraklarına top ve füze atışlarında bulunduğu halde sürekli olarak savaşan taraf olmadığını ve savaşla ilgisinin bulunmadığını iddia ederek gerçekleri inkar etmişken, Azeri kuvvetlerinin başarıları üzerine Ermenistan başkanı Ter-Petrosyan eğer Karabağ Ermenileri göçe tabi tutulur yada öldürülürlerse Ermenistan’ın düzenli birliklerinin savaşa müdahale edeceği tehdidinde bulunmuştur.[41] Oysa 26 Nisan 1994’te Ermenistan parlamenterlerinden Ashot Bleyan parlamentoda yaptığı bir konuşmada Ermeni yönetimini ilan edilmemiş bir savaşı sürdürmekle suçlamıştır. Bleyan’a göre geçen üç yada dört ay içerisinde 1.000 civarında Ermenistanlı Ermeni genci bu savaşta hayatlarını kaybetmişti.[42]Savaşa asker göndermekle de yetinmeyen Ermenistan işgal edilmiş topraklarda düzeni sağlamak için polis gücü bile göndermişti.[43]
Azeri başarısı kısa sürdü ve Ermenistan ve Karabağ güçleri Şubat 1994 ortalarında başlattıkları kontra taarruz ile Azerilerin geri aldıkları toprakları tekrardan ele geçirdiler. Bu çatışmalar 50.000 civarında bir Azeri mülteci grubu üretti.[44] 1994 senesinde Azeri mültecilerin sayısı 800.000–1000.000 arasındaydı. 350.000 civarındaki bir Ermeni topluluğu da henüz Azerbaycan bağımsızlığını ilan etmeden önce ve henüz savaş başlamamışken Azeri topraklarını terk etmişlerdi. [45] Azeri sığınmacılarının durumu içler acısıydı. Başta Türkiye olmak üzere yapılan uluslararası yardımlara rağmen evsiz barksız işsiz olan sığınmacılar şehirlerin etrafında küme küme kamplar oluşturmuş ve kullanılmayan tren vagonları gibi bulabildikleri boş mekanları barınarak olarak kullanıyorlardı. Azeri otoritelerine göre ancak yüzde 5-10 arasındaki sığınmacılar iş bulabilmişlerdi.[46]
Ne demokrasi ne de ekonomik zorluklar Azeri halkının dikkat ettikleri en önemli konular değildi. Ermenistan’la olan savaş ve bu savaşın sonuçları halkın en hayati meselesiydi. Ermeniler, Azerbaycan topraklarının %25’ini ve sulanan topraklarının %70’lik bir kısmını işgal etmişti. Bir milyon civarında mülteci kasabalarda sokaklarda açık havada çadırlarda, mağaralarda, su, gıda, elektrik, ilaç olamadan yaşamaya çalıştılar. Bazı mülteci kamplarında işsizlik oranı yüzde yüz idi. Amerikan eski milli güvenlik danışmanlarından Zbigniew Brzezinski Azerbaycan’daki durumu dünyanın en kötü şartlara sahip mülteci krizlerinden birisi olarak nitelendirmiştir.
Ermenistan’dan iki kat daha fazla nüfusa sahip olan ve yine Ermenistan’a kıyasla önemli ekonomik kaynaklara sahip olan Azerbaycan’ın savaşı kaybetmesi hayrete şayandır. Ancak, Azerbaycan’da durum biraz farklı idi. Tarihçi Tadeusz Swietochowski’nin belirttiği gibi Azerbaycan dünyada dostu olmayan bir ülke idi. Rusya, özellikle, Türkiye ve Batı yanlısı bir politika izleyen Elçibey yönetimine karşı Ermenistan’ı askeri alanda ciddi bir şekilde desteklemekteydi. Azerbaycan BDT’nin Kolektif Savunma Anlaşmasını imzalamaz ve hatta BDT’den çekilirken, Ermenistan ve Rusya aralarında savunma anlaşmaları imzaladılar ve Rusya Ermenistan’da üsler kurmaya başladı. Ermenistan sınırlarının korunması Rus askerlerine verilmişti. Ayrıca ABD ve Avrupa Ermenistan’a önemli ölçülerde yardımlarda bulundular. Azeri petrollerinin gündeme gelmesine kadar Batı, Ermenistan’ın Azerbaycan’ı işgal hareketlerine duyarsız kalmış ve bu durumdan rahatsızlık duymamıştır.
Washington Post gazetesinin muhabiri Thomas Goltz’a göre batı Ermenistan’ı Müslüman denizi ortasındaki bir Hıristiyan adası, geri kalmış milletlerin çevrelediği bir batı uygarlığı sahası olarak değerlendirmiştir. Bu anlayış içerisinde Ermenilerin ve Rusların Azerbaycan’daki katliamları batı basınında ve kamuoyunda herhangi bir etki yaratmamıştır.
Elçibey Türkiye ve Batı yanlısı politikalar izlemesine rağmen ne Türkiye’den ne de batıdan gerekli yardımı görebildi. Türkiye Rusya ile Kafkaslarda bir çatışmaya girmemek için Azerbaycan’a yeterli bir askeri destek vermekten kaçındı. 1991’de 100,000 kişilik iyi donatılmış Ermeni milis gücü varken, Azerilerin herhangi bir askeri varlığı söz konusu değildi. Azerbaycan’da ordunun kurulması çok uzun bir zaman aldı ve askeri yapılanma silah, mühimmat ve malzeme eksikliğinden güdük kaldı.
Azerbaycan’ın karşılaştığı uluslararası destek sorunlarına karşın, Ermenistan’a, Rusya, AB, ABD, IMF ve Dünya Bankasından adeta yardım yağdı. Ermenistan, dünyada kişi başına düşen en fazla Amerikan yardımı alan ülke konumuna yükseldi. Bütün bu dış yardımlara rağmen Azerbaycan ve Türkiye’nin Ermenistan’la sınırlarını kapatıp bu ülkeyle ticareti yasaklamaları üzerine ‘landlocked’ Ermenistan’ın ekonomisi zor zamanlar yaşadı. Azerbaycan’ın Ermenistan’a uyguladığı ambargo uluslararası platformda bu ülkeye karşı haksız bir reaksiyon başlattı. Bunun sonucu olarak 1990’ların başlarında ABD, İsrail, Güney Kore, Kanada gibi ülkelerin de içinde yer aldığı 18 ülke Azerbaycan’a her türlü ticaret yasağı getirdi. Amerikan şirketlerinin Azeri petrolü projelerinde aslan payını almalarına rağmen ve Azerbaycan’ın petrol pazarlıklarında ABD’nin ricasıyla İran’ı dışarıda bırakmasına rağmen Azerbaycan’a yönelik ambargo uzun bir süre devam etti.
Ermeni lobi faaliyetleri Azerbaycan’a karşı Amerikan politikalarını oldukça etkiledi. 1992 Özgürlükleri Destekleme Tasarısına göre, Azerbaycan uluslararası insan hakları standartlarına saygı duymadıkça, Ermenistan’a yönelik ambargoyu kaldırmadıkça, Karabağ ve Ermenistan’a yönelik güç kullanma taktiğini bırakıp meselenin barışçı çözümü için çaba sarf etmediği sürece Amerikan Kongresi Azerbaycan’a olacak her türlü yardımı, insani yardımlar da dahil, durdurmuştur denildi. Azerbaycan tüm eski Sovyet cumhuriyetleri içerisinde Amerikan ambargosu uygulanan tek ülke idi. Ancak yine aynı Amerikan yönetimi Amerika’dan yapılan diğer yardımlardan ayrı olarak 1994 yılına kadar Ermenistan’a 335 milyon dolar dış yardımda bulunmuştu.[47]
Amerikan Kongresinin Azerbaycan’a karşı anlaşılmaz ve aptalca hareketi devam etti. Bir yüzyıl önce misyonerlerin ve propaganda merkezlerinin ürettiği asılsız ve taraflı haberlerle şekillenen batı kamuoyu ve politikalarının günümüzde de aynı şekilde Müslüman toplumlarına yönelik peşin hükümlü davranışlar devam etmektedir. Müslüman bir toplum veya devletle Hıristiyan bir toplum veya devlet arasındaki çatışmada, içgüdüsel olarak hemen Hıristiyan toplumunu destekleyici bir politika izlemeyi gelenek haline getirmiş Batı, aynı hareketi Azeri-Ermeni çatışmasında da ortaya koymuştur. Azerbaycan’ın Amerikan Kongresinde gördüğü muamele bunun en açık örneğidir. Şubat 1993’te Michigan eyaletinin temsilcisi David Bonior Ermenistan’ın işgal ve katliamlarına rağmen, bütün bu olanları görmezlikten gelerek Azerbaycan’ın Ermenistan’a karşı uyguladığı ambargoyu kınayan bir tezkere hazırladı. Clinton yönetimi Kongreye Azerbaycan’a uygulanan hava ulaşımı kısıtlamaların kaldırılması yönünde bir teklif verince, bu teklif Kongrede büyük bir muhalefetle karşılaştı. Mart 1994’te Demokrat Partisi, New Hampshire temsilcisi Dick Sweet bu teklife karşı yaptığı konuşmada Amerikan politikalarının cahilliğini ve ne kadar taraflı olduğunu ibret kabilinden gözler önüne sermiştir. Sweet şiddetle Amerikan ambargolarının devam etmesini savunmuş ve ‘Azerbaycan askerlerinin Dağlık Karabağ’ı işgale son verene ve Azerbaycan’ın Ermenistan’a karşı saldırgan politikalarını değiştirene kadar hiç bir türlü Amerikan yardımı verilmemelidir’ diyerek gerçekleri tersine çevirmiştir.[48] Bu konuşmayı yapan Mr. Sweet belki de Azerbaycan’ın ve Karabağ’ın nerede olduğunu, Dağlık Karabağ’ın Azerbaycan toprağı olduğunu ve Azerbaycan’ın Karabağ’da bir tek askerinin olmadığı gibi Ermenilerin Dağlık Karabağ hariç geniş bir Azeri toprağını da işgal ettiğini bilmiyordu bile. Belki de tüm doğruları bilmesine rağmen, Amerikan dış ilişkilerini yanlış yönlendirme pahasına lobi etkisiyle kişisel politik kazanımlar peşinde idi.
Amerikan Dışişleri Bakanlığı Karabağ olaylarının iç yüzünü bilmekteydi ve bakanlık olaya mesafeli yaklaşarak genelde her iki tarafı kınamakla yetinmiştir. Clinton yönetimi Rusya’nın başını çektiği AGİT-Minsk Grubunun barış girişimlerini desteklemiş ve Clinton eğer gerekiyorsa Ruslardan oluşacak bir barış gücünün bölgede görev almasına karşı çıkmayacaklarını açıklamıştır.[49] Amerika’nın bu yaklaşımları Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Rusya’nın yakın çevre doktrinine saygı göstererek Rusya’nın ilgi alanı olarak belirlediği yakın komşuları üzerinde Amerikanın siyasal ilgisinin eksikliği olarak değerlendirilebilir.
Aliev Yönetimi
Haydar Aliev Azerbaycan’ın en popüler politik lideri idi. 1969 senesinde Aliev Azerbaycan Komünist Partisi birinci sekreterliğine getirilerek, ülkeyi 18 yıllığına yönetmiştir. Aliev’in yönetimi süresince Azerbaycan’da gerçekleştirilen endüstriyel ve ekonomik gelişmeler sebebiyle Aliev, Moskova tarafından ödüllendirilmiştir. Aliev, Azerbaycan’da ekonomiyi geliştirirken, geniş çaplı rüşvet ve yolsuzluklara göz yummuştur. Ancak, Brezhnev’in yakın arkadaşı olduğu için, Aliev 1971’de Sovyetler Birliği Komünist Partisi Merkezi Komite üyeliğine ve 1983’te ise Politbüro’nun tam üyeliğini getirildi. Aliev ayrıca Sovyetler Birliği başbakan vekili görevini aldı. Aliev, Sovyetler Birliğinde bu kadar üst derece görevleri alan ilk Türk idi. Aliev’in yıldızı Gorbachev yönetimi ile sönmeye başladı. Gorbachev, 1987’de Aliev’i Moskova’da sahip olduğu prestijli görevlerden aldı. Üç yıl daha Moskova’da yaşadıktan sonra Aliev memleketi olan Nahcıvan’a dönerek otonom Nahcıvan’ın başkanlığını yürüttü. Seçimlerde 65 yaş kuralı olduğu için 69 yaşındaki Aliev 1992 Azerbaycan başkanlık seçimlerine adaylığını koyamadı.
Ekim 1993’te tek adaylı başkanlık seçimlerinde Aliev, oyların %99’unu alarak Azerbaycan devlet başkanlığına seçildi. Devlet kayıtlarına göre bu seçimlerde Azerilerin %90’ı oy kullandı ancak bazı Batılı gözlemcilere göre oy kullanma oranı %50 civarındaydı.[50] Aliev göreve gelir gelmez eski komünistleri devlet kademelerine getirdi. Elli sandalyeli Azerbaycan parlamentosunun tamamını eski komünistler oluşturmaktaydı. 12 Kasım 1995’te 125 sandalyeli yeni Azerbaycan parlamentosu için beş yıllık görev süresini kapsamak üzere milletvekili seçimleri yapıldı. 125 vekilden 100 tanesi tek üyeli bölge uygulaması ile seçilecek ve 25 tanesi de parti listesinden seçilecekti. Muhalefet gruplarının Bakü şehrinde daha organizeli hareket ettikleri için, Azerbaycan seçmenlerinin yarıya yakını bu şehirde yaşamasına rağmen Bakü’ye sadece 26 milletvekili kontenjanı verildi.[51] Hem seçim uygulaması ve hem de çoğu muhalefet partilerinin kapatılması üzerine muhalefet seçimleri boykot etti. Seçimlere yakın, Aliev, Azerbaycan Halk Cephesi, Komünist Parti, Sosyal Demokrat Partisi gibi partilerin yasaklarını kaldırdı ancak İslam Partisi ve liderliğini Leyla Yunusova’nın yaptığı Bağımsız Demokrat Partisi üzerindeki yasaklamayı kaldırmadı.
Seçimlere 12 parti katıldı ve bunlar içerisinde Aliev’in desteklediği Yeni Azerbaycan Partisi 54 sandalye kazandı. AHC ve Milli Bağımsızlık partileri dörder sandalye kazanırken herhangi bir parti kontenjanından girmeyen bağımsız adaylardan 55’i seçimleri kazanarak parlamentoya girdiler. Geri kalan sandalyeler ise 6 parti arasında paylaşıldı. Şubat 1996’da 15 üye için yenilenen parlamento seçimlerinde Yeni Azerbaycan Partisi vekil sayısını 67’e yükseltti. Sonuçta Azerbaycan meclisine girenlerin %90’ı ya Aliev’in partisinden yahut bağımsız olmalarına rağmen Aliev taraftarlarından oluşmaktaydı. Uluslararası gözlemcilere göre yapılan seçimler serbest ve adil seçim kriterlerinden oldukça uzaktı.[52]
Aliev’in Politikaları ve Ermeni İşgalleri Meselesi
Göreve geldiği zaman, Aliev, politik önceliği doğal olarak Ermenilerle olan savaşa verdi. Savaşın yıkıcı sonuçları Azerbaycan’ın dev gibi artan diğer sorunlarına eğilme fırsatı tanımamıştı. Aliev, ilk olarak ülkede sıkı bir otoriter rejim kurdu, bu çerçevede muhalefet üzerinde baskı kuruldu, basın üzerinde ağır sansürler uygulandı. Aliev, Rusya’nın savaştaki ağırlığı ve rolü gereği, Ermenistan’la olan problemleri Rusya’nın çözebileceğine inanmıştı. Bu yüzden Azerbaycan’ın Rusya’nın dostluğuna ihtiyacı vardı bu da ancak Azerbaycan’ın Rus yanlısı politikalar izlemesine bağlıydı. Aliev, bu dostluğu kazanmak için Azerbaycan’ı BDT’ye tekrar soktu ve ayrıca Rusya ile savunma anlaşması imzaladı. Moskova’nın dostluğu adına Rus Lukoil’e Azerbaycan petrolleri üzerinde ayrıcalıklı haklar verildi. Aliev, bütün bunları yaparken Ermeniler Dağlık Karabağ’ın dört kat büyüklüğündeki Azeri topraklarını işgali altında tutuyor ve Nahcıvan’ı işgal için yürüyüşe devam ediyorlardı. Bu gelişmeler üzerine Türkiye ve İran Ermenileri Nahcıvan’a saldırmamaları konusunda uyardı aksi halde Ermenileri Nahcıvan’dan çıkarmak için işgale müdahale edeceklerini açıkladılar.
Aliev de Ermenileri barışa zorlamak için yeni bir askeri taarruz başlattı. Başlangıçta başarılı olan Azeri saldırıları, sonuç olarak Ermenileri işgal ettikleri topraklardan sürmeye muvaffak olamadı. Mayıs 1994 itibarıyla ateşli çatışmalar yerini düşük yoğunluklu çatışmalara bıraktı. Rusya’nın gayreti, Yeltsin ve Nazarbayev’in aracılığı sonucu Ermenistan, Azerbaycan ve Karabağ otoriteleri Bişkek protokolünü imzalayarak ateşkes ilan edildi. Yine Rusya’nın çabaları sonucu 27 Haziran 1994’te Ermenistan ve Azerbaycan savunma bakanları ile Karabağ silahlı kuvvetlerinin başkanı imzaladıkları bir anlaşma ile ateşkesi güçlendirdiler. 8 Eylül tarihinde Aliev ve Ter-Petrosyan Karabağ anlaşmazlığına çözüm bulmak için Moskova’da bir araya gelip kapalı kapılar ardında görüşmeler yaptılar.[53] 1994 AGİT’in Budapeşte’deki toplantısında Karabağ Ermenileri müzakerelerde Azerbaycan ve Ermenistan’ın yanı sıra resmi taraf olarak kabul edildi. Yine aynı yıl, Ermenistan hariç diğer BDT üye ülkeleri birbirlerinin toprak bütünlüklerine ve milli hükümranlıklarına saygılı olacakları yönünde bir anlaşma imzaladılar ve bu anlaşma Şubat 1995’te Almatı toplantısında da tekrar teyit edildi.
Eylül ayında Ermeniler ve Azeriler ellerindeki savaş tutsaklarını karşılıklı değiştirmeye başladılar. Ancak Ermenistan’da Ter-Petrosyan’a yönelik suçlamaların ardı arkası kesilmedi Ultra milliyetçi Ermeniler yapılan anlaşmanın milli çıkarlara aykırı olduğunu ve Ermenistan’a ihanet olarak değerlendirdiler ve Dağlık Karabağ problemine çözüm bulmak için çabalayan Ter-Petrosyan baskılar sonucu istifa etmek zorunda kaldı.
Ermenistan ile ateşkes imzaladıktan sonra Aliev, Rusya, Türkiye ve batı arasında muvazeneli ilişkiler geliştirmeye çalıştı. Aliev, Azerbaycan ve Trans-Kafkasya’da gelişen Rus etkisinden oldukça rahatsızdı ancak Rus etkisini kırmak da kolay görünmüyordu. Rusya bölgede etnik çatışmaları körükleyerek bölgeye asker göndermiş ve bölge ülkeleri üzerinde gerek askeri gerekse politik bir baskı kurmuştur. Ermenistan ve Gürcistan Rus askerlerinin topraklarında konuşlanmasına izin verdikleri halde Azerbaycan, Rusların topraklarına askeri birlikler göndermesine karşı çıkmış, fakat bu politika Azerbaycan’ı Rus etkisi dışında tutmaya yetmemiştir.
1994’teki Çeçen savaşı Azerbaycan’a Rusya’nın ağır etkisinden uzaklaşmak için önemli bir fırsat yaratmıştır. Savaş sebebiyle Rusya’nın Azerbaycan sınırını kapatması üzerine, Azerbaycan’ın ana petrol ihraç yolu kapanmış oldu. Bu sebepten dolayı Azerbaycan Türkiye, İran ve batı ile Rusya ve eski Sovyet cumhuriyetlerinden daha fazla ticaret yapmaya başlamıştır. Zaman içerisinde Azerbaycan’ın Rusya’ya olan bağımlılığı azalınca, Aliev Moskova’ya karşı politik manevralara girişme imkanı bulmuştur.
1994’ten itibaren Azerbaycan Batı ve Orta Doğu ülkeleriyle ilişkilerini ilerletme yönünde ciddi adımlar attı. Azerbaycan kendisine bağlaşık statüsü tanıyan NATO’nun Barış İçin Ortaklık anlaşmasını imzaladı. Aliev, bazı Orta Doğu ülkelerini ziyaret ederek ikili ilişkilerin geliştirilmesine çalışıldı. Azerbaycan’ın Türkiye, ABD ve İsrail’le gelişen ilişkileri İran’ı oldukça kaygılandırmaya başladı ve İran 1995 Eylül’ünde Ermenistan ve Türkmenistan ile ekonomik işbirliği anlaşması imzaladı. İran dışişleri bakanı Ali Ekber Velayeti anlaşmanın imza töreninde bu üç ülke arasında derin bir politik uzlaşmanın olduğunu belirtti. İran, Rusya’dan sonra Ermenistan’ın en fazla ticaret yaptığı ikinci ülke idi. İran’la Ermenistan arasındaki sıkı ilişkiler Aliev’i rahatsız etti ve Azerbaycan İran’la olan ilişkilerine mesafe koydu. İran’ın Rusya ve Ermenistan’la iyi ilişkiler içerisinde olması ve ABD’nin baskıları sonucu Azerbaycan, petrol pazarlıklarında İran’ı devre dışı bıraktı.
Nihayetinde Bakü ve Moskova arasındaki şüpheler açık suçlamalara dönüştü. Aliev kendisine karşı girişilen suikast girişiminde, yönetimine karşı darbe hazırlıklarında ve Azerbaycan’ın yer altı organizasyonlarının desteklenmesinde Moskova’yı sorumlu tuttu. Bakü, Aliev’in eski hamisi ve eski başbakan Huseyinov’un bir Rus ajanı olduğunu açıkladı. Bu suçlamaların karşısında Rusya, Azerbaycan’ı savaşan Çeçenleri desteklemek ve ayrılıkçılara askeri yardımlarda bulunmakla suçladı. Oysa ki gerek Azerbaycan ve gerekse Gürcistan Rusya’nın Ermenistan’a silah satışlarından rahatsızlıklarını sık sık dile getiriyorlardı. Aliev’e göre Ermenistan’da 40,000 civarında Rus askeri bulunuyordu ve Rusya Ermenistan’a sofistike silahlar, nükleer başlık taşıma kapasiteli füzeler ve hatta S–300 füzeleri satmıştı. Aliev defalarca Moskova’nın Ermenistan’a olan silah satışını durdurması yönünde çağrılar yaptı.
SONUÇ
Dağlık Karabağ problemi eski Sovyetler Birliği içinde en uzun süren çatışma anlaşmazlık olarak karşımıza çıkmaktadır. 1992’den sonra Ermeniler askeri hareketlerini genişleterek Karabağ çevresindeki Azeri topraklarını da işgal etmeye başladılar. Savaş 20.000 civarında asker ve sivilin ölümüne ve bir milyondan fazla insanın mülteci durumuna düşmesiyle sonuçlanmıştır.[54]
Dağlık Karabağ problemi gerek Ermenistan ve gerekse Azerbaycan’ın iç politikalarını etkileyen en önemli faktördü. Ermenistan’da bağımsız bir Dağlık Karabağ için çalışan eski ismiyle Karabağ Komitesi ve sonraki ismiyle Ermeni Milli Hareketi’nin lideri Levon Ter-Petrosyan önce Ermeni Yüksek Sovyet’in başkanlığını yaptı daha sonra ise bağımsız Ermenistan’a başkan oldu. Karabağ Ermeni silahlı kuvvetlerinin lideri olan Robert Kocharian da aynı yolu takip ederek Ermenistan’ın devlet başkanlığına seçildi. Aynı zamanda Karabağ çatışması Azerbaycan’da AHC’yi popüler etti ve AHC lideri Elçibey Azerbaycan’ın başkanlığına seçildi. Azerbaycan’ın Ermenilerle olan savaşta zor duruma düşmesi üzerinde ülkede yönetim değişmiş ve Aliev dönemi başlamıştır.
Ermenistan ile olan savaş ve olayın Dağlık Karabağ problemini aşarak bu bölge dışındaki geniş Azeri topraklarının işgali Azerbaycan’da politik bozuklukları politik bir gelenek haline getirmiştir. Askeri başarısızlıklar ülkede bir kaos yaratmıştır. Azerbaycan’ın Rusya başta olmak üzere bölgesel güçlere olan bağımlılığı ve Rusya’nın koyu Ermeni partizanlığı Azerbaycan’ı Ermenistan’la olan mücadelesinde zayıf bırakmıştır. Her Ermeni askeri başarısı Azerbaycan’da yeni politik karışıklıklara ve yapılanmalara yol açtı. Azerbaycan’daki politik bozukluk ve katı yönetim Azeri topraklarının işgal altında tutulmasına paralel olarak devam etmektedir. Aslında Sovyetler Birliği dağıldığı zaman sahip olduğu insan kaynakları, tabii kaynaklar ve tarım potansiyeli sayesinde Azerbaycan’ın Kafkasya’nın Kuveyt’i olarak kısa sürede gıpta edilecek bir ekonomik kalkınmayı gerçekleştireceği görüşü Azerbaycan’da oldukça yaygın idi. Ermenilerle olan savaş ve bu savaşın sonuçları Azerbaycan’ın böyle bir gelişmeye henüz hazır olamadığı gerçeğini ortaya çıkarmış ve büyük ümitler yerini büyük hayal kırıklıklarına bırakmıştır. Geleceği hakkında iyimser olmayan Azerbaycan halkı en başta politikaya sırt çevirerek ülkenin kaderi üzerindeki etkisini azaltmıştır.